Ortadoğu
İsrail’e yönelik silah ambargoları ne kadar işe yarıyor?

Gazze’deki operasyonlar nedeniyle en az yirmi ülke İsrail’e silah satışını sınırladı ancak bu adımlar İsrail’in askeri kapasitesini zayıflatmıyor. İsrail’in en büyük konvansiyonel silah ithalatının yüzde 99’unu karşılayan ABD ve Almanya’nın tam kapsamlı bir ambargo uygulamaması, diğer ülkelerin getirdiği kısıtlamaların etkisini sınırlı kılıyor.
Gazze’deki soykırım harekatı nedeniyle en az yirmi ülke İsrail’e yönelik silah satışlarına kısıtlama getirdi.
İsrail’in operasyonlarına karşı küresel tepki büyüdükçe, bu kısıtlamaların sayısı da yıl boyunca istikrarlı bir şekilde arttı.
Mevcut ateşkes yürürlüğe girdiğinde altı ülke silah sevkiyatını tamamen yasaklamıştı.
Son olarak İspanya, İsrail’e silah, askeri teçhizat ve ilgili teknolojilerin satışını yasaklayarak kapsamlı bir ambargo uygulayan ülke oldu.
Diğer bazı hükümetler ise doğrudan ambargo yerine, yalnızca Gazze’deki operasyonlarla bağlantılı ihracatları sınırlamayı tercih etti.
Bazı liderler, bu ihracat kısıtlamalarını İsrail’in Gazze’de soykırım işlediği yönündeki suçlamalarla ilişkilendirdi.
Bağımsız bir BM komisyonu, soykırım araştırmacılarından oluşan bir dernek ve çeşitli İsrailli ile uluslararası insan hakları örgütleri de bu sonuca varmıştı.
Buna karşılık İsrail Dışişleri Bakanlığı, geçen ay yayımlanan BM komisyonu raporunu “yalanlara dayanan sahte bir rapor” olarak niteleyerek bulguları reddetti.
Yasakların etkisi neden sınırlı kalıyor?
Ancak artan diplomatik baskıya rağmen kısıtlamaların İsrail’in askeri kapasitesini zayıflatması beklenmiyor.
The Washington Post gazetesinin araştırması da bu yasakların etkisinin sınırlı kalacağını ortaya koyuyor.
Silah sevkiyatlarını izleyen Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI), İsrail’in “büyük konvansiyonel silah” ithalatının yüzde 99’unun ABD ve Almanya’dan geldiğini bildiriyor.
İtalya ise bu iki ülkenin çok gerisinde üçüncü sırada yer alıyor. Bu yoğunlaşma, genellikle küçük tedarikçilerden gelen yeni yasakların İsrail’in ağır silah kaynaklarını kayda değer biçimde etkilemediği anlamına geliyor.
Almanya ve İtalya kısmi kısıtlamalar uygularken, Politico dergisine göre bazı üst düzey Alman yetkililer ateşkesin yürürlüğe girmesiyle bu önlemlerin geri çekilmesi çağrısında bulundu.
ABD ise İsrail’e silah satışlarını kısıtlamaya yönelik hiçbir işaret vermedi.
SIPRI verilerinin kapsamadığı silahlar
SIPRI’nin verileri askeri uçaklar, zırhlı araçlar, savaş gemileri, güdümlü füzeler, torpidolar, güdümlü bombalar gibi büyük mühimmatlar, hava radarları, hava savunma sistemleri ve 100 milimetre üzeri topçu sistemlerini kapsıyor.
Veritabanı, bu sistemlerin devletler, silahlı örgütler ve uluslararası kuruluşlar arasındaki yasal satış veya hibe işlemlerini kaydediyor.
Bununla birlikte küçük konvansiyonel silahlar, makineli tüfekler, hafif silah mühimmatı ve bazı mühimmat türleri bu verilerin dışında tutuluyor.
