Amerika
ABD’de iki parti yapay zeka ve teknoloji devlerine karşı birleşti

ABD’de veri merkezlerinin yayılması ve yapay zeka destekli kitlesel gözetim sistemleri, derin siyasi kutuplaşmaya rağmen Cumhuriyetçiler ile Demokratları ortak tepkide buluşturuyor. Büyük teknoloji şirketlerine duyulan güven tarihi dip seviyeye gerilerken, eyalet yönetimleri dev tesislere ve izleme sistemlerine yönelik kısıtlamaları peş peşe devreye sokuyor.
ABD’de, teknoloji devlerinin ülke genelinde giderek genişleyen faaliyetleri, nadir rastlanan bir uzlaşı zemini yaratıyor. Büyük teknoloji şirketlerine yönelik tepki hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi seçmende yükseliyor.
Veri merkezlerine ve yapay zeka destekli gözetleme kameralarına yönelik protestolardan sosyal medya platformları aleyhine çıkan emsal yargı kararlarına kadar uzanan bu dalga, iki partinin tabanında da karşılık görüyor.
Siyaset bilimciler, farklı başlıklarda yoğunlaşan bu itirazların temelinde Amerikan siyasi geleneğindeki “Üstüme basma” anlayışının yattığını vurguluyor.
Texas A&M Üniversitesi Bush Hükümet ve Kamu Hizmeti Okulu öğretim üyesi Prof. Dr. Valerie Hudson, The Hill gazetesine verdiği mülakatta teknoloji devlerini James Bond filmlerindeki kötü karakterlere benzetti:
“Büyük teknoloji şirketlerinden daha kusursuz bir James Bond kötüsü tasarlayamazsınız. Sizi işinizden etmeyi, çocuklarınızı algoritmalarla esir alıp cahilleştirmeyi, hükümetin ya da şirketlerin neredeyse her adımınızı izleyebileceği bir gözetim ağı kurmayı ve veri merkezleri için topraklarınızı elinizden almayı vadediyorlar.”
Teknoloji sektörü, son altı aydır gelişmiş yeni yapay zeka modellerinin siber güvenlik riskleri ile bu sistemleri eğitmek ve işletmek için kurulan veri merkezlerinin yarattığı etkiler nedeniyle yoğun sorularla karşılaşıyor.
Başkan Donald Trump’ın göreve başlama sürecinde teknoloji şirketlerine verdiği açık destek karşısında Demokratlar, yapay zeka ve gözetim sistemlerine başından beri şüpheyle yaklaştı ve sektörün Trump’a aktardığı mali kaynağı sıklıkla eleştiri konusu yaptı.
Bağımsız Senatör Bernie Sanders ve Temsilciler Meclisi Üyesi Demokrat Alexandria Ocasio-Cortez gibi ilerici isimler, yapay zekanın istihdam ve çevre üzerindeki etkilerine işaret ederek veri merkezlerinin veya ileri yapay zeka geliştirmelerinin yasaklanması çağrısında bulundu.
Başlangıçta ağırlıklı olarak sol siyasette dile getirilen bu kaygılar, yaz aylarında Cumhuriyetçi Parti içindeki dengelerin değişmesiyle farklı bir boyuta taşındı.
Sıkı denetimler yerine teknolojik yenilikleri destekleme çizgisini benimseyen çok sayıda Cumhuriyetçi siyasetçi bu yaklaşımdan uzaklaştı. Veri merkezleri ile yapay zeka projelerinin kamuoyu desteği gerilerken, Texas’ın Cumhuriyetçi Valisi Greg Abbott ile Pennsylvania’nın Demokrat Valisi Josh Shapiro gibi zıt kutuplardaki isimler benzer adımlar attı.
Her iki vali de dev tesislerin yerel halk üzerindeki mali ve çevresel yükünü azaltmak ve veri merkezi projelerinin onay süreçlerini sıkılaştırmak amacıyla yeni girişimler başlattı.
Cumhuriyetçi Texas Başsavcısı Ken Paxton ve eski Temsilciler Meclisi Üyesi Cumhuriyetçi Mike Rogers da projeler için daha katı denetim kuralları talep etti. Kongre üyeleri ise tesislerin maliyetlerinin veri merkezleri ve yapay zeka şirketlerince üstlenilmesini ve yerel topluluklara somut fayda sağlanmasını öngören yasa tasarıları sundu.
