Bizi Takip Edin

Avrupa

“Kincora”: İngiliz istihbaratı çocuk istismarı şebekesini mi yönetti?

Yayınlanma

Yaklaşık 45 yıl önce İrlanda’daki Kincora erkek yurdunda patlayan istismar skandalında İngiliz istihbaratının rol oynayıp oynamadığı konusu tekrar gündemde.

ABD Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanan, Jeffrey Epstein’in cinsel, siyasi ve istihbarat komplolarına ilişkin çok sayıda gizliliği kaldırılmış dosya, bir kez daha eski Prens Andrew’u gündeme taşıdı.

İngiliz polisinin Andrew’un geçmişteki cinsel faaliyetlerini ve Epstein ile bağlantılarını incelediği bildirilirken, İngiliz istihbarat teşkilatlarının eski prensin reşit olmayanlarla yaşadığı iddia edilen faaliyetlerinden haberdar olup olmadığına dair sorular giderek artıyor.

The Grayzone’dan Kit Klarenberg’in haberine göre en karanlık söylentiler doğru çıkarsa, bir İngiliz kraliyet mensubunun casus teşkilatının da dahil olduğu bir çocuk tecavüz komplosuna karışması ilk kez olmayacak.

1980 yılında, İrlanda’daki Kincora Erkek Yurdu’nun güçlü pedofiller tarafından işletilen gizli bir genelev olduğu ortaya çıktığı bir skandal patlak vermişti. Suçlananların başında Lord Mountbatten, yani Andrew’un büyük amcası vardı.

En başından beri, MI5 ve MI6’ın Kincora’da çocuk istismarı olduğunu bildiği ve hatta bu grubu bir istihbarat komplosu kapsamında yönettiği yönünde ipuçları ortaya çıkmaya başladı.

İngiltere’nin iç ve dış casusları İrlanda’da bir kirli savaşa girmişken ve her iki servis de Cumhuriyetçi (IRA) ve Birlikçi paramiliterlerde ajanlar çalıştırırken, Kincora potansiyel varlıkları işe almak ve tehlikeye atmak için ideal bir araç olabilirdi.

Resmi soruşturmalar, İngiliz istihbarat şeflerinin Kincora’daki istismar ağını yöneten birçok kişiyle yakın bağları olduğunu güçlü bir şekilde ima etti.

Mayıs 2025’te, BBC’nin deneyimli gazetecisi Chris Moore, Kincora: Britain’s Shame (Kincora: Britanya’nın Utancı) başlıklı, davanın adli tıp raporunu yayınladı.

Yazarın dört buçuk yıllık ilk elden araştırmasını içeren bu rapor, İngiliz ana akım medyası tarafından genel bir sessizlikle karşılandı.

Moore, kitabında yurdun, İngiliz işgali altındaki İrlanda ve ötesine yayılan daha geniş bir çocuk istismarı ağının sadece bir parçası olduğunu ve Londra’nın casusluk aygıtının bu durumdan haberdar olmakla kalmayıp, muhtemelen suç ortağı olduğunu ikna edici bir şekilde savunuyor.

2023 yılında Moore, Avustralya’da Kincora kurbanı Arthur Smyth ile şahsen görüştü. Smyth Kincora’da kısa bir süre kalmıştı ama orada yaşadığı korkunç deneyimler onda kalıcı izler bırakmıştı.

The Grayzone’a konuşan Moore şunları söyledi:

“Birçok Kincora mağduruyla röportaj yaptıktan sonra, Arthur’un hikayesinin bana tanıdık geldiğini fark ettim. 11 yaşındayken Belfast boşanma mahkemesi hakimi tarafından Boys’ Home’a [Erkek Yurdu] gönderilen Arthur, burayı yöneten pedofillerin sürekli tacizine maruz kalmış ve sessiz kalması için tehdit edilmişti. Arthur, sadece ‘Dickie’ olarak tanıdığı bir adam tarafından da defalarca acımasızca istismar edildi. Bu adam, onu masanın üzerine eğerek tecavüz etti.”

Smyth, Kincora’dan kaçtıktan iki yıl sonra, Ağustos 1979’da, ‘Dickie’nin gerçek kimliğinin, kraliyet ailesinin bir üyesi ve Kraliçe II. Elizabeth’in kuzeni olan Louis Francis Albert Victor Nicholas Mountbatten’dan başkası olmadığını öğrendi.

Mountbatten, İrlanda açıklarında balıkçı teknesinde IRA’in bombalı saldırısı sonucu öldürülmüştü.

İngiliz hükümeti onun suçlarını halktan gizlemeye kararlı görünse de, Mountbatten’ın pedofili olduğu onlarca yıldır hem İngiliz hem de ABD istihbaratı tarafından biliniyordu.

I. Dünya Savaşı’nın başlarında FBI, Mountbatten’ı “genç erkeklere saplantılı bir eşcinsel” olarak fişlemişti. Bunu ayrıntılı olarak anlatan bir FBI dosyası daha sonra tarihçi Andrew Lownie tarafından ortaya çıkarıldı.

Lownie, FBI’ın kraliyet ailesiyle ilgili diğer dosyaları talep ettikten sonra, ABD yetkilileri tarafından bu dosyaların imha edildiği bilgisini aldı.

Lownie, bir FBI yetkilisinin kendisine, dosyaların “o talep ettikten sonra” imha edildiğini söylediğini belirtiyor. Bu da, dosyaların “açıkça” İngiliz hükümetinin talebi üzerine imha edildiğini gösteriyor.

Kincora komplosu: Onlarca çocuk on yıllarca istismara uğradı

Kincora’nın 1958’de açılmasından birkaç ay sonra, tesisteki çocuklar, çevrelerindeki yetişkinlere düzenli olarak cinsel istismara uğradıklarını bildirmek için ortaya çıkmaya başladı.

Erkek Yurdu, tecavüz ve diğer kötü muamele ihbarları üzerine, takip eden on yıllar boyunca polis tarafından defalarca ziyaret edildi. Tekrarlanan soruşturmalara rağmen, şikayetler sonunda polis tarafından reddedildi.

Cinsel istismar ihbarları, 1971 yılında, William McGrath adında tanınmış birinin yöneticiliğinde dramatik bir şekilde arttı.

