Bizi Takip Edin

Amerika

İstifa eden ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Kent: İran savaşı Amerika için bir tuzak

Yayınlanma

ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi (NCTC) Direktörü Joe Kent, İran ile devam eden savaşın ABD çıkarlarına aykırı olduğunu belirterek görevinden istifa etti. Sunucu Tucker Carlson’a konuşan Kent, Beyaz Saray’ın İsrail ve güçlü lobi faaliyetleri tarafından dezenformasyonla savaşa sürüklendiğini, istihbarat kurumlarının ise kritik soruşturmalarda engellendiğini açıkladı.

ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi (NCTC) Direktörü Joe Kent, görevinden istifa ederek Washington koridorlarında derin bir çatlağı gün yüzüne çıkardı.

Tucker Carlson’a özel mülakat veren Kent, İran ile yürütülen savaşın hiçbir “yakın tehdit” unsuruna dayanmadığını ve tamamen kurgulanmış bir süreç olduğunu belirtti.

Carlson, mülakata başlarken Kent’in 2024 başında yaptığı uyarıların ne kadar isabetli çıktığını hatırlatarak “Joe Kent ne konuştuğunu biliyor; hayatının büyük bölümünü o bölgede geçirdi ve bu mevcut başkanlık başlamadan bir yıl önce uyarısını yapmıştı” dedi.

Kent, mülakatta savaşın arka planındaki dezenformasyon ağını, İsrail’in karar alma süreçleri üzerindeki baskısını ve NCTC’nin elindeki kritik verilerin nasıl baypas edildiğini ayrıntılarıyla paylaştı.

“İran ulusumuz için yakın bir tehdit oluşturmadı”

İstifa mektubunda yer alan en çarpıcı noktalardan biri olan “İran, ulusumuz için yakın bir tehdit oluşturmadı” ifadesini açıklayan Kent, bu sonuca ulaşmanın zor olmadığını kaydetti.

Dışişleri Bakanı, Başkan ve Temsilciler Meclisi Başkanı’nın açıklamalarına atıfta bulunan Kent, “Bu saldırıyı düzenledik çünkü İsrailliler düzenlemek üzereydi. Bu durum, İran’ın bize hemen saldırmayı planladığı yönündeki argümanı ortadan kaldırıyor; böyle bir tehdit basitçe mevcut değildi” diye konuştu. Kent, tarihin gerçek zamanlı olarak yeniden yazıldığını ancak eldeki verilerin net olduğunu vurguladı.

Carlson, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun savaşın başında yaptığı “Başkan bilgece bir karar verdi; İsrail’in eyleme geçeceğini ve bunun Amerikan güçlerine saldırıyı tetikleyeceğini biliyorduk” şeklindeki açıklamasını hatırlattı.

Bunun üzerine Kent, Rubio’nun tasvir ettiği “yakın tehdidin” İran’dan değil, bizzat İsrail’den geldiğini belirtti.

Kent, “Ortadoğu politikamızdan kim sorumlu? Savaşa girip girmeyeceğimize kim karar veriyor? Bu vakada İsrailliler, İranlıların misilleme yapacağını bildiğimiz bir dizi olayı tetikleyen bu kararı bizzat sürükledi” dedi.

İsrail lobisi Washington’daki karar mercilerini kuşattı

Joe Kent, Washington’da de facto bir “İran’ın nükleer zenginleştirme yapamaz” politikası oluşturulduğunu, bunun ise resmi istihbarat kanalları yerine lobi faaliyetleri ve medya üzerinden yürütüldüğünü savundu.

“Demokrasileri Savunma Vakfı (FDD) gibi kurumlar, Wall Street Journal’da yayımlanan köşe yazıları ve medya üzerinden bir yankı odası yaratıldı” diyen Kent, bu dezenformasyon ağının Başkanı yanıltmak için kullanıldığını belirtti. Kent, nükleer zenginleştirmenin nükleer silahla aynı şey olmadığını ancak bu ayrımın kasıtlı olarak bulanıklaştırıldığını kaydetti.

İstihbarat dünyasında kapasite ve niyetin her zaman tartışıldığını hatırlatan Kent, “İranlılar, özellikle Başkan Trump’ın liderliği altında gerilimi yükseltme basamaklarını çok hesaplı bir şekilde kullandılar. Trump göreve geldiğinde vekâlet savaşçılarını durdurmuşlardı çünkü Biden’ın zayıf olduğunu, ancak Trump’ın eylem adamı olduğunu biliyorlardı” ifadelerini kullandı.

Kent, İsrailli yetkililerin resmi kanalların dışına çıkarak doğrudan siyasi karar alıcılara “istihbarat kanallarına henüz girmemiş” bilgiler servis ettiğini ve bu durumun sağlıklı tartışma ortamını zehirlediğini vurguladı.

“Charlie Kirk cinayeti soruşturması bürokrasi tarafından engellendi”

Mülakatın en sarsıcı bölümlerinden birini, Trump’ın yakın danışmanlarından Charlie Kirk’ün suikasta uğraması ve NCTC’nin bu konudaki çalışmalarının durdurulması oluşturdu.

Kent, NCTC’nin yabancı bağlantıları araştırma yetkisi olduğunu ancak Kirk cinayeti soruşturmasında FBI ve Adalet Bakanlığı (DOJ) tarafından önünün kesildiğini açıkladı. “Veri paylaşımı taleplerimiz karşılanmadı, bürokrasi içinde bu taleplerin ölmesine izin verildi” diyen Kent, Kirk’ün İran’la savaşa en sert karşı çıkan isimlerden biri olduğunu hatırlattı.

Kent, “Charlie Kirk, İran’la savaşa karşı çıkan seslerin lideriydi. Ölmeden önce bana ‘Joe, bizi İran’la savaşa girmekten alıkoy’ demişti” sözleriyle Kirk’ün kararlı tutumuna dikkat çekti.

Kirk’ün suikastıyla ilgili yabancı bir bağın olup olmadığına dair ipuçları olduğunu ancak bunların peşinden gitmelerine izin verilmediğini belirten Kent, “Soruşturmanın Robinson davasını bozmaması gerektiği gibi yapay gerekçelerle durdurulduk. Oysa bir suikastın önceden bilindiğine dair internet verileri varken neden üzerine gidilmiyor?” diye sordu.

Kent, bu tür engellemelerin kamuoyunda “komplo teorileri” doğurduğunu ancak asıl sorunun hükümetin şeffaflıktan kaçınması olduğunu kaydetti.

Washington “sessiz bir darbe” ile nükleer tehdit algısı yarattı

Haziran 2025’te gerçekleştirilen “Midnight Hammer” Harekatı ile İran’ın nükleer kapasitesinin yok edildiğinin tüm ülkeye ilan edildiğini hatırlatan Carlson, altı ay sonra nasıl olup da yeniden bir “nükleer tehdit” ile savaşa girildiğini sordu.

Kent, bu sürecin tamamen kapalı kapılar ardında, dar bir danışman kadrosu tarafından yürütüldüğünü ve hiçbir muhalif sesin içeri alınmadığını belirtti.

Kent, “Bu son aşamada sağlıklı bir tartışma süreci işletilmedi. Planlama o kadar bölümlere ayrılmıştı ki savaş artık bir sonuç haline gelmişti” diye konuştu.

Kent’e göre, İran’ın dini lideri Ayetullah’ın öldürülmesi bölgedeki ılımlıları tasfiye etmekten başka bir işe yaramadı. “Ayetullah nükleer programı aslında dizginliyordu. Onu öldürerek İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) daha fazla güç verdik” diyen Kent, yeni nesil liderlerin çok daha radikal olacağı uyarısında bulundu.

Kent, “Daha ılımlı birini öldürdüğünüzde, halk bayrak etrafında toplanır ve bir sonraki lider ne kadar sert olduğunu kanıtlamak zorunda kalır” diyerek stratejik hatanın altını çizdi.

“İran savaşı Çin’in elini güçlendiriyor”

Savaşın jeopolitik kazananının ABD değil, Çin olduğunu vurgulayan Kent, Washington’ın enerjisini ve kaynaklarını Ortadoğu’da tüketmesinin Pasifik’teki dengeleri bozduğunu belirtti.

“Çin, bizim ekonomik ve askeri olarak sahada erimemizi izliyor. Pasifik’teki sınırlarımız Çin saldırganlığına karşı savunmasız kalıyor” diyen Kent, küresel enerji akışının bozulmasının faturasını Amerikan halkının gıda ve yakıt fiyatlarında ödediğini kaydetti.

Kent, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının dünya ekonomisi için bir felaket olduğunu ve bu çatışmanın sonunda barışı kim sağlarsa bölgenin hakimi de o olacağını belirtti.

“Eğer Çin gelip enerji akışını geri yükler ve barışı sağlarsa, Basra Körfezi’nin kontrolü Çin’e geçer. Bu doğanın bir kanunudur: Çatışmayı bitiren yönetir” ifadelerini kullanan Kent, ABD’nin kendi vatandaşlarının çıkarlarını merkeze alan bir dış politikaya dönmesi gerektiğini savundu.

“Başkan Trump iradesini kullanmalı”

Joe Kent, içinde bulunulan felaket senaryosundan çıkışın hala mümkün olduğunu ancak bunun radikal kararlar gerektirdiğini belirtti. “Başkan Trump bu sorunu tek başına çözecek iradeye sahip tek lider” diyen Kent, çözüm için ilk adımın İsrail’e karşı net bir duruş sergilemek olduğunu savundu.

Kent, Trump’ın İsrail Başbakanı’nı arayarak “Yeter, artık savunmadayız. Saldırı operasyonlarına devam ederseniz tüm desteğimizi çekeriz” demesi gerektiğini ifade etti.

İkinci adım olarak Körfez müttefikleriyle ve doğrudan İran ile müzakere masasına oturulması gerektiğini kaydeden Kent, “İranlılar bu savaşın durmasını istiyor. Enerji sektörlerini yeniden inşa etmek istiyorlar. Sanayilerini dünya ekonomisine entegre etmeleri karşılığında tüm işlemlerin dolar üzerinden yapılması şartı getirilirse, bu Amerikan dolarının ve ulusal çıkarlarının kurtuluşu olur” diye konuştu. K

ent, mülakatın sonunda “Gerçeği söylemek özgürleştiricidir ve bu ülkeyi kurtaracak tek şey on yıllardır gecikmiş olan bu dürüstlüktür” diyerek sözlerini tamamladı.

Kent, istifasının Trump’a bir saldırı olmadığını, aksine onun “Önce Amerika” platformuna geri dönmesi için bir çağrı niteliği taşıdığını vurguladı.

Mülakat, Washington’daki yerleşik düzenin nasıl bir savaş döngüsü yarattığını ve bu döngüden çıkışın ancak halkın iradesiyle seçilmiş bir liderin bürokrasiye karşı koymasıyla mümkün olabileceği tespitiyle son buldu.

Amerika

ABD’de TPS kararının ardından Haitililer için sınırdışı süreci yaklaştı

Yayınlanma

ABD Yüksek Mahkemesi’nin Geçici Koruma Statüsü’nü (TPS) kaldırma kararının ardından 330 binden fazla Haitili sınırdışı edilme riskiyle karşı karşıya kaldı. Karar Cumhuriyetçi Parti içinde derin bir bölünmeye yol açarken, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu (ICE) Haitilileri çağırmaya başladı. Demokratlar ve bazı Cumhuriyetçiler uygulamanın insanı kriz yaratacağını savunarak karara tepki gösterdi.

ABD Yüksek Mahkemesi’nin haziran ayında aldığı kararın ardından, yasal statülerini kaybeden 300 binden fazla Haitilinin sınırdışı edilme süreci ABD siyasetini böldü.

Kararın yürürlüğe girmesiyle birlikte Cumhuriyetçi Parti içindeki bazı isimler sınırdışı adımlarını memnuniyetle karşılarken, diğer üyeler esneklik gösterilmesi çağrısında bulundu.

Yüksek Mahkeme kararı, mahkemelerin ABD İç Güvenlik Bakanlığı’nın (DHS) koruma statüsünü iptal etme kararlarını inceleme yetkisi olmadığına hükmederek hem Haitililer hem de Suriyeliler için Geçici Koruma Statüsü’nü (TPS) sona erdirdi.

