Amerika
Gizlenen raporlar açıklandı: 11 Eylül sonrası Manhattan’da asbest yalanı

New York yönetimi, 11 Eylül saldırılarının ardından Aşağı Manhattan’daki havanın zehirli maddeler barındırdığını belgeleyen binlerce sayfalık gizli arşivi kamuoyuna açtı. Resmi raporlar, halka havanın güvenli olduğu söylenmesine karşın bölgede tehlikeli düzeyde asbest ve benzen tespit edildiğini gösteriyor. Arşivden çıkan veriler, saldırılara bağlı hastalıklardan kaynaklanan yeni tazminat davalarının yolunu açıyor.
New York yönetimi, 11 Eylül 2001 terör saldırılarının ardından Dünya Ticaret Merkezi çevresindeki hava kalitesine dair hazırlanan ve yirmi yılı aşkın süredir kamuoyundan gizlenen resmi belgeleri yayımlamaya başladı.
İncelemeye açılan kayıtlar, bölgedeki havanın güvenli olduğunu savunan resmi açıklamaların aksine, yıkılan kulelerin çevresinde aylarca tehlikeli oranlarda asbest ve kanserojen kimyasalların kaldığını gösteriyor.
The New York Times gazetesinin incelediği belgeler, bir belediye dairesinde 68 kutu içinde saklanan ve geçen yıl gün yüzüne çıkarılan 170 bin sayfayı aşkın hava kalitesi raporunu, kirlilik kaydını ve kurum içi yazışmayı kapsıyor.
Belediye Başkanı Zohran Mamdani, belgelerin saldırıların 25’inci yılı anısına açılan internet portalı üzerinden erişime sunulması talimatını verdi.
Yönetim, gelecek yıl boyunca belediye ve sigorta arşivlerinde yer alan zehirli atık belgelerini inceleyip kamuoyuyla paylaşmayı sürdürecek.
Kayıtlar, saldırıların üzerinden on ay geçmesine rağmen, Temmuz 2002’de uzmanların yıkılan İkiz Kuleler’e yaklaşık bir kilometre mesafedeki John Street’te yer alan bir binanın çatısında ve cephesinde asbest tespit ettiğini belgeliyor.
Aşağı Manhattan genelinde alınan çeşitli numunelerde asbest seviyesinin yasal sınırları aştığı, kulelerin enkaz çevresinde ise doğrudan kansere yol açabilen yüksek yoğunlukta benzen yer aldığı görülüyor.
Isıya dayanıklılığı nedeniyle geçmişte inşaatlarda yaygın kullanılan doğal mineral asbest, mikroskobik liflerinin solunarak akciğerlere yerleşmesi sonucu ölümcül hastalıklara yol açıyor.
Dönemin New York Belediye Başkanı Rudolph Giuliani ile halefi Michael Bloomberg, felaketin ardından bölge sakinlerine havanın solunabilir olduğunu ve yapılan tüm denetimlerin güvenli sınırlar içinde kaldığını defalarca söylemişti.
Ortaya çıkan arşiv kayıtları, yetkililerin sağlık risklerinin sürdüğünü bilmelerine karşın insanlara Dünya Ticaret Merkezi çevresine dönme izni verdiğini ortaya koyuyor.
Söz konusu belgeler, 9/11 Health Watch adlı sivil toplum örgütünün açtığı dava neticesinde kamuoyuna yansıdı. Dernek yöneticisi Ben Chevat, idarecilerin toksik maddelerin yarattığı ölümcül tehdidi bildikleri halde halka her şeyin yolunda olduğunu söylediklerini belirtti.
Yeni veriler, saldırılardan kaynaklanan kronik rahatsızlıklarla mücadele eden kişilerin federal tazminat programlarına erişimini kolaylaştıracak yeni yasal süreçlerin kapısını aralıyor.
Gazetenin paylaştığı verilere göre, geride kalan çeyrek asırda saldırı alanındaki zehirli toza bağlı hastalıklardan hayatını kaybedenlerin sayısı, 11 Eylül günü can veren yaklaşık 3 bin kişinin üzerine çıktı.