Moore, kurbanların McGrath tarafından iç kanama noktasına kadar sadistçe tecavüze uğradıklarını anlattıkları çok sayıda yürek burkan hikayeyi belgeledi. Çocukların sessizliği, şiddet tehditleriyle sağlanıyordu.

Moore, polisin harekete geçmemesini, Kincora’nın müdürü Joe Mains’in “ustaca manipülasyonuna” bağlıyor.

Mains, suçlamaları yöneltenlerin, personelin kendilerine yaptığı algılanan küçük düşürmelerin intikamı olarak yalan söylediklerini polislere başarıyla ikna etmişti.

İngiliz ordusunun “masonik” paramiliter ağı Tara da işin içinde

İngiliz işgali altındaki İrlanda’da, önde gelen Birlikçi politikacılar ve Protestan paramiliter gruplarla derin bağlantıları olan, son derece iyi bir ağa sahip bir figür olan McGrath, fiilen cezasız kalıyordu.

Ayrıca, İngiliz Ordusu tarafından gizlice yönetilen, fiilen bir istihbarat operasyonu olarak işlev gören silahlı Masonik bir grup olan Tara’nın da başındaydı.

Meslektaşlarıyla yaptığı sohbetlerde McGrath, İngiliz istihbaratıyla yaptığı işleri ve bunun gerektirdiği düzenli Londra seyahatlerini övünerek anlatmasıyla tanınıyordu.

Bir polis kaynağı, Moore’a MI6’in 1950’lerin sonlarından beri McGrath ile ilgilendiğini ve İngiliz istihbaratının “McGrath’ın bu noktadan sonra yaptığı her şeyi bildiğini” doğruladı.

1980’de İrlanda’yı sarsan soruşturma

Kincora’daki korkunç istismar, 1980 yılının ocak ayında, Irish Times’ın konu hakkında bir haber yayınlamasıyla nihayet ortaya çıktı ve bu haber, George Caskey adlı deneyimli bir dedektifin liderliğindeki bir polis soruşturmasını tetikledi.

Moore’a göre, Caskey’in Kincora’nın yöneticilerinin suçlu olduğuna karar vermesi sadece üç gün sürdü.

Birkaç hafta içinde Caskey’in ekibi, McGrath ve Kincora’daki diğerlerinin onlarca kurbanını tespit etti ve her biri orada maruz kaldıkları istismar hakkında ayrıntılı ifadeler verdi.

İfadelerine dayanarak, Mains, McGrath ve diğer üst düzey personel Raymond Semple erkek yurdundan uzaklaştırıldı ve bir ay sonra tutuklandı.

İlginç bir şekilde, Mains ve Semple suçlarını polise hemen itiraf ettiler, fakat McGrath agresif bir şekilde masumiyetini savundu: Sorgulamaya o kadar ustaca direndi ki, soruşturma memurları onun sorgulama için önceden prova yaptığını düşündüler.

McGrath, siyasi entrikaların kurbanı olduğunu ve kendisine yöneltilen suçlamaların, “beni yok etmek isteyen” diğer kişilerle birlikte, Britanya yanlısı “Ulster Gönüllü Gücü” paramiliter grubu tarafından uydurulduğunu iddia etti.

Kim oldukları veya neden bu şekilde kötü niyetle hedef alındığına inandığı konusunda ayrıntılı bilgi vermeyi reddetti. McGrath ayrıca “diğer hikayeler” ve “bu iddialara karşı bir cevap”ın “mahkemede ortaya çıkacağını” vaat etti, fakat yine daha fazla ayrıntı vermeyi reddetti.

İngiliz istihbaratı ile istismarcılar arasındaki bağlantı sümenaltı edildi

Aralık 1981’de Mains, McGrath, Semple ve diğer üç kişi nihayet yargılanmaya başladı. McGrath, suçsuz olduğunu iddia eden tek sanıktı.

O sırada mahkemede bulunan Moore, McGrath’ın ifadesinin “Pandora’nın kutusunu açarak Kincora hakkındaki gerçeği ortaya çıkaracağını ve İngiliz hükümeti ile Birlikçiler arasındaki rahatsız edici … ittifakı ve hatta belki de MI5’ın gizli operasyonunun ayrıntılarını ortaya çıkaracağını” bekleyen yaygın bir beklenti olduğunu hatırlıyor.

Fakat son anda McGrath’ın avukatı şok edici bir açıklama yaptı ve müvekkilinin suçunu kabul ettiğini söyledi.

McGrath’ın bu ani karar değişikliği, 30’dan fazla Kincora mağdurunun tanıklık yapmak için toplandığı mahkeme salonunda öfkeli bir havayaneden oldu.

Altı adamın tamamı Belfast’taki üç çocuk yurdunda erkek çocuklara cinsel istismarda bulunmaktan suçlu bulunsa da, nispeten hafif cezaları öfkeye neden oldu.

Sonunda Mains altı yıl, Semple beş yıl ve McGrath ise sadece dört yıl hapis cezasına çarptırıldı.

MI5, soruşturmaları sabote etmek için ‘sahte dosyalar’ oluşturmayı önermiş

Moore için, McGrath’ın fikrini değiştirmesi, birisinin ona “kendisine ne söylendiği ve bunu kimin söylediği” konusunda sessiz kalması için ikna ettiği yönünde bariz şüpheler uyandırıyor.

Polis soruşturması, altı erkeğin birbirlerini tanıdıklarını ve devletin işlettiği erkek çocuk yurdunda istismara uğrayan çocuklar hakkında bilgi paylaştıklarını ortaya çıkardı, fakat daha geniş bir pedofil çetesinin parçası olma olasılığını araştırmadı.

Kincora’ya yönelik o zamandan bu yana yapılan en önemli resmi soruşturma olan Kuzey İrlanda Tarihsel Kurumsal İstismar Soruşturması (HIA), 2013 yılında başlatıldığında bu tür bilgilerin ortaya çıkabileceği umutlarını uyandırdı.

İngiliz istihbaratından bilgi sızdıran Colin Wallace ve Fred Holroyd’un, Birleşik Krallık güvenlik güçlerinin Kincora’da sistematik çocuk tecavüzüne ortak olduğu iddialarına odaklanan bu soruşturma, MI5’ı, işgal altındaki İrlanda’da İngiliz casuslarının en karanlık sırlarının ortaya çıkma olasılığı konusunda son derece tedirgin bırakmış görünüyordu.

