Bizi Takip Edin

Avrupa

İsviçre, ABD hava savunma sistemlerine alternatif arayışında

Yayınlanma

İsviçre, şu anda programın en az beş yıl gerisinde kalan ABD’nin Patriot siparişlerine alternatif seçenekleri değerlendiriyor.

Güvenlikten sorumlu devlet bakanı Markus Mäder, Bern’in ABD’li silah üreticisi Raytheon’un 2027’de teslim etmesi gereken fakat 2032’ye veya daha ileriye ertelenen sistemini beklerken, Avrupa’nın ana teklifi olarak Fransız-İtalyan SAMP/T hava ve füze savunma sistemine işaret etti.

Mäder FT’ye verdiği mülakatta şunları söyledi:

“Çevremizle, yani Avrupa ile birlikte çalışabilir olmak istiyoruz. Bir attan diğerine geçeceğimizi söylemiyoruz, fakat [eğer] bir at yeterince hızlı değilse… ikinci bir at bulmaya çalışalım.”

SAMP-T, Patriot gibi ABD hava savunma sistemlerine olan bağımlılığı azaltma yönündeki Avrupa’nın çabalarının bir sembolü haline geldi.

Fakat şu ana kadar çok az ülke bu sistemi sipariş etmiş ve Avrupa’nın çoğu ABD teknolojisine bağımlı kalmaya devam ediyor.

İsviçre, SAMP-T NG olarak bilinen daha gelişmiş bir versiyona güncellenmekte olan Fransız-İtalyan hava savunma sistemini sipariş ederse, bu durum tedarik stratejisinde önemli bir değişiklik ve Patriot sistemine alternatif olan yerli sisteme duyulan güvenin bir göstergesi olacak.

İsviçre hükümeti geçen ay, ikinci bir uzun menzilli hava ve füze savunma sistemi arayışının bir parçası olarak Fransa, Almanya, İsrail ve Güney Kore’den yanıtlar aldığını açıklamıştı .

İsviçre’nin Patriot siparişi (2022 yılında Air2030 programı kapsamında satın alınan beş hava ve füze savunma ünitesi) başlangıçta yaklaşık 2,3 milyar İsviçre frangı (2,9 milyar dolar) değerindeydi.

Teslimatlar 2027 ve 2028 yılları için planlanmıştı ama Bern şu anda olası maliyet aşımları ve beş yıla kadar uzayabilecek gecikmelerle karşı karşıya.

SAMP-T NG üreticileri (Avrupa füze şirketi MBDA ve ortakları, Fransa’nın Thales ve İtalya’nın Leonardo gibi radar şirketleri) yıl sonuna kadar Fransa ve İtalya’ya ilk teslimatları planlıyor. 

Danimarka geçen yıl SAMP-T NG satın almak için sözleşme imzalayan ilk ülke oldu ve ilk teslimatların 2028’de yapılması bekleniyor.

İsviçre hem NATO hem de AB’nin dışında kalmaya devam etse de, Mäder, ülkesinin komşularıyla savunma işbirliğini ve birlikte çalışabilirliği derinleştirmek istediğini belirterek, İsviçre’nin kendisini “Avrupa güvenliğinin ayrılmaz bir parçası” olarak gördüğünü vurguladı.

Bern’in ayrıca komşuları ve ABD ile hava durumu verisi alışverişini derinleştirmeyi hedeflediğini de sözlerine ekledi.

İsviçre, uzay kapasitelerine yönelik yatırımları artırmayı planlıyor. Mäder, “Uzayda uluslararası işbirliği çok önemlidir. Uzayda tek başına çok uzağa gidemezsiniz,” dedi.

Mäder’in bu açıklamaları, İsviçre’nin aralık ayında taslak haliyle açıklanan ve bu yılın ilerleyen aylarında hükümet tarafından onaylanması beklenen ilk ulusal güvenlik stratejisini uygulamaya koyarken geldi.

Strateji, 2022’de Ukrayna savaşının başlamasının ardından geliştirildi. Mäder, bu olayı İsviçre’yi güvenlik varsayımlarını yeniden değerlendirmeye zorlayan bir “dönüm noktası” olarak nitelendirdi.

Savaş, aynı zamanda Güvenlik Politikası Devlet Bakanlığının (Sepos) kurulmasına da yol açtı. Eski bir tuğgeneral olan Mäder, Ocak 2024’te bu kurumun ilk lideri oldu.

Strateji taslağı, İsviçre’nin güvenlik ortamının ciddi şekilde kötüleştiğini belirtiyor ve ülkenin siber saldırılara, sabotaja ve casusluğa karşı savunmasını güçlendirmesini istiyor.

Fakat herhangi bir değişiklik siyasi kısıtlamalarla birlikte geliyor. İsviçre’nin tarafsızlığı ulusal kimliğin derinlerinde yer alıyor ve eylül ayında tarafsızlık girişimi üzerine yapılması beklenen halk oylaması, anayasaya daha katı bir yorumun eklenmesine neden olabilir.

Hükümet, bu öneriye karşı çıkıyor ve bunun Bern’in dış ve güvenlik politikasındaki manevra alanını daraltacağı uyarısında bulunuyor.

Bu tutum müttefikleri her zaman memnun etmiyor. Savaş Malzemeleri Yasası kapsamındaki İsviçre kısıtlamaları, İsviçre yapımı silah ve mühimmatın Ukrayna’ya yeniden ihracatını engelleyerek Avrupa hükümetlerini hayal kırıklığına uğratmıştı.

Bern, savunma harcamaları konusunda da baskı altında. İsviçre, GSYİH’sinin yaklaşık yüzde 0,7’sini savunmaya harcıyor ve 2032 yılına kadar bu oranı yüzde 1’e çıkarmayı hedefliyor ki bu oran, NATO üyeleri tarafından şu anda tartışılan hedeflerin oldukça altında.

Hükümet, artan askeri harcamaları finanse etmek için KDV artışını önerdi ama bu artışın nasıl finanse edileceğine dair siyasi uzlaşma hâlâ sağlanamadı.

Daha geniş kapsamlı savunma tartışması, hükümetin Washington ile mutabık kalınan fiyatın öngörülen maliyetlerin artmasıyla gerçekten sabit olup olmadığı konusunda eleştirilere maruz kalmasının ardından, İsviçre’nin ABD yapımı F-35 savaş uçaklarını satın almasıyla ilgili iç tartışmalarla da karmaşık bir hal aldı.

Yine de Mäder, İsviçre’nin daha yakın bir Avrupa savunma işbirliğini, ABD ile olan güçlü bağlarla bağdaşmaz bulmadığını söyledi.

Bakan, “Avrupa ile işbirliğini yoğunlaştırmak istiyoruz, fakat aynı zamanda ABD ile iyi işleyen güvenlik ve savunma işbirliğini de sürdürmek istiyoruz. Bizim için bu bir çelişki değil, ikisi de geçerli,” dedi.

Avrupa

Meloni ve Frederiksen, “Avrupa’nın Hıristiyan mirasının” korunması çağrısında bulundu

Yayınlanma

Giorgia Meloni ve Mette Frederiksen, kendi sosyal medya hesaplarında paylaştıkları bir açıklamada, göçmenlerin “Avrupa değerlerine” uymaları ve topluma entegre olmaları gerektiğini belirttiler.

Danimarka ve İtalya başbakanları tarafından İtalyanca ve Danca eşzamanlı olarak yayınlanan bu açıklama, her ikisinin de ideolojik veya coğrafi ayrımların ötesine geçmesi gerektiğini savundukları bir siyasi vizyon ortaya koyuyor.

İkili şunları yazdı:

“Ortaklığımızın pek çok kişiyi şaşırttığının farkındayız. Biri güneyde büyük bir ülkeyi yönetiyor. Diğeri ise kuzeyde küçük bir ülkeyi yönetiyor. Fakat Avrupa’ya göz kulak olma arzumuzda birleşiyoruz. İkimiz de Avrupa’nın Hristiyan kültürel mirasını tanıyoruz ve onu korumak istiyoruz. Ülkelerimize gelen ve Avrupa’yı yuvaları haline getirmek isteyen insanların, Avrupa değerlerine saygı göstermelerini ve bize istemediğimiz bir yaşam tarzını dayatmamalarını bekliyoruz. Avrupa’yı, ortak değerlerimizi ve Avrupa yaşam tarzını korumanın doğru yolunun bu olduğuna inanıyoruz.”

Milli-muhafazakâr Meloni ile sosyal demokrat Frederiksen, göç politikası konusunda defalarca güçlerini birleştirdiler.

2025 yılında İtalya ve Danimarka, Strasbourg’daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini (AİHM) dizginlemek amacıyla bir mektup kaleme almıştı.

Bu girişim, nihayetinde Avrupa Konseyi’nin 46 üyesinin tamamı tarafından onaylanan Kişinev Deklarasyonuna yol vermişti.

Bugünkü açıklamada, “Yabancı suçlular konusunda birlikte dengeleri değiştirdik. Artık daha fazla kişi sınır dışı edilecek! Özellikle sıradan insanlar, kontrolsüz göç nedeniyle çok uzun yıllardır çok ağır bir bedel ödüyorlar,” denildi.

Geçen hafta, iki lider görüşlerini bir kez daha uyumlu hale getirdiler.

Bu, Ceuta’ya göçmen akını sonrasında göç politikası konusunda yeniden tırmanan gerginliklerin ardından İspanya’nın Schengen bölgesinden askıya alınma olasılığını gündeme getirdi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

İsveç: İspanya’nın göçmen affı çok kötü bir fikir

Yayınlanma

İsveç Başbakanı Ulf Kristersson, İspanya’nın düzensiz göçmenlere yönelik af kararını “çok kötü bir fikir” olarak nitelendirdi.

İsveç lideri, bunun Avrupa’yı 2015’teki göç krizine geri itebileceği ve kıtanın serbest dolaşım alanını sorgulanır hale getirebileceği uyarısında bulundu.

Önümüzdeki ay yeniden seçilmeye aday olan İsveçli “merkez sağ” lider Ulf Kristersson, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte, İspanya’nın 1 milyondan fazla kişiye uyguladığı af kararının, diğer ülkelerin ulaşmaya çalıştığı hedeflere ters düştüğü için son AB liderler toplantısında “oldukça büyük bir tepki” yarattığını söyledi.

Geçen ay on binlerce kişinin İspanya’nın Ceuta eksklavına girmesinin ardından, büyük çoğunluğu birkaç saat içinde Fas’a geri dönmüş olsa da, İtalya, Almanya ve Danimarka’nın liderleri başta olmak üzere birçok ülke İspanya’yı sert bir şekilde eleştirdi.

Kristersson şunları söyledi:

“Bu durum, 2015’te yaşananlara yakın bir şekilde hareket etmemek için hâlâ çok, çok dikkatli olmamız gerektiğini simgeliyor. Bence İspanya mesajı aldı . . . ama bu durum, sistemin kırılganlığını da ortaya koyuyor.”

İsveç, 2015 yılında nüfusuna oranla neredeyse diğer tüm Avrupa ülkelerinden daha fazla göçmen kabul etti ama daha sonra derin entegrasyon sorunları ve hızla artan çete suçlarıyla boğuştu.

Kristersson, İsveç’teki sığınmacı sayısını ve ölümcül silahlı saldırıların düzeyini önemli ölçüde azalttığını öne sürerek yeniden seçilme kampanyası yürütüyor. 

Fakat milliyetçi İsveç Demokratları’nı da içeren sağcı bloğu, Sosyal Demokratların liderliğindeki solun gerisinde kalıyor.

İsveç başbakanı, İspanyol mevkidaşı Pedro Sánchez’e, Madrid’in beklediğinin iki katından fazla olan 1,2 milyon kişinin başvurmasına yol açan, düzensiz göçmenlere yönelik son af uygulamasından hoşnut olmadığını ilettiğini söyledi:

“[Afın] olması, sizin için Avrupa topraklarını kullanma imkânı da yaratıyor. Bu durum bizim için özellikle zararlıdır çünkü deneyimlerimizden biliyoruz ki Avrupa’ya gelen birçok kişi kuzeye gitmeyi tercih ediyor. 2015’te de tam olarak bu oldu.”

Sánchez ise göçün, İspanya’nın yaşlanan nüfusunun uzun vadeli iktisadi sağlığı için hayati önem taşıdığını savunuyor.

Af, yasal statüsü olmayan göçmenlere, İspanya’da beş ay yaşamış olmaları ve sabıka kayıtlarının temiz olması koşuluyla, bir yıllık ve yenilenebilir oturma izni sunuyor.

İspanya’daki bu af, İspanya’da yaşama ve çalışma hakkı tanıyacak ama AB’nin geri kalanında bu haklar geçerli olmayacak.

Bununla birlikte, çoğu Latin Amerikalı olan göçmenler, sınırsız seyahat imkanı sunan Avrupa’nın Schengen Bölgesi içinde serbestçe dolaşabilecekler.

Kristersson, Schengen’in, üye ülkelerin “dış sınırlarımızı koruyabilmek ve politikalarımızı mümkün olduğunca uyumlu hale getirebilmek için birleşik bir şekilde hareket etmesine” bağlı olduğu konusunda uyarıda bulundu.

Ayrıca, tek bir ülkenin kararı nedeniyle artan göç akışlarının Schengen sisteminin “dayanışmasını” etkileyeceğine dair “hiç şüphe olmadığını” da ekledi.

İsveç, göçmenler, sınır dışı etme ve daimi ikamet kurallarını keskin bir şekilde sıkılaştırmış ve bu da geçen yıl sığınma başvurusunda bulunanların sayısının son 40 yılın en düşük seviyesine inmesine yol açmıştı.

Kristersson, “Bu konuda gevşeme zamanı değil… İsveç’te büyük bir çoğunluk, kontrolsüz bir duruma geri dönemeyeceklerini söylüyor. İstikrarlı bir durumu tehlikeye atabilecek adımlar atmak çok kötü bir fikir olur,” dedi.

Eylül ayındaki seçimler, İsveç için bir dönüm noktası niteliğinde. Kristersson ve merkez sağ müttefikleri, ilk kez İsveç Demokratları’nı hükümete dahil edeceklerini açıkladılar.

Partinin kökleri neo-Nazi hareketine dayanıyor ve lideri geçen yıl bu bağlantılar ve partinin antisemitizm geçmişi nedeniyle özür dilemişti.

Muhalefetteki Sosyal Demokratlar, İsveç Demokratları hariç parlamentodaki herhangi bir parti ile çalışmaya hazır olduklarını belirttiler.

Temmuz ayında yapılan en son ankette, Sosyal Demokratlar yüzde 32 oy oranıyla ilk sırada yer alırken, İsveç Demokratları yüzde 20, Kristersson’un liderliğindeki Ilımlılar Partisi ise yüzde 17 oy aldı.

Başbakan, İsveç Demokratları’nın koalisyona dahil edilmesini savundu ve sağ blokun, hangi partilerle iktidara geleceğini açıklamayan Sosyal Demokratların aksine net bir koalisyon önerisi olduğunu belirtti.

Kristersson, “Bunda abartılacak bir şey görmüyorum,” diyerek, komşu Norveç ve Finlandiya’nın son dönemde göç karşıtı milliyetçi partilerle koalisyon hükümetleri kurduğuna işaret etti.

Görev süresi sona eren İsveç parlamentosundaki sekiz partinin tamamı, Ukrayna’ya desteği ve savunma harcamalarının artırılmasını destekliyor.

Fakat başbakan, Sosyal Demokratların liderliğindeki yeni bir hükümetin, İsveç’i ittifaka katan kendi yönetimi kadar NATO’da aynı etkiye sahip olup olmayacağını sorguladı.

O zamandan beri Stockholm, bölgesel savunma planlarında güçlü bir rol oynamış ve savunma sanayi kapasitesini öne çıkarmış durumda.

Kristersson, Rusya’nın Avrupa için “belirleyici tehdit” olacağını ve “güvenliğin önümüzdeki yıllarda yapacağımız her şeyin temel bir parçası olacağını” söyledi.

Kristersson sözlerine şöyle devam etti:

“Sol partiler kazanırsa, [bu partilerin] dördünden ikisi İsveç’in NATO üyeliğine ve mevcut yeni güvenlik politikası yönelimine karşı çıkacaktır. İsveç tarafında NATO üyeliğiyle ilgili nasıl yeni kararlar alabilecekler ki?”

Sosyal Demokratlar ise İsveç’in NATO üyeliğini, ülkenin savunma sanayisini ve Ukrayna’ya verilen desteği güçlü bir şekilde desteklediklerini belirtiyorlar.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Manfred Weber, Afrika’da göçmen iade merkezleri kurulmasını talep ediyor

Yayınlanma

Avrupa Halk Partisi (EPP) lideri Manfred Weber, Afrika’da göçmen iade merkezlerinin bir an önce kurulması çağrısında bulundu.

Weber, İspanya’nın Ceuta eksklavında yaşanan göçmen krizinin bu sürecin aciliyetini gösterdiğini öne sürdü.

Alman Frankfurter Allgemeine Zeitung (faz) gazetesinde pazartesi günü yayınlanan bir köşe yazısında, Avrupa Parlamentosu’nun en büyük grubunun lideri Weber şöyle yazdı:

“Ceuta, komşu ülkelerle yakın işbirliğinin işe yarayabileceğini gösterdi. Fas, göçmenleri derhal geri kabul etti. Hiç kimse Schengen bölgesine doğru yoluna devam edemedi. Avrupa, Afrika’da bir an önce geri dönüş merkezleri kurmalı.”

On binlerce kişinin Kuzey Afrika’da bulunan Ceuta’ya zorla girmesinin ardından, birçok uluslararası lider İspanya’nın solcu hükümetini ve göç politikasını suçladı.

İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ve hükümeti en sert eleştirmenler arasında yer alıyor. Roma, cuma günü İspanya’dan gelen yolcular için sınır kontrolleri getirerek Madrid’in misillemesine yol açtı.

Weber, AB Göç Komiseri Magnus Brunner’in geçen hafta yaptığı önerileri yineledi ve geri dönüş merkezlerinin kurulmasını kabul etmeleri karşılığında, blok dışındaki ülkelere daha yakın ticari bağlar, iktisadi işbirliği ve yasal göç fırsatları sunulabileceğini savundu.

“Kalma hakkı olmayan göçmenler Avrupa’yı terk etmelidir; hiçbir koşulda istisna olamaz!” diye yazan Weber, geri dönüşlerin artık tek tek üye ülkelerin siyasi iradesine bağlı olmaması gerektiğini de ekledi.

Weber ayrıca, Avrupa içindeki iç sınır kontrollerini uzun vadeli bir çözüm olarak reddetti:

“Olağanüstü durumlarda gerekli olabilirler. Ancak sorunun temel nedenini çözmezler… Dolayısıyla tek bir cevap olabilir: dış sınırın güçlü ve ortak bir Avrupa koruması.”

Haziran başında, Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Konseyi, geri dönüş merkezleri aracılığıyla blok dışındaki ülkelere sınır dışı edilmeleri de içeren göçmen iadelerine ilişkin yeni AB kurallarını duyurdu.

Weber ayrıca, yaklaşık 100 kişinin hayatını kaybettiği Ceuta krizinin tek taraflı ulusal eylemlerin sonucu olduğunu savundu ve İspanyol hükümetinin “siyasi sinyallerinin” “göç rotaları üzerinde anında bir etki yarattığını” söyledi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English