Pazartesi gününden itibaren statüleri sona erebilecek 330 binden fazla Haitili TPS sahibi, rakip çetelerin kontrolünde olan ve devlet başkanı 2021’de suikasta uğradığından bu yana istikrarlı bir hükümeti bulunmayan ülkelerine geri gönderilme riski taşıyor.

Kararın yürürlüğe girdiği geçen pazartesi günü Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Lauren Boebert sosyal medyada, “Kutlayan herkesin Ulusal Haitilileri Gönderme Haftası kutlu olsun!” mesajını paylaştı.

DHS Baş Hukuk Müşaviri James Percival ise karara atıfta bulunarak Semisonic grubunun 1998 yılına ait şarkısından alıntı yaptı ve “Yüksek Mahkeme’de TPS davalarını kazandığımızda nettik. ‘Kapanış saati geldi. Eve gitmek zorunda değilsiniz ama burada kalamazsınız'” ifadelerini kullandı.

Bakanlık ayrıca Haitililere yönelik “Amerika ücretsiz denemeniz sona erdi” yazılı bir görsel hazırladı.

Kongre’deki Demokratlar ve Haitili toplum liderleri ise karara tepki gösterdi. Senatör Chris Murphy, “Trump yönetimi, onlarca yıl önce TPS programını ilk başlattığımızda Kongre’de var olan partiler üstü uzlaşıyı çiğniyor. Bu programın amacı, menşe ülkeleri büyük bir tehlike alanına dönen insanların ABD’de güvende kalmasını sağlamak ve onları yeniden tehlikenin içine itmemektir” dedi.

Murphy, eylemi “vicdansızca” olarak niteledi.

İç Güvenlik Bakanı Markwayne Mullin yayınladığı videoda Haitilileri ülkeyi terk etmeye teşvik ederek, “Geçici koruma statüsü. İlk kelimeye vurgu yapayım: Geçici. Eğer Trump yönetiminin geçmesini bekleyeceğinizi düşünüyorsanız, bu işe yaramayacak” ifadelerini kullandı.

Programın savunucuları ise koşullar değişmediği sürece korumanın uzatılması gerektiğini savundu.

Temsilciler Meclisi Üyesi LaMonica McIver, “Mahalle sakinleri, iş yeri sahipleri ve aileler; hepsi ABD hükümeti tarafından ‘ziyaret etmek için çok tehlikeli’ kabul edilen bir ülkeye sınırdışı edilme riskiyle karşı karşıya” değerlendirmesinde bulundu.

Haiti, TPS programına ilk olarak 200 bin ila 300 bin kişinin öldüğü tahmin edilen 2010 yılındaki 7,0 büyüklüğündeki depremin ardından dahil edilmişti.

Ülke, 2021 yılında Devlet Başkanı Jovenel Moïse’in suikasta uğramasıyla yeni bir krize girdi. ABD Dışişleri Bakanlığı, Haiti’yi “Seyahat Etmeyin” kategorisinde Seviye 4 olarak listeliyor ve çetelerin başkent Port au Prince’in yüzde 85’ini kontrol ettiğini belirtiyor.

Tüm bunlara rağmen ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu (ICE) sınırdışı işlemlerine başladı.

Haitian Bridge Alliance kurucusu Guerline Jozef, Ohio eyaletinin Springfield kentinde yaşayan 50 Haitilinin ICE ofisine çağrılarak ayak bileklerine elektronik kelepçe takıldığını aktardı.

Jozef, “ICE strateji değiştiriyor. Mahallelere baskın yapmak yerine insanları çağırıp kelepçe takıyorlar ve kendi istekleriyle gitmezlerse bir ay içinde tekrar çağrılacaklarını söylüyorlar” dedi.

Süreç Cumhuriyetçi Parti içerisinde de görüş ayrılıklarına neden oldu. Temsilciler Meclisi Üyesi Mike Lawler, Haiti için TPS’yi 18 ay uzatacak tasarıya destek verdi ancak tasarı Senato’daki Cumhuriyetçilerin itirazı nedeniyle takıldı.

Temsilciler Meclisi Üyesi Nicole Malliotakis, “TPS’nin uzatılması yönünde oy kullanan az sayıdaki üyeden birçoğu bölgelerindeki işverenlerden endişe duyuyor” diyerek tarım, sağlık ve hizmet sektörlerinin çalışan kaybına uğrayacağını kaydetti.

Ohio Valisi Mike DeWine da Springfield’daki Haitililerin durumuna dikkat çekerek, “Haiti şu an bir cehennem. İnsanları kelimenin tam anlamıyla cehenneme geri gönderiyorsunuz. ABD bile Port au Prince’e ticari uçuşları yasakladı çünkü çeteler uçaklara ateş açıyor. Bu karar bir hatadır; ne ABD’ye ne de Ohio eyaletine faydası var” şeklinde konuştu.

Haitililere yönelik uzatma ve vatandaşlık yolu açan iki ayrı yasa tasarısı ise Missouri Cumhuriyetçi Senatörü Eric Schmitt tarafından engellendi.

Schmitt, Senato’da yaptığı konuşmada, “Demokratlar geçici koruma statüsünü kalıcı hale getirmeye çalışıyor. Amerika bir ulustur; küresel bir bekleme salonu veya mülteci kampı değildir. Göçmenlik yasalarımız Amerikan halkına hizmet etmek için vardır” dedi.

Okumaya Devam Et

Amerika

Beyaz Saray kritik yapay zeka planını tamamladı

Yayınlanma

Beyaz Saray, gelişmiş yapay zeka modellerinin nasıl inceleneceğine ilişkin denetim çerçevesini tamamladı. Yönetim, ABD’nin önde gelen yapay zeka geliştiricileriyle bu kapsamda Kritik Ulusal Siber Direktörlük Ofisi çatısı altında bir araya geliyor.

Beyaz Saray, gelişmiş yapay zeka modellerinin inceleme süreçlerini belirleyen denetim çerçevesine son şeklini verdi. Sürece ilişkin bilgi veren bir yönetim yetkilisi planın tamamlandığını aktardı.

Beyaz Saray, çalışmanın detaylarını paylaşmadı ve metnin kamuoyuna açıklanıp açıklanmayacağını belirtmedi.

İç görüşmeleri aktarmak amacıyla isimlerinin gizli tutulmasını isteyen konuya vakıf beş kaynak, Politico’ya yaptıkları açıkalamada, yapay zeka şirketlerinin salı günü Ulusal Siber Direktörlük Ofisi (ONCD) ile yapılacak toplantıda taslağı incelemesinin beklendiğini ifade etti.

Söz konusu çerçeve, en gelişmiş modeller kullanıma sunulmadan önce ve sunulduktan sonra federal hükümetin ülkenin önde gelen yapay zeka geliştiricileriyle nasıl çalışacağını belirleyecek.

Düzenleme, Trump yönetiminin teknolojiye genel olarak esnek bir hukuki denetim anlayışıyla yaklaşırken, olası güvenlik ve ulusal güvenlik risklerini ele alma çabası kapsamında geliyor.

Şirketlerle temas sürüyor

İç politika değerlendirmelerini aktarmak için isminin açıklanmasını istemeyen bir Beyaz Saray yetkilisi, “2 Haziran tarihli başkanlık kararnamesinde anahatları çizilen gönüllü çerçeve, belirlenen son tarihe kadar tamamlandı” ifadesini kullandı.

Yetkili ayrıca, “Sektör temsilcileriyle atılacak sonraki adımlara ilişkin görüşmeler devam ediyor” dedi.

Geçtiğimiz birkaç hafta boyunca çerçevenin sınırları üzerinde Beyaz Saray ile yakın işbirliği içinde çalışan sektöre henüz metin sunulmadı. Çerçevenin kamuoyuna açıklanıp açıklanmayacağı ise belirsizliğini koruyor. Başkanlık kararnamesi bu konuda açık bir zorunluluk getirmiyor.

Ancak düzenlemenin gönüllülük esasına dayanması, metnin geniş çapta yayımlanmaması halinde Beyaz Saray tarafından bilgilendirilmeyen şirketlerin sisteme nasıl dahil olacağı sorusunu gündeme getiriyor.

Kararnameye göre çerçevenin tamamlanması için son tarih, kararnamenin imzalanmasından 60 gün sonra olan 1 Ağustos olarak belirlenmişti.

Kaynaklardan dördü; Anthropic, Google, Meta ve OpenAI şirketlerinin Ulusal Siber Direktörlük Ofisi’ndeki toplantıya katılacak kurumlar arasında yer aldığını söyledi.

Google, OpenAI ve Anthropic Temmuz ayı sonlarında bir taslağı ortaklaşa inceleyerek değişiklik önerilerini sundu.

Okumaya Devam Et

Amerika

Demokrat eyaletler Trump yönetimini refah verisini göçmenlik için kullanmakla suçluyor

Yayınlanma

Demokratların yönetimindeki eyaletler, Trump yönetiminin Muhtaç Ailelere Geçici Yardım (TANF) alıcılarının kişisel verilerini göçmenlik makamlarına açacağı gerekçesiyle pazartesi günü dava açtı. Davacılar, federal gizlilik yasalarının ihlal edildiğini ve yoksullukla mücadele programının göçmenlik uygulamalarına alet edildiğini iddia ederken, yönetim veri paylaşımını dolandırıcılıkla mücadele için gerekli görüyor.

ABD’de Demokratların liderliğindeki eyaletler, Trump yönetiminin Muhtaç Ailelere Geçici Yardım (TANF) programı alıcılarının kişisel verilerini yakında göçmenlik makamlarının erişimine açacağı endişesiyle dava açtı.

Bu hamle, yönetimin refah alıcılarına ilişkin veri toplamak amacıyla federal gizlilik yasalarını ihlal ettiğini öne süren en son hukuki girişim oldu.

Trump yönetimi, veri paylaşımını dolandırıcılıkla mücadele için gerekli bir adım olarak savunurken, eyaletler bunun programı hedef alma ve göçmenlik uygulamalarına destek olma çabası olduğunu belirtiyor.

Dava dilekçesinde, “Bu yönetim, davalı eyaletlerin yoksullukla mücadele programlarını (TANF dahil) hedef almak için elindeki her türlü aracı kullandı, federal gizlilik korumalarını aşındırdı ve temelsiz ‘dolandırıcılık’ iddialarını devreye soktu” ifadeleri yer aldı.

Gizlilik ihlali ve yetki aşımı iddiası

1996 yılında federal yoksullukla mücadele programlarının kapsamlı bir reformuyla oluşturulan TANF, çocuklu düşük gelirli ailelere yardımcı olmak üzere eyaletlere her yıl milyarlarca dolar sağlıyor.

Eyaletler bu hibelerin dağıtımında esnekliğe sahip.

Açılan dava, federal hükümetin TANF verilerini nasıl kullanabileceğini genişleten 23 Haziran tarihli yasal bildirime itiraz ediyor. Eyaletler bu bildirimi “aşırı yetki iddiası” ve Sosyal Güvenlik numaraları ile diğer hassas bilgilere göçmenlik makamlarının erişmesine yol açabilecek “ağır bir kişisel gizlilik ihlali” olarak nitelendirdi.

Davacılar, söz konusu düzenlemenin hükümetin kişisel verileri nasıl paylaşabileceğini sınırlayan çok sayıda yasayı ihlal ettiğini savundu.

“Yoksullukla mücadele programını silaha dönüştürüyorlar”

Davaya, Kaliforniya, New York ve Washington D.C. başsavcılarının öncülüğünde yaklaşık yirmi Demokrat kontrolündeki eyalet katıldı.

New York Başsavcısı Letitia James yaptığı yazılı açıklamada, “Bu yönetim, artan yaşam maliyetiyle boğuşan ailelere yardım etmek yerine, yoksullukla mücadele programlarını hizmet etmesi gereken insanlara karşı kullanmaya çalışıyor” dedi.

James şöyle devam etti: “TANF fonları, ailelerin sofralarına yemek koymaları, güvenli barınma bulmaları ve geçimlerini sağlamaları için kritik bir destek sunuyor; ancak bu yönetim TANF’i silah haline getirerek milyonlarca insanın en mahrem kişisel bilgilerini yasa dışı biçimde kullanıyor.”

Demokratların kontrolündeki eyaletler daha önce de yönetimin Medicaid ve Ek Beslenme Yardımı Programı (SNAP) ile ilgili veri paylaşımı çabalarına karşı hukuki mücadele başlatmıştı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English