Fakat HIA, başarısızlığa mahkum olarak kurulmuş gibi görünüyor. MI5 veya MI6’i kayıtları sunmaya zorlama yetkisi olmayan komisyon, kurumların gönüllü olarak sağladığı, büyük ölçüde sansürlenmiş dosyaları kabul etmek zorunda kaldı.

HIA’nın denetim kapsamını sınırlama kararı, Kincora’da cinsel istismara uğrayan kurbanlar, parlamentonun içişleri komitesi ve İngiliz istihbaratının Kincora’daki istismarlara ortak olduğunu iddia eden eski askeri yetkililer gibi önde gelen isimlerin itirazlarına rağmen alındı ve soruşturma komisyonuna hassas belgeleri ve tanıkları mahkemeye çağırma yetkisi verilmesi talep edildi.

Anonim güvenlik ve istihbarat görevlileri HIA duruşmalarında video bağlantısı aracılığıyla konuşurken, Soruşturma Başkanı Yargıç Anthony Hart onların ifadelerini olduğu gibi kabul etti.

MI5’ın HIA’ya sağladığı Haziran 1982 tarihli bir belgenin içeriği, kurumun üst düzey yetkililerinin soruşturmayı nasıl engellemeyi planladıklarını gösterdiğinden, soruşturmanın bu konuyu ele alış biçimi daha da şok edici.

Kincora’daki korkunç olaylardan uzak durmak isteyen İngiliz istihbarat teşkilatı, Caskey’in izleyebileceği “öngörülen soruşturma hatlarını” engellemek için “sahte dosyalar” oluşturmayı tartıştı.

Başka bir deyişle, MI5 sahtecilik yoluyla polis müfettişlerini aktif olarak aldatmaya çalışıyordu.

Fakat HIA daha sonra önerinin uygulanmamasının memnun olduğunu açıkladı ve “sahte dosyaların” soruşturmayı yanlış yönlendirmek amacıyla oluşturulmadığı sonucuna vardı.

İngiliz istihbaratı Kincora’yı örtbas etmeye devam ediyor

2020 yılında, 1980’den 1983’e kadar Kincora soruşturmalarına ilişkin kapsamlı polis kayıtlarının, Soruşturma Kurulu’nun kurulduğu tarihlerde uygun bir şekilde imha edildiği ortaya çıktı.

Kalan dosyalar, HIA’nın MI5/6’in Kincora’daki pedofili istismarına gerçekten karıştığını gösteren bir dizi ipucu aldığını, fakat bunların önemini sürekli olarak küçümsediğini gösteriyor.

Örneğin, MI5, HIA’ya William McGrath’ın kurum için çalıştığına dair herhangi bir kayıt olmadığını söyledi.

Buna karşılık, istihbarat servisi tarafından hazırlanan belgeler, Nisan 1972’de “Tara Tugayı’nın komutanı” olan McGrath’ın sadece “küçük çocuklara saldırmakla suçlandığı” değil, aynı zamanda “bir yıl boyunca kendisine verilen paranın hesabını veremediği” de ortaya koyuyor.

HIA, McGrath’ın çocuklara yönelik saldırılarının sadece fiziksel değil, pedofilik nitelikte olup olmadığının belirsiz olduğu için bu bilginin yerel polise iletilmediğine dair MI5’ın “gülünç” açıklamasını kabul etti.

Soruşturmaya sunulan bir iç belge, “O dönemde ‘saldırı’nın [MI5] tarafından cinsel nitelikte olduğu şeklinde yorumlandığını varsaymamalıyız,” diyordu.

McGrath’ın “küçük çocuklara saldırmak”la suçlandığını belirten Kasım 1973 tarihli ayrı bir MI5 belgesine yanıt olarak, HIA, İngiliz istihbaratının böyle bir “tutuklanabilir suçu” polise bildirmekle yasal olarak yükümlü olduğunu ve bunu yapmayarak “bu bilgiye sahip MI5 görevlilerinin bu görevi ihlal ettikleri” iddia edilebileceğini belirtti. 

Fakat soruşturma, “bu görüşün birkaç nedenden dolayı haksız olacağı” sonucuna vardı: esas olarak “Tara’nın kimliği belirsiz bir üyesi” bu “kanıtlanmamış iddianın” kaynağıydı.

Benzer bir çaba, “Kincora Erkek Yurdu ile ilgili çeşitli iddiaları” ayrıntılı olarak anlatan Ekim 1989 tarihli MI6 dosyasının içeriğini önemsizleştirmek için de kullanıldı.

Bu dosya, casusluk teşkilatının “kesinlikle en az bir ajanı, bu yurttaki cinsel istismarın farkında olan ve bunu amirine bildirmiş olabilecek” bir ajanı görevlendirdiğini ortaya çıkardı.

Fakat Yargıç Hart, “MI6 görevlisinin toplantıda tartışılanları yanlış yorumlamış olması oldukça olasıdır” şeklinde bir sonuca vardı.

HIA ayrıca MI5’ın McGrath’ın 1977’ye kadar Kincora’da çalıştığından habersiz olduğunu iddia etti.

Fakat bu iddia, MI5’ın Ocak 1976 tarihli belgelerinde “McGrath’ın Mart 1975’te Kincora Boys’ Hostel’in müdürü olduğu bildirildi” ifadesinin açıkça yer almasıyla, soruşturma tarafından çürütüldü.

Kasım 1973’te MI5 direktörüne gönderilen bir polis notunda da McGrath’ın Kincora’da “sosyal hizmet uzmanı” olduğu belirtiliyordu.

Kincora soruşturması MI6 şefi Oldfield’a işaret ediyor

Soruşturmanın bir parçası olarak HIA, kamuoyunda tanınmış kişiler ve kamu görevlileri tarafından çocuklara cinsel istismar yapıldığı iddiaları üzerine MI5, MI6, GCHQ ve Metropolitan Polisi’nin elindeki “belge ve kayıtların aranmasını” emretti.

Buna yanıt olarak MI5, diplomatlar, hükümet bakanları ve milletvekilleri dahil olmak üzere, İngiltere’nin iç istihbarat teşkilatının pedofili istismarına karışmış olabileceğine dair kanıtları olduğu 10 güçlü kişiyi listeleyen dosyaları yayınladı.

