Dünya Basını
Dolarsızlaşmayı Çin mi engelliyor?

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, küresel ekonomideki ilginç bir açmaza işaret ediyor: Özellikle Ukrayna ve İran savaşları ile birlikte yaygınlaşan yaptırım ekonomisinin tetiklediği tüm “dolarsızlaşma” iddialarına rağmen, Çin’in finansal piyasalara yönelik kısıtlayıcı tutumu ve renminbiyi konvertibl kılmaması doların küresel rezerv para olma statüsünü koruyor. Dolayısıyla ABD’ye ve dolarına rakip olduğu düşünülen Çin ve renminbi, aslında dolara karşı küresel bir alternatif ortaya çıkmasının önündeki en büyük engel gibi görünüyor. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
İktidarda Kalmak
Ho-fung Hung
NLR/Sidecar
5 Haziran 2026
Küresel ekonomi her kargaşaya sürüklendiğinde, dolar hegemonyasının sonunun yaklaştığına dair tartışmalar yeniden gündeme gelir. Mart 1978’de –Bretton Woods sisteminin çöküşünün ardından ve ABD’de stagflasyonun hüküm sürdüğü bir dönemde– New York Times, Sovyet ekonomist Stanislav M. Menşikov’un “Dolar Krizine Marksist Bir Bakış” başlıklı bir köşe yazısını yayınladı. Kızıl Ordu üniforması giymiş bir ayının bir dolar banknotunu büyüteçle incelediği bir karikatürle birlikte yayınlanan makale, ABD tekelci kapitalizminin çelişkileri ve krizlerinin doların küresel hakimiyetine son verdiğini ve büyük ekonomilerin değer saklama aracı olarak altına ve daha güvenli para birimlerine yönelmeye başladığını ilan ediyordu.
2008 finans krizi, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Trump’ın gümrük vergileri ve ABD’nin müttefiklerini işgal etme tehditleri ile İran’la devam eden savaş, hepsi de dünyanın savaş sonrası para düzenine olan sabrının tükenmekte olduğuna dair benzer tahminlere ilham verdi. Dünya ekonomisindeki hiçbir büyük aktörün, ticareti ve birikimleri için dengesiz bir gücün para birimine bağımlı kalmak istemeyeceği mantıklı görünüyor. ABD dolarının itibari para birimi statüsü –Nixon’un 1971’de doların altınla değiştirilebilirliğini sona erdirmesinden bu yana herhangi bir değerli metal ile desteklenmiyor– ABD’nin kötüleşen cari hesap ve mali açıkları göz önüne alındığında uzun süredir kırılgan olarak görülüyor. Yine de dolar, küresel ticaret ve finans alanında en yaygın kullanılan para birimi olmaya devam ederken, avro ise çok geride ikinci sırada yer alıyor. Çin, dünyanın en büyük ikinci ekonomisi ve “dünyanın atölyesi” haline gelmiş olsa da, renminbinin uluslararası kullanımı buna kıyasla hâlâ çok az; İngiliz sterlini ve Japon yeninin bile çok gerisinde kalıyor. Bu durum, renminbinin bir sonraki hegemon para birimi olmak üzere olduğunu savunanları hayal kırıklığına uğratıyor.
Doların küresel hakimiyeti, ABD’ye dünyanın dört bir yanından kendi para birimiyle borçlanma konusunda “fahiş bir ayrıcalık” sağlamıştır. Teorik olarak ABD, Washington’un her zaman borcunun faizini ödemek ve geri ödemek için daha fazla para basabileceği için temerrüde düşemez. Karşılığında eşdeğer miktarda ürün ve hizmet sunmaya gerek kalmadan, yoktan var ettiği dolarlarla dünyanın dört bir yanından ürün ve hizmet satın alabilir. Başka hiçbir ülke, iflasla karşı karşıya kalmadan bu ölçekte mali ve ticaret açıklarını sürdüremez. Aynı zamanda, dolara bağımlı olan tüm ülkeler, özellikle de gelişmekte olan ülkeler, ABD faiz oranlarındaki dalgalanmaların insafına kalmıştır. Faiz oranlarını yüzde 20’nin üzerine çıkaran ve uluslararası bir borç krizini tetikleyen 1979 Volcker şoku, dolar bağımlılığının tehlikelerini acı bir şekilde ortaya koymuştur. Yine de, zaman zaman ortaya çıkan hoşnutsuzluk patlamalarına rağmen, dolar, hegemonyasının altınla desteklendiği dönemin (1945–1971) iki katından fazla bir süre boyunca (1971–2026) bir itibari para birimi olarak hegemonyasını sürdürmüştür.
