Bizi Takip Edin

Avrupa

Merz’den Fransa’ya soğuk duş: FCAS projesi ihtiyacımızı karşılamıyor

Yayınlanma

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa ve İspanya ile yürütülen 100 milyar avroluk ortak savaş uçağı projesi (FCAS) için, “artık Almanya’nın askeri ihtiyaçlarını karşılamadığını” söyleyerek soğuk duş etkisi yarattı.

Merz çarşamba günü (18 Şubat) yaptığı açıklamada, Geleceğin Muharebe Hava Sistemi’nin (Future Combat Air System – FCAS) merkezinde yer alan yeni nesil jetin, Bundeswehr’in (Alman Silahlı Kuvvetleri) ihtiyaçlarından çok Fransız ordusunun ihtiyaçlarına daha uygun olduğunu söyledi.

Alman ordusunun “şu anda” nükleer kapasiteli bir savaş uçağına ihtiyacı olmadığını belirten Merz, bunun Paris ve Berlin arasında “siyasi bir anlaşmazlık” değil, teknik bir anlaşmazlık olduğunu vurguladı.

Şansölye, Alman siyasi podcast’i Machtwechsel’e verdiği demeçte şunları söyledi:

“Fransızlar, yeni nesil savaş uçaklarında nükleer kapasiteli bir uçağa ihtiyaç duyuyor, fakat Alman Bundeswehr’in şu anda buna ihtiyacı yok. Şimdi soru şu: Bu iki farklı hedef gereksinim profili için iki uçak mı, yoksa sadece bir uçak mı inşa etme gücümüz ve irademiz var? Fransa sadece bir şey inşa etmek istiyor ve bunu Fransa’nın ihtiyaç duyduğu özelliklere pratik olarak uydurmak istiyor. Ama bizim ihtiyacımız olan bu değil. Bu nedenle bu siyasi bir anlaşmazlık değil, gereksinim profilinde gerçek bir sorunumuz var. Bunu çözemezsek, projeyi sürdüremeyiz.”

Merz’in yorumları, Avrupa savunma işbirliğinin amiral gemisi örneği olarak lanse edilen projenin ciddi sıkıntılar yaşadığının bir başka işareti olup, Paris ve Berlin arasında bir sonraki AB bütçesi ve savunma finansmanı gibi konularda gerginliklerin artmasıyla birlikte geldi.

Almanya, Fransa ve İspanya, planlandığı gibi bir sonraki aşamaya geçip geçmeyeceklerine veya ortak jet unsurunu bırakarak FCAS projesini küçültüp küçültmeyeceklerine karar vermek zorunda.

Proje, jet üzerinde çalışan savunma şirketleri arasındaki güç mücadeleleri nedeniyle de zorda.

Fransız Dassault Aviation ve Almanya merkezli Airbus’ın savunma birimi, karar verme liderliğinin kimde olduğu konusunda tartışıyor.

Berlin büyük ölçüde Airbus’ı desteklerken, Paris Dassault’u orijinal iş paylaşımına sadık kalmaya ikna edemedi.

Cuma günü, Angela Merkel ile birlikte FCAS projesini başlatan Macron, Almanya’ya projeyi olduğu gibi sürdürmesi için çağrıda bulundu.

Macron, Münih Güvenlik Konferansında, “Elimizdeki az sayıdaki ortak çözümü yok edersek, nasıl yeni ortak çözümler oluşturacağımızı anlamakta zorlanıyorum,” demişti.

Merz, FCAS’taki anlaşmazlığı uçak özelliklerindeki farklılıklar nedeniyle pratik bir sorun olarak göstermeye çalışsa da, bu faktörler proje 2017’de duyurulduğunda zaten belliydi.

Fransa her zaman, uçak gemisine inebilecek kadar hafif ve nükleer silahlarını taşıyabilecek çok rollü bir jete ihtiyaç duydu.

