Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Katledilişinin 50. yılında Allende’yi savunmak

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makalenin yazarı, Türkiye’de de kısmen tanınan Arjantin doğumlu Ariel Dorfman. Ailesinin sonradan taşındığı Şili’de, Salvador Allende önderliğindeki Unidad Popular iktidarını desteklemiş ve yaşananlara şahit olmuş Dorfman, bu dokunaklı yazısında 50 yıl sonra Allende’nin mirasına ilişkin bir muhasebe yapıyor. Dorfman’ın, faşist laboratuvardan geçen ülkesine bakıp ‘şiddetsizlik’e meyletmesi, ‘kızıl’ bir dalgadan ziyade ‘pembe’ bir dalgaya işaret eden Şili Devlet başkanı Gabriel Boric için beslediği naif umut okuru şüphe ve şaşkınlık içinde bırakabilir. Bununla birlikte, Şili’de mücadelenin ‘örgütlü halk’tan ‘muhafzakârlara meyleden seçmen kütlesi’ne nasıl dönüştüğünü anlamak için kimi ipuçları barındırıyor bu muhasebe. Dorfman’ın tezleri, faşist darbeye elde silah direnirken katledilen Allende’nin mirasının, Boric’in ‘yeni anayasa’ girişimi ile ne tür bir ilişkisi olabileceğine ilişkin bir tartışmayı başlatırsa, bir hayli faydalı olacaktır. Son olarak, metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Allende’yi savunmak

Ariel Dorfman
The New York Review
24 Ağustos 2023

Pinochet’nin darbesinin ellinci yıldönümü yaklaşırken Şili’nin gerçek kimliğinin nerede yattığı sorusu daha da önem kazanıyor. 

4 Eylül 1973’te, muazzam bir Şilili kalabalığı –ben de onlardan biriydim– Salvador Allende’nin kuşatılmış hükümetini desteklemek için Santiago sokaklarına döküldü. Üç yıl önce üçlü bir yarışta oyların yüzde 36,6’sını alarak başkanlığı kazanmasından bu yana, ülke içinden ve dışından güçler, dünya tarihinde bir ilk olan, şiddet içermeyen, demokratik yollarla sosyalist bir devlet kurma girişimini yok etmek için komplolar kuruyordu. Korodan yükselen bir haykırış havada yankılandı: “Allende, Allende, el pueblo te defiende,” [“Allende, Allende, halk seni savunuyor”] diyerek başkanın savunulması gerektiğini vurguluyordu. Bin gün süren amansız muhalefetin ardından, düşmanları ‘Marksist kanseri’ Şili toplumundan sonsuza dek silecek bir darbe düzenlemeye yakın görünüyordu.

Allende kendini köşeye sıkışmış hissediyordu. Bunu biliyordum çünkü o sırada henüz otuz bir yaşında olmama rağmen, önceki iki ay boyunca başkanlık sarayı La Moneda’da Allende’nin genelkurmay başkanı Fernando Flores’in kültür ve basın danışmanı olarak çalışmıştım ve raporlarımız birçok amiral ve generalin açıkça ona karşı komplo kurduğunu gösteriyordu. Allende yine de umutlu olmaya devam etti. Pek çok Latin Amerika ülkesinin aksine, Şili ordusu anayasal yönetime saygı konusunda uzun bir geleneğe sahipti ve başkanlıklar arasındaki yumuşak geçişler ordunun siyasi işlere karışmaması ile garanti altına alınmıştı. En azından ordu o ana kadar hükümete sadakatini ifade etmeye devam etmişti. Flores’in bana ordunun başındaki General Augusto Pinochet’nin güzelce bağlanmış bir şekilde cebinde olduğunu sevinçle söylediğini hatırlıyorum: “Este Pinoccho! Lo tengo en este bolsillo, bien amarrado.” [“İşte Pinocho! Onu bu cebime koydum, sıkıca bağladım.”] Allende de durumun böyle olduğuna inanıyordu ama asıl inancını el pueblo’nun (İspanyolcada birkaç anlamı olan bir terim: halk, kitleler, yoksullar, büyük ayaktakımı) seferberliğine bağlamıştı. Ve Şili halkının Allende deneyini desteklemek için pek çok nedeni vardı.

Bir köylü ve bir sanayi işçisinin bakan olarak yer aldığı ilk kabine olan kabinesi, bir dizi reform gerçekleştirmişti; bunların en etkileyicisi, o zamana kadar yağmacı ABD şirketlerinin elinde bulunan devasa bakır madenlerinin millileştirilmesiydi. Ayrıca nitrat ve demir gibi madenlerin yanı sıra çok sayıda banka ve büyük fabrikayı da millileştirmiş ve bunların bir kısmı bu fabrikalarda çalışanlar tarafından yönetilmeye başlanmıştı. İddialı bir tarım reformu, latifundioları –büyük kırsal araziler– çok eski zamanlardan beri buralarda çalışan köylülere devrediyordu; 1973 yılına gelindiğinde Şili’nin ekilebilir arazilerinin neredeyse yüzde 60’ı kamulaştırılmıştı.

Bu girişimlerden bazıları (ve Allende’yi başkanlık için destekleyen sol partilerin ittifakı Unidad Popular’ın görece işlevsiz hükümetinin hataları) iktisadi ve mali aksaklıklara neden olsa da, gelir ve hizmetlerin toplumun en dezavantajlı üyelerine kayda değer bir şekilde yeniden dağıtılması söz konusuydu. Diğer önlemler Allende’nin önceliklerini ortaya koyuyordu: her çocuğa günde yarım litre süt; işçilerin aileleriyle birlikte tatil yapabilmeleri için okyanus kıyısında inşa edilen kulübeler (çoğu daha önce Pasifik’i hiç görmemişti); yerli kimliklerin ve dillerin tanınması; gazete büfelerinde satılan milyonlarca ucuz kitabın basılması; sağlık, uygun fiyatlı toplu konut, eğitim ve çocuk bakımı alanlarında büyük ilerlemeler. Tüm bunlara, özellikle müzik, duvar resmi ve belgesel film alanlarında bir kültür patlaması eşlik etti. Fakat belki de bu maddi avantajlardan daha önemlisi, pek çok dezavantajlı vatandaşın hissettiği saygınlık ve artık uluslarının tarihinin ana karakterleri oldukları duygusuydu.

Allende’nin seçildiği 4 Eylül 1970 gecesi hayatımın en dokunaklı aydınlanmalarından birini yaşadım. İki ay sonra La Moneda’ya girdiğinde el compañero presidente [halkın başkanı] olacağına dair çılgın bir kalabalığa verdiği sözü dinledikten sonra eşim ve arkadaşlarımla Santiago sokaklarında dolaştım ve şehrin merkezinde yürüyen işçilerin ve ailelerinin yüzlerindeki şaşkınlık, gurur ve kararlılığa tanık oldum. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Nisan 1971’de Unidad Popular partileri belediye seçimlerinde oyların yaklaşık yüzde 50’sini –çoğunluğu– aldı ve bu durum New York Times tarafından ‘(Allende’nin) devrimci Sosyalist programını ilerletmek için bir halk yetkisi’ olarak yorumlandı.

Momentum bizimle birlikte gibi görünüyordu ama zorlu engeller devam ediyordu. Allende’nin zaferinden aylar önce, 27 Haziran 1970’te, Başkan Nixon’ın ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissinger, Şili’nin sosyalizme giden yolunda Amerikan politikasının ne olacağını belirtti: “Bir ülkenin, halkının sorumsuzluğu yüzünden komünistleşmesine neden seyirci kalmamız gerektiğini anlamıyorum. Meseleler Şilili seçmenlerin kendi kararlarına bırakılamayacak kadar önemli.” Allende kazandıktan sonra –kusursuz demokratik referanslara sahip bir adam olan Allende’yi komünist yardakçısı olarak gösteren Amerikan destekli yanlış bilgilendirme kampanyasına rağmen– bir sonraki adım göreve başlamasını engellemeye çalışmak oldu. CIA tarafından finanse edilen bir terörist grup, hukukun üstünlüğüne bağlı olan ordunun başkomutanı General René Schneider’i öldürdü. Allende buna rağmen 3 Kasım’da yemin ettiğinde, Nixon’ın talimatıyla ‘ekonomiyi inletmek’ için gizli operasyonlar başlatıldı.

Takip eden yıllarda, hem özel hem de kamu fonlarının uluslararası kredi sıkışıklığı Şili’yi boğdu. Dış borcu yeniden müzakere etme çabaları engellendi, millileştirmeye misilleme olarak bakır ihracatı durduruldu, teknolojik uzmanlık reddedildi ve temel ithalatın (makine ve kamyonları onarmak için gereken parçalar dahil) ülkeye ulaşması engellendi. Aralık 1972’de BM Genel Kurulu’nda Allende, ‘dünyanın vicdanı önünde’ ülkesinin kaos yaratmak ve bir darbe kışkırtmak amacıyla dışarıdan görünmez bir ablukaya maruz kaldığını ilan etti.