Ayrıca İsrail ordusunun Gazze ve işgal altındaki Batı Şeria’da yoğun biçimde kullandığı insansız hava araçları da kapsam dışı bırakılıyor.
Bu eksiklik, İHA’ların son operasyonlardaki merkezi rolü düşünüldüğünde önem taşıyor.
İsrail savunma sanayii, 7 Ekim 2023’ten sonra rekor düzeyde ihracat geliri elde etti. İsrail Savunöa Bakanlığı, geçen yıl savunma ihracatının 14,8 milyar dolara ulaştığını ve bu miktarın yarısından fazlasının Avrupalı alıcılara gittiğini açıkladı.
Ülkelerin attığı adımlar
Belçika: 2009’dan bu yana İsrail’e silah ihracatını yasaklayan Belçika, temmuz ayında bu yasağın kapsamını genişletti. Brüksel mahkemesi, İsrail’e giden askeri teçhizatın Belçika limanlarından geçişini de yasakladı. Hükümet, kuralı ihlal eden taşıyıcılara konteyner başına 50 bin avro ceza uygulayacak.
Birleşik Krallık: Londra, Gazze’de kullanılan uçak, helikopter ve İHA parçalarının uluslararası hukuku ağır şekilde ihlal etme riski taşıdığı gerekçesiyle İsrail ordusuna tedarik sağlayan 30 firmanın ihracat lisansını askıya aldı. Askıya alınan lisanslar, Birleşik Krallık’ın İsrail’e verdiği izinlerin yaklaşık yüzde 8’ini oluşturuyor. Yasak, doğrudan İsrail’e gönderilmedikçe F-35 savaş uçakları için üretilen parçalara otomatik olarak uygulanmıyor. Öte yandan İskoçya, İsrail’e silah sağlayan şirketlere kamu fonu desteğini durdurdu. İskoçya Başbakanı John Swinney, “Savaş sürerken ve soykırım iddiası geçerliliğini korurken, Birleşik Krallık hükümeti İsrail’le askeri işbirliğini sonlandırmalı” diye konuştu.
Kanada: Kanada hükümeti, Ocak 2024’te İsrail’e tüm silah sevkiyatlarını durdurduğunu açıkladı. Arms Embargo Now adlı bir sivil toplum grubu ise Ekim 2023 ile Temmuz 2025 arasında ticari sevkiyat kayıtlarında olası transferler tespit ettiğini bildirdi. Ottawa yönetimi, Gazze’de kullanılabilecek hiçbir yeni iznin verilmediğini ve ihracat kurallarını ihlal edenlere “ağır hukuki yaptırımlar” uygulanacağını belirtti.
Almanya: İsrail’in ikinci büyük silah tedarikçisi olan Almanya, Gazze kentine planlanan saldırı öncesinde ağustos ayında silah transferlerini “Gazze’de açıkça kullanılabilecek” teçhizatla sınırlayarak kısmen durdurdu. Parlamento belgelerine göre Almanya, fiilen silah sevkiyatını büyük ölçüde durdurdu. SIPRI verileri, 1 Ocak 2024 ile 26 Haziran 2025 arasında Almanya’nın İsrail’e yaklaşık 292 milyon dolarlık silah transferine onay verdiğini gösteriyor. Almanya geçmişte savaş gemileri ve Merkava tankları için motor parçaları tedarik etmişti.
Lahey Grubu: Güney Afrika, ocak ayında sekiz ülkeyi bir araya getirerek İsrail’e ihracat kısıtlaması taahhüdü veren Lahey Grubu’nu kurdu. O tarihten bu yana Türkiye, Irak, Libya, Umman ile Saint Vincent ve Grenadinler de gruba katıldı. Yaz aylarında ise 32 ülkenin lideri, Bogota’da düzenlenen toplantıda savaşın durdurulmasına yönelik yeni adımları görüştü.