Élysée Sarayı, Merz’in yorumlarına yanıt olarak yaptığı açıklamada, “Katılımcı üç ülkenin askeri gereksinimleri değişmedi ve başından beri Fransız caydırıcılığı ve gelecekteki uçağın diğer görevleri de bu gereksinimlerin içinde yer alıyordu,” dedi.

Financial Times ve diğer Avrupa medya kuruluşlarıyla yakın zamanda yaptığı röportajda Macron, jet özellikleri konusunda uzlaşmaz farklılıklar olduğu fikrine de karşı çıkarak, ülkelerin hava kuvvetlerinin bu konuyu çözmek için birlikte çalıştığını söyledi.

Macron, “Bize geri dönüp, evet, yeni nesil bir jete ihtiyacımız var ve evet, aynı ihtiyaçlarımız var dediler,” diyerek, 15 tonluk bir boyut ve ağırlıkta karar kılındığını ekledi:

“Alman ordusu, bu projeye ihtiyaç duyduğunu ve [Fransa ile] aynı formatta bir jete ihtiyaç duyduğunu doğruladı.”

Almanya hava kuvvetlerinin belkemiği şu anda İngiltere, İtalya ve İspanya ile ortak bir girişimle üretilen Eurofighter Typhoon jetlerinden oluşuyor, fakat bunların yerine ABD yapımı F-35’leri satın almayı taahhüt etti.

Teslimatları bu yıl başlaması beklenen F-35’ler muhtemelen onlarca yıl hizmet verecek.

Fransa ise Dassault’un Rafale jetine güveniyor. İşlevselliği artırmak ve rakiplerinin gerisinde kalmamak için güncellenmiş bir versiyon üzerinde çalışılıyor.

Avrupa

İngiltere, 258 milyar sterlinlik altyapı harcama açığıyla karşı karşıya

Yayınlanma

Planlanan 258 milyar sterlinlik kamu altyapı yatırımlarını finanse etmek amacıyla, İngiltere’deki her yetişkinin yılda 590 sterlin ek vergi ödemesi gerekecek.

Özel sektör öncülüğündeki Kamu-Özel Ortaklığı Komisyonu Başkanı Sir John Armitt, Thames Water’ın uzun süredir ertelenen White Horse Barajı gibi hayati öneme sahip projelerin hayata geçirilmesi için, kamu kaynaklarıyla finanse edilmesi durumunda hükümetin altyapı yatırımlarını üçte iki oranında artırması (yani 2030 yılına kadar yılda yaklaşık 25 milyar sterlin) gerektiğini belirtti.

Erken tahliye programı etrafında yaşanan kriz, Birleşik Krallık’ın daha fazla cezaevi kapasitesine ihtiyaç duyduğunu ortaya koyarken, Ofwat ise nüfus artışı ve iklim değişikliğinin önümüzdeki 25 yıl içinde İngiltere’yi günde milyarlarca litre su açığıyla karşı karşıya bırakabileceği konusunda uyarıda bulundu.

Yeni bir kurumla değiştirilmeden önce Ulusal Altyapı Komisyonu’nun son başkanı olan Armitt, hükümetin sıkışık mali durumunun, Birleşik Krallık’ın altyapı harcamalarını ek borçlanma yoluyla finanse etmeye çalışması halinde mali kurallarının “tehlikeye gireceği” anlamına geldiğini belirtti.

Rapora göre bu durum, 2030 yılına kadar borç faiz maliyetlerine yaklaşık 7 milyar sterlin, 2035 yılına kadar 14 milyar sterlin ve 2040 yılına kadar 23 milyar sterlin ek yük getirecek.

Eski Maliye Bakanı Rachel Reeves, altyapı yatırımlarını günlük harcamalardan farklı bir şekilde ele almak için mali kurallarda değişiklik yapmıştı.

Fakat gerekli olacak ek borçlanma, yine de toplam kamu borcunu artıracak.

Altyapı için OBR (Bütçe Sorumluluğu Ofisi) tarzı bir kurum kurulmasını öneren Armitt şunları söyledi:

“Vergi mükellefleri ve kamu sektörünün bu açığı tek başına kapatabileceğine inananlar, kamu maliyesine yeterince bakmamışlardır. Borç faizi, bir devlet dairesi olsaydı, Whitehall’daki dördüncü en büyük kurum olurdu. Birleşik Krallık temel bir seçimle karşı karşıya: Halkın beklediği ve ülkenin ihtiyaç duyduğu altyapıyı sağlamak istiyor muyuz, yoksa istemiyor muyuz?”

Son iki hafta içinde devlet tahvili getirilerindeki artış, hükümetin mali tamponunu daraltmış ve Başbakan Andy Burnham “her posta kodunda büyüme” hedeflerken, Reeves’in halefi John Healey’in kamu bütçesini dengeleme konusundaki baskısını artırmış durumda.

Danışmanlık firması Bradshaw Advisory tarafından yürütülen komisyonun raporunda, Birleşik Krallık’ın G7 ülkeleri arasında en düşük yatırım seviyesine sahip olduğu da ortaya kondu.

Raporda, altyapı projelerinin maliyetini ve teslim süresini azaltmak için Birleşik Krallık’ın planlama sisteminin baştan aşağı yenilenmesi ve siyasi risk kaçınma eğilimi ile diğer düzenleyici engellerin ortadan kaldırılması gerektiği savunuluyor.

Rapora göre, Birleşik Krallık’taki demiryolu projeleri uluslararası ortalamaya kıyasla yüzde 50 daha uzun sürerken, ulusal öneme sahip projelerin teslim süreleri 2009 ile 2019 yılları arasında iki katına çıktı.

Raporda, inşaatı hızlandırmak ve bürokrasinin tehdidini azaltmak için kritik ulusal altyapı projelerine yönelik bir “parlamenter onay oylaması” getirilmesi öneriliyor. Armitt ise bunu hukuki itirazların oluşturduğu “korkunç bir döngü” olarak nitelendirdi.

Komisyon, belirsizliğin “her türlü olası itiraza ve tekrarlanan istişarelere dayanacak şekilde aşırı mühendislik ürünü tasarımlar” ortaya çıkararak altyapı projelerinin maliyetlerini artırdığını belirtti.

Armitt, yatırımlarından kâr elde etmek zorunda oldukları için altyapı inşasında kamu sektöründen daha verimli olan özel yatırımcıların ve geliştiricilerin rolü konusunda Whitehall’da daha fazla pragmatizm çağrısında bulundu.

Ayrıca, sermaye havuzunun çok daha büyük olduğunu savundu. Birleşik Krallık emeklilik fonları trilyonlarca sterlinlik varlığa sahip fakat bunun sadece küçük bir kısmı altyapı projelerine ayrılıyor.

Armitt, altyapı yatırımcılarının son zamanlarda, hükümetin kamu kontrolünü artırma yönündeki çabalarının Birleşik Krallık’ta yatırım yapma heveslerini kırdığına dair endişelerini dile getirdiklerini söyledi.

Bu değişimin yatırımcıları kaçıracağını ileri süren Armitt, Kuzey Denizi petrolüne uygulanan olağanüstü kâr vergisine işaret etti.

Armitt, yatırımcıların, özellikle de emeklilik fonlarının “uzun vadeli kesinlik ve güven istediğini” ekledi.

Geçen hafta ulaştırma grupları ve altyapı yatırımcıları tarafından hazırlatılan ayrı bir Oxford Economics raporu, Birleşik Krallık’ın son 25 yıldır yatırımlar konusunda Yunanistan hariç tüm büyük ekonomilerin gerisinde kaldığını ortaya koydu.

Küresel Altyapı Yatırımcıları Derneği (Global Infrastructure Investor Association) Genel Müdürü Jon Phillips şunları söyledi:

“Özel sermaye doğası gereği hareketlidir . . . Alman, Fransız ve Kanadalı hükümetlerin uluslararası yatırımcıları aktif olarak çekmeye çalıştığı bir dönemde, Birleşik Krallık zemin kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya.”