Böyle bir kaos Şili’de müttefikler olmadan başarılı olamazdı. ABD, sağcı Partido Nacional’i desteklemek ve merkezci Hıristiyan Demokrat Parti’yi Allende’ye karşı çıkmaya ikna etmek için fon aktardı. Sosyalist projeye düşman medyaya, özellikle de Şili’nin ana gazetesi El Mercurio’ya verilen destek de aynı derecede önemliydi. Tüm bu eylemler kamuoyunun yanı sıra Unidad Popular’ın azınlıkta olduğu Kongre’yi de etkiledi.

Darbe her zaman bir olasılık olarak görünüyordu. Fakat Allende’nin Şili’deki düşmanları, Mart 1973’te yapılacak parlamento seçimlerinde çoğunluğu kazanarak onu yasal yollardan devirmeyi umuyorlardı ki bu sayede onu görevden alabileceklerdi. Seçimler yaklaşırken ekonomik durum vahim bir hal almıştı. Hızla artan enflasyon, gelişen karaborsa ve ciddi gıda ve temel ihtiyaç maddeleri kıtlığı hükümetin popülaritesini aşındırıyor gibi görünüyordu. Sağcı girişimciler, madenciler ve kamyon şoförlerinin üretim ve dağıtıma ciddi darbeler vuran isyankâr grevleri belirsizliği artırıyordu. Ayrıca Nazi kıyafetleri giyen faşist milisler tarafından kapsamlı sabotaj ve terör eylemleri gerçekleştiriliyordu.

Allende’nin tüm sorunları sağındaki düşmanlarından kaynaklanmıyordu. Daha 1970’teki zaferinden önce bile birçok solcu militan onun radikal bir değişim için burjuva hukuk sistemini kullanabileceğine olan inancına şüpheyle bakıyordu. Onlara göre bu ancak iktidarın tamamının işçi sınıfının ve onun devrimci öncüsünün elinde olmasıyla mümkün olabilirdi ki bu da ordu ile kaçınılmaz bir çatışma anlamına gelirdi. Bu tez Allende’nin Sosyalist Partisi içindeki pek çok kişi tarafından desteklendi ama esas olarak, Latin Amerika’da benim kuşağımdan pek çok grup gibi, Fidel Castro ve Küba örneğinden esinlenerek silahlı mücadeleyi benimseyen Movimiento de Izquierda Revolucionaria (MIR, Devrimci Sol Hareket) tarafından desteklendi.

Allende seçilir seçilmez MIR, hükümete kendi programının sınırlarını aşması için sürekli baskı yaptı. Allende’nin ne kadar ‘reformist’ olursa olsun kendilerini bastırmayacağından emin olan (haklıydılar) MIR, işçileri özel sektörde kalması gereken fabrikaları işgal etmeye teşvik etti ve kırsal kesimdeki köylüleri ve büyük şehirlerdeki evsiz yoksulları kamulaştırılması hedeflenmeyen toprakları ele geçirmeye kışkırttı. CIA tarafından desteklenen medya tarafından büyük ölçüde güçlendirilen bu durum, başkanın kendi yandaşları üzerindeki kontrolünü kaybettiği ve bu nedenle yasal sistem içinde kalma sözünü yerine getiremeyeceği (ya da belki de getirmek istemeyeceği) izlenimini yarattı. Bu durum, Unidad Popular’ın parlamentoda çoğunluğu kazanması için en azından teoride desteği şart olan, çoğunlukla orta sınıflardan (küçük girişimciler ve esnaf, profesyoneller, teknisyenler), ama aynı zamanda anti-Marksist ve aynı zamanda vatansever ve anti-oligarşik olan işçiler ve gecekondu sakinlerinden oluşan vatandaşların güvenini aşındırdı. Aşırı solun hükümet tarafından hoşgörüyle karşılanan eylemlerinin yarattığı güvensizlik, pek çok Şililinin Moskova’ya bağlılık duyan Komünistler ve Che Guevara hayranı sosyalistlerle dolu bir yönetime karşı zaten beslediği güvensizliği besledi.

Yine de tüm bu zorluklara rağmen Allende’nin koalisyonu Mayıs 1973’te Kongre’de yüzde 44,23 oy oranıyla sandalye kazandı; bu oran iki yıl önceki yüzde 50’lik orandan düşüktü ama Allende’nin 1970 başkanlık seçimlerindeki oy oranına göre sekiz puanlık bir artıştı. Veto edebilecek çoğunluğu elde edemeyen muhalefet, Unidad Popular’ı yenmek için 1976 başkanlık seçimlerini beklemek yerine, İspanya ve Latin Amerika’da darbelere verilen adla, silahlı kuvvetlerin geleneksel olarak bir hükümeti devirmeden önce konuşarak amaçlarını belirten sözler söylediği askeri bir pronunciamiento [birebir çevirisi ‘açıklama, duyuru’; bu örnekte ‘muhtıra’] için gerekli koşulları yaratmaya odaklandı.

Ama halk da sesini yükseltebilirdi. Allende’ye 4 Eylül zaferinin üçüncü yıldönümünde verilen halk desteği, seferber olmuş bir halkın silahlı kuvvetlere bir güç ve meydan okuma mesajı göndermesi ve onları korumaya yemin ettikleri demokrasiyi yok etmemeleri konusunda uyarması için son bir fırsat oldu.

Gündüzleri La Moneda’da çalışmama rağmen, o gece başkentin merkezi caddesi Alameda’da yürüyen ve başkanlık sarayının önünden geçip liderimizi bir an olsun görebilmek için saatlerce bekleyen gürültülü bir grup yoldaş ve militana katıldım. Onu eşi Tencha’nın yanında, Plaza de la Constitución’a bakan bir balkondan mendil sallarken görür görmez, sloganlarımızı ve pueblo’nun [halkın] Allende’yi savunacağına dair andımızı güçlendirdik.

Köşeyi dönüp onu geride bıraktıktan sonra bile bu andı kükremeye devam ettik ve daha sonra elli yıl sonra hâlâ nostalji ve duygu seli ile hatırladığım bir şey yaptık. Bloğun etrafından dolaştık ve kendimizi bir sonraki devasa militan grubunun içine gizledik, böylece aynı noktadan tekrar geçebildik, sanki hâlâ orada olduğundan emin olmak istiyorduk; ama aynı zamanda başkanımıza veda ediyormuşuz gibi. Aynı zamanda kendimize, kim olduğumuza ve neyi arzuladığımıza veda ettiğimizi, bir yaşam biçimine ve hayallere veda ettiğimizi, yakında değişecek olan ülkeye veda ettiğimizi bilmiyorduk… ya da bilmiyor muyduk?

Bugüne kadar devam eden hafıza savaşının çoktan başladığına dair bir sezgiye sahip olabiliriz. O anı unutulmayacak şekilde sabitlemeye çalışıyorduk ki, Allende’nin darbe gerçekleşirken yalnız olduğu ve kimsenin onu kurtarmaya gelmediği hikayesi anlatıldığında, o yürüyüşe ve o yıllar boyunca onun savunduğu şeyleri savunan pek çok eyleme işaret edebilelim, düşmanlarının yalanlarını ve zamanın erozyonunu inkar etmek için bu hafızayı kullanabilelim. O öldüğünde de onu savunmak zorunda kalacaktık. Belki de geriye dönüp baktığımızda aslında yaptığımız buydu: onunla ve onsuz bir gelecek tasavvur etmek.

Belki de kaybedeceğimizi zaten biliyorduk.

Bir hafta sonra, 11 Eylül 1973’te, sözde cepteki adamımız Augusto Pinochet’nin başında olduğu ve ordunun, donanmanın, hava kuvvetlerinin ve jandarmanın (ulusal polis) tüm öfkesini temsil eden bir askeri cunta, dağınık boğazlarımızdan rüzgara karşı haykırılan sözlerden çok daha güçlü olduğu ortaya çıkan pronunciamiento’sunu yaptı: Allende tahttan indirilmişti ve cunta ‘sadece koşullar gerektirdiği sürece’ hüküm sürecekti. Başkan istifa etmeyi reddedince, ordu sarayı havadan ve karadan bombaladı. Allende’nin bir avuç koruması, memurları ve yakın arkadaşlarıyla birlikte silahlı direnişe geçtiği saatler süren çatışmanın ardından La Moneda için için yanan bir harabeye dönüştü ve başkan öldü.

Ertesi gün, Allende’nin cesedi Viña del Mar’da deniz kenarındaki bir mezarlıkta isimsiz bir mezara gömüldükten sonra, cunta onun intihar ettiğini açıkladı; bu iddia uzun yıllar boyunca ailesi, takipçileri ve dünya kamuoyu tarafından reddedildi. Allende’nin dul eşi de dahil olmak üzere Şili’deki solun seçkinleri yavaş yavaş Allende’nin kendi canına kıydığını kabul etmeye başladı, yine de hâlâ pek çok şüphe devam ediyor ve yıllar boyunca danıştığım her ideolojik çizgiden Şilililerin çoğu onun öldürüldüğünde ısrar ediyor ki yurtdışındaki çoğu insan da buna inanıyor.