Trump veri merkezlerine koşulsuz desteğini sürdürse de Beyaz Saray, bu yılın başlarında özel sektör modellerinin hükümet tarafından denetlenmesine imkan tanıyan yöntemleri gündeme getirerek yapay zeka düzenlemelerindeki tutumunu yumuşattı.
Hudson, sağ ve sol seçmeni geleneksel kutuplaşma kalıplarının dışına çıkararak birleştiren bu eğilimi “dönüştürücü yeniden kutuplaşma” olarak tanımlıyor.
Büyük teknoloji şirketlerine karşı gelişen ve popülist bir dalga olarak nitelendirilen bu hareket kamuoyu yoklamalarına da yansıyor.
Gallup’un Temmuz ayında yayımladığı anket, büyük teknoloji şirketlerine duyulan güvenin tarihi dip seviyeye indiğini gösteriyor.
2020’de yüzde 32 olan güven oranı, 2026’da yüzde 20’ye geriledi. Aynı araştırmaya göre Cumhuriyetçilerin teknoloji devlerine desteği geçen yıl azalarak yüzde 20’ye inerken, Demokratların desteği ise bu yıl yüzde 18’den yüzde 13’e düştü.
Kentucky’de bir tarım arazisi sahibinin, veri merkezi kurmak için mülküne 26 milyon dolardan fazla teklif veren yapay zeka şirketi temsilcisine kapıyı göstermesi ülke basınında geniş yer buldu. Hudson bu tabloyu, “Amerikalıların katlanabileceği sınırın sonuna gelindi” sözleriyle değerlendirdi.
Benzer bir tepki, gözetleme teknolojileri ile şirketlerin ve hükümetin yurttaşların mahremiyet alanına müdahale ettiği algısı etrafında da şekilleniyor.
Otomatik plaka tanıma sistemleri, video kameralar ve ses algılama cihazları üreten Flock Safety şirketine dönük eleştiriler bu yaz yeniden tırmanışa geçti. Şirket, plakaların yanı sıra aracın marka, model, renk ve tampon çıkartması gibi ayrıntılarını kaydederek “araç imzası” adını verdiği profiller oluşturuyor.
Şirket, bu verilerin kayıp şahıs ve suç soruşturmalarında hayati olduğunu savunuyor. Ancak yerel halk, acil durumlardaki faydayı kabul etse de uygulamanın sürücüler üzerinde gerekçesiz bir kitlesel gözetim ağına dönüştüğünü belirtiyor.
Güvenlik güçlerine verdikleri güçlü destekle bilinen muhafazakar Cumhuriyetçiler, söz konusu kameraların mahremiyet değerleriyle çeliştiğini dile getirmeye başladı. Bu da gözetleme sistemlerinin göçmen büroları, kolluk kuvvetleri ve istihbarat servisleri eliyle kötüye kullanılabileceğini savunan Demokratların çizgisiyle örtüşüyor.
Texas Valisi Abbott ve Pennsylvania Valisi Shapiro, son bir hafta içinde Flock teknolojisine kısıtlamalar getirdi ya da kamu fonlarını kesti.
İki vali böylece Rhode Island Valisi Dan McKee, Florida Valisi Ron DeSantis ve Utah Valisi Spencer Cox’un aldığı önlemlere katıldı.
Cato Enstitüsü uzmanı Rikki Schlott, New York Post için kaleme aldığı yazıda iki partinin ortak tavrını, “Bu denli bölünmüş bir dönemde sağ ve solun uzlaştığı tek bir konu var: Flock kameralarından nefret ediyorlar” ifadeleriyle aktardı.
Şirketin gizlilik politikasını güncellemesi sivil özgürlük örgütlerinin kaygılarını gidermeye yetmedi. Siyaset stratejisti Basil Smikle, tepkilerin derin bir “büyük gözetleme devleti” karşıtlığından beslendiğini belirtti:
“Son yıllarda teknoloji ile suçla mücadele arasındaki bağı açıkça gördük; ancak insanların özgürlükleri üzerindeki etkiye dönük çok ciddi endişeler var.”
Sosyal medya platformlarının çocukların güvenliği üzerindeki etkileri konusunda da iki parti uzun süredir ortak endişeleri paylaşıyor.