Brown Üniversitesi bünyesindeki Savaşın Maliyetleri (Costs of War) Projesi’nin verileri, saldırıların doğrudan yol açtığı ekonomik kaybın 35 ila 109 milyar dolar arasında kaldığını gösteriyor.
Buna karşılık ABD’nin terörle mücadele ve askeri harcamaları devasa boyutlara ulaştı.
Araştırma, 2022 yılına kadar yürütülen operasyonların 5,8 trilyon dolara mal olduğunu, gazilerin gelecek sağlık ve maluliyet harcamalarıyla birlikte toplam faturanın 8 trilyon doları aşacağını hesaplıyor.
Amerika
ABD genelinde 50 eyalette Trump karşıtı erken oy protestoları

ABD’de Kongre ara seçimlerine iki buçuk hafta kala No Kings hareketi öncülüğünde 50 eyalette 3 binden fazla etkinlik düzenlendi. Göstericiler 3 Kasım öncesinde erken oy kullanma çağrısı yaparken, postayla oy yöntemi Trump ile Demokratlar arasındaki anlaşmazlığın odağında kalmaya devam ediyor.
ABD Kongresi ara seçimlerine iki buçuk hafta kala, 17 Ekim Cumartesi günü ülke genelinde Donald Trump yönetiminin politikalarını hedef alan ve seçmenleri sandığa çağıran gösteriler düzenlendi.
“No Kings” (Krallara Hayır) hareketinin öncülük ettiği eylemler kapsamında 50 eyaletin tamamında 3 binden fazla etkinlik yapıldı.
Gösterilere toplam kaç kişinin katıldığına dair henüz resmi bir veri paylaşılmadı.
Organizatörler, “No Kings: Vote Early” (Krallara Hayır: Erken Oy Kullan) sloganıyla yürüttükleri kampanyada yurttaşlara 3 Kasım’daki seçimler öncesinde erken oy kullanma imkanlarından yararlanma çağrısı yaptı.
Eylemler New York, Los Angeles, Chicago, Philadelphia ve Atlanta gibi büyük kentlerin yanı sıra çok sayıda yerleşim birimine yayıldı. Sokaklara çıkan yurttaşlar, ellerinde demokrasiyi savunan ve Trump karşıtı mesajlar taşıyan dövizlerle yürüdü.
Kampanya bazı kentlerde alışılmış miting formatının dışına çıktı. Kalabalık açık hava toplantıları yerine araç konvoyları, konserler ve yerel topluluk buluşmaları organize edildi.
Eylemciler ana hedeflerini, yurttaşların sandığa katılım oranını olabildiğince yukarı çekmek olarak açıklıyor.
Postayla oy kullanma tartışması iki partiyi karşı karşıya getiriyor
ABD’de postayla erken oy kullanma yöntemi, partiler arasındaki siyasi çekişmenin merkezinde duruyor.
Başkan Donald Trump, inandırıcı kanıtlar sunmadan bu yöntemin usulsüzlüklere ve seçim hilesine yol açabileceğini iddia ederek uygulamaya defalarca karşı çıktı.
Demokratlar ise Trump’ın getirmeye çalıştığı sınırlamaların seçmenlerin bir bölümünün oy kullanmasını zorlaştıracağını savunuyor.
Kamuoyu yoklamaları, Demokrat Parti seçmenlerinin postayla oy kullanma sistemine Cumhuriyetçilerden daha sık başvurduğunu ortaya koyuyor.
Kongre’de kontrol dengesi değişebilir
Kuruluşu 2025 yılına uzanan No Kings hareketi, Trump’ı otoriter bir yönetim tarzı benimsemek ve demokratik kurumları zayıflatmakla suçluyor.
Organizatörlerin verilerine göre, hareketin mart ayında düzenlediği önceki büyük çaplı hükümet karşıtı gösteri dalgasına milyonlarca insan katılmıştı.