Sebep ne olursa olsun, Allende’nin ölümü gelecek ölümlerin ilkiydi. Ordu, 1845’ten beri ülkenin hükümet merkezi olan ve sömürge döneminde Şili’nin darphanesi olarak hizmet veren (La Moneda adı buradan geliyor) neoklasik güzel binayı yerle bir etmekte tereddüt etmemişti ve Allende’nin destekçilerini cezalandırmak ve onlara zulmetmek konusunda kesinlikle isteksiz değildi. Şanslı kazalar zinciri sayesinde darbeden sağ kurtuldum, fakat benimle birlikte La Moneda’da danışman olarak görev yapanların çoğu hemen idam edilirken, Allende’nin önde gelen bakanları ve en yakın arkadaşları Patagonya’daki dondurucu, rüzgârlı bir adadaki toplama kampına götürüldü.

Kitaplar alenen yakıldı, gecekondu mahalleleri basıldı, öğrenciler ve profesörler okullardan ve üniversitelerden atıldı. Mahkumların işkence gördüğü ve idam edildiği gözaltı merkezleri ülkenin dört bir yanına yayıldı (Santiago’daki Ulusal Stadyum bunlardan birine dönüştürüldü). Basın ve toplanma özgürlüğü kaldırıldı; Kongre, tüm siyasi partiler, sendikalar ve sivil toplum örgütleri gibi feshedildi. Yerinde kalan tek kurum, Allende’nin önlemlerine karşı çıkan ve kısa süre içinde Şili’nin yeni efendilerine boyun eğdiğini gösteren yargı oldu: aile üyeleri kayıp yakınlarının nerede olduğunu öğrenmek için mahkemelere başvurduğunda, hiçbir habeas corpus [hakim önüne çıkarma emri] kararı verilmedi. Hatta bazı durumlarda yargıçlar eşlerle alay ederek, kocalarının kaçmasına şaşılmayacak kadar çirkin olduklarını öne sürüyorlardı.

Kaybetme, rejimin ikonik baskı biçimi haline geldi. Yetkililerin sorun çıkaranları hesap vermek zorunda kalmadan ortadan kaldırmasına olanak tanıyan bu yöntem, aileleri ve dostları sevdikleri kişinin ölü mü yoksa hayatta mı olduğunu asla bilememenin ve sonsuza kadar işkence görmenin cehenneminde bırakıyordu. Mezar yeri ya da yas yoktu, sadece bu tür bir cezalandırmanın en ufak bir muhalif işaret sergileyen herkese uygulanabileceğine dair içten içe duyulan korku vardı.

Kayıplar, keder ve terörü yaymanın bir yolu olmanın yanı sıra, muhafazakâr sivillerin danışmanlığındaki diktatörlüğün Şili’nin kendisine uygulamak istediklerini de gözler önüne serdi: geçmişini yok etmek, refah devletinin tüm kalıntılarını, nesillerin uğruna mücadele ettiği bir dizi sivil hakkı ve kendi başının çaresine bakan ortak bir ülke kavramını sistematik olarak yıkmak. Onun yerine Şili, Milton Friedman’ın neoliberalizmi için bir laboratuvar haline geldi. Yeni rejim, tutsak bir ülkeye ‘şok terapisinin’ acısını uyguladı. Radikal bir şekilde adil bir sosyal düzeni barışçıl bir şekilde arzulayabilecek bir ülkenin parlak bir örneği olmak yerine, dünya çapında taklit edilen aşırı serbest piyasa ekonomisinin bir modeline dönüştürüldük.

Yeni yöneticilere ya da onların Şili’yi yabancı şirketlerin ve yerel tekellerin çıkarlarına hizmet edecek şekilde ‘yeniden inşa etmelerine’ karşı her türlü meydan okuma azami şiddetle karşılandı. Bu vahşetin ardında, milyonlarca Allendista’nın kolayca caydırılamayacağı, direnecekleri, başkanımızın kalplerimizdeki ütopyada hâlâ hayatta olduğu ve gölgelerden çıkacağımız korkusu –belki de kesinliği– yatıyordu.

Allende’ye ihanet edenler ve onu devirenler, o gün son sadık radyo da susturulmadan hemen önce La Moneda’dan söylediği son sözlerle bizim gibi akıllarından çıkmamış olabilirler: “El metal tranquilo de mi voz ya no llegará a ustedes” (Sesimin dingin metalini artık duymayacaksınız). Bu konuşmada Allende orduyu yerer ve gelecekte ahlaki de olsa bir tür ceza alacaklarına dair söz verir. Takipçilerine hem kendilerini küçük düşürmemelerini hem de şehirde ve kırsalda devriye gezen askerlerle karşı karşıya gelmekten kaçınmalarını söyler ki bu binlerce insanın hayatını kurtaran bir tavsiyedir. Fakat en çok yankı uyandıran, dünyanın dört bir yanındaki meydanlara, sokaklara ve oyun alanlarına dikilen yüzlerce anıtı süsleyen sözleri, bir gün grandes alamedaların, ağaçlarla kaplı büyük caddelerin yarının özgür insanlarının yürümesi için açılacağına dair kehanetidir.

Bize umut vermekte, son vedasında bu kehanette bulunmakta haklıydı. Fakat o öldükten sonra, geride bıraktığı yas tutanlara, nasıl hayatta kalacaklarını, direneceklerini ve diktatörlüğü yenecek ve belki de grandes alamedas hakkındaki o parlak sözleri gerçekleştirecek bir ittifak kuracaklarını bulmak kaldı.

4 Eylül 1990’da Allende nihayet düşmanlarının kendisinden esirgediği muzaffer cenaze törenine kavuştu. Öldüğü günden itibaren onu karalamak için yoğun bir çaba harcanmasına rağmen (yozlaşmış, korkak bir ayyaş, genç kızlarla seks partileri düzenleyen bir cinsel sapkın, silahlı kuvvetler subaylarına ve ailelerine suikast düzenlemek ve ülkeyi ikinci bir Küba’ya dönüştürmek için gizli planları olan bir hain olduğu söyleniyordu), efsanevi itibarı yıllar geçtikçe arttı ve bu halka açık saygı duruşuyla doruğa ulaştı. Bu tören, Mart 1990’da demokrasiye geri dönüldüğünde isteksiz ve zor durumdaki Pinochet’den görevi devralan Hıristiyan Demokrat başkan Patricio Aylwin’in hükümeti tarafından düzenlenmişti. Cenaze töreninin tarihi, Allende’nin 1970 seçimlerindeki zaferinin yirminci yıldönümüne denk gelecek şekilde özenle seçilmişti.

Ölü başkanın tabutunu, onuruna ayin düzenlenen katedralden çıkarken görebilmek umuduyla Plaza de Armas’ta toplanan devasa, kaynayan, gürültülü kalabalığın arasından geçerken, bir an için zamanın durduğu yanılsamasına kapıldım. Allende, Allende, el pueblo te defiende sloganları beni on yedi yıl önce La Moneda’nın önünde yapılan o yürüyüşe götürmüştü ve işte yine o hırpalanmış, yaralanmış ve zulme uğramış halk; işte diktatörlüğün saldırılarına karşı muazzam fedakarlıklar, cesaret ve kurnazlıkla direnen ve ölü liderlerini unutmayı reddederek bugünü mümkün kılan bu erkekler, kadınlar ve onların nesilleri.

Bu illüzyon uzun süremezdi. Çok şey değişmişti. Kalabalıklar sıkı bir şekilde kontrol ediliyor, hem katedraldeki hem de cenazenin özel olarak tasarlanmış bir anıt mezara konulduğu mezarlıktaki resmi törenlerden uzak tutuluyordu. Katedralde, Allende’nin ailesi ve en seçkin çalışma arkadaşlarının yanında, en azılı rakiplerinden bazıları, özellikle de 1973’te Senato başkanı olarak Allende’nin hükümet ve Kongre’nin karşı karşıya kaldığı anayasal krize bir çözüm bulma teklifini reddederek darbeyi kolaylaştıran Aylwin yan yana duruyordu. O gün mezarlıkta yaptığı konuşmada Aylwin, Allende’nin devlet adamı niteliklerini ve demokrasiye hizmetini vurgularken eski başkanla arasındaki farklılıkları gizlemedi. Fakat bizi ayıran geçmiş üzerinde durmamalıyız, dedi. Bu olay bir reencuentro, anlaşmazlıkları diktatörlüğe yol açmış Şilililer arasında bir yeniden birleşme ve uzlaşmaydı.