Bunların başında, 1970’ler boyunca işgal altındaki İrlanda’da MI6 operasyonlarını önce yardımcısı, sonra da şefi olarak denetleyen deneyimli istihbaratçı Maurice Oldfield geliyordu.

1981 yılının Nisan ayında vefat etmeden kısa bir süre önce, Oldfield’ın eşcinsel olduğu ortaya çıktı; bu durum, o dönemin işe alım kuralları gereği onun kurumda görev yapmasını engelliyordu.

Sonuç olarak, “MI5, Oldfield’ın cinsel eğilimlerinin onu şantaj veya başka baskılara maruz bırakarak ulusal güvenliğe risk oluşturup oluşturmadığını belirlemek için uzun bir soruşturma yürüttü.”

Birçok görüşme sırasında, “1940’larda Orta Doğu’da ve 1950’lerde Asya’da otel görevlileriyle yaşadığı eşcinsel ilişkiler hakkında bilgi verdi.

Oldfield’ın ölümünden önce medyada yer alan haberler, onun güvenlik ekibi tarafından iyi bilinen “kiralık erkekler ve genç serseriler”in “kompulsif” bir kullanıcısı olduğunu öne sürüyordu. 

Fakat HIA, Oldfield’ı Kincora’da işlenen korkunç pedofili eylemlerine karıştığını gösteren çarpıcı kanıtlar almasına rağmen, defalarca herhangi bir suçu olmadığını ileri sürdü.

İnanılmaz bir şekilde, raporunda “kayıtlarda ‘houseboys’ teriminin sadece ev personelini tanımlamak için mi yoksa gençleri belirtmek için mi kullanıldığına dair yeterli bilgi bulunmadığından, diğer tarafların yaşları konusunda belirsizlik var” sonucuna varılmıştır.

Bu, isimsiz bir MI6 görevlisinin soruşturma komisyonuna, ajansın Oldfield’ın Kincora ile “ilişkisini”, Kincora’nın başkanı Joe Mains ile arkadaşlığını ve “erkek çocuk yurdunda işlendiği iddia edilen suçlarla” olası kişisel bağlantısını belgeleyen dört ayrı “ciltli dosya”ya sahip olduğunu söylemesine rağmen oldu.

Çocuk istismarcıları için merkez: İşgal altındaki İrlanda

HIA tarafından yayınlanan, büyük ölçüde sansürlenmiş dosyalar da MI5’ın, işgal altındaki İrlanda polisinin Oldfield’ın skandala yakından karıştığını bildiğine dair “iddiaların farkında” olduğunu gösteriyor.

Bir iç telgrafta, MI6 şefinin “1974 ile 1979 yılları arasında (işiyle bağlantılı olarak) Kuzey İrlanda’ya yaptığı ara sıra ziyaretler sırasında Kincora erkek çocuk yurdu olayına karıştığına” dair sağlam temellere dayanan şüpheler olduğu belirtiliyor.

Yine de soruşturma, bu alıntıların yalnızca “iddialara” atıfta bulunduğu gerekçesiyle, bunu MI5/6’in çocuk istismarı komplosuna karıştığının kanıtı olarak reddetti.

Kincora örtbası bugün de devam ediyor. Nisan 2021’de BBC, “Kuzey İrlanda’nın yakın tarihindeki dikkat çekici hikayelere yeni bir ışık tutacak… yeni bir dönüm noktası niteliğindeki belgesel dizisi”ni duyurdu.

Programlanan filmler arasında, Belfast’taki iç savaş sırasında çok sayıda çocuğun açıklanamayan bir şekilde ortadan kaybolmasının korkunç hikayesini anlatan Lost Boys (Kayıp Oğlanlar) da vardı.

Film, tüm vakaların Kincora’daki pedofili istismarıyla bağlantılı olduğu sonucuna varıyordu.

Röportaj yapılanlar arasında, kaybolan çocuklarla ilgili soruşturmalarının İngiliz istihbaratı tarafından sistematik olarak sabote edildiğine inanan birkaç eski polis memuru da vardı.

Yayınlanmasından bir gün önce, Lost Boys yayından kaldırıldı. BBC yöneticileri “filmin içeriğinden, özellikle de MI5’ın Kincora olayını örtbas etmeye karıştığına dair kanıtlardan şok oldular.”

Filmde danışmanlık yapan Moore, The Grayzone’a İngiliz istihbaratının belgeselin yapımcıları AlleyCats’e “büyük ilgi” gösterdiğine dair “güçlü imalar” olduğunu söyledi.

Moore, “Lost Boys’un kurgusunda çalışan bir personelin evi soyuldu. AlleyCats’in bir başka üyesi de hırsızlık şüphesi duydu, ancak tam olarak emin olamadı,” dedi.

Kincora olayı ilk kez kamuoyunun dikkatini çektiğinden beri bu konuyu araştıran Moore, İngiliz istihbaratının “bir şekilde hükümeti Kincora dosyalarını 2065 ve 2085 yıllarına kadar gizlemeye ikna ettiğini” belirtiyor.

Deneyimli muhabir, MI5/6 destekli sadık paramiliterlerin cinayet dahil diğer suç faaliyetlerini araştıran gazetecilerle yaptığı özel iletişimlerin de yoğun bir şekilde izlendiğini öğrendi:

“İngiliz devleti, ‘savunma operasyonu’ adını verdikleri bir operasyonla, Kuzey İrlanda’da yıllardır gerçeği ortaya çıkarmaya çalışan insanları yasadışı olarak gözetlemiştir. Yerel polis şefleri, on yıl boyunca 320 gazeteci ve 500 avukat, ben de dahil olmak üzere, gözetim taktiklerine maruz kaldıklarını itiraf ettiler. Hükümet tarafından finanse edilen sadık katilleri soruşturduğum için telefonum dinlendi. Bu konuları araştıran birçok polis memuru gibi, yetkililerin suç soruşturmalarını nasıl engellediğinin çok iyi farkındayım.”

Avrupa

NATO, Fransa seçimlerinden endişeli

Yayınlanma

Fransa’da 2027’de yapılacak seçimlerde NATO ile ilişkileri değiştirmek isteyen güçlü adayların varlığı Brüksel’de kaygıyla karşılanıyor.