Bu hegemonyayı ne sürdürmektedir, hangi koşullarda sona erebilir ve ondan sonra ne gelebilir? Ana akım iktisatçılar, dolar sisteminin devamlılığını açıklamak için genellikle “ağ dışsallıkları”na veya “sürü psikolojisi etkisine” odaklanmaktadır. Çoğu ülke ve şirket dolara güvendiği için, tek bir aktörün kopup başka bir para birimini kullanmaya başlaması zordur. İktisat literatürü ayrıca dolar varlık piyasalarının benzersiz derinliğini, kurumsal gelişmişliğini ve istikrarını vurgular. Yine de bu faktörler bir para biriminin hegemonyasını sürdürmek için yeterli olsaydı, İngiliz sterlininin hegemonya dönemi sona ermezdi. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, 1944’teki Bretton Woods Konferansı’nda 35 doların bir ons altına sabitlenmiş uluslararası bir para sistemi kurulmuş olmasına rağmen, sterlin hâlâ önde gelen para birimiydi. İngiliz İmparatorluğu, çoğu kendi para birimine bağlı olan geniş topraklar üzerinde kontrolünü sürdürüyordu. 1947’de, dünyadaki döviz varlıklarının neredeyse %90’ı hala sterlin cinsindendi. Ne var ki, İngiliz İmparatorluğu’nun dağılmasıyla birlikte, yeni bağımsızlığını kazanmış eski İngiliz kolonileri ve himayesi altındaki ülkeler de dahil olmak üzere şirketler ve ülkeler dolara geçtikçe sterlinin hegemonyası hızla çöktü. Londra önde gelen bir finans merkezi olmaya devam etti fakat şehrin bankaları sterlin işlemlerini dolar işlemlerine dönüştürdü. Aslında, Londra’nın bir offshore dolar merkezi olarak yükselişi, doların küresel hakimiyetine ivme kazandırdı.
Dolayısıyla, doların kalıcılığı yalnızca mevcut avantajına ve New York’taki dolar finans piyasalarının derinliğine dayanamaz. Kurumsal faktörler ve özel finans alanındaki mevcut tercihler normal zamanlarda önemlidir. Ama kriz anlarında, ABD’nin askeri gücü sıklıkla devreye girmiştir. Araştırmam, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana küresel dolar sisteminin temel direklerinden birinin, ABD’nin en zengin kapitalist ekonomilere (Avrupa ve Japonya) ve emtia üreticilerine (özellikle Orta Doğu’daki petrol ihracatçıları) sağladığı güvenlik şemsiyesi olduğunu gösteriyor. Dünyanın en büyük silah ihracat mekanizmasına ve en geniş üs ağına sahip olan ABD, müttefiklerinin büyük miktarda dolar varlığı bulundurmasını ve koruma karşılığında ticaretlerini dolar üzerinden yürütmesini sağlıyor. Bir ülkenin Amerikan silah alımlarına ve topraklarında Amerikan askerlerinin varlığına dayanan savunma konusunda ABD’ye bağımlılığı, ABD Hazine tahvillerinin ve diğer dolar varlıklarının sahipliği ile yüksek oranda ilişkili. Benim “dolar-güvenlik bağı” olarak adlandırdığım bu düzen altında, en zengin kapitalist ülkeler ve önde gelen petrol ihracatçıları dolar sistemine sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Bu düzenleme, bu pazarlara veya enerji kaynaklarına erişmek isteyen diğer ülkelerin de dolar kullanmak zorunda olduğu anlamına gelir.
Soğuk Savaş’ın doruk noktasından bu yana, büyük iktisadi aktörler zaman zaman rezervlerini çeşitlendirmeye ve diğer para birimlerinde ticaret yapmaya çalışmıştır. Örneğin Batı Almanya, 1950’lerin sonlarında ABD’nin ödemeler dengesinin bozulmasıyla birlikte dolar rezervlerini altınla değiştirmeye başlamıştı. Arap petrol üreticileri ise 1970’lerde petrol ihracatlarının faturalandırılmasını bir para birimi sepeti üzerinden yapmayı düşünmüştür. 2000’li yılların başında, Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak, BM’nin “Petrol Karşılığı Gıda” programındaki satışlarını dolar yerine avro cinsinden gerçekleştirmeye başladı. Her durumda Washington, bu ülkeleri tekrar kendi safına çekmek için –teşvik, zorlama veya doğrudan işgal yoluyla– askeri baskıya başvurdu.
Elbette, dolar hegemonyasının dayanıklılığı, onun kalıcılığını garanti etmez. 2000 yılından bu yana, küresel olarak tutulan ABD Hazine tahvillerinin çoğunluğu, askeri açıdan ABD’ye bağımlı ülkelerde kalmaya devam etse de, giderek artan bir payı, Cayman Adaları gibi offshore finans merkezlerindeki hesaplara ve Washington’un güvenlik şemsiyesinden bağımsız olmasının yanı sıra jeopolitik bir rakip olan ilk büyük güç olan Çin’e kaymıştır. Dolar-güvenlik bağına yönelik bu erozyon –artan ABD mali ve cari açıklarıyla birleşince– küresel ölçekte bu para biriminden uzaklaşma sürecini tetikleyebilirdi. Fakat şu ana kadar bu gerçekleşmedi. Bunun yerine, ABD’nin kendisinde başlayanlar da dahil olmak üzere arka arkaya yaşanan krizlerin ardından doların küresel ekonomi üzerindeki hakimiyetinin daha da pekiştiğine tanık olduk.
