Bizi Takip Edin

Ortadoğu

İsrailli komutanların Filistinlileri ve Filistin köylerini yok etme emirleri ortaya çıktı

Yayınlanma

2024 yılının Mart ayı sonlarında, Tel Aviv’deki bir çöp kutusunun yanında bulunan belgeler, 1948 yılında İsrailli komutanların Filistinlileri tehcir etmek için uyguladıkları teröre yeni bir ışık tutuyor.

Haaretz için yazan tarihçi Adam Raz’ın bildirdiğine göre belgeler, yaklaşık iki yıl önce, 2024 yılının mart ayı sonlarında, zoolog Ronit Zilberman tarafından, Tel Aviv’in Ramat Hahayal semtindeki evinin yakınlarında yürüyüş yaparken bulundu.

Meraklanan Zilberman, belgeleri karıştırmaya başladı. Bulduğu şey, İsrail’in resmi tarihinde “Bağımsızlık Savaşı” olarak geçen, Filistinliler içinse “Nakba” olarak bilinen dönemle ilgili olağanüstü sayıda belgeydi.

Bunların bazıları gizli olarak etiketlenmişti, diğerleri ise yeni kurulan İsrail ve komşu ülkelerdeki askeri operasyonları anlatıyordu.

Ayrıca, daha önce hiç kamuoyuna açıklanmamış haritalar ve tarihi fotoğraflar da vardı.

Koleksiyonun sahibi, Golani piyade tugayının ilk savaşçılarından biri ve daha sonra tugayın seçkin keşif gücü olan Sayeret Golani’nin kurucusu olan 12. Tabur komando biriminin kurucusu Rafi Kotzer idi.

Kotzer, 1948’de birçok savaşta komutanlık yaptı ve daha sonra İsrail Savunma Kuvvetleri Engelli Gaziler Örgütü’nün kurucusu oldu.

Koleksiyonun bir kısmı kişiseldi –mektuplar, okul karneleri, çocukların çizimleri vb.– ve bu nedenle araştırma amaçları için önemli değildi. 

Fakat İsrail’in ilk yıllarında önemli bir rol oynayan sosyal demokrat/İşçi Siyonizmi partisi Mapam’ın, nükleer silahların tehlikesi ve 1948’den 1966’ya kadar İsrail’in Arap nüfusuna dayatılan askeri yönetim gibi konuları ele alan tartışmalarını belgeleyen günlükler, notlar ve özetler de vardı.

Tarihsel inceleme için en önemli belgeler, “Bağımsızlık Savaşı” ile ilgili olanlardı. Çöpe atılmış belgeler arasında öne çıkan bir belge, savaşta Golani’nin 12. Taburunun komutanı Yitzhak Broshi tarafından yazılmıştı.

Bu belge, Broshi’nin ülkenin kuzeyinde savaşan tugay komutanlarına gönderdiği, “Nüfusun bulunduğu ele geçirilmiş köylerde davranış kuralları” başlıklı, Temmuz 1948 tarihli bir emirdi.

Broshi, subaylara bir Arap köyü (siyonistler “Filistin(li)” demiyor) ele geçirildikten sonra, köylülerin kimlik belgelerinin düzenleneceğini bildiriyor.

Emirlerde, kimlik belgesini başka birine devreden kişi ile bu belgeyi alan kişinin her ikisinin de kurşuna dizileceği belirtiliyor. Askeri denetime zamanında gelmeyen kişi de vurulacak ve evi havaya uçurulacaktı.

Broshi’nin talimatlarına göre, bir köyde “dışarıdan gelen bir Arap” bulunursa, derhal vurulacaktı. Genel olarak, ele geçirilen köylerde dışarıdan gelenler bulunursa “her 10 kişiden biri” vurulacaktı.

Ayrıca, Yahudilerden çalınan malların bulunduğu herhangi bir evdeki tüm erkekler idam edilecekti.

Dahası, köyleri yerle bir etme emri varken, bazı durumlarda bu yeterli olmuyordu. Örneğin, Aşağı Celile’deki bir Bedevi topluluğu olan Arap a-Zabah söz konusu olduğunda, “tek bir ruh veya iz” bile kalmamalıydı. Emirde, “Zabahim’deki her Arap öldürülmelidir,” deniyordu.

Bunlar, sözlü olarak iletilen belirsiz talimatlar değildi. Bu ve diğer talimatlar “siyah beyaz” olarak yazılmış ve Broshi’nin el yazısıyla imzalanmıştı.

Temmuz 1948 tarihli başka bir emirde Broshi, birliklerine, Aşağı Celile’deki Turan Dağı bölgesinde saklanmış olabilecek Arapları, bölge zaten fethedildikten sonra aramalarını emretti. Emir şöyleydi: “Saklanan herkesi öldürün.”

Belgeler arasında, “az sayıda Arap’ın [ele geçirilen] köylerde dolaştığı” ve görünüşe göre eşya ve yiyecek topladıkları belirtilen bir belge bulunuyor.

Belgede yer alan talimatlarda, “Bölge Araplardan temizlenecektir,” deniyor.

‘Yöntem’ başlığı altında, belgeye “karşılaşılan her Arap’ın yok edilmesi gerektiği” eklenmiş.

İsrail’in Filistinlilerin geri dönmesini engellediği ve köylerini yıktığı, böylece onların ülkeden uzaklaştırılmasını kasıtlı olarak sürdürdüğü gerçeği, tarihsel söylemlerde genellikle yer almıyor.

Birçok İsraillinin görüşüne göre, Araplar kaçmaya karar verdilerse, Filistinlilerin yaşadığı trajediden İsrail sorumlu değil.

Fakat Haaretz’e göre, eğer İsrail Filistinlileri sınır dışı ettiyse ve ordusu ayrılmayı reddedenlerin kanını dökmekten çekinmediyse, “o zaman devletin kurulduğu döneme çok kara bir bulut çökmüş demektir.”

İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) genelkurmay başkanlığına terfi eden kuzey cephesindeki operasyon subayı Mordechai Maklef, Filistinli sivilleri öldürmekle suçlanan İsrail askeri Shmuel Lahis’in mahkemesinde, “Potansiyel düşman, yani sivillerin yok edildiği operasyonlar vardı” demiş ve şunları söylemişti:

“Örneğin, Safsaf, Ciş, Ilabun, Lod, Ramle ve güneyde, büyük ölçekte. Amaç, onları kovmaktı. [Celile’de] yaşayan 114.000 kişiyi terör uygulamadan kovmak imkansızdı. Onların ayrılması için başlangıçta bir terör unsuru olması gerekiyordu.”

Lahis, Carmeli Tugayı’nda bölük komutanıydı ve kendi elleriyle, Lübnan sınırındaki Kibbutz Manara yakınlarındaki Hula köyünün onlarca sakini katletti.

Lahis, Nakba sırasında Filistinlileri öldürmekten yargılanan tek İsrailli askerdi.

Tanık kürsüsüne çağrılan bir diğer üst düzey subay, 7. Zırhlı Tugay Komutanı ve daha sonra Merkez Komutanlığı’nın başına geçen Yosef Eitan’dı.

Eitan, yazılı emirler ile askerlere sözlü olarak verilen emirler arasındaki farka değindi ve “Her canlıyı yok etme emrini [yazılı olarak] görmedim, fakat ima şeklinde – evet, gördüm,” demişti.

Saha subaylarının “emri yorumlama izni” olduğunu ekleyen Eitan, askerlerin kendilerine verilen talimatlara dayanarak “sakinleri yok ettiklerini” söyledi.

7. Tugay’ın tabur komutanı Yisrael Carmi, Lahis davasında 1948 Ekiminde Be’er Şeva’nın fethi hakkında ifade vererek, yöntemin sürgüne direnen sivilleri öldürmek olduğunu ve bu yöntemin hem kuzeyde hem de güneyde kullanıldığını açıklamıştı:

“Şehri fethettim. O bölgeyi temizlerken, direnen ya da direnmeyen, sokakta görünen herkesi yok etme emri verdim. Her şeyi yok etme emri verildi. Polis karakolunun ele geçirilmesinden sonra –teslim olduktan sonra– cinayetler durdu. O zamana kadar herkes öldürüldü – kadınlar, çocuklar, herkes. Sonra halka Hebron’a [El Halil] gitme emri verildi. Gitmeyenler ‘ortadan kaldırıldı’.”

Materyalleri erişime açılan bir başka arşiv dosyası, 1949 yılında güneyde bir Bedevi kızına tecavüz edip onu öldüren askerlerin yargılanmasıyla ilgili.

Belgeler, sivillerin öldürülmesinin sadece onların sürülmesini hızlandırmakla kalmayıp, Filistinlilerin topraklarına geri dönmelerini de engellediğini gösteriyor.

Ateşkes anlaşmalarından kısa bir süre sonra askerlere yazılı olarak verilen bir operasyon emri, onlara “ateşkes sınırına kadar bölgede bulunan her Arap’ı vurmalarını” emrediyordu.

Bu davadaki karar, askerlere verilen emirlerin “her Arap’ı kayıtsız şartsız vurmak olduğu”nu belirtiyor: bu nedenle, kişinin erkek ya da kadın olması, Arap’ın silahlı olup olmaması, kaçması ya da ellerini kaldırıp teslim olması fark etmez. Devriye sırasında bir Arap gördüyseniz, onu vurmakla yükümlüydünüz.

Buna istinaden, yargıçlar askerlerin cinayetten sorumlu tutulmasının zor olduğunu ve sadece tecavüzden dolayı hesaplarının sorulması gerektiğini savunmuştu. Yani bir subay, Filistinli bir kadını “kaçırmak” yerine öldürseydi, hiç ceza almamış olabilirdi.

Yakın zamanda kamuoyuna açıklanan belge koleksiyonu, El Halil’in güneyindeki El Bureyc’de iki kadın ve bir erkek olmak üzere üç yaşlı Filistinlinin öldürülmesiyle ilgili başka bir vakaya da atıfta bulunuyor.

IDF askerleri Temmuz 1948’de köyü ele geçirdiler ve üç ay sonra, hâlâ orada bulunan dört Filistinliyi nasıl ortadan kaldıracaklarını düşündüler.

143. Tabur’dan Er Arye Ben-Şem, dördünden birinin mutfakta askerlere hizmet ettiği için onu öldürmemeye karar verildiğini anlattı.

Ben-Şem’in ifadesine göre, diğer üçüne gelince, Teğmen Yosef Fişel askerlere onları bir binaya koyup Fiat tanksavar mermisiyle vurmalarını emretti.

Mermiler binayı ıskaladıktan sonra, askerlerin binaya el bombaları atıp ateşe vermesi kararlaştırıldı.

Askerlerden biri, “Binaya girdiğimde, biri ölmek üzereydi ve ona bir kurşun sıktım. Yerde yatıyorlardı. Diğer ikisine bacaklarına tekme attım. Tepki vermediler,” diye ifade vermişti.

Ortadoğu

İran Dışişleri: Hakan Fidan’ın karşılaştırması hayret verici ve yanlıştır

Yayınlanma

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, düzenlediği basın toplantısında bölgesel gelişmeler, nükleer müzakereler, ABD ile ilişkiler ve sınır güvenliği konularında önemli açıklamalarda bulundu. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’a yönelik değerlendirmelerini “hayret verici ve yanlış bir kıyas” olarak niteleyen Bekai, iki ülke arasındaki analizlerin mevcut gerçeklerle bağdaşması gerektiğini vurguladı.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, düzenlediği haftalık basın toplantısında gündemdeki dış politika gelişmelerini ve bölgesel güvenlik konularını değerlendirdi.

Toplantıda Türkiye ile ilişkilere ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın açıklamalarına geniş yer ayıran Bekai, ABD ile yürütülen mutabakat süreçleri ve nükleer program hakkındaki soruları da yanıtladı.

“Hakan Fidan’ın kıyaslaması hayret verici ve yanlıştır”

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’a yönelik iddiaları ve İran’ın eylemlerini İsrail rejiminin adımlarıyla kıyaslaması hakkındaki soru üzerine Bekai, bu değerlendirmeyi sert bir şekilde eleştirdi. Sözcü Bekai, şu ifadeleri kullandı:

“Sayın Fidan gibi bir şahsiyetin böyle yersiz bir kıyaslama yapması hayret vericidir. Kendisi de çok iyi bilmektedir ki İsrail rejimi doğası gereği yayılmacıdır ve Türkiye dahil tüm bölgeye zarar verme arayışındadır. Böyle tuhaf bir kıyaslamaya nasıl ulaştıkları bizim için bir soru işaretidir.”

İran’ın bölgede hiçbir vekil gücü olmadığını, bölgedeki tek vekil yapının İsrail rejimi olduğunu savunan Bekai, “Türkiyeli dostlarımızdan analizlerini mevcut gerçeklerle uyumlu hale getirmelerini ve İsrail rejiminin suistimaline hizmet edecek analizleri tekrarlamaktan kaçınmalarını istiyoruz” dedi.

Fidan, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, “İran’ın bölgedeki vekilleri olan Hizbullah ve Hamas ile mücadeleye” değinmişti.

Fidan, “Her ulusun egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün tamamen tanındığı bir duruma geri dönmemiz gerekiyor. İran uzun süredir bu ülkelerde vekiller bulundurarak önleyici bir güvenlik politikası yürüttüğünü iddia ediyor, tıpkı İsraillilerin güvenliklerinin bir parçası olarak bölgenin geri kalanını işgal etmesi gibi” demişti.

“İslamabad Mutabakatı kriz aşamasına girmiştir”

İslamabad Mutabakatı’nın geleceğine ilişkin soruyu yanıtlayan Bekai, “Bu mutabakatın bir kriz aşamasına girdiğinden hiçbir şüphe yoktur” dedi.

İran’ın her müzakereye ciddiyet ve titizlikle girdiğini, bir anlaşmaya varıldığında ise taahhütlerini iyi niyetle yerine getirdiğini belirten Sözcü, karşı tarafı sözünde durmamakla suçladı.

Bekai, “Anlaşmayı bozma konusunda o kadar sabırsız davrandılar ki, Hürmüz Boğazı ile ilgili beşinci maddede yer alan bir aylık sürenin dahi tamamlanmasına izin vermediler. İlk günlerden itibaren caymaya başladılar. Mutabakat zaptının 14 maddesini göz önüne alırsak, Amerikalılar bu kısa süre zarfında mutabakatın farklı unsurlarını parçaladılar. Biz başından beri ‘taahhüde karşı taahhüt’ dedik. Karşı taraf taahhütlerini yerine getirdiği sürece biz de taahhütlerimize bağlı kalacağız” şeklinde konuştu.

“UAEA’nın hasar gören tesislere erişim talebini reddediyoruz”

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Başkanı Rafael Grossi’nin, denetçilerin İran’a dönmesi ve hasar gören nükleer tesisleri ziyaret etmesi yönündeki talebi sorulan Bekai, bu soruya net bir şekilde “Hayır” yanıtını verdi ve talebin kabul edilmeyeceğini açıkladı.

Nükleer tesislerin yeniden inşasına ilişkin uydu görüntüleri hakkındaki raporlara da değinen Bekai, bu yöndeki uydu görüntülerini henüz görmediğini ve bu nedenle bir yorumda bulunamayacağını belirtti.

“Hürmüz Boğazı’nın ABD tarafından tehdit edilmesine izin vermeyiz”

Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer güvenliği ve ABD’nin 20 gemiye askeri eskort sağladığı yönündeki iddiaları değerlendiren Bekai, bölge dışı güçlerin varlığına karşı çıktı.

Bölge güvenliğinin ancak yabancı müdahalesi olmadan, bölge ülkelerinin kendi aralarındaki istişare mekanizmalarıyla sağlanabileceğini belirten Bekai, ABD askeri varlığının bölgede güvensizliğe yol açtığını ifade etti.

Sözcü, “Hürmüz Boğazı’nın İran’ın çıkarlarına yönelik bir tehdit alanına dönüşmesine izin vermeyeceğiz. Seyrüsefer güvenliği için dürüstçe çaba gösterdik ancak süreci baltalayan taraf ABD oldu. Gemi eskortu iddiaları, ABD’nin bölgedeki müdahaleci ve saldırgan politikalarının devam ettiğini göstermektedir” dedi.

Mutabakat zaptının beşinci maddesinin yorumlanmasına ilişkin ise Bekai, metnin açık olduğunu ve yoruma yer bırakmadığını söyledi.

Boğazın yönetiminin İran’da olması ve Umman ile istişare içinde yürütülmesinin, İran’ın çıkarlarının korunması amacıyla metne eklendiğini kaydeden Bekai, ABD’nin bölge ülkelerini kışkırtarak paralel yollar oluşturmaya çalıştığını, bunun da hem çevre sorunlarına yol açtığını hem de deniz güvenliğini riske attığını belirtti.

“Üç Avrupa ülkesinin bildirisi hükümsüzdür”

Fransa, Almanya ve İngiltere tarafından yayımlanan ortak bildiriye değinen Bekai, bu bildirinin hiçbir geçerliliği olmadığını ve Avrupa ülkelerinin gerçekleri çarpıtmaya çalıştığını kaydetti.

Bölgede ve dünyada yaşanan zararların kaynağının ABD ve İsrail rejiminin eylemleri olduğunu ifade eden Bekai, bu tür açıklamaların çözüme katkı sunmayacağını dile getirdi.

Fransa Dışişleri Bakanı’nın iddialarına da değinen Bekai, Fransız yetkililerin kendilerini ilgilendirmeyen konularda rol kapmaya çalışmaktan vazgeçmeleri gerektiğini söyledi.

“Afganistan ile işbirliğini tanıma şartına bağlamadık”

Dışişleri Bakanlığı Konsolosluk İşleri Yardımcısı Celalzade’nin Afganistan ziyaretine ilişkin bilgi veren Bekai, görüşmelerin konsolosluk işleri ve halklar arası ilişkiler çerçevesinde yürütüldüğünü kaydetti.

İran ile Afganistan arasında 900 kilometreyi aşan ortak sınır bulunduğunu, çok sayıda Afgan göçmenin İran’da yaşadığını ve geniş ticari ilişkilerin mevcut olduğunu belirten Bekai, “Afganistan yönetimini resmi olarak tanıma konusunu, iki ülkenin çıkarları için gerekli olan işbirliklerine şart koşmadık. Tanıma süreci hukuki bir prosedürdür ve zamanı geldiğinde bu konuda karar verilecektir” dedi.

“Lübnan adına karar vermiyoruz”

İran’ın Lübnan ve Umman’ın iç işlerine müdahale ettiği yönündeki iddiaları reddeden Bekai, “Biz kimse adına karar vermiyoruz. Lübnan’ın adının mutabakat zaptında yer alması, İran’ın uluslararası güvenliği koruma konusundaki sorumluluk bilincini göstermektedir. Biz metnin birinci maddesinde Lübnan dahil tüm cephelerde savaşın sonlandırılması gerektiğini vurguladık, bu bir karar alma meselesi değildir; karar Lübnan halkına aittir” diye konuştu.

Hizbullah’ın silahsızlandırılması yönündeki uluslararası baskılara da değinen Bekai, Lübnan halkının direnişin silahının egemenliklerini korumadaki değerini en iyi bilen kesim olduğunu ve bu konudaki kararı yine Lübnan halkının vereceğini ifade etti.

“Trump’ın iddiaları yalandır”

ABD’nin eski başkanı Donald Trump’ın nükleer müzakerelerde İran’ın tavrına ilişkin iddialarını yalanlayan Bekai, “Yalan söylemek ABD’nin davranış kalıbı ve bağımlılığı haline gelmiştir. Cumartesi günü Maskat’ta yapılan görüşmeler yalnızca Hürmüz Boğazı üzerine odaklanmıştı. Umman’ın arabuluculuğuyla gemilerin güvenli geçişini sağlayacak bir mekanizma kurmaya çalıştık ancak Umman üzerindeki baskılar nedeniyle bu sonuca ulaşılamadı” dedi.

Trump’a yönelik suikast iddialarının ise hiçbir zaman müzakere masasında yer almadığını ekledi.

“Lindsey Graham’ın ölümü özgür insanları üzmeyecektir”

ABD’li Senatör Lindsey Graham’ın ölümü hakkında gelen bir soru üzerine Bekai, “Azrail adildir. Hayat felsefesini tecavüz, savaş ve terör üzerine kurmuş, soykırımın en büyük destekçisi olmakla övünmüş bir figür için bölge halklarının yas tutması beklenemez. Bu saldırgan senatörün ölümü, hiçbir özgür insanın kalbini acıtmayacaktır” yorumunda bulundu.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

ABD İran’da iki su pompa istasyonunu vurdu

Yayınlanma

ABD ordusunun İran’ın Huzistan ve Buşehr vilayetlerindeki sivil su altyapısına yönelik düzenlediği saldırılarda bir kişi hayatını kaybetti, dört kişi yaralandı. Harg Adası’na su tedarikinde kesintiye yol açan saldırıyı “savaş suçu” olarak nitelendiren İranlı yetkililer sivil altyapının hedef alınmasına tepki gösterdi. Devrim Muhafızları Ordusu ise saldırıya misilleme olarak Bahreyn ve Umman’daki ABD askeri hedeflerinin vurulduğunu duyurdu.

ABD ordusu, İran’ın güneybatısında yer alan Huzistan ile güneyindeki Buşehr vilayetlerinde sivil su altyapısını hedef alan hava saldırıları gerçekleştirdi.

Yerel yetkililerin açıklamalarına göre iki su pompa istasyonunun hedef alındığı saldırılar, bölgedeki tarımsal faaliyetleri aksatırken Harg Adası’na yönelik su tedarikinde de geçici kesintilerin yaşanmasına yol açtı.

Huzistan vilayetinden bir yetkili, ABD’ye ait askeri mühimmatın Mahşehr kentindeki bir tarımsal sulama pompa istasyonuna isabet ettiğini bildirdi.

Yetkili, patlama sonucunda istasyonda görevli bir kişinin hayatını kaybettiğini, dört kişinin ise yaralandığını açıkladı.

Huzistan Su ve Elektrik Kurumu Genel Müdürü Abbas Sadriyanfer, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, Mahşehr ile Hendican kentleri arasındaki Hendican bölgesinde faaliyet gösteren RMD drenaj pompa istasyonunun pazartesi günü sabahın erken saatlerinde “Amerikan-Siyonist düşman” tarafından vurulduğunu kaydetti.

Sadriyanfer, saldırı sırasında tesiste görev yapan Zohre ve Cerrahi Sulama Şebekesi İşletme Şirketi çalışanı Şakir Muhsini’nin yaşamını yitirdiğini, yaralanan bir diğer personelin ise hastanede tedavi altına alındığını ifade etti.

Söz konusu tesisin bölgedeki tarımsal atık suların tahliyesi ve idaresinde kritik bir rol üstlendiğini vurgulayan Sadriyanfer, sulama ve drenaj şebekelerinin verimliliğinin korunması için istasyonun kesintisiz çalışmasının büyük önem taşıdığına dikkat çekti.

“Sivil altyapının vurulması açık bir savaş suçudur”

İran Su Endüstrisi Sözcüsü İsa Bozorgzade, Hendican’daki RMD drenaj pompa istasyonuna düzenlenen saldırının doğrudan halkın yaşamına, sağlığına ve geçim kaynaklarına yönelik bir tehdit oluşturduğunu belirtti.

Bozorgzade, “Su, tüm uluslararası belgelerde ve hukuk kurallarında olduğu gibi Doğu ve İran kültürü ile medeniyetinde de kutsal bir yere sahiptir. Suya saldırmak, insanların temel haklarına saldırmaktır” ifadelerini kullandı. Su sektörüne hizmet veren bir emekçinin hayatını kaybetmesinin saldırının niteliğini açıkça ortaya koyduğunu söyleyen Sözcü, bu eylemin sadece sivil altyapıyı değil, doğrudan halka hizmet götüren sivilleri hedef aldığını vurguladı.

Saldırıyı “düşünce ve eylemde çaresizliğin bir göstergesi” olarak nitelendiren Bozorgzade, “Düşman su tesislerini hedef aldığında aslında kendi acziyetini sergiliyor. Bu davranış ne onurlu bir eylem ne de askeri bir başarıdır; sadece kötülüğün dışa vurumudur” diye konuştu.

Bozorgzade, saldırının tesisteki faaliyetleri tamamen durdurmayı amaçladığını, ancak su sektörü çalışanlarının hasarı en aza indirmek ve durumu kontrol altına almak için sabahın erken saatlerinden itibaren yoğun bir çalışma yürüttüğünü aktardı. Su tesislerinin ve çalışanlarının hedef alınmasının açık bir savaş suçu teşkil ettiğini savunan Sözcü, uluslararası toplumun ve sorumlu kuruluşların bu saldırılara karşı sessiz kalmayarak faillerin hesap vermesini sağlaması gerektiğini dile getirdi.

Diğer yandan İranlı yetkililer, pazartesi sabahı erken saatlerde Huzistan vilayetine bağlı Ahvaz, Omidiye, Mahşehr, Behbehan, Dezful, Endimeşk, Abadan ve Şadegan çevresindeki çok sayıda noktanın da ABD mühimmatlarıyla hedef alındığını açıkladı.

Bölgelerdeki hasar tespit çalışmalarının devam ettiği bildirilirken, İran medyası Ahvaz’ın dış kesimlerindeki iki ayrı noktanın daha vurulduğunu aktardı. Bununla birlikte, Ahvaz Uluslararası Havalimanı’nın hedef alındığına yönelik iddialar ise resmi kaynaklarca yalanlandı.

Devrim Muhafızları misilleme operasyonlarını açıkladı

Su pompa istasyonuna yönelik saldırıların ardından yazılı bir açıklama yayımlayan Devrim Muhafızları Ordusu, düzenlenen operasyonlara misilleme olarak Bahreyn’de bulunan ABD askeri altyapısının hedef alındığını duyurdu. Açıklamada ayrıca Umman’da konuşlu FPS tipi uzun menzilli hava gözetleme radarı ile bir deniz gözetleme radarının imha edildiği bilgisine yer verildi.

Devrim Muhafızları Ordusu tarafından yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

“Sevgili ve dirençli İran halkı, Silahlı Kuvvetler’deki evlatlarınızın kararlı ve güçlü operasyonları, çocuk katili ABD ordusunu çaresizliğe sürükledi. Amerikalı saldırganlar, son saldırılarında Mahşehr ilçesindeki tarımsal su pompasını hedef alarak halk düşmanı karakterlerini bir kez daha gösterdi.”

Açıklamanın devamında, Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetlerinin Bahreyn’in Cufeyr bölgesindeki ABD askeri tesislerini hedef aldığı belirtilerek, “Cufeyr’de alevler yükselirken, kahraman Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetlerindeki cesur evlatlarınız, misilleme operasyonunun beşinci aşamasında güçlü füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla Umman Sultanlığı’ndaki FPS uzun menzilli hava gözetleme radarını ve deniz gözetleme radarını da vurup imha etti” denildi.

Geçen ay da binlerce kişi susuz kalmıştı

Su altyapısına yönelik gerçekleştirilen bu son saldırılar, ABD’nin geçen ay Hürmüzgan vilayetine bağlı Sirik ilçesindeki su tesislerini hedef almasının ardından kaydedildi.

Kavurucu yaz sıcaklarının yaşandığı o dönemde düzenlenen saldırılar nedeniyle bölgedeki 20 binden fazla kişinin içme suyuna erişiminin kesildiği bildirilmişti. Söz konusu operasyonlarda Kuhestek kasabası ile Bemani bölgesindeki 10 köyün su dağıtım şebekesi büyük hasar görmüştü.

İki ülke arasındaki askeri hareketlilik, İran donanmasının Hürmüz Boğazı’nda Tahran ile Washington arasında daha önce imzalanan mutabakat zaptını ihlal ettiği belirtilen gemi geçişlerini engellemesinin ardından yeniden tırmanışa geçti. Yaşanan bu gelişmelerin ve ABD’nin bölgedeki askeri tahkimatını artırmasının ardından İranlı yetkililer, Hürmüz Boğazı’nın tüm transit geçişlere kapatıldığını duyurdu.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İran saldırısından kurtulan ABD’li askerlerden komutanlara suçlama

Yayınlanma

ABD’nin İran ile girdiği çatışmanın ikinci gününde Kuveyt’teki limanda konuşlu birliğe düzenlenen ve altı askerin ölümüyle sonuçlanan İHA saldırısına ilişkin iç soruşturma tamamlanma aşamasına geldi. Saldırıdan kurtulan askerler, komutanları istihbaratı göz ardı etmekle suçluyor. Soruşturmanın ise herhangi bir disiplin cezası öngörmediği belirtiliyor.

İran’ın insansız hava aracıyla (İHA) Kuveyt’teki Şuaibe Limanı’nda yer alan ABD üssüne düzenlediği saldırıdan kurtulmayı başaran Amerikalı askerler, komutanlarını ihanetle ve olası saldırı uyarılarını kulak ardı etmekle suçluyor.

The Washington Post gazetesinin askeri kaynaklara ve iç soruşturmaya aşina kişilere dayandırdığı haberine göre, askeri yetkililer saldırı öncesinde gelen kritik istihbarat verilerini dikkate almadı.

Saldırının, ABD ile İran arasında başlayan çatışmaların ikinci günü olan 1 Mart’ta düzenlendiği belirtildi. ABD Kara Kuvvetleri 103’üncü Lojistik Destek Komutanlığı bünyesinde görev yapan altı askerin hayatını kaybettiği, onlarca askerin ise yaralandığı aktarıldı.

Haber kaynakları, bu saldırıyı çatışma sürecinde Amerikan ordusunun tek seferde en çok kayıp verdiği olaylardan biri olarak nitelendiriyor.

“Limandaki güvenlik açıkları biliniyordu”

Gazeteye konuşan askeri personel, Şuaibe Limanı’nın İran için olası bir hedef olduğunu gösteren istihbarat raporlarının komuta kademesi tarafından göz ardı edildiğini ileri sürdü.

Askerler, tesisin İHA saldırılarına karşı korumasız olması sebebiyle personelin buraya yerleştirilmemesi yönünde tavsiyeler yapıldığını ancak bu uyarıların dinlenmediğini ifade etti.

Görüşlerine başvurulan bazı kaynaklar, saldırı sırasında Tugay Generali Clint Barnes’ın sergilediği tutumu da eleştirdi. İddialara göre Barnes, patlamanın ardından binadan çıkarak sığınağa yönelirken, çok sayıda asker içeride kaldı.

Yaralıların tahliyesi ve kurtarma çalışmaları ise binada kalan diğer subaylar ve erler tarafından gerçekleştirildi.

Saldırı sırasında hedef alınan binada olan Binbaşı Steven Ramsbott, konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Eğer bu hatalardan ders çıkarmazsak ve hepimiz aynı yalana inanmaya devam edersek, gelecekte başka bir birlik de aynı durumu yaşayacak ve kendisini bizim düştüğümüz koşulların içinde bulacak” dedi.

Soruşturmada komutanlara ceza öngörülmüyor

ABD ordusu, askerlerin yönelttiği somut suçlamalar hakkında açıklama yapmaktan kaçınırken, komuta kademesinin kararlarını ve sahada attığı adımları savunarak bu kararların gerekçeli olduğunu bildirdi.

The Washington Post’un ulaştığı bilgilere göre, olayla ilgili başlatılan askeri iç soruşturma son aşamaya geldi.

Soruşturmanın ön raporunda, birliğin Şuaibe Limanı’na yerleştirilmesi veya saldırı sonrasındaki tıbbi yardım sürecinin yönetilmesi hususunda komutanlara yönelik herhangi bir kişisel sorumluluk yüklenmediği ve disiplin cezası uygulanmasının tavsiye edilmediği aktarıldı.

Saldırı sabah saatlerinde hazırlıksız yakaladı

CNN’in haberine göre, Şuaibe Limanı’nda taktik operasyon merkezi olarak kullanılan üç bölmeli treylere yönelik saldırı 1 Mart sabahı erken saatlerde düzenlendi. Saldırının ani gerçekleşmesi sebebiyle askeri personelin tahliye edilmeye veya sığınağa geçmeye fırsat bulamadığı kaydedildi.

Vurulan binada patlamanın ardından saatlerce yangın çıktığı, şok dalgasının duvarları yıktığı ve yapısal unsurların iskeletten ayrıldığı belirtildi.

Olayın ertesi günü ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), İran’ın misilleme saldırılarında altı Amerikan askerinin hayatını kaybettiğini duyurmuştu. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonu 28 Şubat 2026 tarihinde başlamıştı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English