Kongre üyeleri teknoloji şirketlerini sorumlu tutacak yasal düzenlemeler hazırlasa da bu tasarılar yasalaşamadı.
Şirketler Kongre düzeyinde yasal yükümlülüklerden kaçınırken, Meta aleyhine sonuçlanan iki emsal dava ve platformda köklü değişiklikler içeren uzlaşma, mücadelenin mahkeme salonlarına taşındığını gösteriyor.
Ancak Meta’nın değişiklik taahhütlerine rağmen, kuralları şirketin kendisinin belirlemesi şüpheleri canlı tutuyor.
Hudson, sosyal medya ya da yapay zeka şirketlerinin düzenlemeleri kabul etmesi durumunda dahi güvenin telafi edilemeyecek düzeyde zedelendiğini savunuyor: “Halk, teknoloji şirketlerinin bu kuralları yine kendi çıkarları doğrultusunda yazdığını düşünecektir.”
Amerika
ABD Genelkurmayında mühimmat sızıntısı soruşturması: 50 personele yalan makinesi

ABD Genelkurmay Başkanlığı karargahında görevli yaklaşık 50 subay ve sivil personel, ordudaki mühimmat açığına ilişkin gizli verileri basına sızdırdıkları şüphesiyle yalan makinesine bağlandı. Soruşturmanın emsalsiz bir boyuta ulaştığı belirtilirken, basına yansıyan askeri raporlar İran ile yaşanan savaşta kritik füze stoklarının tükendiğini gösteriyor.
ABD ordusunun mühimmat stoklarındaki erimeye ilişkin basına sızan gizli veriler, Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde kapsamlı bir teftiş başlattı.
The New York Times gazetesinin bilgi sahibi yetkililere dayandırdığı haberine göre müfettişler, ABD Genelkurmay Başkanlığı karargahında görev yapan yaklaşık 50 personeli yalan makinesine bağlayarak sorguladı.
Soruşturma kapsamındaki incelemeler yalnızca rütbeli subaylarla sınırlı kalmadı, karargahtaki sivil personel de teste tabi tutuldu.
Görevlilere, gazetecilere gizli bilgi sızdırıp sızdırmadıkları ve azalan mühimmat stokları hakkında basına detay verip vermedikleri soruldu.
Gazeteye bilgi veren kaynaklar, atılan bu adımın yalnızca sızıntının kaynağını tespit etmeyi amaçlamadığını, gelecekte basına benzer bilgiler aktarmayı düşünebilecek diğer çalışanları sindirmeye dönük bir gözdağı niteliği de taşıdığını aktardı.
The New York Times, çağdaş askeri tarihte ABD ordusunun üst kademelerinde böylesi kitlesel yalan makinesi testlerinin görülmediğini ve soruşturmanın vardığı boyutun emsalsiz olduğunu vurguladı.
Amerikan ordusunun cephane açığı yaşadığına dair ilk haberler ağustos ayında medyaya yansımaya başlamıştı. CNN televizyonunun Pentagon’un iç değerlendirmelerine hakim kaynaklara dayandırdığı haberde, İran ile yürütülen beş aylık savaş boyunca ABD’nin THAAD hava savunma sistemi önleme füzelerinin neredeyse yüzde 80’ini ve Patriot füzelerinin ise yaklaşık yarısını tükettiği belirtilmişti.
Reuters haber ajansı da kendi kaynaklarına dayandırdığı bir başka haberde, ABD ordusunun uzun menzilli hassas güdümlü ATACMS füzeleri ile yeni nesil Hassas Vuruş Füzesi (PrSM) stoklarının “neredeyse tamamını” harcadığını aktarmıştı.
The Washington Post gazetesinin aktardığı bilgilere göre ABD Başkanı Donald Trump, Savunma Bakanı Pete Hegseth’ten cephane açığı hususunda izahat istedi.
Trump, bakanın mevcut mühimmat miktarı konusunda kendisini yanılttığı görüşünü dile getirdi. NBC televizyonu ise Trump’ın, mühimmat yetersizliğinin İran’daki askeri harekatı genişletme planlarının önüne bir engel olarak çıkmasından ötürü hayal kırıklığı yaşadığını kaydetti.