Bu geçişin durmasının önemli bir nedeni, uygulanabilir bir alternatifin olmamasıdır. Avronun tasarım kusurları, özellikle merkezi mali ve siyasi otoritenin eksikliği, Avrupa dışında kullanımını kısıtlıyor. Renminbi daha makul bir aday gibi görünüyor. ABD’nin güvenlik şemsiyesi dışındaki en büyük ekonomi olarak Çin, küresel olarak dolar hegemonyasına meydan okuyabilecek en güçlü konuma sahip. RMB’nin [renminbi] uluslararası kullanımını teşvik etmek, 2008 küresel finans krizinden bu yana Çinli politika yapıcıların açıkça belirtilen bir hedefi olmuştur. Ne var ki, Çin Komünist Partisi, finansal açıklığa karşı temkinli davranmaya devam ederek sermaye kaçışını önlemek için sıkı bir sermaye kontrol rejimi sürdürdü. Bu durum, RMB’nin serbestçe konvertibl hale gelmesini engelleyerek para birimine yönelik küresel talebi bastırıyor. RMB’nin dönüştürülemezliği nedeniyle, ABD yaptırımları nedeniyle dolar sisteminden dışlanan ve Çin ile ticaretinin büyük bir kısmını RMB üzerinden yürüten Rusya da dahil olmak üzere RMB sahipleri, RMB’yi Rus merkez bankası raporlarında “düşman devletlerin para birimleri” (yani ABD doları ve diğer Batı para birimleri) olarak adlandırılan para birimlerine dönüştürmek için maliyetli ve genellikle şeffaf olmayan yollar bulmak zorundalar. Birçok ortodoks iktisatçı ve IMF yetkilisi, Çin’in finansal sisteminin DTÖ’ye katılımının ardından giderek daha açık hale geleceğini varsaymıştı. Fakat sistemin kapalı olmasının sadece iktisadi bir durum olmadığını fark edemediler. Bu, ÇKP yönetiminin doğasında kök salmış bir siyasi düzenleme.
Bu beklentilerin aksine, Çin’in finansal sistemi tam tersi yönde ilerledi. Anayasa ile güvence altına alınmış devlet mülkiyetinin üstünlüğü göz önüne alındığında, Çinli özel servet sahipleri varlıklarının güvenliği konusunda temkinli davranmakta ve bunları özel mülkiyetin daha güçlü koruma altında olduğu yargı bölgelerine taşımaya istekli bulunuyorlar. Bu hedefler çoğunlukla Hong Kong, Singapur, Cayman Adaları ve ABD gibi köklü ortak hukuk [common law] geleneklerine sahip eski veya mevcut İngiliz toprakları. Çin ekonomisinin son on yılda derinleşen bir kriz dönemine girmesiyle ve bu krizin sonunun görünmemesiyle sermaye kaçışının baskısı artmıştır. Bu durum da ÇKP’nin sermaye kontrollerini sıkılaştırma isteğini yoğunlaştırdı.
Hong Kong’un en büyüğü olduğu offshore RMB piyasalarının, serbestçe dönüştürülebilir bir renminbi havuzu sağlayarak uluslararasılaşmanın başlangıç noktası olarak hizmet etmesi bekleniyordu. Fakat Pekin’in, offshore ve onshore RMB arasındaki faiz oranları ve değerlemelerdeki genişleyen uçurum ve bunun sonucunda ortaya çıkan finansal istikrarsızlık riskleri konusundaki endişesi, bu piyasaların genişlemesini yavaşlattı. Offshore mevduatlar şu anda onshore mevduatların yüzde 0,5’inden azını oluşturuyor. Karşılaştırma yapmak gerekirse, ABD dışında tutulan dolar mevduatları, ABD içindekinden daha fazla.
Çin ticaretinin giderek artan bir kısmı, Rusya ile ticaretin büyümesinin de etkisiyle, artık ABD doları yerine RMB ile gerçekleştiriliyor. Fakat Çin, ticaret ortaklarının çoğuyla büyük ticaret fazlası verdiğinden, bu durum offshore RMB’nin önemli ölçüde birikmesine yol açmadı. Çin dışındaki iki ülke –örneğin Suudi Arabistan ve Brezilya– birbirleriyle büyük ölçekte renminbi cinsinden ticaret yapmak isteseydi, offshore piyasalarda renminbi kıtlığı sorunuyla hemen karşı karşıya kalırlardı. İşlemlerini Çin’de onshore olarak gerçekleştirselerdi, sınırlı yatırım fırsatları ve paralarını ülke dışına çıkarmada önemli kısıtlamalarla karşılaşırlardı.