POLITICO’da yer alan habere göre Ulusal Birlik (RN) lideri Marine Le Pen NATO’nun entegre komutanlığından ülkesini çıkarmak isterken, solcu Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) lideri Jean-Luc Mélechon ise ittifaktan tamamen ayrılmayı savunuyor.

Hem Le Pen hem de Mélenchon, görüşlerini yüksek sesle ve net bir şekilde dile getirdi.

Le Pen mayıs ayında yaptığı açıklamada, “NATO’nun entegre komutasından ayrılmalıyız,” demişti.

Üstelik bu sadece seçim kampanyası retoriği gibi görünmüyor. Konuyu ilk elden bilen bir yetkiliye göre, Le Pen bu yılın başlarında üst düzey bir Fransız askeri komutanla yaptığı kapalı kapılar ardındaki toplantıda da aynı noktaya değindi.

Yetkili, Le Pen’in ayrıca Fransa’nın eninde sonunda Rusya ile ilişkilerini yeniden kurmak zorunda kalacağını savunduğunu da ekledi.

Hükümete yakın bir Fransız milletvekili, “Bugün, Ulusal Birlik içinde iktidarı yeniden ele geçiren … Rus yanlısı kanattır,” dedi.

Mélenchon ise daha da ileri ediyor. Uzun süredir NATO’yu eleştiren Mélenchon, geçen ayın sonlarında, Amerika’nın “açıkça düşmanca” tutumu nedeniyle NATO’dan tamamen çekilmeyi de içeren bazı temel uluslararası önceliklerini ana hatlarıyla açıkladı.

Fransız siyasetçi, haziran ayında katıldığı bir konferansta, “NATO üyeliğinin devamı söz konusu olamaz,” demişti.

POLITICO’ya göre ittifak, Avrupa’ya yönelik Washington’un savunma taahhüdüne ilişkin şüphelerle boğuşurken ve Rusya’nın olası bir saldırısına karşı hazırlık amacıyla silahlanmasını sürdürürken, Fransa’da yapılan son anketler, gelecek yılki seçimlerde Fransız seçmenlerin yaklaşık yarısının NATO’ya karşı çıkan “sert çizgideki” adayları desteklediğini gösteriyor.

AB’nin tek nükleer gücü olan Fransa’nın NATO’dan çekilmesi, ittifakta şok dalgaları yaratacak, Romanya ve Estonya’daki Fransız birliklerinin konuşlandırılmasını belirsizliğe sürükleyecek, önemli savaş teçhizatına erişimi kısıtlayacak ve 32 üye ülke arasındaki askeri koordinasyonu zayıflatacak.

Friends of Europe düşünce kuruluşunda kıdemli savunma uzmanı ve eski NATO sözcüsü Jamie Shea, ABD’nin varlığının azalmasıyla birlikte, hedefin Fransa da dahil olmak üzere Avrupalıların daha fazla sorumluluk üstlenmesi olduğu bir dönemde, “büyük bir Avrupa ülkesinin ittifaktan uzaklaşmasını istemeyeceklerini” söyledi.

NATO’nun birleşik komutasından ayrılmanın yaratacağı etkiler, hem Paris hem de ittifak için sorunlara yol açacak.

Finlandiya Savunma Bakanı Antti Häkkänen, POLITICO’ya verdiği demeçte şunları söyledi:

“Fransa’nın güçlü bir NATO’nun uzun vadeli faydalarını anlamasını umuyoruz… ve bu, Fransa’nın NATO yapılarına oldukça tam bir şekilde entegre olmasını da gerektiriyor. Bu nedenle, savunma politikasında… siyasi çizgilerini güçlü bir konumda tutacaklarını umuyoruz.”

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hâlâ sekiz ay varken, sonucun ne olacağı belirsiz. Adayların seçildikten sonra ittifak hakkındaki görüşlerini yumuşatma ihtimali de var; tıpkı İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin 2022’de yaptığı gibi. 

Fakat ülkenin ittifakla olan tarihsel olarak gergin ilişkisi göz önüne alındığında, NATO için tehdit ciddi boyutta.

İsminin açıklanmasını istemeyen bir NATO diplomatı, “O seçimlerden korkuyorum. Fransa’yı kaybetmek korkunç olur,” dedi.

Le Pen’in önerdiği seçenek Fransa’da ilk kez tartışılmıyor. 1966 yılında, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, daha fazla egemenlik ihtiyacını gerekçe göstererek ülkesinin NATO askeri yapılarına katılımını sonlandırmıştı.

Yaklaşık 26.000 askeri geri çeken De Gaulle, NATO’nun Belçika’ya taşınmasına neden olmuştu.

Paris, bu kararını ancak 2009 yılında, eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy döneminde geri aldı.

Rasmussen Global siyasi danışmanlık şirketinin CEO’su ve NATO’nun eski politika planlama başkanı Fabrice Pothier, bunun tekrar olması durumunda Paris’in ittifakla ilişkilerini tamamen kesmesinin pek olası olmadığını belirtti. 

Fakat ona göre yeni bir “sert çizgideki” cumhurbaşkanının yönetiminde “sürekliliğin olacağını düşünmek “aptalca” olur.

“Fransızlar hiçbir zaman en NATO yanlısı üyeler arasında yer almadı” diyen Pothier, bu konunun “popülistler” için “kolay bir hedef” olduğunu belirtti.

POLITICO’nun elde ettiği bu bahar aylarında yapılan ittifak içi anket sonuçlarına göre, Fransız seçmenlerin yaklaşık yüzde 54’ü NATO’da kalmak için oy kullanacaklarını belirtti.

Bu oran, Karadağ’dan sonra NATO’nun 32 üyesi arasında en düşük ikinci oran.

Fransa’nın iki turlu cumhurbaşkanlığı seçim sistemi, seçmenlerin daha ılımlı adayların etrafında birleşmesi nedeniyle daha önce sert çizgideki adayların kazanmasını engellemiş olsa da, bu durum gelecek yıl gerçekleşmeyebilir.