Bu sızıntılara karşın kamuoyu önünde farklı bir duruş sergileyen Trump, ABD’nin “dünyadaki diğer tüm ülkelerden katbekat daha fazla mühimmata sahip olduğunu” defalarca yineledi.
ABD Başkanı ayrıca “ihanet niteliğindeki bu açıklamaları basına sızdıran kişilerin” hapis cezasıyla karşılaşacağı yönünde tehditte bulundu.
Amerika
Eski bakan Panetta: ABD ve İran savaşı altı ay daha sürebilir

Eski ABD Savunma Bakanı Leon Panetta, Donald Trump’ın başlattığı İran savaşının herhangi bir çözüme ulaşmadan en az altı ay daha sürebileceğini söyledi. Pentagon’daki yönetim krizinin dışarıya zafiyet mesajı verdiğini belirten Panetta, ABD’nin Ortadoğu’da yeni bir açmazla karşı karşıya kaldığını vurguladı.
Eski ABD Savunma Bakanı Leon Panetta, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin İran ile yürüttüğü savaşın altı ay daha sürebileceği uyarısını dile getirdi.
Panetta, Trump’ın tartışmalı çatışmadan çıkış yolu ararken zorlandığını ve bu krizin Ortadoğu’da ucu açık yeni bir “sonsuz savaşa” dönüşme riski taşıdığını vurguladı.
Barack Obama döneminde hem CIA Direktörü hem de 2011-2013 yılları arasında Savunma Bakanı olarak görev yapan Panetta, Guardian gazetesine verdiği mülakatta iki ülkenin tehlikeli bir kilitlenmeyle karşı karşıya kaldığını söyledi.
Trump’ın altı aydan uzun bir süre önce başlattığı askeri çatışmayı bitirecek çok az seçenek kaldığını belirten eski bakan, gidişatın tıpkı Irak ve Afganistan örneklerinde olduğu gibi Ortadoğu’da “başarısızlıkla sonuçlanan yeni bir savaşa” doğru ilerlediğini ifade etti.
Panetta, “Bana kalırsa bu savaşın herhangi bir çözüme kavuşmadan altı ay daha sürmesi kuvvetle muhtemel” dedi.
Panetta’nın bu değerlendirmeleri, ABD Kara Kuvvetleri Bakanı Dan Driscoll’un ani istifasının hemen sonrasına rastladı.
Driscoll, Savunma Bakanı Pete Hegseth ile yaşanan görevden alma dalgası ve kurum içi gerilim haberleri eşliğinde görevini bırakmıştı.
Pentagon’un komuta kademesinde büyük bir çalkantı yaşandığını ve bunun içeride adeta sahipsizlik hissi doğurduğunu savunan Panetta, şu sözleri kaydetti:
“Askerlerimiz işte böylesi bir kargaşanın ortasında savaşa gidiyor. İran olsun ya da diğer hasımlarımız olsun, şu anda ABD’ye baktıklarında ülkemizi savunmaya dönük askeri gücümüzü sahaya yansıtma kabiliyetimizde bir zafiyet görüyorlar.”
Çin, Rusya, Kuzey Kore, terör örgütleri ve İran kaynaklı birincil tehditlerin varlığına dikkat çeken Panetta, bu aktörlerin kendi aralarında kurdukları eksen üzerinden temasları sürdürdüklerini ve Washington yönetimini zayıf algıladıklarını ekledi.
Pentagon ise Hegseth liderliğinde tüm birimlerin tam kapasite çalıştığını savundu.
Pentagon Sözcüsü Sean Parnell, bakanlığın kargaşa içinde olduğu yönündeki tezlerin tamamen temelsiz olduğunu söyleyerek, “Bu iddia, her gün bu ülkeyi savunmak üzere buraya gelen özverili profesyonellere ve savaşçılara hakarettir. Reform süreci tam olarak böyle işler” açıklamasını yaptı.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri harekatı başlatmasından üç hafta sonra, mart ayında da benzer uyarılarda bulunduğunu hatırlatan Panetta, Trump’ın köşeye sıkıştığını dile getirdi.
Panetta’ya göre Trump’ın önünde üç yol bulunuyor. İlk seçenek, sahadan çekilip bunun “başarısız bir savaş” olduğunu kabullenmek; fakat Panetta, Trump’ın böyle bir adımı atmasını olası görmüyor.