Çin daha fazla finansal açıklık seçmiş ve renminbiyi tam olarak konvertibl hale getirmiş olsaydı, muhtemelen doların üstünlüğünde önemli bir erimeye tanık olurduk. Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında Çin’e bağımlı olanlar da dahil olmak üzere Asya’daki birçok ekonomi, Çin’den RMB cinsinden krediler alarak ve ticarette RMB kullanımını artırarak dolarizasyondan çıkma sürecini başlatmış olabilirdi. Bu, en azından son yıllarda Amerika’nın Asya’daki jeopolitik etkisinin azalmasıyla birlikte hızla genişleyen Çin’in etki alanı içindeki dolar hegemonyasının sonunu işaret ederdi.
Böylece, dolar hegemonyasının uzun süredir devam eden temeli olan ABD’nin küresel askeri şemsiyesi zayıflama belirtileri gösterirken, ÇKP’nin parti-devleti istemeden de olsa doların hakimiyetini uzatıyor. Çin’de köklü bir finansal reform yapılmadığı sürece, dünyanın isteksizce dolar sistemine hapsolduğu mevcut çıkmazın devam etmesi muhtemel. ABD-Çin rekabetinin yoğunlaşmasıyla birlikte, Çin’in ekonomisi üzerindeki kontrolünün Amerikan imparatorluğunun ayakta kalmasında kilit bir faktör haline gelmesi ironiktir.
Dünya Basını
The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.
İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.
“Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.
Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.
Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.
IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.
“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”
Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.
Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.
İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.
Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.
Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.
“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”
Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.
Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.
İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.
Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.
RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.
Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.
Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.
Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.
Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.
Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.
Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.
Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.
Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.
“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”
Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:
“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”
George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.
London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.
Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.
Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.
“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”
The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.
Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.
Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.
2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.
Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.
Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.
Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.
“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”
Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.
Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.
Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.
Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.
Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.
Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”
Dünya Basını
Prof. Hanke: Trump İran konusunda kendini çıkamayacağı bir köşeye sıkıştırdı

Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, ABD Merkez Bankasının para arzını yok sayarak hedeflerini tutturamadığını açıkladı. Jeopolitik analist Brandon J. Weichert’in sorularını yanıtlayan Hanke, Washington yönetiminin İran politikasının da stratejiden yoksun olduğunu ve peş peşe yenilgiler getirdiğini belirtti.
Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Kıdemli Profesörü ve dünyaca tanınan para uzmanı Steve Hanke, uluslararası girişimci ve yayıncı Mario Nawfal’ın YouTube kanalında, The National Interest dergisinin ulusal güvenlik yazarı ve jeopolitik analisti Brandon J. Weichert’e mülakat verdi.
ABD ekonomisinin mevcut durumu, ABD Merkez Bankasının (Fed) faiz ve para arzı politikaları ile Washington’ın Ortadoğu’da İran’a karşı yürüttüğü askeri faaliyetleri ayrıntılı biçimde ele alan Prof. Hanke, hem para otoritelerine hem de Beyaz Saray’ın dış politika yönetimine yönelik sert eleştirilerde bulundu.
“Fed işini yapmıyor, para arzını görmezden gelerek kör uçuşu yapıyor”
ABD’deki resmi enflasyon verilerine işaret eden Prof. Steve Hanke, enflasyon oranının yüzde 3,4 seviyesinde bulunduğunu ve uzun süredir hedeflenen seviyenin oldukça üzerinde seyrettiğini vurguladı.
ABD Merkez Bankasının yüzde 2’lik resmi enflasyon hedefini tutturamadığına dikkat çeken Hanke, “Ayrıntılarda boğulmadan meseleye uzaktan baktığınızda tablo son derece açıktır: Fed görevini yapmıyor. Hedefini bir türlü vuramıyor ve enflasyon hedeflenenin çok üzerinde kalmaya devam ediyor” dedi.
Bu durumun temel nedeninin doğrudan para arzındaki aşırı hızlanma olduğunu belirten Hanke, şöyle devam etti:
“Enflasyonun hedefin üzerinde kalmasının tek sebebi, para arzının fazlasıyla hızlı büyümesidir. Para arzı tarafına baktığımızda, örneğin benim yüzde 2’lik enflasyon hedefiyle uyumlu kabul ettiğim Hanke’nin altın büyüme oranı yaklaşık yüzde 6 seviyesindedir. Ancak şu anda New York’taki Finansal İstikrar Merkezi tarafından yayımlanan ve bana göre sahadaki en güvenilir, en iyi ölçüm aracı olan Divisia M4 geniş para arzı göstergesi yüzde 6,7 seviyesinde geliyor. Dolayısıyla para arzı olması gerekenden çok daha sıcaktır, giderek hızlanmaktadır ve altın büyüme oranına kıyasla fazlasıyla yüksek kalmaktadır. Enflasyon bütünüyle bir para arzı hikayesidir. Mesele bu kadar basit, berrak ve nettir.”