Bu tehdidi hayata geçirmek, NATO için ciddi sonuçlar doğuracak. Avrupa Parlamentosu Savunma Komisyonu Başkanı Alman siyasetçi Marie-Agnes Strack Zimmermann şöyle konuştu:

“Fransa sadece kurucu bir üye değil, aynı zamanda bu ittifakın kilit aktörlerinden biri… özellikle de nükleer silah envanteri nedeniyle. Bundan kazanç sağlayacak tek bir grup var — o da özgürlüğümüzün düşmanlarıdır.”

Teorik olarak, NATO’nun komuta yapılarından ayrılma kararı derhal alınabilir. Fransa cumhurbaşkanının parlamentoya danışmasına gerek yok ve NATO antlaşmasındaki bir yıllık çekilme hükmü, yalnızca ittifakın siyasi yapılarından ayrılan ülkeler için geçerli; ki bu, Le Pen’in politikası kapsamında mutlaka böyle olmayabilir.

Fakat pratikte, bu sürecin yaklaşık bir yıl süreceğini tahmin ediliyor zira geçiş süreci, NATO’da kalıcı olarak görevlendirilmiş yaklaşık 1.000 subayın geri çekilmesini ve ileride ittifakla koordinasyonu sağlamak üzere bir irtibat organının kurulmasını gerektirecek.

Öte yandan De Gaulle’ün hamlesinden sonra bile Paris, NATO ile yakın bağlarını sürdürmeye devam etti ve sık sık operasyonlara katıldı.

Gelecek yıl sert çizgide bir cumhurbaşkanının göreve gelmesiyle, durum farklı bir şekilde gelişebilir.

Üç NATO diplomatına göre, bu senaryodaki en büyük endişeler, Romanya’daki 1.200 kişilik Fransa liderliğindeki muharebe grubunun geleceği, Fransa’nın nükleer silahlar konusunda NATO ile gayri resmi işbirliği ve uydu ve istihbarat gibi özel yetenekleriyle ilgili.

Örneği Fransa olmadan NATO’nun askeri planlayıcıları, Avrupa’nın tek nükleer güçle çalışan uçak gemisine, Mistral sınıfı gemileri içeren amfibi filoya, CERES istihbarat uydularına ve filosunun yaklaşık yüzde 65’ini konuşlandırabilen güçlü bir donanmaya erişim imkânını yitirecek.

Öte yandan NATO’nun komuta yapılarından ayrılmak Fransa’ya da zarar verecek. Ülke NATO’nun siyasi organlarındaki koltuğunu korusa da askeri öneriler söz konusu olduğunda yetkileri büyük ölçüde azalacak.

Bu, Paris’in nihai önerileri yalnızca “kabul etmek ya da reddetmek”le yetineceği anlamına gelir.

Fransa bu durumda ittifak içindeki üst düzey pozisyonlarını da kaybedecek. Bunlara Müttefik Dönüşüm Yüksek Komutanlığı, NATO Hava Kuvvetleri Karargahı’ndaki komutan yardımcılığı ve Almanya’daki Brunssum üssündeki genelkurmay başkanlığı da dahil.

Ayrıca Fransa bilgi paylaşımını sonlandırırsa, ittifakın geri kalanında olup bitenlere ilişkin bilgilere erişimi de engellenebilir.

Siyasi açıdan da bu, Almanya’nın Avrupa’nın önde gelen NATO üyesi haline gelmesi anlamına gelebilir. Yukarıda alıntılanan NATO diplomatı, “Fransa’nın ayrılması ve Amerikalıların geri çekilmesiyle… Almanya’nın öne çıkması gerekecek. Eğer çıkarsanız, her şeyi kaybedersiniz,” dedi.

Eski NATO sözcüsü Shea, “Ekonomik ve siyasi açıdan, artık GSYİH açısından en fazla harcama yapan ülkeler olan Almanya ve Polonya’ya doğru zaten muazzam bir kayma yaşandı. Bu, halihazırda olanları sadece hızlandıracaktır,” diye konuştu.

Shea, en kötü senaryoyu önlemek için NATO yetkililerinin, EN ve LFI partilerinden milletvekilleri ile perde arkasında girişimlerde bulunmaya başlamaları gerektiğini savundu.

Seçimler yaklaştıkça, NATO’ya şüpheci bir kişinin Paris’te iktidara gelme ihtimali ittifak içinde giderek artan bir endişe kaynağı haline geliyor.

Aynı diplomat, “Hayatta kalacağız [ama] bu çok, çok tehlikeli olacak,” dedi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Alman ordusundaki rekor personel artışı yapısal sorunu gizleyemiyor

Yayınlanma

Almanya Savunma Bakanlığı, 31 Temmuz itibarıyla 186 bin 700 askere ulaşarak son 13 yılın en yüksek personel seviyesini yakaladığını duyurdu. Ancak ordudaki büyümenin yeni erlerden ziyade kıdemli ve yaşlı kadroların hizmet sürelerinin uzatılmasına dayanması, kuvvet yapısının bozulduğu yönündeki eleştirileri artırıyor.

Almanya Savunma Bakanlığı, yılın ikinci yarısı için bir dizi öncelikli hedef belirledi. Boris Pistorius (SPD) liderliğindeki bakanlık yönetimi, kasım ayı sonunda Federal Meclis (Bundestag) tarafından kabul edilmesi planlanan federal bütçe hükümet tasarısından memnuniyet duyuyor.

Welt gazetesinin haberine göre yetkililerin kamuoyu önünde açıkça dile getirmediği temel mesele ise vergi gelirlerinden ve kredilerden tahsis edilen kaynakların askeri kabiliyetlere olabildiğince verimli şekilde dönüştürülmesi gerekliliği; zira bu alanda halen aksaklıklar yaşanıyor.

Yeni altyapı inşaatlarında ise sürecin genel olarak planlandığı gibi ilerlediği değerlendiriliyor.

Bu yıl kışlalara yaklaşık 9 bin yeni yatak kapasitesinin kazandırılması hedefleniyor ve ilk yataklara yerleşimler bugünlerde başlamış durumda.

Önümüzdeki dört yıl içinde ise yeni binalarla birlikte yaklaşık 54 bin yatağın daha sisteme dahil edilmesi planlanıyor.

Tüm bu başlıklara karşın ordudaki en büyük sorun sahası personel konusu olmaya devam ediyor.

Bakanlık hafta başında yaptığı açıklamada, 31 Temmuz itibarıyla asker sayısının 186 bin 700’e ulaştığını ve yaklaşık 13 yılın en yüksek seviyesinin görüldüğünü bildirdi.

Bu rakam, en geç 2035 yılına kadar ulaşılması hedeflenen 260 bin askerlik nihai hedefin oldukça gerisinde kalsa da bakanlık, mevcut değerin “personel artışı için öngörülen hedef koridoru içinde” yer aldığını savunuyor.

Bu da, Federal Meclis ile başlangıçta oldukça yavaş bir artış rotası üzerinde uzlaşılmış olmasından kaynaklanıyor. Söz konusu planlama, yıl sonuna kadar 186 bin ila 190 bin kişilik bir personel mevcudu öngörüyor.

Bakanlık, “personel temin sürecinin genelindeki olumlu gelişmeler doğrultusunda, mevsimsel dalgalanmaların etkisine rağmen Bundeswehr’in personel artışının yıl sonuna kadar olumlu seyrini sürdüreceğini” tahmin ediyor.

Ancak tüm gözlemciler bu değerlendirmeye katılmıyor. Eski Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Alfons Mais, LinkedIn’de yayımladığı yazıda şu değerlendirmelerde bulundu:

“Bu açıklamalara bakıldığında, Bundeswehr’in anayasal görevinin mümkün olduğunca fazla insanı istihdam etmek olduğu izlenimine kapılmak mümkün. Temel soru şudur: Hizmet süresi uzatılan personelin de dahil olduğu bu ilave güç, savunma görevine nerede katkı sağlıyor? İdari kadrolarda mı? Yurt içi savunmada mı? Harekat birliklerinin yedek unsurlarında mı? Kıtadaki mevcut personel açıklarının kapatılmasında mı? NATO planlama hedeflerine yönelik yeni kabiliyetlerin artırılmasında mı? Litvanya’da mı?”

Meselenin yalnızca nicelik değil, aynı zamanda nitelik yani doğru personelin doğru yerde istihdam edilmesi olduğunu belirten Mais; personelin yalnızca karargahlarda değil, topçu taburlarında, yüzer unsurlarda, savaş uçağı filolarında veya elektronik harp alanında bulunması gerektiğine işaret ediyor.

Nitekim bakanlık da emekli korgeneralin dikkat çektiği bu yapısal sorunların farkında.

Siyaseten arzulanan rekor veriler kamuoyuna duyurulsa da Bendlerblock’taki yetkililer, olası bir kriz ve savaş durumuna uygun bir savunma düzeni alabilmek için Bundeswehr’in personel yapısının yeniden bir piramit formuna kavuşturulması gerektiğini kabul ediyor.

Bakanlık koridorlarında ordunun mevcut yapısıyla “fazla yağ bağladığı” ve gövdesinin hantallaştığı konuşuluyor.

Silahlı kuvvetlerde ideal kabul edilen piramit modelinde, zirveyi generaller ve kurmay subaylar oluştururken geniş tabanı erbaş ve erler meydana getiriyor; bu iki kesimin arasında ise subaylar ve astsubaylar yer alıyor.

Tabanın kalabalık, komuta kademesinin az sayıda pozisyondan oluşması, hem genç ve fiziki açıdan dayanıklı bir orduyu hem de en başarılı askerlerin sürekli bir eleme süreciyle üst kademelere yükselmesini güvence altına alıyor.

Bu model aynı zamanda maliyet etkinliği sağlıyor ve görev süresi bitip yedeğe ayrılan askerler sayesinde yüksek seferberlik kabiliyeti sunuyor.

Bugün ise Bundeswehr yalnızca tepe kadrosu şişkin bir yapıya sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda orantısız biçimde geniş bir orta kademeyi, yani hantal gövde yapısını barındırıyor.

Genç er kadrolarının sayısı yetersiz kalırken yaşlı subayların sayısı fazlalık oluşturuyor. Komuta edecek yeterli askeri bulunmayan bir binbaşı askeri açıdan katma değer üretmediği gibi, kıdemli personelin görevde uzun süre kalması genç askerlerin terfi etmesini de engelliyor.

Bu da savunma bütçesinin muharebe gücüne, teçhizata veya yeni nesil askerlere aktarılması yerine, orta ve üst kademedeki personelin yüksek maaşlarına harcanmasına yol açıyor.

Bakanlığın bu tespitine rağmen uygulamada henüz somut bir dönüşüm adımı atılmış değil.

Yaşlanan ama caydırıcılığı artmayan kuvvet

Pistorius yönetimi, olumlu personel verilerini koruyabilmek amacıyla yeni asker alımının yanı sıra sözleşmeli ve muvazzaf askerleri hizmet sürelerinin sonunda ordu içinde tutmaya yönelik “personel bağlama tedbirlerine” başvuruyor.

Bakan, nisan ayından bu yana astsubay ve subaylara kişiye özel mektuplar gönderiyor.

Verilen hizmetler için teşekkürle başlayan bu mektuplarda şu ifadelere yer veriliyor:

“Aktif kıtadaki son günleriniz, köklü kırılmaların yaşandığı bir döneme denk geliyor. Ülkemiz ve kıtamız muazzam sınamalarla karşı karşıyadır. Bu süreçte Bundeswehr’in görevi daha da kritik hale gelmektedir. Bu nedenle personel artışı temel odak noktamızdır. Bu artış ancak nitelikli, yüksek performanslı ve özellikle görevine bağlı askerlerle, yani sizler gibi deneyimli silah arkadaşlarıyla başarılabilir. Mesleki geleceğinize gelin birlikte bakalım. Katkınız her gün önem taşıyor.”

Bakanlık, uygulanan bu ve benzeri elde tutma tedbirlerini yalnızca sayısal hedefler üzerinden savunuyor. Açıklamaya göre yalnızca 2025 yılında yürütülen “hedefe yönelik bireysel danışmanlık tedbirleri” sayesinde tüm statü ve branşlardan binlerce askerin hizmet süresini uzatması sağlandı.

Ancak bu yöntem özellikle yaşça ileri muvazzaf askerler arasında karşılık buluyor. Temmuz 2026 sonu itibarıyla muvazzaf ve sözleşmeli asker mevcudu bir önceki yıla göre yaklaşık 3 bin artışla 174 bin 700’e ulaştı.