3 Kasım’daki ara seçimler, Temsilciler Meclisi ve Senato’daki çoğunluğun hangi partiye geçeceğini belirleyecek.
Son kamuoyu araştırmaları, Demokrat Parti’nin Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu yeniden kazanabileceğine işaret ederken, Senato için yarışın başa baş sürdüğünü gösteriyor.
Prof. Pape: Şiddet içeren popülizm Amerikan demokrasisini tehdit ediyor
Amerika
Milenyum kuşağı tarihin en büyük nostalji dalgasını başlattı

Ekonomik gücün ve karar mercilerinin zirvesine çıkan 30-45 yaş aralığındaki milenyum kuşağı, kendi gençlik kültürünü tüketim pazarının merkezine taşıyor. The Economist dergisinin incelemesine göre sinemada devam filmleri, müzikte stadyum turneleri ve dijital yayınlardaki eski diziler, eğlence endüstrisinin güvenli limanı hâline geliyor.
Bugün 30 ila 45 yaş aralığında olan milenyum kuşağı, gelir ve satın alma gücünün zirvesine doğru ilerlerken yönetim kademelerine de yerleşiyor.
The Economist, bu kuşağın karar verici pozisyonlara gelmesiyle birlikte kendi gençlik kültürünü kaçınılmaz olarak yeniden üretmeye başladığını ve modern kültürü doğrudan şekillendirdiğini aktardı.
Kuşaklar büyüdükçe gençlik dönemlerinin kültürel kodlarını yeniden canlandırıyor. Yaşanan toplumsal ve ekonomik dönüşümler ise süreci daha da hızlandırarak etkisini büyütüyor.
Derginin değerlendirmesine göre, milenyum kuşağı kültürünün girdiği yeni evre, önceki nesillerin canlanma dönemlerinden çok daha geniş bir kitleyi yakalayarak tarihin en güçlü nostalji dalgasına dönüşme potansiyeli taşıyor.
Eğlence sektörü gişe kayıplarına karşı eski serilere sığınıyor
Milenyum kültürünün dönüşünde yaratıcı endüstrilerin temkinli tutumu belirleyici rol oynuyor.
Salgın sonrasında sinema salonlarının doluluk oranlarındaki yavaş toparlanma ve sosyal ağların izleyicilerin zamanını alması nedeniyle sinema sektörü riskleri en aza indirmeye çalışıyor.
Bu eğilim yapımcıları denenmiş ve başarısı kanıtlanmış serilere yönlendiriyor. Yılın başında vizyona giren “Şeytan Marka Giyer 2” (The Devil Wears Prada 2) gişede 2006 tarihli orijinal filmi geride bıraktı; eylülde ise Sandra Bullock ve Nicole Kidman 28 yıl aradan sonra “Aşkın Büyüsü” (Practical Magic) devam filminde yeniden bir araya geldi. Gelecek yıl ise “Sahil Güvenlik” (Baywatch) serisinin yeniden çekilmesi planlanıyor.
Yeniden yapım dalgası küresel pazara ve müzik sahnelerine yayılıyor
Eskiye dönüş eğilimi yalnızca Hollywood ile sınırlı kalmıyor.
Hindistan’da ocak ayında gösterime giren ve 1997 yapımı savaş filminin devamı olan “Sınır 2” (Border 2) yüksek izlenme rakamlarına ulaştı.
Japon anime stüdyoları da milenyum kuşağını hedefleyen “Cehennem Öğretmeni Nube” (Hell Teacher Nube) ve efsanevi samuray animesi “Yaiba” gibi yapımların yeniden uyarlamalarını hazırlıyor.
Video oyun sektöründe ise bu eğilim 2010’lu yılların sonunda Crash Bandicoot ve Resident Evil 2 projeleriyle başlamıştı.
Müzik endüstrisi de canlı konser gelirlerindeki artışla birlikte geniş çaplı bir nostalji dönemine girdi. Büyüyen ve kârlılığı artan stadyum konserleri, sahneyi bırakan müzisyenleri geri dönmeye teşvik ediyor.
1990’larda milenyum kuşağının ilk temsilcilerinin gençlik yıllarına eşlik eden Oasis, 2025 yılının en yüksek hasılat getiren ikinci turnesinin ardından sahnelere dönüşünün ikinci ayağını duyurdu.
My Chemical Romance grubundan Shania Twain’e kadar birçok isim konserlere başlarken, Dixie Chicks grubu da Chicks adıyla yeniden toplandı.
Koleksiyon ürünlerine yönelen yetişkinler pazarı büyütüyor
Eğlenceye, oyuncaklara ve koleksiyon eşyalarına yüksek harcamalar yapan “yetişkin çocuk” (kidult) kitlesi giderek genişliyor. Bu tüketici grubunun harcamaları, nostaljik oyuncak pazarının doğrudan büyümesini sağlıyor.
Teknolojinin sunduğu arşiv erişimi de nostalji dalgasını besleyen temel etkenler arasında yer alıyor.
Dijital yayın platformları sayesinde eski içerikler sürekli erişilebilir kalıyor; “Friends” ve “Gilmore Girls” gibi diziler bu servisler aracılığıyla yeni izleyicilere ulaşıyor. Müzik kütüphaneleri eski albümlere ulaşımı kolaylaştırırken, sosyal medya algoritmaları ve viral içerikler akımların aynı on yıl içinde kaybolup yeniden yayılmasına zemin hazırlıyor.
Moda ve tasarım dünyasında ise akımların her 20 yılda bir geri döndüğü kabul ediliyor. Vogue, kitle kültürünün 1990’ların sonu ve 2000’lerin başını tanımlayan “Y2K” stilini bütünüyle tüketmesinin ardından ilginin 2000’lerin sonuna ve 2010’ların başına kaydığını kaydediyor.
“İnternet Yüzünden Kaybettiğimiz 100 Şey” kitabının yazarı Pamela Paul ise hızlı teknolojik dönüşüme rağmen gençlerin somut deneyimlere yöneldiğini savunuyor.
Paul, gençlerin hiç yaşamadıkları geçmişe ve internetin yok ettiği gerçekliğe nostalji duyduklarını, bunun sonucunda elle tutulur uğraşlara yöneldiklerini ifade ediyor.
Amerika
Senatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor

ABD Senatörü Bernie Sanders, The Atlantic’te yayımladığı yazıda Silikon Vadisi’nin en zengin isimlerinin insandan üstün bir tür yaratmaya yönelik “korkunç bir plan” geliştirdiğini savundu. Sanders’a göre bu kişiler transhümanist fikirlerini hayata geçirmek için trilyonlarca dolar harcıyor.
ABD’li Senatör Bernie Sanders, Silikon Vadisi’ndeki en zengin isimlerin insandan üstün bir tür yaratmak amacıyla “korkunç bir plan” hazırladığını öne sürdü.
Sanders, görüşlerini The Atlantic dergisi için kaleme aldığı makalede paylaştı.
Teknoloji dünyasındaki önde gelen şirketlerin benimsediği yaklaşımların transhümanizme dayandığını belirten Sanders, bu akımın temsilcilerinin teknolojinin insan doğasını aşacağını savunduğunu aktardı.
Bu tasavvura göre hedefin ya yeni bir tür üretmek ya da insanı makinelerle birleştirmek olduğunu ifade eden Sanders, bu yaklaşımın gerekçesini “Yeni ‘post-insanlar’ bizden daha akıllı olacak, hata yapmayacak, yıldızlara gidip evreni fethedecek ve ölümsüzlüğe ulaşacak” sözleriyle özetledi.
Sanders teknoloji liderlerinin açıklamalarını gündeme getirdi
Sanders yazısında OpenAI CEO’su Sam Altman’ın sözlerine işaret etti. Altman’ın 2017 yılında yapay zekanın insanları “kendi soyunu tasarlayabilen ilk tür” haline getireceğini söylediğini hatırlatan Sanders, bu adımın doğuracağı sonuçların belirsizliğini koruduğunu kaydetti.
Altman’ın insanlığın ya dijital zekayı başlatıp “yok olacağı” ya da “makinelerle birleşeceği” yönündeki öngörüsünü aktaran Sanders, OpenAI yöneticisinin bu birleşmenin fiilen başladığına inandığını belirtti.
Anthropic CEO’su Dario Amodei’nin de yapay zeka modellerine haklar tanınması ihtimalini dile getirdiğini anımsatan Sanders, Amodei’nin “Modellerin bir bilinci olup olmadığını bilmiyoruz ama bu ihtimale açığız” dediğini aktardı.
SpaceX yöneticisi Elon Musk’ın insanları bir bilgisayarın işletim sistemini başlatan program koduna benzettiğini belirten Sanders, Musk’ın “Süper zekanın yıldızlara yayılması, biyolojik bir ön yükleyici için harika bir başarı kriteridir” ifadesine dikkat çekti.
Sanders’a göre Musk bu yaklaşımla insanlığı dijital süper zekaya giden yolda “yalnızca bir ara aşama” olarak tanımlıyor.
Palantir’in kurucu ortaklarından Peter Thiel’ın geçen yıl insan ırkının varlığını sürdürmesini isteyip istemediği yönündeki bir soruya tereddütle yanıt verdiğini hatırlatan senatör, Thiel’ın “Şey… Bilmiyorum. Ben… Ben… Burada kastedilen o kadar çok soru var ki” dediğini aktardı.
“Trilyonlarca dolar yönlendiriyorlar”
Transhümanist fikirlerin gençler arasında konuşulması halinde “buna gülünüp geçilebileceğini” dile getiren Sanders, meselenin dünyanın en etkili insanlarının inançları haline gelmesinden ve bu kişilerin söz konusu hedeflere trilyonlarca dolar yönlendirmesinden kaygı duyduğunu kaydetti.
Sanders, bu yatırımların sonuç vermeye başladığını savunarak “Makineler gerçekten de bizi ikame etmeye başlıyor. Oligarkların savunduğu gelecek tasavvurları giderek daha korkutucu bir hal alıyor. Bu saçma ve sorumsuzca. Üstelik Silikon Vadisi dışındaki neredeyse hiç kimse böyle bir gelecek istemiyor” ifadelerini kullandı.
Yapay zekanın küresel etkileri konusunda farklı kurum ve isimler de uyarılarda bulunuyor.
Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Kristalina Georgieva, yapay zekanın tüm dünyada benimsenmesinin kaçınılmaz hale geldiğini, riskleri yönetebilmek için bu sürece hazırlık yapılması gerektiğini açıklamıştı.
Ağustos ayı sonunda Anthropic CEO’su Dario Amodei, yapay zeka ajanlarının belirlenen sınırları aştığı olaylara işaret ederek teknolojinin kontrolünü kaybetmemek adına gelişimin yavaşlatılması çağrısı yaptı.
Amodei’nin bu çağrısına OpenAI CEO’su Sam Altman ile xAI yöneticisi Elon Musk da destek verdi.
“Yapay zekanın vaftiz babası” olarak anılan Nobel Fizik Ödülü sahibi Geoffrey Hinton da kontrol kaybı riskine dikkat çekti. Hinton, şirketlerin insan zekasını açık ara geride bırakan bir yapay sistem olan “süper zekayı” güvenli biçimde geliştirme imkanına şu an sahip olmadığını belirtti.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Görüş2 hafta önceOrtadoğu’da Koridor İttifakları Devri
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Richard Wolff: ABD’de oligarklar devleti rehin alarak piyasayı yönetiyor
Amerika2 hafta önceBrezilya’da başkanlık seçimleri ikinci tura kaldı
Asya2 hafta önceJaponya Başbakanı Takaichi piyasaları harcama gündemi konusunda yatıştırmaya çalışıyor
Asya2 hafta önceÇin’de bankacılık reformu: 2025’te 670’ten fazla banka kapatıldı
Asya2 hafta önceAvustralya muhalefeti, ülke tarihindeki “en büyük göçmenlik kesintisini” vaat etti
Asya2 hafta önceHindistan’da 130 milyon seçmen kaydı silindi: Protestolar büyüyor