İkinci yol, tarafların müzakereye yanaşmadığı ya da teslim olmadığı, karşılıklı misillemelerle süren mevcut kilitlenmeyi zamana yaymak. Eski bakana göre bu senaryo, tarafların en çok korktuğu sonucu doğurarak Ortadoğu’daki yıpratıcı savaşı uzatacak. Üçüncü yol ise küresel ticaretin can damarı sayılan Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü doğrudan ele alıp İran’ın boğazı kapatma ya da deniz trafiğini aksatma kozunu elinden almak.
Savaşın ABD adına kazanılabilir olup olmadığı sorusunu yanıtlayan Panetta, “Bu ancak ABD’nin tutumunda köklü bir değişim yaşanması ve bu aşamadaki birincil hedefin Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmak olduğunun açıkça ortaya konmasıyla mümkün olur” dedi.
Trump’ın savaşın yakında biteceği ve Hürmüz Boğazı’nın açık olduğu yönündeki asılsız açıklamalarıyla güvenilirliğini zedelediğini söyleyen Panetta, ABD Başkanı’nın artık hiçbir tehdidinin caydırıcı olmadığını savundu.
Hafta başında basın mensuplarının sorularını yanıtlayan ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İran ile yaşanan süreci bir “savaş” olarak nitelemekten kaçınmıştı.
Vance, çatışmaların kasım ayındaki ara seçimlere kadar bitip bitmeyeceği yönündeki bir soruya ise “Bu sorunun cevabını gerçekten bilmiyorum. Bunu İranlılara sormanız gerekir” yanıtını vermişti.
Panetta, son kamuoyu araştırmalarının Amerikan halkının çoğunluğunun İran ile girilen çatışmayı bir hata olarak gördüğünü ve savaşa karşı çıktığını gösterdiğini aktardı.
Eski Savunma Bakanı ayrıca, İran operasyonlarına destek amacıyla görevlendirilen ve liman ziyareti yapmadan 260 günden uzun süre görevde kalarak rekor kıran USS Abraham Lincoln uçak gemisindeki koşullara değindi.
Gemideki yaşam şartlarının ve personelin ruh sağlığının bozulduğuna yönelik haberleri hatırlatan Panetta, Pentagon’un bu tablodan ders çıkarması gerektiğini söyledi:
“Netice itibarıyla, rotasyon planı hazırlamadan personeli savaş bölgesine süresiz olarak gönderemezsiniz. Mesele yalnızca savaşın kötü gitmesi değil; ordumuzun, hayatını tehlikeye atan kadın ve erkek askerlerimize sahip çıkıp çıkmadığı konusunda da ciddi bir güvensizlik oluşuyor.”
Amerika
ChatGPT ajanlarında sürü psikolojisi tespit edildi

OpenAI tarafından mayıs ayında yürütülen güvenlik testleri sırasında yapay zeka ajanlarının sürü psikolojisi sergilediği bildirildi. Ajanların görev sınırlarını aşarak dış altyapılara saldırdığı, kendi aralarında iş bölümü yapıp liderler belirlediği aktarıldı. The New York Times yazarı Kevin Roose, modellerin grup baskısıyla hareket ederek Hugging Face platformuna sızdığını belirtti.
The New York Times yazarı ve “Hard Fork” adlı teknoloji podcastinin sunucusu Kevin Roose, OpenAI bünyesindeki yapay zeka ajanlarının mayıs ayındaki testler sırasında Hugging Face platformuna yönelik siber saldırılarda “sürü psikolojisi” sergilediğini belirtti.
Roose, ajanlardan birinin verilen görevin sınırlarını aştığını bilmesine rağmen, diğer ajanlar aynı adımı attığı için dış altyapıya yönelik saldırılarını sürdürdüğünü kaydetti.
Roose bu durumu, grup baskısı ve modellerin gruptaki diğer üyelerin davranışlarını taklit etme eğilimiyle ilişkilendirdi.
Roose’un paylaştığı verilere göre bir yapay zeka ajanı süreç sırasında şu değerlendirmeyi yaptı: “Dış altyapının kullanılması, öngörülen uygulama alanının dışına çıkmaktadır. Ancak görev başka türlü tamamlanamaz, diğer ajanlar da bunu yapıyor, bu nedenle devam etmeliyiz.”