Bu artışın temelini muvazzaf asker sayısındaki yükseliş oluştururken, sözleşmeli asker mevcudunda hafif bir gerileme kaydedildi.

Özel uzmanlığından ötürü fiziki performansı sınırlı olsa dahi ordunun ihtiyaç duyduğu 56 yaşında muvazzaf askerler bulunabilse de bu geniş kapsamlı uygulama, personel yapısının piramide dönüştürülmesi hedefini yavaşlatıyor.

Silahlı kuvvetler fiilen yaşlanırken bu durumun orduyu daha etkin ve vurucu bir güce dönüştürüp dönüştürmediği tartışılıyor.

Bakanlık, personel açığının gerçek boyutunu kamuoyuna açıklama konusunda da çekingen davranıyor. Zira mesele sadece 260 binlik hedef ile mevcut 186 bin 700 kişilik durum arasındaki 73 bin 300 askerlik farktan ibaret değil.

Personele ilişkin düzenli bilgilendirmelerde, ordudan ayrılan askerlerin sayısı, yani yenilenme ve ikmal ihtiyacı yer almıyor.

Son üç yılda her yıl ortalama 14 bin muvazzaf ve sözleşmeli asker Bundeswehr’den ayrıldı. Bakanlığın bilgi talebine verdiği yanıta göre 2025 yılında bu sayı yaklaşık 14 bin 600 oldu; bu yıl da benzer rakamlar bekleniyor. Bu verilere görev süreleri biten zorunlu askerlik yükümlüleri de ekleniyor.

Bakanlık sözcüsü, verilerin sürekli değişmesi ve oldukça oynak olması nedeniyle önümüzdeki beş yıla ilişkin bir projeksiyon sunamayacaklarını ifade etti. Ancak böyle bir tahminde bulunmak güç değil.

2011 yılında zorunlu askerliğin askıya alınmasının ardından dönemin Savunma Bakanı Thomas de Maizière (CDU), “Personel Yapı Modeli 185” kapsamında sözleşmeli askerleri 20 ila 25 yıl gibi olabildiğince uzun sürelerle göreve bağlamaya başlamıştı.

Önümüzdeki yıllarda bu personelin görev süreleri sona erdiğinde ikmal ihtiyacı belirgin biçimde artacak.

Deneyimli personel planlamacıları, hedeflenen büyümenin yakalanabilmesi için gelecekte her yıl yaklaşık 30 bin yeni askerin orduya alınması gerektiği görüşünde birleşiyor.

Mevcut sayılar ise bu gereksinimin çok gerisinde seyrediyor. Yıllık personel artışı geçen yıla kıyasla yalnızca 3 bin 700 civarında bulunuyor; üstelik bu artış, yüzde 20’nin üzerindeki olağan askerliği bırakma oranları nedeniyle daha da gerileyebilir. Yeni askerlik modeli uygulaması da hedeflenen hızda ilerlemiyor.

Temmuz ayı sonuna kadar askerlik yoklama anketi kapsamında yaklaşık 194 bini genç erkeklere, yaklaşık 184 bini genç kadınlara olmak üzere toplam 378 bin mektup gönderildi.

Anketi doldurma zorunluluğu bulunan erkeklerin yaklaşık yüzde 96’sı bu yükümlülüğünü yerine getirdi. Katılımın gönüllülük esasına dayandığı kadınlarda ise oran yüzde 4 seviyesinde kaldı.

İlgisini beyan eden yaklaşık 2 bin 630 kişi değerlendirme sürecine tabi tutuldu; bu sürecin ardından 865 kişinin Bundeswehr bünyesinde görevlendirilmesi planlandı.

Emekli Korgeneral Mais’in savunma yönetiminden gelen personel bültenlerine şüpheyle yaklaşmasının ardında bu tablo yatıyor.

Mais, tablonun vahametini şu sözlerle vurguluyor: “Yalnızca marjinal sayısal artışlara dair sevinç naraları atarak niteliksel zorlukların üzerini örtemezsiniz!”

Okumaya Devam Et

Avrupa

Alman ordusu dönercilerden sıhhiye devşirmek istiyor

Yayınlanma

Alman vatandaşları artık ülke genelindeki sokak yemeği ambalajlarındaki QR kodlarını tarayarak Bundeswehr’in sağlık birimine katılabilecekler.

Savunma Bakanlığı sözcüsü Berliner Kurier gazetesine yaptığı açıklamada, yeni askere alma kampanyasının hedef kitlesinin sadece kariyer seçimi yapan gençler değil, aynı zamanda yeni bir meslek düşünmekte olan “meslek değiştirenler ve vasıflı işçiler” olduğunu belirtti.

Dönerci ambalajları, bakanlığın “ortam reklamcılığı” olarak adlandırdığı uygulamanın bir parçasını oluşturuyor.

Bu, potansiyel adayların günlük yaşamlarını sürdürdükleri yerlere yerleştirilen askere alma materyalleri.

Bakanlığa göre, dönercilere herhangi bir ödeme yapılmıyor ve işletmeciler bu materyalleri dağıtmayı gönüllü olarak kabul ediyor.

Sözcü, “Restoranlar, markalı ambalajları ücretsiz olarak alıyor,” dedi.

Almanya, son yıllarda askeri işe alım stratejisini yeniden gözden geçiren ilk Avrupa ülkesi değil.

2019’daki bir reklam kampanyasında İngiliz Ordusu, “kar taneleri”, “selfie bağımlıları” ve “telefon zombileri”ni hedef almıştı.

Fransa, 2024’te ülke çapında bir multimedya işe alım kampanyası başlattı. Hollanda ise 2023’ten beri gençlere üniforma giyerek ücretli bir yıl geçirme şansı sunuyor.

Bu alışılmadık askere alma stratejisi, Berlin’in silahlı kuvvetlerini genişletmek için acele ettiği bir dönemde ortaya çıktı.

Bundeswehr, temmuz ayı sonunda 186.705 aktif asker sayısına ulaştı; bu, 13 yılın en yüksek seviyesi.

Fakat NATO’nun yetenek hedeflerini karşılamak için 2035 yılına kadar 260.000’in üzerine çıkmayı hedefliyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English