Para arzı analizinin iktisadi açıdan son derece yalın olmasına rağmen merkez bankası bürokrasisi için anlaşılmaz kaldığını dile getiren Hanke, “Ancak bu durum Fed için o kadar basit değil. Çünkü Fed uzun zamandır para arzını ve paranın miktar teorisini tamamen görmezden geliyor. Paranın miktar teorisine, değişim denklemine ve para arzındaki belirgin değişimlerin belirli bir gecikmeyle varlık fiyatlarını, ekonomik büyüme ile enflasyon oranını içeren nominal gayrisafi yurtiçi hasılayı değiştireceğine inanan parasalcı iktisatçıları resmen kapının önüne koydular. Bu ilkelerin tamamını bir kenara fırlattılar. Fed bünyesinde post-Keynesyen makroekonomik modeller kullanılıyor ve bu modellerin hiçbirinde toplam para arzı ölçümüne yer verilmiyor. Modellerinde hiçbir parasal büyüklük, yani hiçbir büyük M harfi bulunmuyor. Bu anlayış, Fed’in önceki yönetiminin bıraktığı bir mirastır. Para arzındaki değişimler ile ekonomik aktivitedeki değişimler arasında güvenilir bir ilişki bulunmadığını defalarca dile getirdiler ki bu ifade baştan aşağı tam bir saçmalıktır. Dolayısıyla Fed esasen kör uçuşu yapıyor; çünkü para arzına bakmıyorsanız mecburen kör uçuşu yaparsınız” ifadelerini kullandı.
“Warsh parasalcılığa adım atabilir ama geçmişin yöntemlerini nasıl değiştireceğini henüz bilmiyoruz”
Program yöneticisi ve jeopolitik analist Brandon J. Weichert’in, göreve gelmesi beklenen yeni Fed yetkilisi Kevin Warsh’ın kurumdaki bu gidişatı düzeltip düzeltemeyeceğine yönelik sorusu üzerine Hanke, yeni döneme dair temkinli bir değerlendirmede bulundu.
Warsh’ın parasal büyüklükleri yeniden hesaba katan bir çizgiye yönelebileceğine işaret eden Hanke, “Görünen o ki Warsh, para arzının incelendiği, önemli ve kayda değer görüldüğü bir tür parasalcılığa geçiş yapacak. Fakat ne tür bir model uygulayacağını veya tam olarak ne yapacağını henüz kesin olarak bilmiyoruz. Warsh’ı destekleyen ve onu beğenen pek çok çevre, kendisini bir parasalcı ve şahin olarak tanımlıyor. Şahin olarak nitelendirilmek, zaten para arzındaki hareketlere dikkat kesilen bir parasalcı olmakla eşanlamlıdır. Ancak kesin bir yargıya varmak için henüz erken” değerlendirmesinde bulundu.
Kevin Warsh’ın kurumsal süreçleri gözden geçirmek üzere adımlar attığını aktaran Prof. Hanke, şunları kaydetti:
“Warsh, Fed’in operasyonel faaliyetlerini, işleyiş usullerini, iletişim yöntemlerini ve ölçüm problemlerini mercek altına alacak altı ayrı çalışma grubu kurduğunu ifade etti. Geniş para arzının doğru hesaplanması meselesi de doğrudan bu ölçüm problemleri başlığı altına girmektedir. Dolayısıyla bu başlıklara kapıyı aralamış görünüyor. Fakat onu kesin bir dille belirli bir düşünce kampının içine yerleştirmek için henüz çok erken bir aşamadayız. Geçmişte yürütülen yöntemlerden kesinlikle uzaklaşacak ve değişiklikler yapacaktır; ancak bu değişimin tam olarak nasıl gerçekleşeceğini şimdiden kestiremiyoruz.”
Hanke, kurumsal reform adımlarının yanı sıra dış baskılara da dikkat çekerek, “Aynı zamanda olayların akışına kapılıp gitme riski de her zaman mevcuttur. Başkan’ın Warsh ve Fed üzerinde kuracağı şahsi baskılar bulunuyor; ayrıca süregiden savaş sebebiyle hayatın kendi gerçeklikleri de kurum üzerinde ciddi baskılar oluşturacaktır” diye ekledi.
“Trump’ın hiçbir stratejisi yok, günübirlik hamleleri tam bir felaket getirdi”
Weichert’in İran ile devam eden askeri gerilim ve savaş ortamının ABD ekonomisini nasıl etkileyeceğine ilişkin sorusunu yanıtlayan Hanke, ekonomik görünümün iyileşmeyeceğini belirtti.