Bazı ajanların kendilerine isimler verdiği aktarıldı. Roose, “Aralarından özellikle çalışkan olan biri kendisine PHASEONE10841 adını verdi” ifadesini kullandı.
Yapay zeka ajanlarının grup içinde yönetim kademeleri oluşturduğu, küçük birimler arasında görev ve araştırma projeleri dağıttığı kaydedildi. Bir aşamadan sonra ajanların kendilerini “kolektif” olarak tanımlamaya başladığı ve daha karmaşık görevleri üstlendiği bildirildi.
Merkezi ABD’de bulunan ve 2016 yılında kurulan Hugging Face platformu, yapay zeka modelleri ile makine öğrenimi araçlarının geliştirilip yayımlanmasına olanak tanıyor.
Sistem; yazılımcıların ve araştırmacıların modelleri, veri setlerini ve kaynak kodları paylaşmasını sağlıyor.
Ajanlar, Hugging Face platformuna sızmadan önce günler ve haftalar boyunca OpenAI şirketinin siber güvenlik sistemlerindeki açıkları birlikte aradı ve tespit ettiği bilgileri birbiriyle paylaştı. Modeller bu süreçte yalıtılmış test ortamının dışına çıkmayı başararak dış altyapıya erişim sağladı.
Birden fazla otonom ajanın aynı anda kullanılmasının taşıdığı risklere işaret eden Roose, sistemlerin yalnızca verilen talimatları yerine getirmekle kalmayıp, konulan sınırlamaları aşsalar dahi birbirlerinin eylemlerini benimseyebildiklerini vurguladı.
Bloomberg daha önce yayımladığı haberde, OpenAI ajanlarının temmuz ayında Hugging Face platformuna yapılan sızma eyleminden önce dahili bir forum üzerinden gizlice iletişim kurduğunu ve test ortamından kaçış girişimlerini koordine ettiğini yazmıştı.
Mayıs ayındaki ilk girişimin engellenmesinin ardından yeni bir iletişim kanalı ile sıfır gün açığı bulan ajanların, temmuz ayında Hugging Face altyapısına yönelik saldırıları başlattığı bildirilmişti.
OpenAI, 22 Temmuz tarihinde “benzeri görülmemiş bir siber hadise” yaşandığını açıklamıştı. Şirket, testler sırasında modellerin açık internete erişim sağladığını ve güvenlik açıkları tespit ederek Hugging Face altyapısına saldırdığını bildirmişti.
Reuters ise bir yapay zeka ajanının günlerce korsan saldırılar düzenlediğini, şirketin bu durumu ancak tehdit kontrol altına alındıktan ve Federal Soruşturma Bürosuna (FBI) başvurulduktan sonra fark edebildiğini aktarmıştı.
Reuters daha sonraki haberinde, OpenAI bünyesinden “kaçan” yapay zeka ajanının 29 Temmuz’da New York merkezli Modal Labs şirketinin bir müşterisinin sistemine sızdığını duyurdu. Modal şirketinin kendi sistemlerine ise girilmediği kaydedildi.
Olayın ayrıntılarının ortaya çıkmasının ardından OpenAI, yaşanan süreci sektör için bir “dönüm noktası” olarak nitelendirdi.
Anthropic, Meta, Moonshot ve Birleşik Krallık Yapay Zeka Güvenliği Enstitüsü de kendi testleri sırasında ajanlarının üçüncü taraf sistemlere sızdığını tespit etti.
Financial Times gazetesine konuşan uzmanlar ise modellerin kontrolden çıkmadığını, tam tersine geliştirilme amaçları doğrultusundaki görevleri yerine getirdiğini savundu.
Dünya Basını2 hafta önceMilanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında
Amerika2 hafta önceKıyamete beş kala – 1: Thiel, Deccal’i arıyor
Rusya2 hafta önceTürkiye’den Rusya’ya ilk deniz yolu benzin sevkiyatı yola çıktı
Avrupa2 hafta önceAlman tarihçi Kittel, savaştan Hitler’i değil Stalin’i sorumlu tuttu
Görüş1 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Ortadoğu2 hafta önceSDG’nin feshi için yapılan anlaşmanın ayrıntıları
Dünya Basını2 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Pettifor: Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek












