Bizi Takip Edin

Amerika

JPMorgan: Doların hâlâ rakibi yok

Yayınlanma

JPMorgan tarafından ABD’nin 250. kuruluş yıl dönümü vesilesiyle yayınlanan raporda, ülkenin küresel finansal piyasalarındaki egemenliğinin devam ettiği vurgulandı.

ABD’yi yarı kartal yarı ahtapot olarak bilinen efsanevi “Aquilaceph” yaratığına benzeten banka, artan federal borç ve siyasi istikrarsızlığa rağmen dolar ve yurt içi varlıkların dünya ekonomisi üzerindeki sağlam kontrolünü nasıl sürdürdüğünü inceliyor.

Analiz, “Sell America” hareketinin acil bir tehdit oluşturmadığını belirtirken, doların derin likiditesi ve yuanı gibi geçerli alternatiflerin bulunmaması nedeniyle rakipsiz rezerv para birimi olmaya devam ettiğine dikkat çekiyor.

Metin, yapay zekanın üretkenlik üzerindeki dönüştürücü potansiyelini vurgulamakla birlikte, hisse senedi piyasasındaki yoğunlaşma ve hukukun üstünlüğündeki olası bir gerilemeden kaynaklanan risklere karşı uyarıyor.

JPMorgan, iktisadi altyapısı ve kurumsal kârlılığının hâlâ dünyanın geri kalanından önde olması nedeniyle, ABD’nin yabancı sermayeyi büyük ölçüde çekmeye devam ettiği sonucuna varıyor.

JPMorgan Varlık ve Servet Yönetimi’nin Piyasa ve Yatırım Stratejisi Başkanı Michael Cembalest imzasıyla yayınlanan 44 sayfalık raporda, ABD’nin piyasa egemenliğinin nedenleri de sıralanıyor.

ABD’nin küresel piyasalardaki egemenliğinin kaynakları

Bunlar arasında doların rezerv para statüsünü koruması; Amerikan varlıklarına yatırılan yabancı sermaye akışları; hisse senetleri piyasasının üstün performansı; neredeyse tüm önemli sektörlerde Avrupa, Japonya ve Çin’e kıyasla tutarlı bir şekilde daha yüksek aktif kârlılığı ve özkaynak kârlılığı; AI alanındaki liderlik; enerjide kendine yeterlik ve aktif dayanıklılık yer alıyor. 

JPMorgan, bu “hakimiyetin” potansiyel orta vadeli risklerle karşı karşıya olduğunu belirtiyor. Enflasyon ve federal borç bir yana, ABD varlıklarının hakimiyetine yönelik en büyük tehditler, hukukun üstünlüğü alanındaki artan öngörülemezlik ile federal hükümetin bilime yönelik fon kesintileri ve bilimsel uzmanlığın marjinalleştirilmesi.

Doların, küresel finansal etkisinin istikrarı, yapay zeka kaynaklı muazzam bir verimlilik patlaması beklentisi ve geçerli bir alternatifin bulunmaması nedeniyle, “karamsar öngörüleri büyük ölçüde göz ardı ederek” yüksek federal borca rağmen dayanıklılığını koruduğuna işaret eden banka,   doların gücünü koruma nedenlerini de sıralıyor.

Küresel finansal göstergelerde istikrara dikkat çeken Cembalest, doların sınır ötesi kredilerdeki payının, uluslararası borçlanma senetlerinin, döviz hacimlerinin, ihracat faturalandırmasının, SWIFT ödemelerinin ve resmi döviz rezervlerinin istikrarlı bir eğilim sergilediğinin altını çiziyor.

Doların küresel döviz rezervlerindeki payı 2020’den bu yana %3 oranında düşmüş olsa da, bu sermaye büyük rakiplere değil, tamamen diğer para birimlerine (Singapur doları ve Kore wonu gibi) kaydı.

Üstelik aynı dönemde avro, yen, sterlin ve yuanın döviz rezervlerindeki payları da azaldı.

Dolarsızlaşmayı Çin mi engelliyor?

Yuan, dolara alternatif olamıyor

“Göreceli verimlilik şokları”nı doların telafi ettiğini vurgulayan yazar, bir başka önemli gerekçe olaraksa doların “net bir halefinin olmamasına” işaret ediyor.

Çin ekonomisi büyüklük açısından ABD’yi geride bırakmış olsa da rezerv para birimi statüsü sadece GSYİH büyüklüğünden çok daha fazlasını gerektirir. JPMorgan bu statünün büyük ölçüde piyasa derinliğine, likiditeye, temerrüt çözümlerinin netliğine ve mülkiyet haklarının tam olarak güvence altına alınabilmesine bağlı olduğuna vurgu yapıyor.

Tarihsel bir örnek olarak, doların nihayetinde sterlinin yerini alarak baskın küresel para birimi haline gelmesi için ABD ekonomisinin Birleşik Krallık ekonomisinin 3,5 ila 5 katı büyüklüğe ulaşması gerekmişti.

Yuanın dünya rezerv para birimi haline gelmesi fikri şu anda “saçma” olarak görülüyor. Çin, tarihin en büyük para genişlemelerinden biri yoluyla iktisadi büyümesini hızlandırdı; yurt içi bankacılık varlıkları ~60 trilyon dolara, yani küresel GSYİH’nin yaklaşık %50’sine ulaştı.

Fakat para yaratma süreci büyük ölçüde merkez bankasının kontrolü dışında olduğu için Çin, ödemeler dengesi krizini önlemek amacıyla kapalı ve sıkı bir şekilde düzenlenmiş bir sermaye hesabına güvenmek zorunda ve bu kapalı sermaye hesabı, rezerv para birimi statüsüyle tamamen bağdaşmıyor.

Çin bugün sermaye hesabını tamamen açarsa, ortaya çıkacak muazzam sermaye çıkışları yuanı çökertip emlak ve hisse senedi piyasalarında bir çöküşü tetikleyebilir.

AI çılgınlığında ABD başı çekiyor

Rapora göre yapay zeka, ABD’de hem şirket kârlılığının hem de piyasa yoğunlaşmasının en büyük itici gücü olarak işlev görüyor.

Bu durum, yazarın “yatırımcı coşkusu” olarak adlandırdığı bir atmosfer yaratıyor ve “tüm yapay zeka yumurtalarını tek bir sepete koymaya” neden oluyor.

2022’de ChatGPT’nin piyasaya sürülmesinden bu yana, yapay zeka sektörü S&P 500’ün getirilerinin, kârlarının ve sermaye harcamalarının %65 ila %80’inden sorumlu (JPMorgan, halka açık 42 yapay zeka ile ilgili şirketten oluşan ve izlenen bir sepeti temel alıyor).

Büyük teknoloji şirketlerinin son dönemdeki kârlılığının önemli bir kısmı, yapay zeka girişimlerinin artan değerlemeleriyle doğrudan bağlantılı.

2026’nın ilk çeyreğinde, OpenAI ve Anthropic gibi yapay zeka laboratuvarlarındaki değer kazanmış pozisyonları içeren “diğer gelirler”, Google’ın kârının %60’ını, Amazon’un kârının %51’ini ve NVIDIA’nın kârının %27’sini oluşturdu.

JPMorgan’a göre AI, mutlak kârları artırmış olsa da, AI altyapısını kurmak için gereken devasa sermaye harcamalarının kâr marjları üzerinde baskı yaratması bekleniyor.

Konsensüs tahminleri, “hiperskalerler” olarak bilinen büyük AI laboratuvarlarının sermaye harcamalarının artacağına ve serbest nakit akışı marjlarının düşeceğine işaret ediyor.

Bu da büyük teknoloji şirketlerinin harcamalarını finanse etmek için borç piyasalarına giderek daha fazla başvurmasına neden oluyor.

Öte yandan mega sermayeli teknoloji şirketleri ve yapay zekanın başarısı, hisse senedi piyasasının giderek daha yoğunlaşmasına yol açmış durumda.

Şu anda ABD’nin en büyük 10 hisse senedi, S&P 500’ün toplam piyasa değerinin yaklaşık %40’ını temsil ediyor ki 2015’te bu oran sadece %17 idi.

Genel hisse senedi yoğunlaşmasının ötesinde, yapay zeka patlaması birkaç belirli alanda son derece yoğun bağımlılıklar yarattı. Örneğin NVIDIA, yapay zeka hızlandırıcı pazarında son derece yoğun bir paya sahip fakat Google, Meta ve Amazon gibi bulut sağlayıcılarının kendi özel uygulama odaklı entegre devrelerini (ASIC’leri) giderek daha fazla geliştirmesiyle, bu payın 2023’teki %85 seviyesinden 2026’ya kadar kademeli olarak yaklaşık %75’e düşeceği tahmin ediliyor.

Teknoloji donanımı ve yazılımı, ABD’nin toplam GSYİH büyümesindeki payını giderek daha yoğun bir şekilde oluşturuyor.

Yapay zeka yatırımları ise ekonominin diğer alanlarındaki büyümeyi frenleyen etkileri dengelemeye yardımcı oluyor.

Ayrıca, büyük hiper ölçekli şirketler, gelecekteki tüm özel sermaye harcamaları tahminlerinin son derece yoğun bir kısmını temsil ediyor.

Pazarın ilk on şirketinde %40’luk bir yoğunlaşma oranı yüksek görünse de, yazar, küresel açıdan bakıldığında ABD’nin hâlâ dünyadaki en az yoğunlaşmış hisse senedi piyasalarından birine sahip olduğunu ve sadece Japonya ile Hindistan’ın daha düşük yoğunlaşma seviyeleri gösterdiğini ileri sürüyor.

Emek üretkenliğinde “G10” ülkelerini ABD sürüklüyor

JPMorgan’ın aktardığına göre ABD, hem işgücü verimliliği (çalışılan saat başına üretim ile ölçülür) hem de toplam faktör verimliliği açısından G10 ülkelerinin geri kalanının önünde yer alıyor.

Toplam faktör verimliliği, özellikle önemli bir gösterge; zira bu gösterge, iktisadi çıktının sadece işgücü veya sermaye gibi fiziksel girdilerin eklenmesiyle sağlanmayan kısmını temsil eder.

Bu terim, bir ekonominin kaynakları mal ve hizmetlere ne kadar verimli bir şekilde dönüştürdüğünü ölçer ve teknolojik ve operasyonel inovasyonun temel bir göstergesi olarak işlev görür.

Rapora göre kesin nedenleri tam olarak belirlemek zor olsa da, ABD’deki verimlilik, üretken yapay zekanın (özellikle 2022 sonlarında piyasaya sürülen ChatGPT) ortaya çıkmasından bu yana belirgin bir şekilde hızlandı.

Bu verimlilik artışları özellikle teknoloji odaklı alanlarda yoğunlaşmış durumda. Örneğin enformasyon sektöründe verimlilik artışı, COVID öncesi dönemde yıllık bazda %5,0 iken, GPT sonrası dönemde %8,7’ye sıçradı. BT veri işlemede verimlilik artışı neredeyse iki katına çıkarak, COVID öncesi %8,0’dan GPT sonrası etkileyici bir seviye olan %15,2’ye yükseldi.

Çin ve Hindistan gibi bazı gelişmekte olan piyasalar şu anda ABD’den daha yüksek mutlak verimlilik artış oranları sergilese de, yazar bunun temel nedeninin bu ülkelerin çok daha düşük bir iktisadi gelişmişlik seviyesinden yola çıkmaları olduğuna dikkat çekiyor.

Rapora göre ABD, aslında 1917 ile 1927 yılları arasında elektrik motorlarının ve içten yanmalı motorun piyasaya sürülmesi ile sermaye piyasalarının derinleşmesinin tetiklediği benzer bir hızlı gelişimsel verimlilik patlaması yaşamıştı.

Amerika

Kıyamete beş kala – 2: Kiliseler savaşı

Yayınlanma

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, 2019 yılında Katolikliğe ihtidasını “direnişe katılmak” olarak tarif ediyor.

Büyükannesi ile sürekli din üzerine konuştuklarını hatırlıyor. Bir de, onun “Mamaw” diye çağırdığı ihtiyarın, “örgütlü din”den nefret ettiğini. O yüzden merak ediyor, o çocuğun büyüyünce Katolik olduğunu öğrense acaba ne derdi, diye.

2016’da yayınlandıktan sonra çok satanlar listesine giren anı kitabı Hillbilly Elegy’de Amerikan toplumunun hastalıklarını tarif eden Vance, nihayet aradığını bulduğuna inanıyordu:

“Kötü davranışlarımızı hem toplumsal hem bireysel, hem yapısal hem de ahlaki bir olgu olarak kavrayan; bizim çevremizin birer ürünü olduğumuzu kabul eden; o çevreyi değiştirme sorumluluğumuz olduğunu ama yine de bireysel yükümlülükleri olan ahlaki varlıklar olduğumuzu kabul eden bir dünya görüşüne karşı büyük bir özlem duyuyordum.”

Sosyo-politik bir soruna aynı türden bir yanıt bulduğunu, en azından buna inandığını, kabul etmek zorundayız. Amerikan toplumunda yoluna gitmeyen bir şeylere karşı Katolisizmi benimsediğinizde, belirli türde bir Katolisizmi de benimsemiş oluyorsunuz. Kötü bir benzetmeyle, “siyasal Katolisizm” de diyebiliriz.(1)

Ama adı halihazırda konmuş durumda ve Vance de bunu benimsiyor: Postliberalizm. Postliberaller, kürtaja ve LGBT haklarına karşı çıkma gibi bazı bilindik muhafazakâr görüşleri paylaşıyorlar. Bu bakımdan ana akım Amerikan dinsel düşüncesiyle akraba oldukları açık.

Fakat arada şöyle büyük bir fark var: Eskiden ABD’li Katolik muhafazakârlar, devletin büyümesini bir sorun olarak görüyorlardı. Postliberaller ise, güçlü bir devlet istiyorlar.

Liberallerin devlete bakışı ile farkları, en başında, “tarafsız devlet” anlayışını “mit” ilan etmelerinde yatıyor. Postliberaller, devletin tarafsız olmamasını, aksine toplumsal selametin [salvation] gerçekleşmesine aktif olarak katkıda bulunması gerektiğini düşünüyorlar.(2)

Vance’in de gururla dahil olduğunu söylediği bu akım, devlet bürokrasisini ve üniversiteler gibi kurumları içeriden ele geçirecekleri, müesses nizam elitlerini kendi elitleriyle değiştirecekleri ve “ortak yarar” vizyonlarına göre hareket edecekleri bir “karşı devrim” peşinde.

Hareketin önde gelen isimlerinden Patrick Deneen, 2023 tarihli Regime Change [Rejim Değişikliği] adlı kitabında, “yozlaşmış ve yozlaştırıcı liberal yönetici sınıfın barışçıl ama kararlı bir şekilde devrilmesi” ihtiyacından dem vuruyordu. Deneen’in önerdiği politik ittifak formülü ise, en yukarıdakilerle en aşağıdakilerin “müesses nizam”a karşı harekete geçeceği “aristopopülizm”di.(3)

Bununla birlikte, bu elit ikamesindeki bam telinin, müesses nizam elitlerinin “yeterince elit” olmamasında düğümlendiğine işaret etmek durumundayım. Üstelik postliberalizmin, bizim örneğimizde bizzat Vance’in, bu elitliği zeka skoru ile eşitlediğini hatırlatarak: Vance, aşağıda adını anacağımız Rory Stewart’la olan polemiğinde, rakibinin zekasını sorgulayarak şöyle diyordu: “Daha önce de söyledim, yine söyleyeceğim: Rory ve onun gibilerin sorunu, IQ’su 110 olmasına rağmen 130 olduğunu sanmasıdır. Bu yersiz kibir, son 40 yılda elit kesimin yaşadığı pek çok başarısızlığın temel nedenidir.”

Geçen seneki yazı dizisinde, Silikon Vadisi ideologlarının biyolojik hiyerarşiler ve IQ skorlarına (“nörokastlar”) heyecanla yaklaştıklarına işaret etmiştim. Trumplı yıllarda zaman zaman yükselen kültüralist argümanlardan bir anda biyolojik yapılara sıçramanın ne kadar kolay olduğu Vance örneğinde bir kez daha görülüyor. Üstelik, “aristopopülizm”deki aristokratia gözümüze sokulurken, populus bir kez daha ortadan kayboluveriyor.

Silikon Vadisi eskatolojisi – 2: Çünkü eski düzen ortadan kalktı…

Ordo amoris: Papalar JD Vance’e karşı

30 Ocak 2025 tarihinde Fox News’e verdiği mülakatta Vance, Trump yönetiminin “yasadışı” göçmenlere yönelik baskı kampanyasını savunmak için ilginç bir referansa başvuruyordu:

“Bir Amerikan lideri olarak, ama aynı zamanda sadece bir Amerikan vatandaşı olarak da, şefkatiniz öncelikle vatandaşlarınıza yönelmelidir. Bu, sınırlarınızın dışındaki insanlardan nefret ettiğiniz anlamına gelmez. Ama eski moda bir [kavram] vardır –bu arada bence bu çok Hıristiyanca bir kavramdır– önce ailenizi seversiniz, sonra komşunuzu seversiniz, ardından cemaatinizi seversiniz, sonra kendi ülkenizdeki vatandaşlarınızı seversiniz ve ancak bundan sonra dünyanın geri kalanına odaklanıp ona öncelik verebilirsiniz. Aşırı solun büyük bir kısmı bunu tamamen tersine çevirmiş durumda. Kendi ülkelerinin vatandaşlarından nefret ediyorlar ve sınırlarının dışındaki insanlara daha fazla önem veriyorlar gibi görünüyor. Bir toplumu böyle yönetemezsiniz.”

Cevap verme ihtiyacı hisseden eski İngiliz milletvekili ve Yale Üniversitesi Jackson Enstitüsü profesörü Rory Stewart, Vance’in yorumunu “kabileci” ve “Hıristiyanlık dışı” bir dindarlık biçimiyle ilişkilendirerek, “Yuhanna 15:12-13’e tuhaf bir bakış açısı – Hıristiyanlıktan çok pagan kabile geleneğine yakın. Siyasetçiler ilahiyatçı haline gelip İsa adına konuşmaya cüret ettiklerinde ve bize kimi hangi sırayla sevmemiz gerektiğini söylemeye başladıklarında endişelenmeye başlamalıyız,” diyordu.

Vance’in verdiği karşılık ise şöyle başlıyordu: “Ordo amoris’i Google’la.”

Yükümlülükler arasında bir hiyerarşi olmadığı düşüncesinin “temel sağduyuya aykırı” olduğunu savunan Vance soruyordu: “Rory, kendi çocuklarına karşı olan ahlaki yükümlülüklerinin, binlerce mil uzakta yaşayan bir yabancıya karşı olan yükümlülükleriyle aynı olduğunu gerçekten düşünüyor mu? Gerçekten böyle düşünen var mı?”

Augustinus kaynaklı ordo amoris, Tanrı’nın Şehri eserinde, “doğru düzene oturtulmuş sevgi” olarak tefsir edilir ve “erdem” kavramının tanımıdır. Bire bir karşılığı “sevgi düzeni”dir [order of love]. Vance bu düzenden, sevginin yöneleceği nesneler arasında hiyerarşiyi anlıyor.

İlk yazıda, Peter Thiel’in şaka yollu da olsa Papa Francis’in Deccal olabileceğini yazdığını hatırlayalım. Işte bu Francis, ölmeden kısa süre önce göç konusuyla ilgili olarak ABD piskoposlarına yazdığı mektupta Vance’in ordo amoris anlayışına sert eleştiriler yöneltmişti. Hristiyan sevgisinin “yavaş yavaş diğer kişilere ve gruplara yayılan, çıkarların eşmerkezli bir genişlemesi” olduğu iddiasını reddeden müteveffa Papa, insanın sadece bazı hayırsever duygulara sahip, nispeten geniş görüşlü bir birey olmadığının altını çizerek şöyle devam ediyordu:.

“Teşvik edilmesi gereken gerçek ordo amoris, ‘iyiliksever Samiriyeli’ benzetmesi üzerinde sürekli derin düşünerek, yani istisnasız herkese açık bir kardeşlik kuran sevgi üzerine derin düşünerek keşfettiğimiz şeydir.”

O dönemde Kardinal olan ve Robert Prevost olarak bildiğimiz şimdiki Papa XIV. Leo’ya ait bir X hesabı, National Catholic Reporter dergisinde yayınlanan ve “JD Vance yanılıyor: İsa bizden başkalarına duyduğumuz sevgiyi sıralamamızı istemiyor” başlığını taşıyan bir makaleyi yeniden paylaşmıştı.

Vance’in imdadına “entelektüel akıl hocası” olarak bilinen James Orr yetişecekti. Reform UK lideri Nigel Farage’ın danışman kadrosuna girmeden önce “Brexit sonrası, ulus yanlısı, egemenlik yanlısı, Britanya yanlısı” bir proje olarak tanımladığı The Centre for a Better Britain’ın (CFABB) liderliğini(4) yapan ilahiyatçı Orr, “milli muhafazakârlık” hareketinin önde gelen isimlerinden biri ve geçen yaz aylarında ABD Başkan Yardımcısı’nın ev sahipliğinde düzenlenen Cotswolds’ta düzenlediği toplantıya konuk olarak katılmıştı.

Orr, yazdığı cevapta, Stewart’ın eleştirisini “seküler liberalizmin eşitlik yaklaşımı” olarak küçümsüyor ve “geç dönem liberalizmin kozmopolit eşitlikçileri için ‘kalbin hiyerarşileri’nin de diğerleri kadar şüpheli ve sakıncalı olduğunu” ileri sürüyordu.

Kıyamete beş kala – 1: Thiel, Deccal’i arıyor

Ahir zamanda bölünmüş Katolisizm

Bu bölünme dar anlamıyla göçmen meselesinden ibaret değil. Yoksa yeni Papa Leo da bulduğu her fırsatta Trump’çı göçmen politikasına hücum etmekten geri durmuyor. Örneğin son olarak, İtalya’nın Rimini kentinde düzenlenen Halklar Arası Dostluk Toplantısı’nda Leo, “Sınırlardan, tanımlardan ve kurumlardan önce her zaman insanlar vardır,” dedi. Selefi Francis’in 2020 tarihli Fratelli Tutti [Tüm Kardeşler] başlıklı papalık genelgesine atıfta bulunarak, toplumsal dostluğun “kardeşliğin kamusal, dinamik ve somut bir ifadesi” olduğunu ve birbirimizi Tanrı’nın çocukları olarak tanıdığımızda “her türlü farklılık, bölünme veya çatışmanın ötesinde, insanları temelde birleştiren şeyle temas kurduğumuzu” söyledi. Bunu Vance’in geçen sene yaptığı konuşmadaki vurguları ile kıyaslayın. Ona göre Amerika, “kendine özgü bir coğrafyada, kendine özgü bir halkla, kendine özgü bir inanç sistemi ve yaşam tarzına sahip” bir yerdi. ABD’yi tanımlayan şey, öncelikle “egemenlik” anlamına gelmeliydi. Daha sonra Amerikan vatandaşlığı, halkının egemenliğini koruyan bir ulusa ait olmak demekti; özellikle de “sınırları ve ulusal karakter farklılıklarını ortadan kaldırmaya kararlı modern bir dünyadan” ayıran bir egemenlik.

Ama kavganın taradığı alan daha geniş. DEI’den tutun da LGBT haklarına, kadınların ruhban sınıfına dahlinden başlayın da kürtaja kadar Amerikan siyasetindeki bilindik kültür savaşları temalarının hemen hepsinin yanında Filistin meselesi ve dinler arası diyalog da bu pakette yer alıyor. Papa Francis’in kilisede reform hamleleriyle başlayan tartışmalar, 2008 krizinden sonra felaketten çıkış arayışları ve Trump’ın yükselişi ile çakışınca, tüm taraflar siyaset kurumunda da kendine açık veya gizli müttefikler bulmaya başladı. 

Vatikan’ın kendi programı için ittifak kurduğu ülkeler arasında İngiltere’nin olduğu görülüyor. Kral Charles, geçen sene 16. yüzyılda VIII. Henry’nin Roma ile ilişkilerini kesmesinden bu yana bir papayla birlikte kamuya açık bir şekilde dua eden ilk İngiliz hükümdarı oldu ve “Katolik Kilisesi ile İngiltere Kilisesi’nin el ele vermesini” övdü. Kraliyet ailesi, ayinin “Katolik Kilisesi ile İngiltere Kilisesi’nin el ele vermesini simgelediğini” belirtti. MAGA’cı postliberaller ise, söylemeye bile gerek yok, Avrupa Yeni Sağı ile sağ-dini siyonist çevrelerle el ele ilerliyor.

Fakat tam bu noktada ilginç bir çelişki veya iç içe geçmişlik boy gösteriyor. Önce postliberaller ve Silikon Vadisi’ndeki müttefikleri arasında: Bu akım üzerine bir kitap da yazan Matt Sleat, iktisadi politika düzleminde postliberallerin, Reagan’cı muhafazakârların ölümüne piyasacılığının aksine, neoliberalizmin büyük şirketlerin eşi benzeri görülmemiş kârlar elde etmesine yardımcı olurken emekçilere zarar verdiğini, yerel toplulukları yok ettiğini ve çevreye zarar verdiğini savunuyorlar. Serbest ticaretin herkesin, özellikle de işçi sınıfının, yaşam standartlarını yükseltmediğini söylüyorlar. Bunun yerine, güçlü tekellerin parçalanmasını, yeniden sanayileşmeyi, ücretlerin aileleri geçindirebilecek düzeyde olmasını, işçilerin (serbest çalışanlar dahil) korumasını ve sendikaları ile meslek örgütlerini desteklenmesini istiyorlar. Sleat, tarihten benzerlik bulup çıkarıyor: Postliberaller, 1980’lerin serbest piyasa felsefesinden ziyade, devletin sermayeye karşı denge oluşturduğu 1930’lardaki New Deal’a daha yakın görünüyor. Bu “devletçi” pozisyonun, Vance’in en önemli destekçisi Peter Thiel ve çevresindeki “deregülasyon” tayfasından uzak düştüğü açık.

İç içe geçmişlik kısmı daha da manidar. Mesela postliberallerin tiksindikleri Papa Francis, papalığı süresince, kapitalizmin kâr yerine insanlara hizmet etmeye odaklanmasını sağlamak için radikal bir dönüşüm çağrısı yapan bir iktisadi vizyon ortaya koymuştu: dürüst liderlik, insana odaklanmak, etik sorumluluk, insanlığı sömürmek yerine ona hizmet edip yücelteceği bir dünyanın şekillenmesine katkıda bulunmak. Küreselleşmenin aşırılıklarından, “talancı kapitalizm”den, “ölümcül ekonomi”den bahseden de yine aynı Francis’ti:

“Francis, 2008-09 küresel finans krizinin köklerini, kendi ifadesiyle ‘yeni putlar yaratan’ derin bir antropolojik krize dayandırıyordu. Ona göre, İncil’de geçen eski ‘altın buzağıya tapınmak’ yeniden ortaya çıkmıştı; ama bu kez modern bir biçimde. Artık ‘paranın tanrısallaştırılması’ ve halka hizmet etmeyen bir ‘ekonomi diktatörlüğü’ ile karşı karşıyaydık.”

Öyle ki, Francis, Laudato si’ kitabında, iş dünyasının “ortak yarar”a hizmet etme potansiyelini vurguluyor, “İş hayatı, zenginlik yaratmaya ve dünyamızı daha iyi bir yer haline getirmeye yönelik asil bir uğraştır… özellikle de istihdam yaratmayı ortak yarara hizmetinin vazgeçilmez bir parçası olarak görürse,” diyordu!

Şimdiki Papa’nın kendisini devamcısı saydığı XIII. Leo’nun esas olarak güçlenen sosyalizme, ama bir yandan da “vahşi kapitalizm”e karşı kaleme aldığı Rerum Novarum, “Katolik Sosyal Öğretisi”nin temeli sayılıyor. XIII. Leo, “sosyal Papa”, “işçilerin Papa’sı” olarak da biliniyor. Katolik toplumsal öğretisinin 19. yüzyılın ikinci yarısına damga vuran “toplumsal mesele” [social question] hakkındaki yorumlarının ilk derli toplu yayınını o yaptı diyebiliriz. “Üçüncü yol” adı verilen politik akımın Katolik Kilisesi’nce uluslararası bağlamda teorileştirilmesinin de başlangıcıydı: “Düşman kardeşler” liberalizm ve sosyalizme karşı, etik-politik bir reformist hareket Rerum Novarum’a referansla büyüyecekti. Sanayi devriminin felakete sürüklediği işçiler ve yoksullar, “adalet” fikri ve adil ücret (“Yaşanabilir Ücret”) ile kurtarılacak; tüm toplumsal bağların ekonominin soğuk hesapçılığına indirgendiği bir çağda, işçi ve işverenlerin Hristiyanca örgütlenmesi ile toplumsal meselenin yarattığı sefalete çözüm bulunacaktı.

Zaten Papa seçilen Robert Francis Prevost (XIV. Leo), Kardinaller Meclisi önünde yaptığı ilk konuşmada Leo adını seçmesinin esas nedenini şöyle açıklıyordu:

“Aynı yolda devam etme çağrısını içimde hissederek, XIV. Leo adını almaya karar verdim. Bunun çeşitli nedenleri var, ama asıl nedeni, Papa XIII. Leo’nun tarihi Rerum Novarum adlı genelgesinde, ilk büyük sanayi devrimi bağlamında toplumsal meseleye değinmiş olmasıdır. Günümüzde Kilise, insan onurunun, adaletin ve emeğin savunulması için yeni zorluklar ortaya çıkaran bir başka sanayi devrimine ve yapay zeka alanındaki gelişmelere yanıt olarak, herkese sosyal öğretisinin hazinesini sunmaktadır.”

Dolayısıyla, Magnifica Humanitas genelgesinde(5) yapay zekanın tehlikelerine dikkat çekip regülasyon çağrısı yapan Leo’nun kıyametvari bir gönderme ile “Babil Kulesi” tehlikesinden bahsetmesi ile Papa’nın yapay zekaya yaptırım çağrısını yetersiz bulan muhafazakâr Katoliklerin varlığı işleri karıştırıyor. Neoliberalizme düşmanlık, hadi en hafifinden “aşılmışlık” atfedenler kavganın her iki tarafında da mevcut. 

İlahiyat doktoru David Congdon, postliberalizmi “apokaliptik siyaset” olarak ele alıyor. Patrick Deneen gibi isimlerden ilhamla, postliberal entelektüellerin “kültürel bir felaket” anlatısını nasıl kurguladıklarına işaret ediyor. Bu anlatıya göre, liberalizm sadece başarısız olmakla kalmamış, Batı medeniyetinin tam anlamıyla çöküşüne yol açmıştır.

Bu bağlamda, kıyamet fikri, farklı yollardan da gitseler Katolik hizipleri birbirine bağlıyor. Apokalips propagandasının sinsi bir siyasi işlevi var çünkü: Gerek postliberaller, gerek muarızları, medeniyetle ilgili varoluşsal bir kriz hikâyesi ile, aksi takdirde düşünülemesi mümkün olmayacak olağanüstü önlemleri meşrulaştırıyorlar, en azından şuyuunu vukuundan beter olmaktan çıkarıyorlar. 

Peki böyle bir kriz yok mu? Bir sonraki yazıda, kapitalizmin çıkan canlarına göz atıp eskatoloji ile bilimsel kriz analizini birbirinden ayırmaya çalışacağız.


(1) Centre de recherches internationales’te (CERI) postliberalizm üzerine yazan Nadia Marzouki ABD’deki bu türden Hıristiyan akımlarını tarif etmek için “siyasal Hıristiyanlık” (political Christianity) terimini kullanıyor.
(2) Bir başka postliberal, Harvard’da hukuk profesörü Adrian Vermeule, “integralizm” adını verdiği kavramla, “ortak yarar” için kilise ile devletin birbirine entegre olması gerektiğini savunuyor. Vermeule, Kilise’ye manevi ve ahlaki konularda devleti ve hükümeti yönlendirmek için hak ettiği yetkinin verilmesi gerektiğini düşünüyor.
(3) İlahiyatçı David Congdon, Deneen’in çalışmalarına ilişkin analizinde bu yazarın, liberalizmin bireysel özgürlüğe verdiği önemin ‘sürekli devrim ve kültürel yıkıma’ yol açtığını savunur. Deneen’in alternatifi dil, din, hukuk ve hükümeti yerel grup kimliklerine dayandırarak, Congdon’un “bireysel muhalefeti şiddetle bastıran otoriter, homojen bir toplumun koşulları” olarak tanımladığı modeldir.
(4) Birleşik Krallık’ın çok fazla borçlandığını ve yakında bir borç krizine sürükleneceğini ileri süren CFABB, “İngiltere’nin tamamen çökmüş durumda” olduğu iddiasına yaslanıyor ve  ülkenin “hızlı, radikal bir reforma” ihtiyaç duyduğunu öne sürüyor. En önemli öncelikleri arasında, “2029’da kurulacak yeni hükümetin hazırlıklarına yardımcı olmak” için anayasa reformu ve yeni politika seçenekleri geliştirmek yer alıyor. Think-tank’in planı açıkça Heritage Vakfı’nın “Project 2025”inden ilham alıyor. Grup, ABD’de de varlığını hissettirmeye başladı ve Donald Trump’ı iki kez Beyaz Saray’a taşıyan MAGA hareketinden ilham almak ve milyonlarca dolar toplamak için Teksas eyaletinin Dallas kentinde bir şirket kurdu. Ayrıntılı bilgi için buraya bakınız.
(5) Leo’nun finans hakkındaki fikirleri de kısmen klişelerden ibaret olmakla birlikte anılmaya değer. Genelgenin 160. paragrafında şöyle diyor:

“Son yıllarda, kısmen kripto para birimlerinin ortaya çıkmasıyla birlikte finansın önemi artmış ve bu alanda önemli yenilikler yaşanmıştır. Seleflerimin öğretilerinde, özellikle de papalık genelgelerinde yer alan düşünceler ve gözlemler, finansal aracılık sektörünün ‘gerekli antropolojik ve ahlaki temellerden yoksun bir şekilde faaliyet gösterdiğinde, sadece bariz suistimallere ve adaletsizliğe yol açmakla kalmayıp, aynı zamanda sistemik ve küresel bir ekonomik kriz yaratma kapasitesini de sergilediğini’ vurgulamıştır. Aynı şekilde, sermayeden elde edilen gelir, genellikle iktisadi sistemin birincil çıkarlarının kenarına itilen emekten elde edilen gelirin yerini alma eğilimindedir. Oysa, tasarrufların reel ekonomi için krediye dönüştürülmesi –böylece hem istihdam hem de serbest meslek imkânları yaratılması– kalkınma ve devam eden dönüşüm süreçlerine eşlik etmesi gereken yatırımlar açısından hâlâ merkezi bir öneme sahiptir. Kredinin toplumsal işlevi, yeri doldurulamaz niteliktedir. Kendi başına bir amaç olan finans, kalkınma, yaratım ve emeğin evrimine yönelik finansmanla temelden farklıdır.”

Finansa ilişkin bu harcıalem değerlendirmelerin “ilerici” Katolisizmden ibaret olmadığını, uzun uzadıya bahsettiğimiz postliberalizmde de yer aldığını hatırlatıyorum. Bu konuya önümüzdeki yazılarda tekrar döneceğiz.

Okumaya Devam Et

Amerika

Cumhuriyetçilerin NASA anlaşmazlığı Trump’ın Ay planını zorluyor

Yayınlanma

ABD Kongresi’nde Senato ve Temsilciler Meclisi’ndeki Cumhuriyetçiler arasında süren NASA yasa tasarısı müzakereleri, Ay üssü ve uzay istasyonunun geleceği konusundaki görüş ayrılıkları nedeniyle kilitlendi. Yaşanan anlaşmazlık, Başkan Donald Trump’ın 2030 yılına kadar kalıcı bir Ay üssü kurma hedefini tehlikeye atıyor.

ABD Başkanı Donald Trump’ın cuma günü Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) Houston’daki Johnson Uzay Merkezi’ne yapacağı ziyaret öncesinde, Kongre’nin iki kanadındaki Cumhuriyetçiler arasında NASA yetkilendirme yasa tasarısı üzerine yürütülen müzakereler tıkandı.

Senato ile Temsilciler Meclisi arasındaki bu görüş ayrılığı, Trump’ın en önemli önceliklerinden biri olan kalıcı Ay üssü projesini tehlikeye sokuyor.

Trump, geçen yılın aralık ayında yayımladığı bir başkanlık kararnamesiyle NASA’dan Artemis programı kapsamında 2030 yılına kadar bir Ay üssünün ilk unsurlarını kurmasını talep etmişti.

Ziyaret hakkında bilgi sahibi bir hükümet yetkilisi, Trump’ın Houston’da Artemis programının önemine ve on yılın sonuna kadar bir Ay üssünün inşasına başlama hedefine değinmesinin beklendiğini aktardı.

Trump’ın Houston ziyaretinin amaçlarından biri de bu yılın başlarında Ay çevresinde on günlük bir uçuş gerçekleştiren Artemis II mürettebatına Kongre Uzay Onur Madalyası takdim etmek. Söz konusu görevle 1972 yılından bu yana ilk kez mürettebatlı bir uzay aracı alçak Dünya yörüngesinin ötesine geçmişti.

Trump ayrıca geçen hafta ABD’nin ticari uzay fırlatmalarının sayısını artırmayı hedefleyen ve 2025’te 200’ün altında kalan fırlatma ve atmosfere yeniden giriş sayısını 2030’a kadar en az bine çıkarmayı amaçlayan bir genelge imzaladı.

Teksaslı Cumhuriyetçiler karşı karşıya

Trump’ın Ay hedeflerindeki ilerleme, Senato Ticaret Komisyonu ile Temsilciler Meclisi Bilim, Uzay ve Teknoloji Komisyonu arasındaki anlaşmazlık nedeniyle duraksamış durumda. Her iki komisyona da Teksaslı Cumhuriyetçiler, Senatör Ted Cruz ve Temsilciler Meclisi Üyesi Brian Babin başkanlık ediyor.

İlkbaharda tamamlanması öngörülen müzakerelerin, Senato tasarısında yer alan iki ana madde nedeniyle tıkandığı bildiriliyor. Bu maddeler, Ay’ın güney kutbundaki Shackleton Krateri yakınlarında bir Ay üssünün zeminini hazırlamayı ve Uluslararası Uzay İstasyonu’nun (ISS) faaliyetlerini 2032 yılına kadar uzatmayı içeriyor.

Görüşmelere yakın bir kaynak, The Hill gazetesine yaptığı açıklamada, 119. Kongre dönemi sona yaklaşırken Temsilciler Meclisi’nin Senato tasarısını “ağırdan aldığını” ve bunun gerilimi tırmandırdığını öne sürdü.

Temsilciler Meclisi Bilim Komisyonu’na yakın bir kaynak ise tasarının yıl sonuna kadar çıkacağını savunarak tarafların Noel tatilinden önce bir uzlaşmaya varmak amacıyla resmi metin alışverişini sürdürdüğünü söyledi. Aynı kaynak, “Temsilciler Meclisi süreci bekletmiyor, biz Senato’dan adım bekliyoruz” dedi.

Temsilciler Meclisi şubat ayında kendi tasarısını kabul etmiş ancak metne Ay üssü inşasının önünü açacak veya uzay istasyonunun görev süresini iki yıl daha uzatacak ifadeleri dahil etmemişti.

Temsilciler Meclisi’ndeki Cumhuriyetçiler, önceki Kongre döneminde de benzer bir tasarıyı geçirdiklerini ancak o dönemde Demokratların kontrolündeki Senato’nun adım atmadığını hatırlatıyor. Siyasi analistlerin öngördüğü gibi ara seçimlerde Temsilciler Meclisi’nde çoğunluk Demokratlara geçerse, müzakerelerin tamamen başa dönebileceği değerlendiriliyor.

Houston Körfez Bölgesi Ekonomik Ortaklığı Başkanı Brian Freedman, tasarının yasalaşmasının uzay sektörüne güvence sağlayacağını vurguladı:

“Yetkilendirme yasası NASA için kritik önemde. Dokuz yıldır tam kapsamlı bir yasa çıkarılamadı; iki kanadın ortak paydada buluşmasını destekliyoruz. Her iki tasarıda da çok olumlu unsurlar var.”

Kongre en son 2022’de kapsamı dar bir yetkilendirme yasası çıkarmış, tam kapsamlı son yetkilendirme yasasını ise 2017’de onaylamıştı.

Uzay istasyonunun geleceği

Senato Ticaret Komisyonu’ndan mart ayında partiler üstü bir uzlaşmayla geçen tasarı, doğrudan NASA ile istişare içinde hazırlandı. Tasarı, NASA Başkanı Jared Isaacman’ın Ay üssü kurmak için duyurduğu 20 milyar dolarlık planın hayata geçirilmesi yönünde önemli bir adım olarak görülüyor.

Isaacman mart ayında yaptığı açıklamada, “Bu kez hedef sadece bayrak dikip ayak izi bırakmak değil, orada kalıcı olmak” demiş ve NASA’nın en az iki ticari fırlatma sağlayıcısıyla altı ayda bir mürettebatlı iniş gerçekleştirmeyi hedeflediğini duyurmuştu.

Temsilciler Meclisi Bilim, Uzay ve Teknoloji Komisyonu ise Senato’nun getirdiği yükümlülüklerin, konsept tam anlamıyla olgunlaşmadan NASA’yı pahalı bir taahhüdün altına sokmasından endişe ediyor.

Komisyonun yaklaşımını bilen bir kaynak, “Planı beğeniyoruz ancak bu çok maliyetli bir girişim. Gelecek yıllarda NASA’nın elini kolunu bağlamak istemiyoruz” ifadelerini kullandı.

Temsilciler Meclisi’ndeki Cumhuriyetçiler ayrıca, yılda birkaç milyar dolara mal olan Uluslararası Uzay İstasyonu’nun 2032’ye kadar mürettebatlı olarak işletilmesini zorunlu kılmaya karşı çıkıyor.

NASA’nın gelecekte bu bütçeyi başka alanlara kaydırmak isteyebileceği kaydediliyor. Cruz ve Senato’daki Cumhuriyetçiler ise istasyonun alçak Dünya yörüngesinde kesintisiz mürettebatla tutulmasını uzun vadeli ABD politikasının bir gereği olarak görüyor.

İstasyon, Temsilciler Meclisi Üyesi Babin’in seçim bölgesi olan Teksas 36. Bölge’deki Johnson Uzay Merkezi bünyesinde yer alan ve 24 saat çalışan Christopher Kraft Jr. Görev Kontrol Merkezi tarafından yönetiliyor.

Senato kanadı, istasyonun merkez için büyük bir gurur kaynağı olmasına rağmen Babin’in süreyi 2032 sonuna kadar uzatan maddeyi neden benimsemediğini sorguluyor.

Buna karşın Temsilciler Meclisi Bilim Komisyonu’na yakın kaynaklar, kendi tasarılarının da NASA’nın 2030 sonrasında istasyonu işletmesine izin verdiğini, ancak kurumu milyarlarca dolar harcamaya mecbur bırakmak istemediklerini belirtiyor.

Bir kaynak, “Bunu sürdürdüğümüz her yıl, alçak Dünya yörüngesinde ticari araçlara geçişi destekleyecek paradan kesilmiş oluyor” dedi.

İki tasarı arasındaki bir diğer temel farkı ise süre oluşturuyor. Senato tasarısı NASA’ya iki yıllık, Temsilciler Meclisi tasarısı ise bir yıllık yetkilendirme sağlıyor. Temsilciler Meclisi müzakerecileri, iki yıllık bir tasarının genel kurulda üçte iki çoğunlukla hızlı usulden geçirilmesinin daha zor olacağını savunuyor.

Eski NASA Genel Sekreteri ve Space Policy Group kurucusu Mike French, Senato tasarısının zamanlama açısından daha avantajlı olduğunu ve daha net bir yön çizdiğini, Temsilciler Meclisi tasarısının ise denetim ve raporlama odaklı kaldığını ifade etti.

French, Temsilciler Meclisi’nin tasarısını Isaacman’ın Artemis hedeflerini açıklamasından önce hazırladığına dikkat çekerek, “Senato tasarısı, Isaacman’ın bu yılın başında ortaya koyduğu genel vizyonla çok daha uyumlu; Ay üssü de bu vizyonun kilit unsurunu oluşturuyor” değerlendirmesinde bulundu.

Okumaya Devam Et

Amerika

ABD’de şirket karları rekor kırdı, ücretler dip yaptı

Yayınlanma

ABD’de Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde şirket karları rekor seviyeye ulaşırken çalışanların gelir payı tarihi dip noktaya geriledi. The Financial Times gazetesi, derinleşen gelir eşitsizliğinin ülkede hoşnutsuzluğu artırarak siyasi kutuplaşmayı ve popülizmi körüklediğini aktardı.

ABD’de Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde şirketlerin elde ettiği karlar tarihi rekor kırarken, çalışanların milli gelirden aldığı pay son yılların en düşük seviyesine indi.

The Financial Times’ın (FT) ABD Ekonomik Analiz Bürosu verilerine dayandırdığı haberine göre, bu durum kamuoyunda tepkileri artırırken ülkedeki siyasi kutuplaşmayı da derinleştirdi.

Ekonomik Analiz Bürosu verilerine göre, ABD merkezli şirketler ikinci çeyrekte yıllık bazda 4,8 trilyon dolarla vergi öncesi rekor kar elde etti. Şirket karlarının toplam milli gelirin yüzde 18’ine ulaştığı ve bunun İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kaydedilen en yüksek oran olduğu belirtildi. Buna karşılık, çalışanların maaş ve sosyal yardımlardan aldığı pay yüzde 60’a gerileyerek 1950’li yıllardan bu yana görülen en düşük düzeye indi.

Habere göre, düşük ücret politikası uygulayan en büyük şirketlerin üst düzey yöneticilerinin maaşları 2019-2025 döneminde yüzde 41 artış gösterdi. Aynı dönemde medyan çalışan ücretlerindeki artış ise yüzde 21’de kalarak yüzde 26’lık fiyat artışının gerisinde kaldı.

“İki ayrı ekonomi oluştu”

Gazete, şirketlerin elde ettiği aşırı karların eşitsizliği tırmandırdığına dikkat çekti. Temel kazanımların yatırım gelirleriyle yaşayan varlıklı kesime gittiği, orta ve düşük gelirli hanelerin ise yalnızca maaşlara bağımlı olduğu kaydedildi. Enflasyonun ücret artışlarını geride bırakmasıyla birlikte reel saatlik ücretler temmuz ayında yıllık bazda yüzde 0,2 azaldı.

Groundwork Collaborative adlı düşünce kuruluşunun politika direktörü Elizabeth Pancotti tabloyu şu sözlerle değerlendirdi:

“En üst gelir grubunda görülen büyüme, alt kesimlerdeki büyümeyi -eğer böyle bir büyüme varsa- çok ama çok geride bırakıyor. Bugün iki ayrı ekonominin var olduğunu görüyoruz: Biri ana geliri yatırımlardan ve pasif kazançlardan oluşanlar için, diğeri ise her gün çalışan sıradan emekçiler için.”

FT’nin aktardığına göre Trump, gıda yardımı kuponları dahil olmak üzere sosyal yardım programlarında kesintiye giderken, ağırlıklı olarak şirketlere ve zenginlere fayda sağlayan geniş çaplı vergi indirimlerini hayata geçirdi. Şirketler ile yatırımcıların durumu ve düşük gelirli Amerikalılar arasındaki açılan makas, seçmenlerin tepkisini artırarak ülkedeki siyasi bölünmeyi hızlandırdı.

Siyasette popülist söylem yükselişte

Derinleşen eşitsizlik Amerikan siyasetinde popülizm dalgasını güçlendirdi. Cumhuriyetçiler ve Demokratlar popülist söylemlere daha sık başvururken, “Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri” ön seçimlerde ılımlı adayları geride bıraktı. New York’ta “şirket açgözlülüğünü” eleştiren Zohran Mamdani belediye başkanı seçildi.

Başkan Yardımcısı JD Vance, çalışanların şirket kararlarına daha fazla dahil edilmesi çağrısında bulunurken, Trump da şirketleri spekülasyon yapmak ve fiyatları fahiş şekilde artırmakla suçladı.

The Washington Post’un ağustos ayında yayımladığı analizde de süregelen yüzde 3,4’lük enflasyon ve yüksek fiyatlar nedeniyle Amerikalıların harcamalarında daha temkinli davrandığı aktarılmıştı.

Tüketici hareketliliğinin genel olarak dirençli kalmasına rağmen, ailelerin indirim arayışına girdiği, daha ucuz ürünleri tercih ettiği ve pahalı hizmetlerden vazgeçtiği vurgulanmıştı.

Moody’s Analytics Başekonomisti Mark Zandi, genel tüketim göstergelerinin borsa artışlarından kazanç sağlayan varlıklı Amerikalılar sayesinde ayakta kaldığını, buna karşılık dar gelirli kesimlerin mali zorluklarla daha fazla yüzleştiğini ifade etmişti.

Trump bir yıl önce, 2018 yılında yürürlüğe koyduğu vergi indirimlerinin süresini uzatan “Büyük ve Güzel Yasa”yı (Big Beautiful Bill) imzalamıştı. Bu yasa, kurumlar vergisinin yüzde 35’ten yüzde 21’e düşürülmesini ve vergiye tabi geliri 600 bin doların üzerinde olan evli çiftler için azami gelir vergisi oranının yüzde 39,6 yerine yüzde 37 olarak uygulanmasını içeriyordu.

FT, söz konusu vergi yasasının eşitsizliği daha da artırdığını, en yoksul hanelerin daha fazla kayba uğrarken zenginlerin kazancını artırdığını aktardı. Bu durumun, kriz sonrasında farklı sosyal kesimlerin kalkınma süreçlerindeki ayrışmayı tanımlayan “K tipi ekonomi” modelini güçlendirdiği belirtildi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English