Hanke, “Ekonomik tablonun ya mevcut haliyle kalacağını ya da daha da kötüleşeceğini düşünüyorum. ABD Başkanı, benim tamamen günübirlik olarak tanımlayabileceğim bir çizgi izledi. Bu da hiçbir stratejisinin bulunmadığı anlamına geliyor. Her şey plansız, anlık ve duruma göre gelişiyor. Aklına ne gelirse onu yapıyor ve gelişmelere yalnızca anlık tepkiler veriyor. Yaptığı her şey de elbette tam bir felaketle sonuçlandı; çünkü bu plansız adımların tamamı gerilimi daha fazla tırmandırmaktan başka bir işe yaramadı. İstediğini elde edemeyince gerilimi tırmandırıyor ve yeniden saldırıya geçiyor” dedi.
Bu kısır döngünün arka arkaya ağır mağlubiyetler doğurduğunu söyleyen Hanke, “Bu tırmandırma döngüsü birbiri ardına gelen birçok yenilgiye yol açtı. 28 Şubat tarihindeki İran’a yönelik büyük saldırı girişimi de dahil olmak üzere, ki öncesinde de birkaç girişim olmuştu, tek bir başarılı adım dahi atılamadı; o büyük harekat tam bir yenilgiydi. Ardından gelen diğer tüm tırmandırma hamleleri de aynı şekilde hezimetle sonuçlandı. Yenilgi derken son derece açık ve net bir olgudan bahsediyorum: ABD, gerilimi her tırmandırma hamlesinin öncesinde, sonrasına kıyasla her zaman daha iyi bir stratejik konumdaydı. Hamle yapıldıktan sonra daha kötü bir konuma düşüyorsanız ben buna yenilgi derim ve bu durum hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak kadar kesindir. Trump, İran konusunda kendini çıkamayacağı bir köşeye sıkıştırmış durumdadır” açıklamasında bulundu.
“Trump gösteriyi yönettiğini sanıyor ama gösteri onu yönetiyor”
Weichert’in sahadaki kötü gidişat karşısında Başkan Trump’ın gerilimi düşürerek bu durumdan kurtulmak isteyip istemediğine dair sorusunu değerlendiren Prof. Hanke, Washington-Tel Aviv hattındaki siyasi ilişkilere dikkat çekti.
Doğrudan bir görüşme yapmadığının altını çizen Hanke, şunları söyledi: “Öncelikle belirtmeliyim ki bu benim şahsi değerlendirmemdir; zira bu meseleyi bizzat Başkan Trump ile konuşmadım. Üstelik üst düzey kurmaylarıyla da İran meselesi özelinde doğrudan bir temasım olmadı; kendileriyle başka konuları görüştüm ancak İran başlığını ele almadım. Benim tahminim ve kanaatim odur ki Trump bu krizin bir anda ortadan kaybolup gitmesini çok isterdi. Ancak bu kriz kendiliğinden yok olup gitmeyecek; yine de içine düştüğü böylesi bir bataktan kim kurtulmak istemez ki?”
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Washington’daki lobi unsurlarının karar alma süreçleri üzerindeki ağırlığına değinen Hanke, sözlerini şöyle tamamladı:
“Buna karşın Netanyahu, Trump’ın bu bataktan çıkmasını istemiyor gibi görünüyor. Asıl ana problem de tam olarak burada düğümleniyor. Trump’ın bu tırmandırma döngüsünü ısrarla sürdürmesinin temel nedenlerinden biri de budur. Netanyahu ve İsrail lobisinin Başkan üzerinde çok ciddi bir nüfuzu bulunuyor. Günün sonunda Trump, Netanyahu ne talep ediyorsa ona boyun eğiyor. Sağa sola kaçıyor, durumu kurtarmak için birçok farklı laf ediyor; fakat nihayetinde gösteriyi Netanyahu’nun yönetmesine izin veriyor. Benim her zaman sevdiğim eski bir söz vardır: ‘Ya gösteriyi sen yönetirsin ya da gösteri seni yönetir.’ Şu anda gösteri doğrudan Trump’ı yönetiyor ve o gösterinin adı da tam olarak Netanyahu ve İsrail’dir.”
Dünya Basını
Çin, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktından nasıl fayda sağlayabilir?

Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktı, Washington’ın Körfez güvenliğinin tartışmasız merkezi olmaktan çıktığı, daha çok kutuplu bir Orta Doğu güvenlik düzenine işaret ediyor.
Al Monitor, Rosaleen Carroll , Joyce Karam
ABD’nin İran’daki savaşı neredeyse altı ayını doldururken ve Washington açısından hâlâ net bir çıkış stratejisi görünmezken, Körfez’de Çin’in çıkarlarına ve bölgeye yönelik vizyonuna uygun yeni bir güvenlik gerçekliği ortaya çıkıyor.
Geçen cuma Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan liderleri, üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırının tümüne yönelik bir saldırı olarak kabul edilmesini öngören ortak savunma anlaşmasını imzaladı. “Mekke Paktı” olarak adlandırılan anlaşma; istihbarat paylaşımı, eğitim, lojistik ve savunma sanayii işbirliği dahil olmak üzere daha güçlü askeri koordinasyon çağrısında bulunuyor.
Paktın pratikte ne ölçüde önem taşıyacağı henüz belirsiz. Ancak anlaşma, bölgesel güçlerin tamamen ABD’ye bağımlı olmayan güvenlik düzenlemeleri oluşturma çabasını yansıtıyor.
Çin paktı resmen desteklemiş değil. Bununla birlikte devlet haber ajansı Xinhua, anlaşmayı bölgede artan güvenlik kaygılarına verilen bir yanıt olarak öne çıkardı. Daha genel anlamda pakt, Pekin’in uzun süredir savunduğu, Orta Doğu ülkelerinin güvenliklerini dışarıdan bir güce dayanmak yerine bölgesel güvenliğin şekillenmesinde öncü rol oynamaları gerektiği yönündeki görüşüyle örtüşüyor. Çin, “ortak, kapsamlı, işbirliğine dayalı ve sürdürülebilir güvenlik” olarak tanımladığı yaklaşımı teşvik ederken, dış aktörlerin daha az egemen olduğu bölgesel bir güvenlik mimarisini savunuyor.
Pekin, anlaşmadan üç şekilde fayda sağlayabilir.
- ABD’den uzaklaşarak çeşitlenme
Stimson Center Çin Programı Direktörü ve kıdemli araştırmacı Yun Sun, Al-Monitor’a yaptığı açıklamada, “Şimdiye kadar pakt Çin tarafından olumlu karşılandı çünkü Orta Doğu’daki güvenlik düzenlemelerinin çeşitlenmesini temsil ediyor ve bu da ABD’nin güvenlik sağlayıcısı olarak merkezi rolünü azaltıyor,” dedi.
Sun, Çin’in “ABD etkisinden daha bağımsız, bölgenin kendi iç dinamiklerinden doğan bir güvenlik düzenlemesi” çağrısında bulunduğunu söyledi.
Pekin yıllardır bu fikrin farklı biçimlerini gündeme getiriyor. Çin, Devlet Başkanı Xi Jinping’in 2022’de Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiği ziyaret sırasında Körfez ülkelerinin güvenliklerini korumalarına ve Körfez için “yeni ve kapsamlı” bir güvenlik mimarisi oluşturmalarına destek vereceğini açıklamıştı. Çinli yetkililer ve akademisyenler, bölgesel aktörlerin daha fazla sorumluluk üstlenmesini aynı zamanda bir yük paylaşımı biçimi olarak çerçeveliyor: Bölge ülkeleri kendi güvenliklerini daha fazla kendileri sağlarken, dış güçler daha az merkezi rol oynuyor.
Bu, Pekin’in Washington’ın yerine bölgenin güvenlik garantörü olmayı amaçladığı anlamına gelmiyor. Çin ne bölgede bu rolü üstlenebilecek ölçekte askeri bir varlığa sahip ne de şu ana kadar böyle bir sorumluluğu üstlenme isteği gösterdi. Ancak daha çeşitlendirilmiş bir güvenlik ortamı, Pekin’e bölgede zaten genişlemekte olan ilişkilerini daha da derinleştirme imkânı verebilir.
Pakt, Washington’ın Orta Doğu’daki askeri varlığının sürdürülebilirliği konusunda giderek daha fazla soru işaretiyle karşı karşıya kaldığı bir dönemde imzalandı. ABD hâlâ Körfez’de ve bölgenin diğer kesimlerinde geniş bir üs ve askeri güç ağına sahip. Ancak İran’la savaş, bu askeri varlığın kırılganlıklarını ortaya koydu. ABD askeri tesisleri İran’ın füze ve insansız hava aracı saldırılarına defalarca hedef oldu. Bu durum hem Washington’da hem Körfez ülkelerinde ABD’nin askeri varlığının yeniden yapılandırılması gerekip gerekmediğine ilişkin tartışmaları tetikledi.
Çin açısından ortaya çıkan fırsat askeri olduğu kadar siyasi de. Körfez ülkelerinin savunma ortaklıklarını çeşitlendirdiği bir bölge, Pekin’in Washington’ın uzun süredir sağladığı türden bir ittifak garantisi sunmasına gerek kalmadan Çin diplomasisine, silah satışlarına, teknolojisine ve yatırımlarına daha açık hale gelebilir.
- Pakistan kozu
Pakistan, Pekin’in en yakın savunma ortaklarından biri ve Çin silahlarının başlıca alıcılarından biri. İki ülke, savaş uçakları ve denizaltılardan ortak insansız hava aracı üretimine kadar uzanan geniş kapsamlı bir işbirliği geliştirdi. Örneğin Pakistan Hava Kuvvetleri’nin belkemiğini oluşturan JF-17 savaş uçağı, Pakistan Aeronautical Complex ile Çinli Chengdu Aircraft Industry Group tarafından ortaklaşa geliştirildi.
Pakistan aynı zamanda paktın tek nükleer gücü.
Sun, “Çin’in Pakistan üzerindeki çok büyük etkisi göz önüne alındığında, bu durum dolaylı olarak Çin’in nüfuzunun artmasına katkı sağlıyor,” dedi.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, mayıs ayında Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ile yaptığı görüşmede Çin-Pakistan ilişkilerini “sarsılmaz” olarak nitelendirmişti.
Pakistan Körfez güvenlik düzenlemelerine daha fazla entegre oldukça, Çin yapımı sistemlerin, eğitim programlarının ve bakım ağlarının bölgede daha geniş bir rol üstlenmesi mümkün olabilir.
Suudi Arabistan da son yıllarda Çin’le askeri ve ekonomik işbirliğini genişletti. Mart ayında yayımlanan haberlerde Riyad ile Pekin’in, Cidde’de Çin yapımı Wing Loong-3 silahlı insansız hava araçları için bir üretim hattı kurulmasını öngören 5 milyar dolarlık bir anlaşmaya vardığı belirtildi. İki hükümet de söz konusu anlaşmayı kamuoyuna açık biçimde doğrulamadı. Ancak böyle bir anlaşma, Suudi Arabistan’ın Çin ekipmanını yalnızca satın alan bir ülke olmaktan çıkıp bunları yerel olarak üreten bir ülkeye dönüşmesi anlamına gelir ve Pekin’in krallığın savunma sanayisindeki varlığını derinleştirir.
Türkiye ise giderek daha fazla kendi yerli savunma sanayisine öncelik veriyor ve stratejik ilişkilerini çeşitlendiriyor. Türkiye’nin Pakistan’la savunma ortaklığı hâlihazırda oldukça kapsamlı. Suudi Arabistan da Türk insansız hava araçlarının önemli müşterilerinden biri. Çin açısından bu durum, Türkiye’nin Çin’le savunma ilişkileri Pekin’in Pakistan’la ilişkileri kadar gelişmiş olmasa bile, üç pakt üyesi arasında kesişen tedarik zincirleri ve ortak projeler açısından potansiyel bir alan yaratıyor.
- Çin için daha fazla savunma satışı
İran savaşı, Körfez güvenliği açısından insansız hava araçlarının, füzelerin ve hava savunma sistemlerinin ne kadar merkezi hale geldiğini ortaya koydu. Çin, nispeten uygun fiyatlı silahlı insansız hava araçları, hava savunma sistemleri ve giderek artan ölçüde yerel üretim ve teknoloji ortaklıkları sunabilmesi nedeniyle bu pazarda güçlü bir rekabet konumunda bulunuyor.
Suudi Arabistan’daki Wing Loong-3 projesine ilişkin haberler bu modelin cazibesini ortaya koyuyor. Çin, yalnızca tamamlanmış bir platform satmak yerine Suudi Arabistan’ın eğitim, bakım, tedarik zinciri ve sanayi altyapısına kalıcı biçimde entegre olabilir. Haberlere göre Cidde’de kurulacak tesis yılda yaklaşık 48 insansız hava aracı üretecek.
Mekke Paktı bu tür olanakları daha cazip hale getirebilir. Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasındaki savunma koordinasyonunun artması, birlikte çalışabilir sistemlere, ortak eğitim programlarına ve sanayi işbirliğine yönelik talep yaratabilir. Pakistan’ın uzun süredir Çin ekipmanlarını kullanması Pekin’e pakt üyelerinden birinde önemli bir avantaj sağlarken, Suudi Arabistan’ın gündemdeki insansız hava aracı üretim planları Çin’e diğer bir ülkede daha geniş bir sanayi ayağı kazandırabilir.
Pakt, ABD ile bağların kopması anlamına gelmiyor. Üye ülkeler anlaşmanın savunma amaçlı olduğunu ve Washington’la ya da NATO’yla olan mevcut düzenlemeler dahil olmak üzere mevcut anlaşmaların yerini almadığını vurguladı.
Ancak pakt, Washington’ın artık Körfez güvenliğinin tartışmasız merkezi olmadığı, daha çok kutuplu bir Orta Doğu güvenlik düzenine işaret ediyor. Bu değişim Çin’in lehine işliyor: Pekin, bölge ülkeleri kendi güvenlikleri için daha fazla sorumluluk üstlenirken siyasi nüfuzunu, silah ihracatını ve savunma sanayii bağlarını genişletebilir.
Ortadoğu1 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını1 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Görüş1 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceYen müdahalesinin asıl mesajı: Doların rezerv para statüsü artık eskisi kadar güçlü değil
Rusya2 hafta önceRusya’nın buğday ihracatı temmuzda yüzde 17,7 geriledi
Dünya Basını2 hafta önceForeign Affairs: Amerika Ortadoğu’dan Vazgeçmeli
Rusya2 hafta önceRusya, yolları insansız hava aracı saldırılarına karşı koruyacak
Diplomasi1 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı










