Bizi Takip Edin

Görüş

İsyanın ardından

Avatar photo

Yayınlanma

Vagner isyanı, Lukaşenko’nun devreye girmesiyle bitti.

Başlıca iki görüş dikkatimi çekiyor. Bir grup aşağı yukarı şu tutumda: “Aman canım, orası Rusya, olur böyle şeyler, çok da önemli değil.” Bunun bir başka versiyonu: “Siz Rusya gibi büyük bir ülkede darbenin başarılı olabileceğini mi düşünüyorsunuz?” Diğer grup da kabaca şöyle diyor: “Çok önemli, bu askeri darbe başarılı olursa Kremlin devrilir.”

Ben de çok önemli olduğunu düşünenlerdenim, ancak tamamen başka bir görüş açısıyla.

Darbe girişiminin enformatif engelsizliği

İlkin şunu tekrar belirterek başlamak gerek. Israrla ve birçok defa, Rusya için söylenen ve batıda entelektüel faaliyetin temeli kılınan pek çok iddianın gerçeği yansıtmadığını ileri sürdüm: Rusya’nın otoriter, totaliter, Rusya halkının savaşçıl (veya savaş kaçkını), Rusya yönetiminin Rus milliyetçisi olduğu iddiaları bütünüyle yanlıştır. Bunlar topluma, devlete, siyasete dair nesnel değil uydurulmuş, çarpıtılmış bakışlardır; tıpkı Sovyetler Birliği döneminde pek revaçta olan (ve bu aralar tekrar pişirilen) “kremlinoloji” gibi sahte bilimlerdir ve kimi zaman ufuk açıcı önermeler sunsalar bile temelleri ciddiye alınmayacak kadar çürüktür.

Gerçekte Rusya toplumu benzeri az görülecek kadar açık bir toplumdur. Milenyumun başında olsa gerek, Reagan’ın hazine müsteşarlarından Paul Craig Roberts de söylemişti bunu. Yaygın entelektüel ve kültürel yozlaşmaya rağmen kimi zaman naif bir enformasyon açlığı dikkat çeker. Mesele, “enformasyon çağında bilginin önünde engel olmadığı” iddiası değil. Kastettiğim, enformasyon akışına ihtiyaç duyanların niceliğinin nitel bir farklılık göstermekte oluşu: batılı toplumlarda “çokyönlülük” daha fazladır ve ondan çoğuna ihtiyaç duyulmaz, ama muhakkak sistem-içidir bu çokyönlülük; Rusya’da ise çokyönlülük ne kadar çok olursa olsun fazlası aranır.

Dünkü olaylar bu gözlemimi doğruladı. Benzerini başka bir yerde bulmanın imkânsız olduğu sürekli ve çokyönlü bir enformatif akış: her dileyen istediği her türden görüşü telegram kanallarında, internet sayfalarında ve hatta televizyon ekranlarında bulabiliyordu ve üstelik, daha sabah saatlerinde hain ilan edilmiş olan Prigojin’in sesli, görüntülü ve yazılı mesajları alabildiğine geniş şekilde yaygınlaşıyordu. Vagnercileri süngü gücüyle yola getirme ve hatta yok etme çağrıları da öyle.

Öngörülemez kendiliğindencilik

Rusya tarihi çoğu zaman kendiliğinden, ani ve öngörülemez kalkışmalarla doludur. Rusya’yı sarsan hemen bütün sosyal, siyasi, askeri vb. hareketler tamamen öngörülemez şekilde kendiliğinden ortaya çıkmıştır. Tek ve büyük bir istisnası vardır: Ekim Devrimi.

Öngörülemezlik, aktörlerin siyasi bağımsızlığı anlamına gelmiyor. Hayır, tam tersine: aktörler havayı koklayarak ve olası müttefikleriyle manevra alanlarını daraltmayacak ölçüde ilişkiler kurarak eyleme geçerler. Prigojin’in eylemi, bir gün önce Kiev rejimini neredeyse barış meleği ilan etmesine bakılırsa, açık biçimde olası ilişkiler için toprağı eşeleme anlamı taşıyordu. Defteri dürülmüş oligarkların desteği, mevcut oligarkların tuhaf ve anlamlı sessizliği, iktidarın mali kanadının siloviki kanadından farklı olarak Putin’e destek açıklamalarından özenle kaçınması ve hafta sonunu oynaması, Prigojin’in doğru yerden eşelediğine delil sayılmalı.

Putin’in önceki sabahki konuşmasını yorumlarken değinmiştim aslında bunlara.

Bu konuşmadaki “1917” hatırlatması iki şeye işaret ediyor olabilir: şubat devrimi, veya Kornilov ayaklanması.

“Biz tek bir bilim biliriz: tarih bilimini,” diye yazmıştı Marx. Solun tarih bilincini önemli ölçüde kaybetmekte oluşunu çağın en büyük trajedilerinden biri saymalı. 1917 deyince ne şubatı ne temmuzu ne Kornilov’u hatırladılar; akıllarına tek gelen Ekim’di.

Putin’in devrim karşıtlığı biliniyor zaten, oysa konuşmanın bağlamı, ona bundan çok daha fazlasını yüklüyor.

Putin eğer Kornilov’u kastediyor idiyse bunun sağlam bir iç tutarlılığı var, zira temmuz ayaklanmasının ardından Kornilov isyanı, geçici hükümetin çöküşünün gerçek başlangıcı olmuştu. Ama bu durumda Putin, kendisiyle Kerenskiy arasında paralellik kuruyor demektir.

Yok eğer Şubat ayaklanmasını kastettiyse, sorun daha çetrefilli demektir. Şubat, sadece kendiliğinden bir ayaklanmadan ibaret değildir. Ayaklanmanın kendisi devlet iktidarında çoktandır bir dumur halinin ortaya çıktığını gösterir ama onu yaratan ve çarın iktidardan feragat etmesiyle sonuçlanan süreçte, daha 1915’ten beri mayalanan bir iktidar çatışması yatıyordu ve onun da arkasında büyük prensle bir dizi cephe komutanının da dahil olduğu bir komplo vardı. Demek ki burada kastedilen eğer şubat idiyse, sorun çok daha ciddi demektir.

Hangi varsayımın doğru olduğunu tartışmayacağım.

Spiral tarih

Marx’ın çok bilinen sözlerindendir şu: “Hegel bir yerde, dünya çapındaki bütün büyük olayların ve kişilerin denebilir ki iki defa tekrarlandığını söyler. Eklemeyi unutmuş: ilkinde trajedi olarak, ikincisinde fars olarak.”

Kaç defa tekrar ettiği bir soru işareti; tarihin spiral gelişimiyle ilgilidir bu, her yeni tarihi dönem bir alt segmentin benzer olaylarını yeni, alabildiğine yozlaşmış biçimde tekrar ediyor.

Mussolini 27 Ekim 1922’de Milan’a gitti. Aynı gün Perugia’da Milli Faşist Parti’nin İtalyan halkına “Roma’ya yürüyüşün” başladığına dair çağrısı yayınlandı.[1] Toplam sayısı 10-30 bin arasında tahmin edilen “squadristi” (squad — manga) yürüyüş kolları “quadrumviri” (quattro — dört; yürüyüşün dört lideri) yönetiminde harekete geçtiler. Squadristi silahlanmaya başladı; silahları ya yolları üzerindeki ordu depolarından baskın yoluyla alıyorlardı ya da yerel ordu birlikleri gönüllü veriyordu. Başbakan Luigi Facta ülkenin bir isyanın eşiğinde olduğunu açıkladı ve olağanüstü durum ilanına hazırlandı. 28 Ekim’de kral görüşmeler yaptı; ordunun krala sadakatini açıklamasına rağmen olağanüstü durum ilan etmekten kaçındı ve başbakanı görevden aldı. Mussolini faşistlerin de katılacağı bir koalisyon hükümetine karşı çıktı ve başbakanlık istedi. Squadristi Roma’ya 50 kilometre kadar yaklaşmıştı. 29 Ekim’de kral Mussolini’nin şantajına teslim oldu. 30 Ekim’de Mussolini ve squadristi aşağı yukarı eşzamanlı olarak Roma’ya girdiler. Ordunun ve büyük burjuvazinin desteklediği Mussolini kraldan yetkiyi aldı, faşist hükümet kuruldu. Kral tahtında kaldı, ama içi boş bir kukla, samandan, iktidarsız bir korkuluk olarak.

Prigojin eylemini “yolsuzluk, yalan ve bürokrasiye” karşı “adalet yürüyüşü” diye adlandırdı. Kim karşı çıkabilir böyle bir talebe? Kim karşı çıkabilirdi adalet isteyen karagömleklilere?

Faşist hareket için mükemmel bir slogan seçimi.

Tarih hep olduğu gibi Marx’ı gene haklı çıkardı; Prigojin, eciş bücüş bir Mussolini olarak çıktı sahneye ve eyleminin olası sonuçlarından, yani halkın rızasını alamayıp felakete yuvarlanmaktan korkarak çekildi. Mussolini felaket bataklığının içinden çamura bulanmış da olsa çıkmayı başaran İtalya’yı yükseltme vaadiyle yükselmişti, Prigojin ise felaketin çok uzağındaki Rusya’yı bataklığa sürüklemeye adaydı. Mussolini’nin kaybedecek bir şeyi yoktu, Prigojin’in ise çok şeyi vardı.

Üzerinde durmaktan şimdilik kaçınacağım şu notu da düşmeliyim buraya: hatırlayalım, Jirinovskiy geçen yıl 6 Nisan’da öldü. Jirinovskiy, olası huzursuzlukların çarpıp momentumunun alınacağı bir hava yastığı işlevi görüyordu. Bu ölüm siyasette belli bir boşluk yarattı; onun temsil ettiği küçük burjuva sağcılığının başka bir merkeze kayması için her tür şart hazırdı. Ne kadar iradi olduğu tartışmalıdır kuşkusuz ama eşyanın tabiatı öyleydi ki, Prigojin bu boşluğu doldurabilecek başlıca adaylardan biri olarak belirdi.

Küçük burjuva sağcılığının, aslında kendisini yaratan maddi şartlar düşünüldüğünde solla epey yakın olan bu siyasi eğilimin faşist bir harekete evrilmesi tehlikesi de böylelikle ortaya çıktı.

Neden bastırılmadı? Bir: temel nedenler

Silahlı kuvvetlerin neden Vagnercilere karşı harekete geçmediği sorusu, haklı bir soru. Buna iki farklı pencereden cevap vermek gerek.

İlki, toprak altındaki nedenler.

Ayrıntıya girmeye değer; çünkü dinamikler işlemeye devam ediyor.

Putin 24 Şubat sabahı yaptığı ilk konuşmada, 1941’de olduğu gibi hazırlıksız yakalanmayacaklarını söylemişti. Tam ifadeyi hatırlayalım:

“Sovyetler Birliği’nin geçtiğimiz yüzyıl 1940’ta ve 1941 başında savaşın başlamasını engellemek veya hiç değilse ertelemek için elinden geleni yaptığını tarihten biliyoruz. Bunun için, en son ana kadar potansiyel saldırganı provoke etmemeye çalıştı, kaçınılmaz saldırıyı geri püskürtmeye yönelik hazırlıklar için en zaruri, aşikâr eylemleri hayata geçirmedi veya erteledi. Nihayetinde atılan bütün adımlar ise felaket doğuracak şekilde gecikmişti.”

Demek ki Ukrayna çatışması, aşağı yukarı 2021 kasım ayından itibaren yaklaşan çatışmaya dair bütün yazılarımda değindiğim gibi, bir tür “kış savaşı” sayılıyordu; başka deyişle bu hiç de saldırgan bir savaş olarak mülahaza edilerek planlanmamış, ancak yaklaşan daha büyük bir savaşı önlemenin yegâne vasıtası sayılmıştı.

Demek ki “2014’te başlayan savaşı durdurmak için müdahale ettik” söylemi, doğruluğu-yanlışlığı tartışılabilir olsa bile gerçek, samimi bir inancı yansıtıyordu. Ancak söylem, doğal olarak, “1941’deki hatayı yapmayacağız, gecikmeyeceğiz” vurgusu da içeriyordu; oysa Putin’in ilk defa geçen güz, cephede yakınlarını kaybeden kadınlarla görüşmesinde itiraf ettiği gibi, gecikmişlerdi.

Bu gecikmenin siyasi bir muhteva taşıdığı ileri sürülebilir; yani denebilir ki: evet ama askeri olarak hazırlıksız yakalanmadık. Bu da eşyanın tabiatına aykırı. Savaş sanayisinin geliştirilmesi, modern silah ve teknoloji çıktıları kuşkusuz hazırlık anlamına gelir; ama ordunun ikmal, lojistik, personel, birlik, komuta organizasyonunda da pek çok sorun ortaya çıktı. Çıkmak zorundaydı; savaşmamış bir ordu savaşmaya başladığında bu sorunların yaşanmasından daha doğal bir şey olamaz.

Sorun şu ki, 1941’de bu sorunlar çok daha büyük bir süratle çözülmüştü, çünkü devlet ve toplum gözeneklerine kadar seferber edilmişti, çünkü edilebilmişti, çünkü devlet, burjuvazinin kâr hırsı karşısında hesap yapmak zorunda değildi. Oysa, mart ayında yazdığım gibi: “… askerlerin teçhizatının sağlanmasına, emir-komuta birliğinin tesis edilmesine, hatta celbi çıkanların görev yerlerine ulaştırılmasına kadar öylesine çok ve zorlukla çözülen problem ortaya çıktı ki, bu dinamik kaçınılmaz olarak Vagner’e aktarıldı.”

Dolayısıyla, kapitalizmin paralı askerlik şirketlerine yönelik genel eğilimine, bunun siyasi çürümenin bir göstergesi olduğuna dair yuvarlak lafların, genel klişelerin bir anlamı yok. Bu klişeler çok şey söylermiş gibi görünüyorlar ama mevcut durumun esasen bir eğilimden değil esasen somut ve yakıcı bir sorundan kaynaklandığını görmüyorlar.

Soldaki “uzmanlar” böyleler. Türkiye’de televizyon ekranlarından düşmeyen sağdaki “uzmanlar” ise vagner diye bir şey olduğunu nihayet öğrenmişler (gerçi neden vagner denildiğini bir türlü öğrenemediler ama öğrenmelerini de beklememek gerek zaten, zira her biri zekâ, tarih ve siyaset küpü, küp ağzına kadar dolu olduğu için fazlasını almıyor); dolayısıyla bu paralı askerlik şirketinin tarihine değinmeye gerek yok.

Yalnız geçerken, işin hukuk tarafına değinmekte yarar var. Anayasaya göre Rusya’da paralı askerlik yasak. Ama müktesebatta boşluk var askeri şirketler paralı askerlik şirketi sayılmıyorlar. Bunlar şirketler hukukuna göre kurulmuş, “özel dedektiflik ve koruma faaliyeti” kapsamında sayılıyor.

Gerçi müktesebatta boşluk, gülünç bir laftır aslında; burjuva hukukunda müktesebat zaten boşluk olsun diye yazılır. Bu boşluk tehdit veya avantaj durumuna göre farklı usullerde kapatılır.

İki: temel nedenler

“Neden böyle oldu?” sorusunun teknik, “konjonktürel” (ama öyle diye önemsiz değil) cevabına gelelim. Dün gün boyunca da birkaç defa vurgulamıştım bunu.

Birincisi, eşyanın tabiatı gereği, esas itibariyle olası bir iç savaşa karşı örgütlenen sömürge ülkelerin orduları dışında hiçbir ordu, içeride bir başka orduyla (düzenli veya gerilla ordusu) karşı karşıya gelme ihtimali üzerine ciddi stratejiler geliştirmez. (Tam da bu durum, aşağı yukarı bütün bir 20’nci yüzyılın ikinci yarısı boyunca sömürge ülkeleri askeri darbeler cenneti kılmıştı.)

İkincisi, mevcut durumda tecrübeli muharip birliklerin herhalde tamamı cephede, sınır bölgelerinde ve üslerde bulunuyorken içeride silahlı bir başka orduya karşı müdahale edebilecek sadece şu güçler kalmış demektir: polis, jandarma, istiharat ve hava kuvvetleri. İkinci ve üçüncüsünün Rusya’daki muadilleri Rosgvardiya, MÇS ve FSB.

Ağır silahlarla donanmış, tanklar ve zırhlılarla ilerleyen, stinger tipi hava savunma silahlarına sahip, yakın zamanda büyük bir savaş tecrübesinden geçmiş profesyonel birlikleri durdurmak, bunların personel mevcudu nispeten az bile olsa, çok zor; belki de hava kuvvetlerinin ağır bombardımanı olmaksızın neredeyse imkânsız. Bunun için ilerlemekte olan düşman ordusunu sivil halktan tecrit etmek gerek. Ama bu da imkânsıza yakın, çünkü olay öyle hızlı gelişmiş ki normal hayat tuhaf, neredeyse gerçeküstü bir seyirle devam ediyor. Demek ki sivil kayıplar kaçınılmaz.

Daha önemlisi, geleni durdurmak değil, fiilen düşmüş bir şehri ele geçirmenin güçlükleri. Üstelik bu şehir, 1919 ve 1942’nin defalarca tekrarlanan tecrübelerinde olduğu gibi, stratejik önem taşıyor; bu şehir güneye açılan kapı. Vagner tarafından bu şehrin hedef alınması, ciddi bir stratejik çalışmaya işaret ediyor, trajik tarihi deneyimleri hatırlatıyor.

En önemlisi ise kitlelerin siyasi konsolidasyonunun sağlanması. Mevcut aşamada bu darbe ordusu idari-beledi organlara müdahale etmemiş. Hatta askeri-kolluk organlarına da müdahale etmemiş. Sadece bunların aldıkları emirleri uygulamalarını fiilen durdurmak veya durduracağını belli etmekle yetiniyor. Üstelik darbe ordusu, cephede muazzam başarılar kazanmış (bu ifade olumlama anlamı taşımıyor) ve bu başarılar kitleler nezdinde büyük saygınlık kazandırmış. Ve dahası, saygınlığı televizyon reklamları, dev bilbordlar, resmi kabullerde övgü dolu konuşmalarla bizzat iktidar pekiştirmiş.

Demek ki çatışmanın hızla alevlenmesinin bütün şartları mevcut, ama kontrollü bir gerginlik altında tutmanın şartları da mevcut.

Çok ciddi, ölümcül sorunlar bunlar. Askeri ve siyasi sonuçlarını kimse kolaylıkla kestiremez. Bu yüzden, gün boyunca özellikle Rusya solundan yapılan değerlendirmelerde çatışmanın zincirleme bir reaksiyon etkisi yaratabileceği, bunun (1) cephede moral çözülmeye yol açabileceği; (2) darbe ordusunu durdurmak için cepheden birlik kaydırmak gerekebileceği; (3) her iki durumda da cephede gerilemeye yol açabileceği; (4) bunun NATO karşısında siyasi yenilgiyle sonuçlanabileceği; (5) siyasi yenilginin içeride kargaşaya neden olabileceği, vb. düşüncelerinin tartışılması tesadüf değil.

Bağımsızlık eğilimleri

Mart ayındaki yazımın esas konusu şuydu (en kaba çizgileriyle özetliyorum yazıyı): Rusya’da önemsiz adamların zaman zaman muazzam önem kazandığı çok olmuştur. Prigojin de bağımsız siyasi bir güç olmaya çalışıyor. Bu eğilim başka yerlerde de güç kazanıyor. Süreç kaçınılmaz olarak tasfiyeyle sonuçlanacaktır.

Kapitalist restorasyon ve onun sonucunda her anlamda lokalize iç savaşlar yaratan 1990’ın altında yatan temel nedenlerden biri, eylül 1989’da SBKP’nin MK plenumuyla yetkilerini birlik cumhuriyetlerine verme kararıydı: “Kararda, Putin’in de alıntıladığı en önemli cümle şudur: ‘Birlik cumhuriyetlerinin en yüksek temsil organları, kendi topraklarında, birlik [SSCB] hükümetinin kararname ve talimatlarının uygulanmasını protesto edebilir ve durdurabilirler.’ Herhangi bir hükümetin kendi varlığını anlamsız ilan etmesinin bir başka örneğini daha bulmak güçtür. Her halükârda bu, Sovyet ulusunun parçalanması anlamına gelir.” Bu, Moskova’nın kendi meşruiyetini başkasına devretmesi anlamına geliyordu.

Trajik olduğu kadar ironiktir de: Putin’in deyişiyle “sınırların fiktif, kararların merkezi” olduğu Sovyetler Birliği’nin bir devlet olarak sonunu getiren SBKP’nin bu kararı olmuştur ama çağdaş Rusya’nın birliğini kuran Lenin’i her fırsatta “tarihi Rusya”yı parçalamakla suçlayan Putin’in kapitalist restorasyonun yıkıntısı üzerinde yönetme yöntemi de, özerklik eğilimlerini bastırmaktaki tereddüt olmuştur.

Şimdi bir altüst oluş kaçınılmaz. Öncelikle bağımsızlık eğilimlerini bastıran bir altüst oluş yaşanacak, bu süreç adım adım, ama kararlılıkla işleyecektir. Sözkonusu olan sadece Vagner değil, Vagner benzeri herkes ve her şeydir ve bunlar özellikle yerel iktidar organlarında güçlüler.

Dünkü olaylar açık seçik gösterdi ki merkezi otorite astlar arasında koordinatör işleviyle yetinirse parçalanır; merkezi iktidar, astların bağımsız iradesini bastırıp kendisine bağımlı hale getirmek zorundadır.

[1] Bu olay Türkçeye (ve başka dillere de) “Roma’ya yürüyüş” diye çevrilir, Rusçaya ise “Roma’ya sefer” diye. Belki de İtalyancada “marcia” aynı zamanda bizdeki sefer anlamına geliyordur, bilmiyorum. Ama “sefer”, eylemin ruhunu daha iyi yansıtıyor.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English