Bu reencuentro hiç de kolay olmamıştı. Hatalarımız üzerine acı verici bir şekilde düşünmemizi gerektirdi: cenneti vaat etmiştik ama cehennemde bulduk kendimizi. Neyin yanlış gittiğine dair iki ana analiz vardı. MIR, radikal değişimin seçim sandığı yoluyla gerçekleştirilebileceği önermesinin suçlu olduğunu ve bu nedenle önümüzdeki tek yolun, çıkarlarına hizmet etmediği anda demokrasiyi bir kenara atan acımasız ve iki yüzlü düşmanlara karşı şiddet kullanmaktan çekinmeden, topyekün iktidar için silahlı mücadele olduğunu savundu.

Bu intihara meyilli tez, Allende’nin takipçilerinin çoğu arasında nihayetinde hakim olan şey değildi. Köklü değişiklikler azınlık konumundan dayatılamazdı; çok sınıflı büyük bir ittifak gerekliydi. Diktatörlüğe karşı direniş, Şilililerin kökleri yüzyıllık şiddet içermeyen sivil mücadeleye dayanan demokratik geleneklere ve kurumlara duydukları kalıcı saygıya, orta sınıfların ve Allende’nin devriminin hızıyla yabancılaşan bazı işçilerin paylaştığı bir ideale başvurmaya dayanmalıydı. Bunların çoğu, sık sık ilerici politikaları benimseyen (1970’teki programları Unidad Popular’ınkinden çok az farklıydı) fakat devrimci hükümetin ülkeyi mahvettiğini düşünen reformist Hıristiyan Demokratlar tarafından temsil ediliyordu. Eski başkan Eduardo Frei liderliğindeki bu parti, ordunun yakında seçimleri düzenleyeceğine ve kendilerinin de kolayca kazanacağına güvenerek darbenin önünü açmıştı. Partinin bazı sol kanat üyeleri cuntayı şiddetle kınamış ve kısa süre sonra diğerlerinin çoğu, kendilerini zulme maruz bırakan gerici politikalarını aktif olarak reddetmişti.

Sosyalistler ve Hıristiyan Demokratların uzun yıllar süren sert çatışmaların üstesinden gelerek yavaş yavaş bir araya gelmeleri olağanüstü bir başarı sağladı: Pinochet, 1988’de sivil yönetime geri dönüldüğünde başkan olarak kalıp kalmaması konusunda yapılan halk oylamasında hezimete uğradı ve ardından Aylwin başkanlığı kazandığında tekrar aşağılandı. Elbette yeni koalisyonun başarabileceklerinin sınırları vardı. Bunun nedeni kısmen diktatörün hileli 1980 anayasasının neoliberal politikalarda önemli değişiklikleri engellemesi ve Senato, Anayasa Konseyi, bürokrasi ve silahlı kuvvetlerdeki çok sayıda otoriter yerleşkenin ortadan kaldırılmasını engellemesinin yanı sıra merkez solun siyasi elitlerinin ihtiyatlı davranmasıydı. Allende deneyinin tekrarlanmasını önermek ya da insan hakları ihlallerinde bulunanları yargılamaya kalkışmanın bile, halen Pinochet’nin başında bulunduğu uyanık orduyla müzakere edilen istikrarsız geçişi tehlikeye atacağını ve diktatörlük altında servetlerini ve güçlerini artırarak ekonominin anahtarlarını ellerinde tutan girişimcileri üzeceğini düşünüyorlardı.

Aslında La Moneda’da ölen iki Allende vardı. Biri demokrasi için hayatını vermiş olan adamdı. Diğeri ise Şili gibi bir ülkeyi (ve o zamanlar üçüncü dünya olarak adlandırılan diğer pek çok ülkeyi) kuşatan hastalıklara, yoksulluktan, eşitsizlikten ve sömürüden kurtulmanın kapitalist sistemi kökten dönüştürmekten başka bir yolu olmadığına inanan devrimci ve anti-emperyalistti. Cenazesi, tüm yıkıcı, düzensiz özelliklerinden arındırılmış ve rahatça ulusal panteona dahil edilmiş devrimcinin aleyhine demokrat Allende’nin ilahlaştırılmasına işaret ediyordu. Bu cenazeyi uzaktan izlemenin kısa süreli mutluluğunu yaşayan ve anılarının önemli olduğu yanılsamasını yaşayan yüzbinlere gelince, artık dağılmaları ve yönetimi uzmanlara bırakmaları gerekiyordu. Sokaklar yürüyüş yapmak ve imkansız taleplerde bulunmak için değildi.

Sonraki otuz yıl boyunca bu uzlaşma –denetimli, ölçülü bir demokrasiye evet, riskli bir devrim macerasına hayır– siyasi istikrarın sağlanmasına ve çoğunluğun hayatını iyileştiren ama dünyadaki en eşitsiz gelir dağılımı sistemlerinden birini yerinde tutan iktisadi ve toplumsal reformların yapılmasına yardımcı oldu. Bu yıllar boyunca Pinochet’nin itibarı giderek daha da dibe vurdu ve 1998 yılında Londra’da işkenceci olarak tutuklandığında, dünya kamuoyunu heyecanlandıran ve eski devlet başkanları insanlığa karşı suç işlediğinde, insanlığın onları ulusal sınırların ötesinde yargılama hakkı ve görevi olduğuna dair emsal teşkil eden bir davayla en aşağı noktaya ulaştı. Pinochet’nin imajı, 2005 yılında kendisinin ve ailesinin Riggs Bank’taki gizli hesaplarda yasadışı olarak 17 milyon dolardan fazla para biriktirdiğinin ortaya çıkmasıyla daha da azaldı.

Bu arada Allende her zamankinden daha efsanevi, her zamankinden daha kahraman, her zamankinden daha onurlu ve her zamankinden daha uzaktı.

Sonra, Ekim 2019’da bir isyan Şili’yi sarstı. Polis tarafından vahşice bastırılan öğrenci protestoları geniş çaplı bir halk ayaklanmasına dönüştü. Her şey sorgulanıyordu: eğitim, sağlık ve barınma sistemlerinin yetersizliği; diktatörlük döneminde özelleştirilerek şirketleri zenginleştiren ve yaşlıları yoksullaştıran emekli maaşları; kadınların ve yerli toplulukların marjinalleştirilmesi; gey ve lezbiyenlere yönelik zulüm; açgözlülük ve tüketim toplumu ve yaygın bireycilik.

Ve bir de baktık ki, yeni bir düzenin vizyoner peygamberi Allende’ye yeni bir hayat üflenmiş. Milyonların katıldığı barışçıl yürüyüşlerde binlerce pankartta onun fotoğrafı yer aldı, kışkırtıcı sözleri sayısız duvarı süsledi ve adı barikatları kuran ve polise parke taşları ve Molotof kokteylleriyle karşı koyan maskeli militanlar tarafından anıldı.

Bu hayal kırıklığına uğramış ve aniden yeniden uyanan halkın hoşnutsuzluğunu yönlendirmek için, seçmenlere Pinochet’nin anayasasını değiştirmek isteyip istemediklerini soran bir plebisit düzenlendi. Ekim 2020’de yüzde 78 gibi ezici bir oy oranıyla kabul edilen bu önlemi Mayıs 2021’de yeni bir anayasa yazacak delegelerin seçilmesi izledi ve ezici bir çoğunluk ülkenin kendisini nasıl hayal ettiğini büyük ölçüde değiştirmekten yana oldu.

Şili’nin adalet ve eşitlik hayallerinin bu şekilde yenilenmesi yetmezmiş gibi, Aralık 2021’de karizmatik, dövmeli, otuz beş yaşında eski bir öğrenci lideri olan Gabriel Boric, Pinochet’nin aşırı sağcı bir hayranı olan rakibi José Antonio Kast’ı neredeyse yüzde 56 oyla yenerek başkan seçildi. Boric’in “Şili neoliberalizmin beşiğiyse, aynı zamanda mezarı da olacak,” sözü gerçekleşmek üzere gibi görünüyordu.

Artık Allende sadece sokaklarda ve Anayasa Konvansiyonunda değil, aynı zamanda bir kez daha La Moneda’ya giriyordu. Göreve başladığı gün, yeni başkan protokolü bozdu: doğrudan başkanlık sarayına yürümek yerine, Allende’nin Boric’in doğumundan on üç yıl önce halkına veda ettiği balkonun yanına dikilmiş olan heykelinin önünde bir dakika düşüncelere dalmak için meydandan geçti. Boric’in o akşamki konuşmasının sonunda vurguladığı gibi, meşale yeni bir nesle devrediliyordu:

Salvador Allende’nin neredeyse elli yıl önce öngördüğü gibi, yurttaşlar olarak bizler yine, daha iyi bir toplum inşa etmek üzere özgür insanların, özgür erkek ve kadınların geçeceği grandes alamedas’ı açıyoruz.