İrlanda: 7 Ekim 2023 öncesinde de ihracatı sınırlayan İrlanda, Ağustos 2024’te İsrail’le silah alımını ve silah transferini yasaklayan kararı açıkladı. Bu kararla İrlanda, Avrupa Birliği’nde bu yönde adım atan ilk ülke oldu.
İtalya: İtalya, 7 Ekim 2023’ten sonra silah sevkiyatlarını durdurduğunu duyurmuştu. Ancak Roma, savaş öncesinde imzalanan bazı sözleşmeleri yerine getirmek için sınırlı sayıda sevkiyata izin verdi. Önceki teslimatlar arasında deniz topu sistemleri ve AW119 Koala helikopterleri bulunuyor. SIPRI, 2022-2023 döneminde kısmi teslimatlar kaydetti. Başbakan Giorgia Meloni üzerindeki iç baskı artarken ülke genelinde kitlesel protestolar düzenlendi ve Ravenna limanında işçiler İsrail’e gönderilen yükleri yüklemeyi reddetti. İtalya yasaları, savaş halindeki veya uluslararası insani hukuku ihlal eden ülkelere silah ihracatını yasaklıyor.
Hollanda: Hollanda, 7 Ekim 2023’ten sonra silah ihracatını durdurdu ancak İsrail’in F-35 programı için parça tedarik etmeyi sürdürüyor. Ayrıca İsrailli firmalar, kasım ayında yapılacak ülkenin en büyük askeri fuarına katılamayacak.
Slovenya: Slovenya, 7 Ekim’den sonra tam ambargo uygulayan ilk AB ülkesi oldu. Ancak SIPRI verileri, ülkenin son dönemde İsrail’e tedarikçi olmadığını gösteriyor.
İspanya: İspanya, geçen hafta İsrail’e yönelik tam kapsamlı silah ambargosunu yürürlüğe koydu. Başbakan Pedro Sanchez, kararı “Gazze’deki soykırımı durdurma girişimi” olarak niteledi. Yasak yalnızca silahları değil, askeri uçaklarda kullanılan havacılık yakıtının transitini ve Batı Şeria’daki yerleşimlerden yapılan ithalatı da kapsıyor. Sanchez, “Bu, meşru müdafaa değil. Hatta saldırı da değil. Bu, savunmasız bir halkın yok edilmesi. İnsanî hukuk kurallarının tümünü çiğniyor” dedi.
Ambargo siyasetinin sınırları
Tüm bu önlemler, Gazze’deki askeri harekâta karşı artan uluslararası tecridi ve ahlaki kınamayı ortaya koyuyor.
Ancak en ağır ve gelişmiş silah sistemlerinin tedariki birkaç ülkenin elinde yoğunlaştığı için, bu adımların fiili etkisi sınırlı kalıyor.
ABD veya Almanya daha sert önlemler almadıkça, İsrail’in ana cephaneliği büyük ölçüde etkilenmeyecek.
Bu arada İsrail’in silah ihracatçıları yeni pazarlar bulmayı sürdürüyor.
SIPRI gibi veri kaynaklarında İHA’ların ve küçük çaplı silahların dışlanması ise askeri ticaretin ve sahadaki operasyonel sonuçlarının tam olarak anlaşılmasını güçleştiriyor.
Ortadoğu
Huckabee, “Barış Kurulu” planlarını uygulanabilir bulmuyor

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, daha fazla Amerikan desteği olmadan “Barış Kurulu”nun Gazze planını hayata geçirip getiremeyeceğini sorguladı.
POLITICO’nun eline geçen ve büyükelçiliğin perşembe günü Dışişleri Bakanlığı yönetimine gönderdiği bir telgraf, Huckabee tarafından imzalanmış.
Telgraf, söz konusu kuruluşun yanı sıra Kudüs’teki ABD Büyükelçiliği’nin de Gazze’yi silahsızlandırma ve yeniden inşa etme planlarını ilerletmek için yeterli personele sahip olmadığına dair endişeleri dile getiriyor.
