Bizi Takip Edin

Ortadoğu

İsrailli komutanların Filistinlileri ve Filistin köylerini yok etme emirleri ortaya çıktı

Yayınlanma

2024 yılının Mart ayı sonlarında, Tel Aviv’deki bir çöp kutusunun yanında bulunan belgeler, 1948 yılında İsrailli komutanların Filistinlileri tehcir etmek için uyguladıkları teröre yeni bir ışık tutuyor.

Haaretz için yazan tarihçi Adam Raz’ın bildirdiğine göre belgeler, yaklaşık iki yıl önce, 2024 yılının mart ayı sonlarında, zoolog Ronit Zilberman tarafından, Tel Aviv’in Ramat Hahayal semtindeki evinin yakınlarında yürüyüş yaparken bulundu.

Meraklanan Zilberman, belgeleri karıştırmaya başladı. Bulduğu şey, İsrail’in resmi tarihinde “Bağımsızlık Savaşı” olarak geçen, Filistinliler içinse “Nakba” olarak bilinen dönemle ilgili olağanüstü sayıda belgeydi.

Bunların bazıları gizli olarak etiketlenmişti, diğerleri ise yeni kurulan İsrail ve komşu ülkelerdeki askeri operasyonları anlatıyordu.

Ayrıca, daha önce hiç kamuoyuna açıklanmamış haritalar ve tarihi fotoğraflar da vardı.

Koleksiyonun sahibi, Golani piyade tugayının ilk savaşçılarından biri ve daha sonra tugayın seçkin keşif gücü olan Sayeret Golani’nin kurucusu olan 12. Tabur komando biriminin kurucusu Rafi Kotzer idi.

Kotzer, 1948’de birçok savaşta komutanlık yaptı ve daha sonra İsrail Savunma Kuvvetleri Engelli Gaziler Örgütü’nün kurucusu oldu.

Koleksiyonun bir kısmı kişiseldi –mektuplar, okul karneleri, çocukların çizimleri vb.– ve bu nedenle araştırma amaçları için önemli değildi. 

Fakat İsrail’in ilk yıllarında önemli bir rol oynayan sosyal demokrat/İşçi Siyonizmi partisi Mapam’ın, nükleer silahların tehlikesi ve 1948’den 1966’ya kadar İsrail’in Arap nüfusuna dayatılan askeri yönetim gibi konuları ele alan tartışmalarını belgeleyen günlükler, notlar ve özetler de vardı.

Tarihsel inceleme için en önemli belgeler, “Bağımsızlık Savaşı” ile ilgili olanlardı. Çöpe atılmış belgeler arasında öne çıkan bir belge, savaşta Golani’nin 12. Taburunun komutanı Yitzhak Broshi tarafından yazılmıştı.

Bu belge, Broshi’nin ülkenin kuzeyinde savaşan tugay komutanlarına gönderdiği, “Nüfusun bulunduğu ele geçirilmiş köylerde davranış kuralları” başlıklı, Temmuz 1948 tarihli bir emirdi.

Broshi, subaylara bir Arap köyü (siyonistler “Filistin(li)” demiyor) ele geçirildikten sonra, köylülerin kimlik belgelerinin düzenleneceğini bildiriyor.

Emirlerde, kimlik belgesini başka birine devreden kişi ile bu belgeyi alan kişinin her ikisinin de kurşuna dizileceği belirtiliyor. Askeri denetime zamanında gelmeyen kişi de vurulacak ve evi havaya uçurulacaktı.

Broshi’nin talimatlarına göre, bir köyde “dışarıdan gelen bir Arap” bulunursa, derhal vurulacaktı. Genel olarak, ele geçirilen köylerde dışarıdan gelenler bulunursa “her 10 kişiden biri” vurulacaktı.

Ayrıca, Yahudilerden çalınan malların bulunduğu herhangi bir evdeki tüm erkekler idam edilecekti.

Dahası, köyleri yerle bir etme emri varken, bazı durumlarda bu yeterli olmuyordu. Örneğin, Aşağı Celile’deki bir Bedevi topluluğu olan Arap a-Zabah söz konusu olduğunda, “tek bir ruh veya iz” bile kalmamalıydı. Emirde, “Zabahim’deki her Arap öldürülmelidir,” deniyordu.

Bunlar, sözlü olarak iletilen belirsiz talimatlar değildi. Bu ve diğer talimatlar “siyah beyaz” olarak yazılmış ve Broshi’nin el yazısıyla imzalanmıştı.

Temmuz 1948 tarihli başka bir emirde Broshi, birliklerine, Aşağı Celile’deki Turan Dağı bölgesinde saklanmış olabilecek Arapları, bölge zaten fethedildikten sonra aramalarını emretti. Emir şöyleydi: “Saklanan herkesi öldürün.”

Belgeler arasında, “az sayıda Arap’ın [ele geçirilen] köylerde dolaştığı” ve görünüşe göre eşya ve yiyecek topladıkları belirtilen bir belge bulunuyor.

Belgede yer alan talimatlarda, “Bölge Araplardan temizlenecektir,” deniyor.

‘Yöntem’ başlığı altında, belgeye “karşılaşılan her Arap’ın yok edilmesi gerektiği” eklenmiş.

İsrail’in Filistinlilerin geri dönmesini engellediği ve köylerini yıktığı, böylece onların ülkeden uzaklaştırılmasını kasıtlı olarak sürdürdüğü gerçeği, tarihsel söylemlerde genellikle yer almıyor.

Birçok İsraillinin görüşüne göre, Araplar kaçmaya karar verdilerse, Filistinlilerin yaşadığı trajediden İsrail sorumlu değil.

Fakat Haaretz’e göre, eğer İsrail Filistinlileri sınır dışı ettiyse ve ordusu ayrılmayı reddedenlerin kanını dökmekten çekinmediyse, “o zaman devletin kurulduğu döneme çok kara bir bulut çökmüş demektir.”

İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) genelkurmay başkanlığına terfi eden kuzey cephesindeki operasyon subayı Mordechai Maklef, Filistinli sivilleri öldürmekle suçlanan İsrail askeri Shmuel Lahis’in mahkemesinde, “Potansiyel düşman, yani sivillerin yok edildiği operasyonlar vardı” demiş ve şunları söylemişti:

“Örneğin, Safsaf, Ciş, Ilabun, Lod, Ramle ve güneyde, büyük ölçekte. Amaç, onları kovmaktı. [Celile’de] yaşayan 114.000 kişiyi terör uygulamadan kovmak imkansızdı. Onların ayrılması için başlangıçta bir terör unsuru olması gerekiyordu.”

Lahis, Carmeli Tugayı’nda bölük komutanıydı ve kendi elleriyle, Lübnan sınırındaki Kibbutz Manara yakınlarındaki Hula köyünün onlarca sakini katletti.

Lahis, Nakba sırasında Filistinlileri öldürmekten yargılanan tek İsrailli askerdi.

Tanık kürsüsüne çağrılan bir diğer üst düzey subay, 7. Zırhlı Tugay Komutanı ve daha sonra Merkez Komutanlığı’nın başına geçen Yosef Eitan’dı.

Eitan, yazılı emirler ile askerlere sözlü olarak verilen emirler arasındaki farka değindi ve “Her canlıyı yok etme emrini [yazılı olarak] görmedim, fakat ima şeklinde – evet, gördüm,” demişti.

Saha subaylarının “emri yorumlama izni” olduğunu ekleyen Eitan, askerlerin kendilerine verilen talimatlara dayanarak “sakinleri yok ettiklerini” söyledi.

7. Tugay’ın tabur komutanı Yisrael Carmi, Lahis davasında 1948 Ekiminde Be’er Şeva’nın fethi hakkında ifade vererek, yöntemin sürgüne direnen sivilleri öldürmek olduğunu ve bu yöntemin hem kuzeyde hem de güneyde kullanıldığını açıklamıştı:

“Şehri fethettim. O bölgeyi temizlerken, direnen ya da direnmeyen, sokakta görünen herkesi yok etme emri verdim. Her şeyi yok etme emri verildi. Polis karakolunun ele geçirilmesinden sonra –teslim olduktan sonra– cinayetler durdu. O zamana kadar herkes öldürüldü – kadınlar, çocuklar, herkes. Sonra halka Hebron’a [El Halil] gitme emri verildi. Gitmeyenler ‘ortadan kaldırıldı’.”

Materyalleri erişime açılan bir başka arşiv dosyası, 1949 yılında güneyde bir Bedevi kızına tecavüz edip onu öldüren askerlerin yargılanmasıyla ilgili.

Belgeler, sivillerin öldürülmesinin sadece onların sürülmesini hızlandırmakla kalmayıp, Filistinlilerin topraklarına geri dönmelerini de engellediğini gösteriyor.

Ateşkes anlaşmalarından kısa bir süre sonra askerlere yazılı olarak verilen bir operasyon emri, onlara “ateşkes sınırına kadar bölgede bulunan her Arap’ı vurmalarını” emrediyordu.

Bu davadaki karar, askerlere verilen emirlerin “her Arap’ı kayıtsız şartsız vurmak olduğu”nu belirtiyor: bu nedenle, kişinin erkek ya da kadın olması, Arap’ın silahlı olup olmaması, kaçması ya da ellerini kaldırıp teslim olması fark etmez. Devriye sırasında bir Arap gördüyseniz, onu vurmakla yükümlüydünüz.

Buna istinaden, yargıçlar askerlerin cinayetten sorumlu tutulmasının zor olduğunu ve sadece tecavüzden dolayı hesaplarının sorulması gerektiğini savunmuştu. Yani bir subay, Filistinli bir kadını “kaçırmak” yerine öldürseydi, hiç ceza almamış olabilirdi.

Yakın zamanda kamuoyuna açıklanan belge koleksiyonu, El Halil’in güneyindeki El Bureyc’de iki kadın ve bir erkek olmak üzere üç yaşlı Filistinlinin öldürülmesiyle ilgili başka bir vakaya da atıfta bulunuyor.

IDF askerleri Temmuz 1948’de köyü ele geçirdiler ve üç ay sonra, hâlâ orada bulunan dört Filistinliyi nasıl ortadan kaldıracaklarını düşündüler.

143. Tabur’dan Er Arye Ben-Şem, dördünden birinin mutfakta askerlere hizmet ettiği için onu öldürmemeye karar verildiğini anlattı.

Ben-Şem’in ifadesine göre, diğer üçüne gelince, Teğmen Yosef Fişel askerlere onları bir binaya koyup Fiat tanksavar mermisiyle vurmalarını emretti.

Mermiler binayı ıskaladıktan sonra, askerlerin binaya el bombaları atıp ateşe vermesi kararlaştırıldı.

Askerlerden biri, “Binaya girdiğimde, biri ölmek üzereydi ve ona bir kurşun sıktım. Yerde yatıyorlardı. Diğer ikisine bacaklarına tekme attım. Tepki vermediler,” diye ifade vermişti.

Ortadoğu

BAE, veri merkezi planlarını revize ediyor

Yayınlanma

Birleşik Arap Emirlikleri, ABD dışında gerçekleştirilecek en büyük projelerden biri olan 5 gigawatt’lık yapay zeka veri merkezi projesinin planlarını sessizce revize ediyor.

BAE, İran savaşı sonrasında kritik altyapının nasıl ve nerede inşa edilmesi gerektiğine dair yeniden değerlendirme sürecine girdi.

Konuya yakın altı kaynağın Reuters’a verdiği bilgiye göre, başlangıçta Abu Dabi’de 26 kilometre kare büyüklüğünde bir kampüs olarak tasarlanan projenin, artık BAE genelinde yayılmış bir veri merkezi ağından oluşması muhtemel.

Kaynaklara göre, proje bu bakımdan yeniden şekillenecek.

Yetkililer, hava savunma sistemleri ve bazı tesislerin yer altına inşa edilmesi dahil olmak üzere, tesisleri insansız hava araçları ve füze saldırılarından daha iyi korumanın yollarını da değerlendirdiklerini belirttiler.

Amerikalı teknoloji şirketleriyle ortaklaşa inşa edilen BAE-ABD Yapay Zeka Kampüsü’ne ilişkin planlar, geçen yıl Başkan Donald Trump’ın zengin Körfez ülkesine yaptığı ziyaret sırasında duyurulmuştu.

Proje, ekonomisini petrolden uzaklaştırmaya çalışan BAE’nin küresel bir yapay zeka gücü olma hedeflerinin merkezinde yer alıyor.

Proje, BAE ulusal güvenlik danışmanı ve cumhurbaşkanının kardeşi Şeyh Tahnun bin Zayed el Nahyan’ın kontrolündeki yapay zeka şirketi G42 tarafından yürütülüyor.

Nvidia yapay zeka çiplerine ve diğer gelişmiş ABD teknolojilerine erişim karşılığında BAE, Çin ile yapay zeka alanındaki bağlarını kesmeyi ve Stargate girişiminin ABD’deki veri merkezlerine yatırım yapmayı kabul etmişti.

Stargate, OpenAI, Oracle ve SoftBank arasında yapay zeka altyapısı kurmak amacıyla kurulan bir ortak girişim.

Reuters, BAE yetkililerinin yeni bir ana planı sonuçlandırmaya ne kadar yaklaştığını veya önerilen değişikliklerin inşaat maliyetlerini ve zaman çizelgelerini ne ölçüde etkileyebileceğini belirleyemedi.

Stargate UAE olarak bilinen, 30 milyar dolarlık ve 1 gigawatt kapasiteli bir hesaplama kümesinden oluşan projenin ilk aşamasının inşaatı geçen yıl başladı.

İlk 200 megawattlık kapasitenin bu yıl devreye girmesi planlanıyor.

Projede G42 ile ortaklık yapan Oracle’ın Yönetim Kurulu Başkanı ve Teknoloji Direktörü Larry Ellison’a göre, proje tamamlandığında BAE’deki tüm devlet kurumlarını ve ticari kuruluşları dünyanın en gelişmiş yapay zeka modellerine bağlayacak yeterli kapasiteye sahip olacak. 

Projede olası revizyonlara ilişkin Reuters’ın sorularına yanıt veren G42, yapay zeka kampüsü çalışmalarının planlandığı gibi ilerlediğini belirtti.

Şirket, ayrıntılara girmeden, “Projenin ayrıntıları, bu ölçekteki kritik altyapılardan beklenen güvenlik, dayanıklılık ve operasyonel standartlar doğrultusunda sürekli olarak gözden geçiriliyor,” dedi.

OpenAI, yapay zeka vizyonunu gerçekleştirmek için BAE ile birlikte çalıştığını ve “bunu hayata geçirmek için gerekli altyapı ve benimseme öncelikleri konusunda iyi ilerleme kaydettiğini” belirtti.

Kaynaklar Reuters’a, Tahran’ın İran’a yönelik ABD ve İsrail hava saldırılarına misilleme olarak, Amerikan kuvvetlerini barındıran Körfez komşularına füze ve insansız hava araçları fırlatmaya başlamasının hemen ardından Birleşik Arap Emirlikleri yetkililerinin yapay zeka altyapı planlarını gözden geçirmeye başladığını bildirdi.

Mart ayında gerçekleşen saldırılarda Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki iki Amazon Web Services (AWS) veri merkezi ile Bahreyn’deki bir veri merkezi hasar gördü.

Şirketin web sitesindeki son güncellemelere göre, bölgedeki bulut bilişim hizmetleri hâlâ kesintiye uğramış durumda.

Nisan ayında İran silahlı kuvvetleri, Stargate UAE’nin de potansiyel bir hedef olduğu yönünde bir uyarı videosu yayınladı.

Videoda, kompleksin inşa edildiği yeri gösterdiği iddia edilen bir harita yer alıyordu ve altında “Hiçbir şey gözümüzden kaçmaz” yazıyordu.

Konuya aşina iki kaynak, daha önce kamuoyuna açıklanmamış olan Al ⁠Dhafra Hava Üssü yakınlarındaki bir şantiyenin konumunu doğruladı.

Abu Dabi’nin dış mahallelerinde bulunan üs, ABD askerlerine ev sahipliği yapıyor ve Şubat ayında başlayan savaş sırasında hedef alınmıştı.

Başkan Joe Biden döneminde ABD Dışişleri Bakanlığı Arap Yarımadası İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı olarak görev yapan Daniel Benaim, uzun süredir kendilerini güvenli liman olarak pazarlayan Körfez ülkeleri için bu çatışmanın bir “iktisadi deprem” olduğunu söyledi.

Washington merkezli bir düşünce kuruluşu olan Orta Doğu Enstitüsü’nde araştırmacı olan Benaim, “Kritik altyapıyı güçlendirmek için değişiklikler hayati önem taşıyor. Bölgedeki her ülke, riski azaltmak ve uluslararası ortakları ile yatırımcıları güvence altına almak için neler yapabileceğini değerlendirecek,” dedi.

Sektörden bir yönetici ve konuyla ilgili bilgilendirilen bir başka kişiye göre, BAE’deki yapay zeka kampüsünün inşaatının ilk aşamasının, tesisi hava saldırılarından korumak için bazı değişiklikler yapılsa da planlandığı gibi devam etmesi bekleniyor.

Projenin geri kalan kısmının muhtemelen birden fazla lokasyona yayılacağını belirttiler.

İki kaynağa göre, yetkililer yeraltında inşaat yapmanın yanı sıra, ordunun kullandığı veriler gibi en hassas verileri barındıran tesisleri dağların içine yerleştirmeyi de değerlendiriyor.

ABD, Çin ve Avrupa’da veri merkezleri, kullanılmayan madenlerin, Soğuk Savaş döneminden kalma sığınakların veya mağaraların içine inşa ediliyor.

BAE, çoğunlukla düz, çöl arazisinden oluşuyor. Fakat Res’ül Hayme ve Fuceyre emirliklerinin kuzey ve kuzeydoğu bölgelerinde uzanan dağ sıraları bulunuyor.

Üç kaynağın belirttiğine göre, yeniden tasarım sürecine hava savunma sistemleri dahil ediliyor.

Bunlara insansız hava aracı ve füze önleyiciler ile elektronik sinyal bozma ekipmanları da dahil.

Bir başka kaynak ise, diğer olası önlemler arasında patlamaya dayanıklı beton kullanımı ile yedek güç ve soğutma sistemlerinin eklenmesinin yer aldığını belirtti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İran depoladığı parçalarla balistik füze montajını canlandırıyor

Yayınlanma

İran, İsrail ve ABD’nin aksi yöndeki açıklamalarına karşın yer altı tesislerinde depoladığı parçalarla balistik füze üretimine yeniden geçti. Wall Street Journal gazetesinin eriştiğini iddia ettiği istihbarat raporları, nisan ayındaki ateşkes sürecinde tünel girişleri açılan Hocir gibi merkezlerde hareketliliğin sürdüğünü belgeliyor.

İran, İsrail ve ABD makamlarının bu kapasitenin tamamen ortadan kaldırıldığı yönündeki açıklamalarına karşın yer altı tesislerinde balistik füze üretimine yeniden başladı.

The Wall Street Journal gazetesinin ABD’li ve Ortadoğulu yetkililere dayandırdığı haberine göre Tahran yönetimi, üretim sürecinde önceden depoladığı parçalardan yararlanıyor.

Yetkililer, savaşın başlangıcında füze sahalarına ve sanayi tesislerine düzenlenen saldırılara rağmen İran’ın hem katı hem de sıvı yakıtlı füzelerin montajına devam ettiğini aktarıyor.

İstihbarat verileri, ülkenin güneydoğusundaki Hocir kompleksi de dahil çok sayıda yer altı merkezinde hareketlilik olduğunu ve yeni hava saldırılarından korunmak amacıyla ilave yer altı montaj noktaları oluşturulmaya çalışıldığını gösteriyor.

ABD ve İsrail operasyonlarının bazı tesisleri tahrip etmesi ve deniz ablukasının katı yakıt bileşenleri ile parça ithalatını zorlaştırması nedeniyle, mevcut montaj işlemleri savaş öncesine kıyasla daha düşük hacimlerle sürdürülüyor.

ABD merkezli Füze Savunma İttifakı kıdemli analisti Tal Inbar, sürece ilişkin değerlendirmesinde tesislerin hedef alınmadığı anlarda hasarlı altyapının onarılabileceğini, diğer ülkelerden parça temin edilerek buralarda saklanabileceğini vurguladı.

Inbar, İran’ın füze üretim kapasitesini yeniden inşa etmediğini düşünmenin saflık olacağını kaydetti.

Tesislerin imha edildiğini ve Tahran’ın ciddi biçimde güç kaybettiğini savunan yetkili, İran’ın şu anda hiç olmadığı kadar zayıf bir durumda kaldığını, ABD Başkanı Donald Trump’ın bu ülkenin nükleer silaha ulaşmasına asla müsaade etmeyeceğini söyledi.

Pentagon Sözcüsü Sean Parnell, ABD’nin İran’a ait insansız hava aracı, balistik füze ve donanma sanayi altyapısının yüzde 90’a varan kısmını yok ettiğini, Tahran’ın füze ve İHA fırlatma kabiliyetini büyük ölçüde zayıflattığını dile getirdi.

Bir diğer ABD hükümet yetkilisi, Tahran yönetiminin haziran ortasında Hürmüz Boğazı’nın açılması ve savaşın sonlandırılmasına dair Trump yönetimiyle yürüttüğü ön müzakerelerin ardından üretimi düşük ölçekte de olsa yeniden canlandırmış olabileceğine işaret etti. Yetkili, mevcut stoklarla en az iki yüz füzenin monte edilebilecek durumda olduğunu belirtti.

CNN televizyonunun mayıs sonundaki haberinde, ABD ve İsrail’in maliyetli mühimmatlarla vurduğu yer altı füze sığınaklarının Tahran yönetimi tarafından buldozer ve damperli kamyonlar kullanılarak yeniden açılmaya çalışıldığı aktarılmıştı.

Nisan ayındaki ateşkes kararının ardından kazı faaliyetleri hız kazandı; 18 farklı noktada isabet alan 69 tünel girişinden 50’si yeniden ulaşıma hazır hale getirildi.

Uzmanlar, sadece tünel girişlerini bombalayarak füze gücünü yok etmenin imkansız olduğunu, bunun bombardımanların sınırını ortaya koyduğunu vurguladı.

ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth nisan ayında İran’ın füze programını fiilen bitirdiklerini iddia etmişti. Ancak NBC News’ün haberinde, Tahran’ın ateşkes sürecini askeri gücünü toparlamak amacıyla değerlendirdiğine dikkat çekilmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Pakistan: Husilere yönelik misillemeyi henüz görüşmedik

Yayınlanma

Pakistan, Yemen direnişinin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarına yanıt olarak Mekke Anlaşması kapsamında İslamabad’dan gelecek bir askeri tepki konusunda herhangi bir görüşme yapılmadığını belirtti.

Öte yandan Pakistan Dışişleri, “zamanı geldiğinde” Pakistan’ın harekete geçeceğini de ekledi.

Pakistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Saccad Haydar Han, haftalık basın toplantısında, İslamabad’ın Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan ortak savunma anlaşması kapsamındaki yükümlülüklerini nasıl yerine getirmeyi planladığına dair bir soruya yanıtladı.

Han, “Şu anda bu konuda herhangi bir görüşme yok… Zamanı geldiğinde anlaşma kapsamında harekete geçeceğiz,” dedi.

Geçen ay imzalanan ortak savunma anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı bir saldırının, üçüne de yönelik bir saldırı olarak kabul edileceğini öngörüyor.

Bu soru, Yemen’deki Husilerin (Ensarullah) bu hafta Suudi şehirlerine ve enerji ⁠altyapısına saldırması üzerine gündeme geldi.

Reuters, İslamabad’ın Tahran’ı, “Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını yoğunlaştıran Yemenli Husi müttefiklerini dizginlemesi konusunda uyardığını” bildirdi.

Yine Reuters‘ta yer alan habere göre, ​Suudi yetkililer ile Pakistan ve Türk ordularından üst düzey temsilciler, Husi saldırılarına verilecek yanıtı koordine etmek üzere Riyad’da bir araya geldi.

Taraflar, birliklerinin Yemen’e girmemesi ve verilecek herhangi bir yanıtın Suudi Arabistan topraklarından başlatılması konusunda anlaştı.

ABD ile İran arasındaki çatışmada arabuluculuk da yapan Pakistan, bu saldırıları kınadı fakat savunma anlaşmasının hükümleri uyarınca nasıl tepki verebileceğine dair ayrıntı vermedi.

Han ayrıca, Washington’un küresel enerji arzını da aksatan bölgesel kargaşayı kontrol altına almakta zorlanırken, Mekke İttifakı’nı genişletmeye yönelik herhangi bir planın bulunmadığını belirtti.

Bu arada Ensarullah, Yemen’in güney batısında, Bab el-Mendeb boğazına yakın sahil kenti Muha’yı ele geçirdi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English