Bu farklı Şili vizyonu, o aylarda yazılan ve doğaya, kadınlara ve yerli topluluklara haklar tanıyan ve halkın refahından piyasayı değil devleti sorumlu kılan anayasada somutlaştı. Bu yeni anayasanın onaylanması için yapılacak referandum tarihinin 4 Eylül 2022 olmasını hayırlı bir gelişme olarak gördüm. Allende’nin zaferinden elli iki yıl sonra ve gömülmesinden otuz iki yıl sonra, hem bir demokrat hem de bir devrimci olarak öngördüğü ülkenin gerçeğe dönüşmesini kutlamanın daha iyi bir yolu olabilir miydi? Allende’ye değil ama diktatörlüğün etkisine veda etmek için daha iyi bir an olabilir miydi? Öyle olmadı. Allende’nin saygı duyacağı ve Boric’in hayallerini somutlaştıran anayasa seçmenlerin neredeyse yüzde 62’si tarafından reddedildi.

Daha kötüsü de olacaktı. Bu yılın 7 Mayıs’ında seçmenler, yeni bir anayasa yazmayı tekrar deneyecek elli delegeyi seçti. Sağcı partiler otuz dört sandalye ile ezici bir çoğunluk elde ederken, bunların yirmi üçü Boric tarafından kesin bir yenilgiye uğratılan ve Pinochet’nin anayasasını korumayı tercih ettiğini birçok kez beyan eden Kast liderliğindeki Partido Republicano’ya aitti.

Seçmenlerin hayallerindeki bu çarpıcı değişimin neye işaret ettiğini tahmin etmek için henüz çok erken. Kast’ın ülkenin bir sonraki başkanı, güney yarımkürede bir Trump taklitçisi, bir Bolsonaro daha olmasını bekleyebileceğimiz anlamına mı geliyor? Daha önce oy kullanmayan milyonlarca Şililinin artık muhafazakâr görüşlerini ifade etmesiyle Şili siyasetinde ve önceliklerinde derin bir yeniden düzenlemeye mi işaret ediyor? Yoksa bu seçim sonuçları, Boric’in birbirini izleyen bir dizi krizi (suç, göç, enflasyon ve devlet, büyük toprak sahipleri ve yerli topluluklar arasındaki şiddetli çatışmalar) yönetememesine karşı bir protesto mu? Programını yeniden formüle etmenin ve inisiyatifi yeniden ele geçirmenin bir yolunu bulabilecek mi?

Asıl soru Şili’nin gerçek kimliğinin nerede yattığıdır ve darbenin ellinci yıldönümü yaklaşırken bu soru yeniden tartışılacaktır. Pinochet’nin neoliberal politikaları –ve yarattığı terör– toplumun iliklerine kadar işledi mi ki gelecekteki radikal değişim projeleri başarısız olmaya mahkum olsun? Yoksa Allende’nin grandes alamedas’ı bunca yıl sonra hâlâ cazibesini koruyor mu? Diktatörlüğün dehşeti bir kez daha vurgulanacak ve Şililileri Pinochet yıllarının suçlarını şiddetle kınamayan herkesi reddetmeleri gerektiğine ikna edecek mi? Yoksa yorgun bir vatandaş kitlesi bir daha asla bu kadar kutuplaşmayacak bir ülke ararken Allende devriminin hataları mı ön plana çıkacak?

Şili’nin yaraları derin, fakat Şilililer travma ve çatışmalarımızla nasıl başa çıkmaya karar verirlerse versinler, Allende’nin mirası ülkesinin sınırlarının ötesinde bir etkiye sahip olabilir. Bu eşsiz devlet adamının yarım yüzyıl önce ortaya koyduğu ve başaramadığı şiddetsizlik yoluyla radikal değişim ihtiyacı, yeniden çağımızın en önemli meselesi haline geldi. Pinochet’nin yeni türevleri pek çok ülkeyi rahatsız ederken, Allende’nin yaşamı boyunca hayallerimizin meyve vermesi için daha fazla demokrasiye ve asla daha azına değil, her zaman, her zaman daha fazla demokrasiye ihtiyacımız olduğu yönündeki ısrarı her zamankinden daha önemlidir. Gezegeni saran ikilemlere –savaş, eşitsizlik, kitlesel göç, iklim değişikliği ve nükleer yok oluş gibi ikiz tehditlere– geleceğin balkonlarında yürüyen korkusuz ve coşkulu kadın ve erkeklerin büyük çoğunluğunun aktif katılımı olmadan bir çözüm bulunamayacağı konusunda bize sesleniyor.

Ölümünden elli yıl sonra Salvador Allende hâlâ bizimle konuşuyor.

Dünya Basını

Eski İngiliz diplomat Proud: Batı diplomatik çözüm aramak yerine mantıksız politikalar izliyor

Yayınlanma

Eski İngiliz diplomat Ian Proud, Ukrayna ve Orta Doğu’daki gelişmeleri değerlendirerek Batılı hükümetlerin diplomatik müzakereler yerine rasyonel olmayan askeri ve siyasi politikalara yöneldiğini belirtti.

Ukrayna ve Rusya arasındaki savaş devam ederken, Batılı ülkelerin krizi yönetme biçimi ve diplomatik kanalları tamamen kapatması uluslararası ilişkiler uzmanlarının gündeminde.

Eski İngiliz diplomat Ian Proud, Cenevre’de akademisyen Doçent Pascal Lottaz’ın Neutrality Studies adlı video kanalına verdiği mülakatta, Kiev ve Moskova arasındaki çatışmanın arka planını, Batı dünyasının stratejik hatalarını, Avrupa’nın ABD’ye olan bağımlılığını ve küresel diplomasi krizini ayrıntılı bir analizle değerlendirdi.

Moskova’da görev yapmış deneyimli bir eski diplomat olan Proud, mevcut gidişatın Avrupa’yı geri dönülemez bir felakete sürüklediğini ifade etti.

Görüşmenin başında Ukrayna ve NATO unsurlarının Rusya topraklarının derinliklerine yönelik gerçekleştirdiği füze saldırıları ile Rus ordusunun Kiev’e yönelik misilleme bombardımanları ele alındı. Kiev’deki Batılı büyükelçiliklerin tahliye edilmesi ihtimalini değerlendiren Proud, savaşın ilk aşamalarında İngiltere dahil tüm yabancı misyonların şehirden ayrılıp Varşova gibi merkezlerde sürgünde diplomatik faaliyet yürüttüğünü hatırlattı.

Tırmanma aşamasında diplomatların Kiev’de tutulmasının büyük risk taşıdığını belirten Proud, kendisinin görevde olması durumunda tahliye seçeneğini ciddi şekilde düşüneceğini aktardı. Batı’nın bu süreçte itibar kaybetme korkusuyla hareket ettiğini kaydeden Proud, diplomatların varlığına rağmen diplomatik çözüm arayışlarının tamamen durdurulduğunu kaydetti.

“Diplomatlarımız var ama diplomasimiz yok”

Batı başkentlerinin Ukrayna politikasındaki rasyonellik kaybına değinen Proud, hükümetlerin askeri ve mali yardımlarla kördüğüme döndürdüğü süreci şu sözlerle eleştirdi:

“Şu anda diplomatlarımızın olduğu fakat diplomasinin bulunmadığı tuhaf bir durumun içindeyiz. Batılı hükümetler ve özellikle de İngiliz hükümeti bu konuda gerçekten büyük bir suçluluk taşıyor. Her iki tarafta da yalnızca sivil halkı etkileyen bu korkunç savaşı müzakereler yoluyla sona erdirme çabalarını tamamen bıraktık. Ne olursa olsun Ukrayna’yı desteklemek zorunda olduğumuza dair sarsılmaz bir anlatı inşa ettik. İster milyarlarca sterlinlik kaynaklar, ister savaşın gidişatını gerçekten değiştirmeyecek silahlar olsun, hatta diplomatlarımızı bu gerilim döneminde tehlikeye atmak pahasına olsun, bu desteği sürdürüyoruz. Bu savaşın sona ermesi gerektiğini kabul ederek itibar kaybetmekten o kadar korkuyoruz ki mantıksız politikalar izlemeye devam ediyoruz. Bu durum, çok uzun bir mantıksız politikalar listesinin sadece son halkasıdır.”

NATO ile Rusya arasındaki ilişkilerin geleceğine dair karamsar bir tablo çizen eski diplomat, Batı’nın çatışmayı uluslararasılaştırma eğiliminde olduğunu belirtti.

Siyasi elitlerin bir Avrupa savaşını kaçınılmaz bir gerçeklik gibi sunmalarını dehşet verici olarak nitelendiren Proud, diplomasinin dışlanmasının bu süreci hızlandırdığını savundu.

Ukrayna hükümetinin iç yapısındaki usulsüzlükler, askere alma yöntemleri ve ordu içindeki aşırılıkçı ideolojilere Batı’nın göz yumduğunu ifade eden Proud, bu durumun müzakere masasını tamamen ortadan kaldırdığını dile getirdi.

“Avrupa’da yavaş yavaş genel bir savaşa doğru sürükleniyoruz”

Askeri tırmanışın kontrolsüz biçimde sürdürülmesinin yaratacağı bölgesel yıkım konusunda uyarılarda bulunan Proud, şu ifadeleri kullandı:

“Avrupa’da yavaş yavaş genel bir savaşa doğru sürükleniyoruz. Aslında Batılı siyasetçiler bundan sürekli kaçınılmaz bir olguymuş gibi bahsediyorlar ki bu durum en şok edici şeylerden biridir. Aldığımız tüm kararlar, özellikle de diplomasinin peşinden gitmeme yönündeki tercihimiz, bunu doğrular niteliktedir. Zelenskiy rejimine, örneğin yolsuzluğa dair sürekli artan kanıtlara, kendi vatandaşlarına yönelik baskılara, genç erkeklerin cepheye zorla gönderilmesine ve Ukrayna ordusu içinde yaygın olan aşırı milliyetçi ideolojiye rağmen koşulsuz destek veriyoruz. Zelenskiy’i son Ukraynalıya kadar savaşması için desteklemeye o kadar odaklanmış durumdayız ki bu durum bizi körleştiriyor ve savaşı sona erdirecek müzakere olasılıklarını görmemizi engelliyor. Bu zihniyette hiçbir değişiklik görmüyorum ve bu nedenle, birkaç yıl sürecek olsa bile, tamamen önlenebilir olan bir savaşa yol açabilecek yavaş bir tırmanışa doğru ilerlediğimizi hissediyorum.”

NATO’nun sanayi ve üretim kapasitesinin Rusya ile geniş çaplı bir savaşı desteklemekten uzak olduğunu kaydeden Proud, Batılı planlamacıların rasyonel analiz yapmadığını savundu. ABD’nin bile İran ve Ukrayna krizleri nedeniyle mühimmat ve füze üretiminde darboğaz yaşadığına işaret eden emekli diplomat, Rusya’nın askeri gücü ve tarihsel direncinin hafife alınmaması gerektiğini söyledi.

Rus halkının Napolyon ve Nazi işgallerine karşı verdiği mücadeleyi ve İkinci Dünya Savaşı’nda kaybettiği milyonlarca insanı hatırlatan Proud, Moskova’nın her ne pahasına olursa olsun savaşacağını, Rus yönetiminin baskıyla devrileceği yönündeki Batılı beklentilerin ise tamamen hayal ürünü olduğunu belirtti.

“Avrupa’nın rolü Rusya ile gelecekteki ilişkisini belirlemektir”

Avrupa’nın Rusya ile ilişkilerini tamamen koparmasını stratejik bir hata olarak nitelendiren Proud, ilişkilerin yeniden tesis edilmesi için üç aşamalı bir mimari sundu.

Rus devlet geleneğinin Avrupa ile normal ilişkiler kurmaya her zaman açık olduğunu belirten Proud, çözüm için şu analizi yaptı:

“Ukrayna ile Rusya arasında bir barış planından bahsediliyor, bu elbette önemlidir ancak bunun neleri içerdiğini iyi analiz etmeniz gerekir. Çatışmanın iki tarafı olan Ukrayna ve Rusya arasında, silahları bırakıp gelecekte dostça olmasa bile barışçıl bir şekilde bir arada yaşayabilecekleri şartları kabul ettikleri müzakere edilmiş bir anlaşma olmalıdır. Bu sadece işin bir parçasıdır. İkinci parça ise Ukrayna’nın Avrupa ile ilişkisinin ne olacağıdır. İnsanlar bunu sürekli Ukrayna ile Rusya arasındaki barış anlaşmasının içine karıştırmaya çalışıyor. Bu ayrı bir konudur ve Avrupalılar ile Ukrayna arasında yapılması gereken bir görüşmedir. Ancak Avrupalılar, son derece karmaşık ve maliyetli olduğu için bu konuşmayı yapmaya hazır değiller ve konuyu sürekli erteliyorlar. Üçüncü ve hayati parça ise Avrupa’nın gelecekte Rusya ile ilişkisinin ne olacağıdır. Bu parça olmadan, Rusya ile uzun vadeli kriz sürecinde sadece duraklatma düğmesine basmış oluruz. Avrupa, dost olmak zorunda olmasa bile, dünyanın coğrafi olarak en büyük ülkesi ve en büyük askeri güçlerinden biriyle nasıl bir arada yaşayacağını çözmek zorundadır. Bu da Avrupalılar, İngiltere ve Rusya arasında bir diyalog gerektirir. Avrupalılar Rusya ile diplomatik diyalogdan bahsettiğinde, bu Ukrayna-Rusya barışı hakkında olmamalıdır. Bu konuyu Amerikalılara ve bölge dışındaki diğer taraflara bırakmalıyız. Avrupa’nın diplomasideki rolü, Rusya ile kendi gelecekteki ilişkisini belirlemektir. Kaja Kallas gibi isimlerin Rusya’nın ancak 1991 sınırlarına çekilmesiyle konuşabileceğini söyleyen gerçek dışı açıklamalarına baktığımda, bu düzeyde bir stratejik düşüncenin henüz ortaya çıkmadığını görüyorum.”

Avrupa ülkelerinin dış politika yapımında bağımsız hareket edemediğini ifade eden Proud, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in liderlik tarzını eleştirdi.

Kıtanın güvenliğinin ancak sınırları içindeki tüm aktörleri kapsayan bağımsız bir mimariyle sağlanabileceğini belirten eski diplomat, ABD’nin her süreçte devrede olmasının yapıcı sonuçlar üretmediğini kaydetti. Donald Trump’ın olası bir yönetiminde ABD’nin Avrupa’nın güvenlik sorunlarına yönelik ilgisinin azalabileceğini ifade eden Proud, Avrupa ülkelerinin kendi kararlarını alma yeteneğine kavuşması gerektiğini söyledi.

“Diplomasi her iki tarafın da zaten aynı fikirde olduğu zirvelere katılmak değildir”

Diplomasinin gerçek işlevinin müttefiklerle buluşmak değil, hasımlarla sorunları çözmek olduğunu vurgulayan Proud, Batı’nın son yıllarda düzenlediği uluslararası toplantıları eleştirerek şunları kaydetti:

“Diplomasi zor bir iştir, dostlukla ilgili değildir. Dostluk bir artı değerdir, eğer dost olabiliyorsanız bu daha iyidir. Ancak diplomasi farklılıkları çözmek ve bir arada yaşamanın yollarını bulmakla ilgilidir. İnsanların diplomasinin ne olduğunu yeniden hatırlamaları gerekiyor. Diplomasi, sizinle zaten aynı fikirde olan birçok insanla buluştuğunuz zirvelere katılmak değildir. Bu diplomasi değil, sadece tiyatrodur. Bu barış zirveleri, gönüllüler koalisyonu zirveleri tamamen anlamsız ve işlevsiz etkinliklerdir. Eğer masada krizin diğer tarafı olan Rusya yoksa bu görüşmelerin hiçbir faydası yoktur. Bu nedenle Avrupalıların bağımsız bir duruş sergilemesini umuyorum ancak bunu yapabileceklerine dair ikna olmaktan henüz çok uzağım.”

Batı dünyasının, özellikle de ABD’nin, diplomasiyi askeri hedefler için bir zaman kazanma perdesi olarak kullandığı yönündeki eleştirilere de değinen Proud, Minsk Anlaşmaları’na yönelik değerlendirmelerde bulundu.

Dönemin Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın, Minsk sürecinin Ukrayna’ya zaman kazandırmak için yürütüldüğü yönündeki sonradan yapılan açıklamalarına inanmadığını belirten Proud, Minsk II sürecinin o dönem Avrupa diplomasisinin samimi bir çabası ve Ukrayna tarafının girişimiyle şekillenmiş gerçek bir çözüm fırsatı olduğunu ifade etti.

Görüşmenin son bölümünde ABD’nin İran politikasına ve Orta Doğu’daki gelişmelere değinen Proud, Washington’ın attığı askeri adımlara rağmen arka planda İran ile teknik düzeyde diplomasi yürütüldüğünü aktardı.

Donald Trump’ın İbrahim Anlaşmaları üzerinden yürüttüğü bölge politikasını eleştiren Proud, bu tür adımların Körfez’deki bölünmeleri kalıcı hale getirmeyi amaçladığını söyledi.

Avrupa Birliği’nin Lizbon Antlaşması ile dış politikayı tek bir merkezde toplama çabalarının üye devletlerin özgün diplomatik yeteneklerini körelttiğini belirten Proud, Avrupa halklarının önceliğinin küresel çatışmalar değil, kendi ülkelerindeki ekonomik ve sosyal sorunlar olduğunu ifade etti.

Eski diplomat, konuşmasını, yakın zamanda yayımlanan ve 2004 yılındaki Hint Okyanusu tsunamisinin ardından bölgede görev yaptığı döneme ait insani gözlemlerini aktaran aşk romanının tanıtımını yaparak tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘Körfez ülkeleri İsrail’i bölgeye davet etmenin bedelini ödemek zorunda kalacak’

Yayınlanma

Quincy Sorumlu Devlet Yönetimi Enstitüsü Başkan Yardımcısı Trita Parsi, ABD ile İran arasında yürütülen müzakerelerde tıkanıklığa yol açan dondurulmuş varlıklar krizine yönelik Katar’dan gelen yeni bir teklifin masada olduğunu söyledi.

Küresel ölçekte dünya düzenini geliştiren fikirleriyle 2010 yılında Grawemeyer Ödülü’ne layık görülen ve dış politika analitiği alanında önde gelen kurumlardan biri olan Quincy Sorumlu Devlet Yönetimi Enstitüsü Başkan Yardımcısı Trita Parsi, ABD ile İran arasında perde arkasında yürütülen nükleer ve bölgesel müzakerelerdeki son durumu aktardı.

İran’ın dondurulmuş mali varlıklarının serbest bırakılması konusunun müzakerelerin önündeki en büyük engel olduğunu belirten Parsi, arabulucu rolü üstlenen Katar’ın bu krizi aşmak için yeni ve yaratıcı bir finansal teklif sunduğunu açıkladı.

İran tarafının yaklaşık 12 milyar dolarlık nakit varlığın derhal serbest bırakılması konusunda ısrarcı olduğunu ifade eden Parsi, sürece ilişkin şu bilgileri paylaştı:

“İran’ın dondurulmuş varlıklarının toplam miktarına baktığımızda 120 milyar dolar ile 150 milyar dolar arasında bir hacimden bahsediyoruz. Dolayısıyla şu an talep edilen miktar bunun oldukça küçük bir kısmını oluşturuyor. Bu miktarın yarısı olan 6 milyar dolarlık kısım, aslında 2022 yılında Joe Biden yönetimi döneminde iki ülke arasında zaten müzakere edilmiş ve üzerinde mutabık kalınmış bir tutardı. O dönem varılan anlaşmaya göre, bu para doğrudan İran’a verilmeyecek, Katar’daki bir bankaya aktarılacaktı. İran gıda veya ilaç satın almak istediğinde hazırladığı listeyi Katar’a sunacak, Katar bunu ABD’ye iletecek ve ABD’nin her bir kalemi onaylamasının ardından ödeme yapılacaktı. Ancak bu mutabakattan üç hafta sonra İran’da Mahsa Amini protestoları patlak verdi ve ABD yönetimi geri adım atarak bu fonları hiçbir zaman serbest bırakmadı.”

Katar’ın mevcut süreçte hem Washington’ın iç politika kaygılarını giderecek hem de Tahran’ın nakit ihtiyacını karşılayacak yeni bir formül geliştirdiğini aktaran Parsi, şu ifadeleri kullandı:

“Cumhuriyetçiler, Barack Obama döneminde nükleer anlaşmayı elde etmek için İran’ın fonlarının serbest bırakılmasını çok sert bir şekilde eleştirmişti. Biden yönetimi de şu an iç politikada benzer bir baskı altında kalmak ve İran’a peşinen taviz veriyormuş görüntüsü çizmek istemiyor. Temel gerçek şudur ki İran tarafından önemli nükleer tavizler gerektiren hiçbir anlaşma, İran’ın kendi parasını kendisine iade etmeden gerçekleştirilemez. Bu pratik olarak imkansızdır. Dolayısıyla bu fonların serbest bırakılmasına karşı çıkmak, aslında herhangi bir uzlaşmaya karşı çıkmak anlamına gelir. Katar’ın geliştirdiği son formüle göre, Katar doğrudan kendi kaynaklarından İran’a bir kredi sağlayacak, gelecekte ABD yaptırımları kaldırılıp İran’ın dondurulmuş varlıkları serbest bırakıldığında ise bu kaynaklar İran yerine doğrudan Katar’a aktarılarak kredi mahsup edilecek. Bu sayede ABD yönetimi iç kamuoyuna ‘Biz hiçbir İran varlığını serbest bırakmadık’ diyebilecek ve eleştirileri göğüsleyebilecektir.”

“Hürmüz Boğazı ve uranyumun seyreltilmesi konularında uzlaşı sağlandı”

Müzakere masasındaki diğer teknik pürüzlerin büyük ölçüde aşıldığını belirten Quincy Enstitüsü Başkan Yardımcısı Trita Parsi, özellikle Hürmüz Boğazı’nın güvenliği ve yüksek derecede zenginleştirilmiş uranyum stokları konusunda tarafların esneklik gösterdiğini ifade etti.

Hürmüz Boğazı konusunda İran ile Umman’ın ortak yönetim modeline Körfez İşbirliği Konseyi içindeki bazı ülkelerin destek verdiğini, ancak Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın bu duruma mesafeli durduğunu kaydeden Parsi, buna rağmen konunun müzakereleri tıkayan bir kriz olmaktan çıktığını söyledi.

Yüksek derecede zenginleştirilmiş uranyum konusundaki uzlaşmaya da değinen Parsi, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Uranyumun seyreltilmesi veya ülke dışına çıkarılması konusunda bir mekanizma kurulmuş durumda. Donald Trump döneminde ABD’nin pozisyonu, zenginleştirilmiş uranyumun tamamının ülke dışına sevk edilmesi yönündeydi ve yerinde seyreltme işlemine izin verilmiyordu. Gelinen noktada İran’ın bu stokların bir kısmını kendi tesislerinde seyrelteceği, bir kısmını ise sevk edeceği bir formül üzerinde uzlaşıldığı görülüyor. Her iki taraf da bu başlıkta gerekli esnekliği gösterdi. Şu an masadaki tek büyük düğüm finansal kaynakların serbest bırakılmasıdır ve eğer Katar’ın son önerisine Washington’dan olumlu bir yanıt gelirse, çok kısa sürede nihai bir mutabakat zaptı imzalanması beklenebilir.”

İran’ın ekonomik olarak ciddi sıkıntılar yaşadığını ve son dönemde ABD’nin deniz ablukasını sıkılaştırmasıyla ilaç ve gıda taşıyan kargo gemilerinin dahi engellendiğini belirten Parsi, “ABD yaptırımlarının ve ablukalarının İran üzerinde çok büyük bir ekonomik maliyeti var. Ancak ABD tarafı iki şeyi her zaman yanlış hesaplıyor: Bu maliyetlerin İran rejimini çok hızlı çökerteceğini düşünüyorlar ya da baskı arttığında İran’ın geri adım atacağına inanıyorlar. Oysa tarihsel olarak İran her baskı karşısında gerilimi daha da tırmandırarak yanıt vermiştir. Nitekim son günlerde Körfez’de yaşanan askeri tırmanma ve ardından gelen karşılıklı geri adım bunun en somut örneğidir” dedi.

“Lübnan’daki İsrail varlığına göz yuman bir ateşkes planı sürdürülebilir değildir”

Müzakerelerin önündeki en büyük bölgesel riskin Lübnan sahası olduğunu vurgulayan Parsi, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Lübnan üzerinden süreci sabote etme potansiyeline sahip olduğunu belirtti.

Lübnan topraklarındaki İsrail işgalinin sınırlandırılması veya tamamen sonlandırılması konusunun Tahran için müzakere edilemez bir aşama olduğunu ifade eden Parsi, şöyle konuştu:

“Lübnan’da İsrail’in işgal ettiği topraklardan tamamen çekilmesi İran için son derece açık ve kesin bir kırmızı çizgidir. İran’ın bu konudaki pozisyonundan geri adım atacağını kesinlikle düşünmüyorum. Müzakereler sırasında Donald Trump’ın İsrail tarafına çok net bir mesaj ilettiğini ve yakın zamanda bir anlaşmaya varmak üzere olduğunu belirterek, Lübnan’da bu süreci sabote edecek herhangi bir askeri tırmanmaya tolerans göstermeyeceğini bildirdiğini biliyoruz. Ancak ortada halen çok büyük belirsizlikler var. Eğer Lübnan hükümetinin de kabul etmek zorunda kaldığı aşamalı plan uygulanırsa, ilk aşamada bir ateşkes ilan edilecek, ikinci aşamada ise Hizbullah Litani Nehri’nin kuzeyine çekilirken İsrail de güney Lübnan’dan çekilecektir. Ne var ki biz bu tarz aşamalı planları daha önce Gazze’de de gördük. İsrail yönetimi daha ilk aşama imzalanırken hiçbir zaman ikinci aşamaya geçme niyetinde olmadığını açıkça beyan ediyordu. Tüm kritik tavizleri ilk aşamada karşı taraftan alıp, kendi vermesi gereken tavizleri içeren sonraki aşamaları askıya almak İsrail’in klasik bir taktiğidir.”

Hizbullah’ın, İsrail’in işgal ettiği Lübnan topraklarından eş zamanlı olarak çekilmesi şartıyla Litani Nehri’nin güneyinden çekilmeyi kabul eden bir karşı öneri sunduğunu hatırlatan Parsi, “Bu aslında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin ilgili kararlarıyla da uyumlu, son derece adil bir tekliftir. Eğer bu formül hayata geçirilirse hem Hizbullah hem de İsrail kendi kamuoylarına bir zafer anlatısı sunabilir. Ancak buradaki temel soru şudur: İsrail’in gerçek hedefi sınır güvenliği midir, yoksa Güney Lübnan’ı işgal edip buralarda yasa dışı yerleşim birimleri kurarak topraklarını ilhak etmek mi? Bugün İsrail kabinesinde açıkça Lübnan topraklarının ilhak edilmesini ve buralarda yerleşim yerleri inşa edilmesini savunan bakanların bulunması, bu endişelerin ne kadar haklı olduğunu göstermektedir” değerlendirmesinde bulundu.

“Körfez ülkeleri İsrail’i bölgeye davet etmenin bedelini ödemek zorunda kalacak”

İran dini lideri Ali Hamaney’in kıdemli askeri danışmanı Muhsin Rızai’nin, İsrail ile ilişkilerini normalleştiren Körfez ülkelerine yönelik tehdit mesajlarını da değerlendiren Trita Parsi, bu açıklamaların son derece ciddi bir stratejik yön değişimi olduğunu belirtti.

Rızai’nin, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt gibi ülkelerin savaş sonrasında hedef alınabileceğine ve toprak bütünlüklerinin tehlikeye gireceğine yönelik sözlerinin bölgesel yansımalarını analiz eden Parsi, şu ifadeleri kullandı:

“Rızai’nin açıklamaları kesinlikle hafife alınmamalıdır, bu son derece ciddi bir tehdittir. Bu durum, bölgedeki yeni güç dengesinin parametrelerini göstermektedir. İbrahim Anlaşmaları’na imza atarak sadece ABD ile stratejik ortaklık kurmakla kalmayıp, İsrail’i doğrudan Basra Körfezi’ne davet eden ülkeler bu stratejik hatanın bedelini ödemek zorunda kalacaktır. Körfez İşbirliği Konseyi içinde şu an çok net bir bölünme var. Katar, Umman ve Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri’nin İsrail ile kurduğu bu yakın ilişki modeline tamamen karşı çıkıyor. Hatta bu ülkeler, BAE’nin Suudi Arabistan’ı İran ile doğrudan bir savaşa sürüklemek istediğini, ancak Riyad yönetiminin bu baskıya direnerek savaşa girmediğini düşünüyor. BAE eğer bugün geriye dönüp bu kararı yeniden değerlendirme fırsatına sahip olsaydı, muhtemelen İbrahim Anlaşmaları yoluna girmezdi. Ancak şu an bu sürecin çok derinindeler ve geri dönüş onlar için son derece sancılı olacaktır.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Eski ABD’li müzakereci Alan Eyre: Ateşkes anlaşmasına varmaya çok yakınız

Yayınlanma

İran ile ABD ve İsrail arasında yeniden başlayan savaşı değerlendiren ABD Dışişleri Bakanlığının eski İran Danışmanı ve nükleer anlaşma müzakerecisi Alan Eyre, ABD Başkanı Trump’ın İsrail Başbakanı Netanyahu’yu İran’a misilleme yapmaması konusunda uyaracağını belirtti.

İran’ın İsrail topraklarına yönelik gerçekleştirdiği çok dalgalı füze saldırılarının ardından bölgede askeri hareketlilik ve diplomatik trafik en üst düzeye ulaştı.

ABD Dışişleri Bakanlığının eski İran Danışmanı ve Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) eski müzakerecisi Alan Eyre, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, sahadaki son gelişmeleri, ABD Başkanı Donald Trump’ın bu krize yönelik yaklaşımını ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hükümetinin bölgesel stratejisini derinlemesine analiz etti.

Eyre, Trump’ın İsrail’in İran’a yönelik doğrudan bir askeri misillemede bulunmasını engellemek için doğrudan devreye girdiğini belirterek çarpıcı açıklamalarda bulundu.

“İran, tırmanma üstünlüğünü elinde tutmak istiyor”

İran’ın İsrail’e yönelik gerçekleştirdiği beş dalgalı füze saldırısının stratejik boyutuna değinen Alan Eyre, bu saldırının basit bir askeri tepkinin ötesinde anlamlar taşıdığını ifade etti.

Eyre, İsrail’in Beyrut’un güneyine düzenlediği saldırıların ardından İran’ın askeri bir yanıt vermekten başka seçeneği kalmadığını belirterek, “İran disproportionate, yani orantısız bir şekilde yanıt veriyor çünkü tırmanma üstünlüğünü kurmak istiyor. Hizbullah dosyası ile İran dosyasının birbirinden ayrılamayacağını göstermeyi amaçlıyorlar ki İsrail’in yapmaya çalıştığı tam olarak bu ayrımı sağlamaktır” ifadelerini kullandı.

İsrail’in kırmızı çizgileri aşama aşama test ettiğini kaydeden eski müzakereci Alan Eyre, “İsrail’in yaptığı şey tam olarak şu: Kırmızı çizgiyi görüyorlar, ona doğru milim milim yaklaşıyorlar. Sonra o çizgiyi hafifçe geçip kimsenin fark edip etmediğini görmek için etraflarına bakıyorlar” şeklinde konuştu.

Eyre, Lübnan hükümetinin de uzun bir aradan sonra ilk kez Hizbullah’ın silahsızlandırılması konusunda İsrail ile stratejik olarak paralel bir beklenti içinde olduğunu ve bu durumun İsrail hükümetine operasyonları sürdürmek için alan açtığını kaydetti.

“Trump, Netanyahu’yu köşeye sıkıştırabilir”

ABD Başkanı Donald Trump’ın İsrail basınına yansıyan ve Netanyahu’ya yönelik “misilleme yapma” çağrısını içeren açıklamalarını değerlendiren Alan Eyre, Trump’ın İsrail üzerindeki siyasi gücünün belirleyici olduğunu savundu.

Trump’ın İsrail’de son derece popüler bir lider olduğunu ve Netanyahu’nun yaklaşan seçimler öncesinde ABD desteğini kaybetmeyi göze alamayacağını hatırlatan Eyre, konuya dair şu değerlendirmeyi yaptı:

“Eğer Başkan Trump, en azından İran’a yönelik saldırılar konusunda ‘dur’ derse, Netanyahu buna uymak zorunda kalacaktır. Trump, İsrail’in el kuklası olmadığını ve onlara ne yapacaklarını söyleyebileceğini göstermek istiyor. Bu durum Netanyahu’yu İsrail içindeki sağ kanadın saldırılarına karşı daha savunmasız hale getirecektir. Bu yüzden Netanyahu, İran’ın gerilimi tırmandırmasını sağlayacak başka yollar arayacak ve böylece sadece yanıt verdiğini iddia edebilecektir.”

Eyre, Trump’ın doğrudan askeri çatışmaları durdurma isteğinin arka planında ekonomik kaygılar olduğunu da sözlerine ekledi. Trump’ın piyasaları ürkütmekten kaçındığını söyleyen Eyre, “Başkan Trump’ın savaşı yeniden başlatmak istemediğini kesin bir veri olarak kabul ediyorum. Çünkü bunun piyasaları sarsacağını biliyor ve bu durumdayken kendi hedeflerine ulaşamaz. Kayıplarını sınırlandırmak, zafer ilan etmek ve İran’ın nükleer silah geliştirmeyeceğine dair bir mutabakat zaptı imzalamak istiyor” dedi.

“İki ila üç sayfalık bir mutabakat zaptının ötesine geçemeyiz”

ABD ile İran arasında yürütülen diplomatik temasların niteliğine dair gerçekçi bir çerçeve çizen Alan Eyre, kapsamlı bir nükleer anlaşmanın kısa vadede mümkün görünmediğini ancak ilk aşama mutabakatı konusunda iyimser olduğunu ifade etti.

Eyre, taraflar arasındaki müzakere dinamiklerini şu sözlerle açıkladı:

“İki ülke arasında doğrudan bir müzakere yürütülmüyor. Sadece Pakistan, Katar ve diğer aracılar vasıtasıyla mesajlar gidip geliyor. Muhtemelen bir birinci aşama anlaşması elde edeceğiz. Ancak kötü haber şu ki, Hürmüz Boğazı tamamen trafiğe açılmayacak. Kapsamlı bir anlaşma olmadığı sürece deniz sigorta şirketleri kargo ve gemi sigorta oranlarını eski seviyelerine düşürmeye yanaşmayacaktır. ABD ile İran arasında bir mutabakat zaptı imzalanması ihtimalini yüzde 50’nin üzerinde görüyorum ancak Gazze’deki birinci aşama anlaşmasında olduğu gibi, belirsizliklerle dolu iki ila üç sayfalık bir metnin ötesine geçemeyiz.”

İran’ın dondurulmuş varlıklarına erişim talebi ile Trump yönetiminin mali yardımlara yönelik katı duruşu arasındaki çelişkiye dikkat çeken Eyre, Katar veya diğer Körfez ülkelerinin aracı olabileceği kredi mekanizmalarının bu sorunu aşmak için kullanılabileceğini ancak teknik zorlukların sürdüğünü belirtti.

Eyre, Trump yönetiminin stratejik tutarsızlıklar sergilediğini ve bunun müzakereleri zorlaştırdığını da sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English