Telgrafta belirtildiği üzere, Huckabee’nin soruları, ABD, İsrail ve uluslararası ortaklar arasında koordinasyonu sağlamak üzere kurulan ana merkez olan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin (IGSC), Pentagon’un önümüzdeki yıl boyunca planlandığı gibi personelini azaltmasının ardından faaliyetlerini sürdürüp sürdüremeyeceğine odaklanıyor.
Telgrafta, mevcut planın bu görevlerin siviller tarafından üstlenilmesi olduğu belirtiliyor ve şöyle devam ediliyor:
“Kudüs Büyükelçiliği şu anda bu görevleri üstlenecek kadroya sahip değil fakat ihtiyaç duyulacak insan, mali ve lojistik kaynaklar konusunda bir fikir sahibi olursa bu mümkün olabilir. Barış Kurulu (BoP) personel sayısını artırmak için çalışıyor, ancak IGSC’deki tüm işlevleri yerine getirme kabiliyeti hâlâ belirsiz.”
Ateşkes anlaşmasının üzerinden bir yıldan fazla zaman geçmesine rağmen İsrail’in saldırıları devam ediyor ve Filistinlilerin çoğunluğu hâlâ yerinden edilmiş durumda.
Daha iki hafta önce Huckabee, Fox News’e verdiği demeçte Barış Kurulu’nun “kademeli olarak ilerleyebileceğini ama herhangi bir yavaşlamanın tek nedeninin Hamas olduğunu” ileri sürmüştü.
Elçi, Hamas’ın silahsızlanma taahhüdünü yerine getirmediğini belirtmişti.
ABD’nin liderliğinde ve İsrail’de bulunan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin, Barış Kurulu’nun Gazze Şeridi’ne konuşlandırmayı planladığı Uluslararası İstikrar Gücü’nde kilit bir rol oynaması bekleniyor.
“Hassas ama gizli olmayan” olarak işaretlenen telgrafta Huckabee, koordinasyon merkezindeki çalışmaları yöneten sivillerin, İsrail ordusuyla “özellikle istihbarat paylaşımı konusunda” koordinasyon dinamiklerini “karmaşık hale getirebileceğini” savundu.
“DoW’nin [Pentagon] varlığını azaltmasıyla birlikte roller ve sorumluluklar Dışişleri Bakanlığı ve Barış Kurulu’na nasıl devredilecek?” diye soran ve Dışişleri Bakanlığı’ndan bu soruya yanıt vermesini isteyen elçi şöyle devam etti: “IGSC’nin kritik iş akışlarını nasıl devam ettireceğiz ve bu geçiş başlamadan önce hangi koşulların karşılanması gerekiyor?”
Huckabee ayrıca, Barış Kurulu’nun 11 Ekim’de IGSC’nin finansmanını devralmasının ardından merkezin yeniden yapılandırıldığını da belirtti Barış Kurulu ise bu yeniden yapılandırmayı doğrulamadı.
Merkez, geçen yıl ABD Merkez Komutanlığı tarafından Sivil-Askeri Koordinasyon Merkezi olarak faaliyete geçirilmiş ve daha sonra yeniden adlandırılmıştı.
Barış Kurulu yaptığı açıklamada, söz konusu telgraf hakkında bilgisi olmadığını ve “Gazze’de insani yardım, güvenlik, yönetişim, hukukun üstünlüğü, altyapı geliştirme ve yeniden yapılanmanın iyileştirilmesi için geliştirilen son derece ayrıntılı planlara güven duyduğunu” belirtti ve “Mevcut kapasitelerimiz ve sistemlerimiz güçlü ve uygulamaya hazır,” dedi.
Telgrafta ayrıca, Gazze Şeridi’ni yönetmek üzere kurulan ve “Gazze İdaresi Ulusal Komitesi” (NCAG) olarak adlandırılan Filistinli teknokratik yapının, Gazze Şeridi’ndeki yeniden inşa çalışmalarındaki gecikmeler nedeniyle zayıflayabileceği belirtiliyor.
Huckabee, “İnsani yardım, NCAG ve idarenin öncelikleri doğrultusunda artırılmalıdır. Ayrıca, gerilemeyi önlemek ve NCAG’nin güvenilirliğini göstermek için uzun vadeli yeniden inşa çabalarını tamamlayıcı nitelikte olmalıdır,” diye yazdı ve ABD’nin yabancı bağışçılara “insani ihtiyaçları karşılamak için üzerlerine düşen payı yerine getirmeleri” konusunda baskı yapacağını ekledi.
Ortadoğu
Almanya, Lübnan’da Hizbullah karşıtı misyona hazırlanıyor

Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr), AB kararı doğrultusunda Lübnan’da Hizbullah karşıtı bir yurtdışı görevi üstlenmeye hazırlanıyor.
German Foreign Policy’nin aktardığı diplomatlara göre Almanya, AB dışişleri bakanlarının geçen hafta karar verdiği, ülkede planlanan AB müdahalesine büyük olasılıkla katılacak.
Bu müdahalenin, yıl sonunda görevini tamamlayacak olan BM gücü UNIFIL’in yerini alması amaçlanıyor.
Bundeswehr, 2006 yılından bu yana UNIFIL’in bir parçası ve bu görevde deniz birimleriyle yer alıyor.
Gelecekteki AB misyonunun amacı, Lübnan’daki Hizbullah’ın etkisini sistematik olarak azaltmak ve “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğunun” oluşmasını önlemek için Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik aygıtını güçlendirmek.
Bu amaçla, misyonun hem askeri hem de sivil bir bileşeni olacak. Özellikle Fransa, uzmanların değerlendirmesine göre, eski himaye bölgesinde daha fazla nüfuz kaybını önlemek ve Orta Doğu’daki konumunu güçlendirmek amacıyla, bir süredir bu misyonu şiddetle savunuyor.
Planlanan AB misyonu, aynı zamanda gelecekte İsrail birliklerinin Lübnan’da “şahitler olmadan” istedikleri gibi hareket etmelerini engellemeyi de amaçlıyor.
Bundeswehr’in katılımı halinde, İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olacak.
UNIFIL sona yaklaşıyor
Lübnan’daki BM barış gücü misyonu (Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü, UNIFIL), Mart 1978’de İsrail’in o dönemde ülkeye yaptığı işgale yanıt olarak kuruldu.
Misyon, İsrail’in geri çekilmesini izlemek ve Lübnan’ın bölge üzerindeki kontrolünü sağlamaya yardımcı olmak amacıyla güney Lübnan’a barış gücü birliklerinin konuşlandırılmasını öngörüyordu.
UNIFIL’in görev tanımı, 2006 Lübnan Savaşı’nın ardından genişletildi. BM Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı Kararı uyarınca, görev tanımı artık Hizbullah’a silah sevkiyatını önleme hedefini de içeriyordu.
Ayrıca BM barış gücü askerleri, Lübnan hükümetiyle işbirliği içinde, Hizbullah’ın ülkenin güneyinde silah depolayamamasını ve İsrail topraklarına saldırı düzenleyememesini sağlamakla görevlendirildi. Bu çaba başarısızlıkla sonuçlandı.
Fakat uzmanlar, UNIFIL’in defalarca küçük çaplı çatışmaları kontrol altına almayı ve kontrolsüz tırmanışları önlemeyi başardığını belirtiyor.
Gazze işgalinin başlamasından bu yana İsrail, BM misyonunu sona erdirmek için elinden gelen her şeyi yaptı. İsrail birlikleri UNIFIL mevzilerini defalarca saldırdı.
Sonunda, 28 Ağustos 2025 tarihinde, ABD’nin baskısı altında BM Güvenlik Konseyi, UNIFIL birliklerinin 1 Ocak 2027 tarihinden itibaren ülkeden çekilmesi gerektiğine karar verdi. Bu tarih hâlâ geçerli.
Alman donanmasının UNIFIL’deki faaliyetleri
2006 yılından bu yana Bundeswehr, öncelikle Hizbullah’a silah sevkiyatını önlemek amacıyla Lübnan’ın deniz sınırını kapatmakla görevli UNIFIL Deniz Görev Gücü’ne katılıyor.
Ayrıca, İsrail silahlı kuvvetlerinin o zamandan beri büyük ölçüde tahrip ettiği, Lübnan’ın güney kıyısındaki bir kasaba olan Nakura’daki UNIFIL karargahına personel sağladı.
Buna ek olarak, Bundeswehr’e göre Alman donanması, “genel denizcilik ve seyir” konularına odaklanarak Lübnan donanması personeline ikili bir çerçeve içinde eğitim verdi.
Son olarak, Lübnan deniz kuvvetlerine maddi destek sağladı ve bu kuvvetlerin donanımını modernize etti. Örneğin, toplam dokuz adet kıyı radar istasyonunun inşasına destek verdi.
Bildirildiğine göre bu istasyonlar şu anda “Lübnan sularının gerçek zamanlı görüntüsünü sunuyor” ve böylece izinsiz silah sevkiyatlarının tespit edilmesine yardımcı oluyor.
Buna ek olarak devriye botları da Almanya tarafından temin edildi.
Almanya Federal Meclisi (Bundestag), UNIFIL görev süresini en son 6 Mayıs 2026 tarihinde uzattı.
Bu görev, hâlâ en fazla 300 askerin konuşlandırılmasını içeriyor ve 31 Aralık’ta sona eriyor.
Görev, 1 Ocak 2027’den itibaren kademeli olarak sonlandırılmak durumunda ve bu amaçla en fazla 80 Alman askeri personeli Lübnan’da kalmaya devam edebilir.
Fransa, Lübnan’ı kaybetmek istemiyor
Bir süredir, özellikle Fransa tarafından bir takip misyonu üzerinde çalışılıyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, 25 Haziran’da Fransa’nın güneyindeki Antibes’te düzenlenen bir toplantıda, UNIFIL’in çekilmesinin ardından Lübnan’da faaliyete geçecek ve ülkenin “egemenliğini ve silahlı kuvvetlerini güçlendirecek” bir koalisyon planladıklarını açıkladılar.
Bunun amacı, Lübnan topraklarının “bölgesel gerginliğin alevlenme noktası” haline gelmesini veya “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğu” oluşmasını önlemek.
Fakat liderler, koalisyonun tam olarak nasıl bir yapı alacağının o sırada henüz belirsiz olduğunu da belirttiler.
Uzmanlar daha önce, 1920’den 1943’e kadar Lübnan’da manda gücü olan ve sonrasında da başlangıçta ülkede hâlâ oldukça güçlü bir konuma sahip olan Fransa’nın, uzun süredir üzerinde önemli bir etki kurduğu UNIFIL’in sona ermesini, Beyrut’taki konumuna büyük zarar verecek bir gelişme olarak değerlendirdiğini belirtmişti.
Lübnanlı gazeteci Suheyb Cevher, Haziran ayında Al Jazeera’ya verdiği demeçte, Fransa’nın şu anda, özellikle de ABD’nin Lübnan’ın iç işlerine giderek daha sert bir şekilde müdahale etmesi ışığında, ülkedeki konumunu yeniden tesis etmenin yollarını aradığını belirtmişti.
AB misyonu UNIFIL’in yerini alabilir
Fransa’nın oluşumunda önemli bir rol oynadığı planlanan AB misyonu, önümüzdeki yılın başlarında başlaması planlanıyor ve ilk etapta üç yıllık bir görev süresine sahip.
Avrupa Komisyonu’na göre, misyonun temel amacı, Hizbullah’a karşı Lübnan’ın “istikrarını, egemenliğini [ve] devlet kurumlarını” desteklemek.
Misyon, özellikle Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik kurumlarını güçlendirmeyi hedefliyor. Bu amaçla, “birbirini tamamlayıcı görevler üstlenecek” askeri ve sivil iki ayak planlanıyor.
Avrupa Komisyonu’na göre askeri ayak, örneğin “sınır gözetimi ve kontrolü, istihbarat, gözetleme ve keşif, insan kaçakçılığıyla mücadele ve operasyonel koordinasyon” alanlarında danışmanlık desteği ve eğitimi içeriyor.
Yurtiçi kolluk kuvvetleri, siber suçlar ve insan kaçakçılığıyla mücadele gibi alanlarda ve ayrıca liman güvenliği yönetimi konusunda –özellikle Beyrut Limanı’nda– eğitilecek.
Şu an için AB misyonunun planlanan personel sayısının yaklaşık 160 olduğu belirtiliyor. Fransa ve İtalya’nın önemli bir rol oynayacağı söyleniyor. Ayrıca, Almanya’nın katılımı da kesin olarak planlanıyor.
AB, İsrail’le askeri olarak karşı karşıya mı gelecek?
Falat misyon, yalnızca Hizbullah’a yönelik değil.
Lübnan hükümeti, örgütün silahsızlandırılması için uğraşıyor. Örneğin geçen hafta, Lübnan yetkilileri 250 kilogram TNT ve 250 kilogram C4 patlayıcı taşıyan bir aracı ele geçirdi. Aracın Hizbullah’a ait olduğunu öne sürülüyor.
Hizbullah’ın silahsızlandırılması, gelecekte AB tarafından desteklenecek. Bununla birlikte, AB misyonunun bir diğer amacı da, UNIFIL’in çekilmesinden sonra İsrail silahlı kuvvetlerinin Lübnan’da tamamen serbest hareket etmesini ve gözlemcilerin uyardığı gibi “şahit olmadan istediklerini yapabilmelerini” engellemek.
Buna karşı, AB üye devletlerinden askerlerin görevlendirilmesi planlanıyor.
Almanya’nın misyona katılması halinde, bu durum Alman askeri personeli için de geçerli olacak.
Bu da Bundeswehr’i İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya getirecek. Bu durum, şimdiye kadar hiç görülmedi.
Ortadoğu
Mélenchon ve “yeni Fransa”, Le Pen ve “düzen”e karşı

Bu ay Fransa’da yaşanan ayaklanmaların ardından Fransa, Jean-Luc Mélenchon ve “yeni Fransa” projesi ile Marine Le Pen ve “kanun ve düzen” arasında ikiye bölünmüş durumda.
Öğrencilerin isyanı ile birlikte tetiklenen ulusal kimlik meselesi, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin merkezine yerleşti.
“İşte Mélenchon’un ‘yeni Fransa’sı,” diyen Ulusal Birlik (RN) lideri Jordan Bardella ve Kimlik ve Özgürlük (ID) partisinin lideri Marion Maréchal Le Pen, şiddet görüntülerini bu ifadeyle birleştirdi.
Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) liderinin son dönemdeki birçok konuşmasına göre, “yeni Fransa”, göç, kadın hakları, değişen aile yapısı, sosyal hareketlilik ve genç nesillerin siyasi talepleri sayesinde olumlu yönde dönüşmüş bir ülke anlamına geliyor.
Mélenchon, seçmenlerin gelecek yıl kendisini cumhurbaşkanı olarak seçmesi halinde bu iyimser vizyonun gerçeğe dönüşebileceğini savunuyor.
İki Fransa hafta sonu karşı karşıya gelecek
Fakat Nisan 2027 seçimleri yaklaşırken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu, Fransız kimliği konusundaki temel bir ayrılığı özetlediği için Marine Le Pen’in partisi RN için tekrar eden bir hedef haline geldi.
Le Pen’in partisi, yeniden canlandırılmış milliyetçi bir geçmişe duyulan nostaljiden beslenirken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu eski düzenle kopmayı öngörüyor.
Bu iki vizyon, bu hafta sonu tam anlamıyla çatışacak gibi görünüyor. Le Pen, Orléans’ta 10.000 destekçinin katılımıyla bir toplantı düzenleyecek ve RN yetkililerinin belirttiğine göre bu toplantı otorite, Fransız kimliği ve kamu düzeni konularına odaklanacak.
Mélenchon’un partisi LFI’nın ise, Le Pen’in milliyetçi bir sembol olarak gördüğü eski Fransız kasabası Jeanne d’Arc’ta, diğer sol güçler ve sendikalarla birlikte RN’ye karşı düzenlenecek gösterilere katılması bekleniyor.
“Yeni Fransa”da Sartre esintileri: Özcülüğe karşı değişim
LFI “yeni Fransa” kavramını eleştirilere karşı savunurken, bunun filozof Jean Paul Sartre’ı biraz okumadan ve solun uzun ideolojik savaşlarının biriktirdiği mirası anlamadan kavranamayacağını ileri sürüyor.
Sartre perspektifinden “yeni Fransa” sabit, özcü bir kimlik değil, değişken ve akışkan bir durum.
“Biz buyuz” demek yerine, bu bakış açısı “yaşadığımız şey budur” temeline dayanır ve güvencesiz işçiler, kadınlar, Fransız kökenli olmayanlar ve genç seçmenlerin karşı karşıya kaldığı farklı gerçeklikleri betimler.
Buna göre onların deneyimleri, ne sağın ne de solun geleneksel ulusal temsillerine uyar.
Mélenchon, kadınları “yeni Fransa”nın yüzü olarak tanımlıyor. Buna karma aileler, gençler, LGBT hakları, uzun mesafe işe gidip gelenler ve ataları yabancı ülkelerde doğmuş Fransızlar da dahil.
Sağdan salvolar, soldan eleştiriler
Bu ifadeyi yıllardır kullansa da bazı anketçilerin belirttiği gibi, kimlik siyaseti kampanyalarında daha büyük bir yer edinmeye başladıkça bu ifade giderek daha öne çıktı.
Siyasi yelpazenin her kesiminden eleştirmenler için “yeni Fransa”, “eski Fransa”nın bir kenara atıldığını ima ediyor.
Örneğin Muhafazakâr Bruno Retailleau bunu “Fransa’nın sonu” olarak nitelendiriyor.
Eski LFI müttefiki François Ruffin ise Mélenchon’u soldan eleştiriyor. Ruffin’e göre LFI lideri, işçi sınıfı kasabaları ve sanayisizleşmiş bölgeleri feda ederek, sınıfsal temelli bir siyasi cazibeyi, çeşitli kentsel seçmenlere yönelik bir cazibeyle değiştiriyor.
Diğerleri ise bunu, her türlü kültürel ayrım çizgisi boyunca kutuplaşmaya yol açmak için uydurulmuş bir slogan olarak görmezden geliyor.
Mélenchon Mayıs ayında, Fransa belediye seçimleri öncesinde bu kavramı yaygınlaştırırken, “Yeni Fransa, Fransa’nın bir kısmının diğerine karşı olması değildir; bu, tüm Fransa’dır,” dedi.
Bir ay sonra, mitinglerinde “On est chez nous!” ya da “Burası bizim evimiz!” sloganını attıklarını söyledi.
Rapporteur’e göre genellikle aşırı sağcı toplantılarla ve “Fransa bizimdir” varyantıyla ilişkilendirilen bu slogan, iki kampın gerçekte ne için mücadele ettiğini ifade etmenin daha basit bir yolu: Fransız kimliğini kim tanımlayacak ve Fransa’da kim evinde hissedecek?
Amerika5 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBurnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var
Rusya2 hafta önceRosatom davasında mahkeme Finlandiya’nın sözleşme feshini hukuka aykırı gördü
Avrupa2 hafta önceLe Pen ve Mélenchon farkı açıyor