Bir hükümet sözcüsü, “Birleşik Krallık genelinde ihtiyaç duyulan altyapıyı inşa etmeye yönelik fikirleri” memnuniyetle karşıladıklarını belirtti:

“Bu yasama döneminde, 10 yıllık altyapı stratejisini yayınlamak, özel sermayeyi harekete geçirmek için kamu yatırımlarını 120 milyar sterlin artırmak ve planlama, büyük altyapı projeleri ve düzenlemeler konusunda reformlar gerçekleştirmek dahil olmak üzere, işletmelerin ve yerel liderlerin uzun vadeli kararlar alabilmeleri için ihtiyaç duydukları istikrarı sağlayarak ilerleme kaydettik.”

Okumaya Devam Et

Avrupa

Wolfgang Streeck: Oyun zamanı sona erdi, durum ciddi

Yayınlanma

Alman sosyolog Wolfgang Streeck, Almanya için Alternatif’in (AfD) yükseliş koşullarını ile kapitalist kriz arasında bağı inceleyerek, solu oyunu bırakıp büyümeye” çağırdı.

New Left Review (NLR) için yazan Streeck, “çoklu kriz” (polycrisis) içinde olmanın ne anlama geldiğini sorarak başlıyor. Ona göre, giderek “daha az demokratik” hale gelen bir kapitalizm altında, zengin dünyanın ülkeleri, “az çok fark edilmeden ortaya çıkan benzer bir krizler demeti” ile karşı karşıya.

Streeck’e göre bunların altında, artık nihayet ön plana çıkan bir mali kriz yatıyor. Bu bağlamda, “çağdaş kapitalizmin evrimiyle toplumun üstüne binen artan talepleri”, bunları karşılamak için gereken kaynakları temin etme konusunda “demokratik siyasetin” azalan kapasitesiyle çatışıyor.

Streeck’e göre bunun sonuçlarından biri de “mevcut düzene eleştirel yaklaşan ve savaş sonrasının artık eskiyen iktidar partilerini iktidardan indirme tehdidi oluşturan yeni model muhalefet partilerinin” dikkat çekici bir şekilde yükselişi.

Almanya’da bu sorunların neredeyse tamamının “gizli bir kemer sıkma” politikasından kaynaklandığını öne süren Streeck, bu politikalar nedeniyle kamu yatırımlarına kaynak tahsis edilmediğine işaret ediyor: “Durgun [iktisadi] büyüme; bu durum altında her türlü yapısal değişim sıfır toplamlı bir nitelik kazanır; demiryolları, köprüler ve yollar dahil olmak üzere kamu altyapısının bozulması; artan konut sıkıntısı ve yükselen kentsel kiralar; hem şehirlerin hem de kırsal alanların iklim değişikliğinin sonuçlarına uyum sağlayamaması; doğum oranlarındaki keskin düşüşle birlikte yaşlanan nüfusu dengeleyecek bir göç politikasının eksikliği; eğitim sisteminin, özellikle de ilkokulların çürümesi; yerel yönetimlerin borçluluğu ve gerekli yatırımları yapma ve temel hizmetleri sağlama konusundaki azalan kapasiteleri; gelir ve servet eşitsizliğinin artması; bu durumdan en çok etkilenenlerin ise kronik olarak düşük gelirli aileler, özellikle de tek başına çocuk yetiştiren annelerin başını çektiği aileler olması; ve son olarak, kısmen finansmanı giderek zorlaşan devlet tarafından sağlanan temel hizmetlerdeki kesintilere duyulan korkudan kaynaklanan, geleceğe dair yaygın endişe.”

Koçbaşı olarak AfD

Yazara göre 1970’lerden bu yana, kapitalizmin genel giderleri ile kapitalist firmaların bu giderleri karşılamak için katkıda bulunmaya istekli oldukları (ya da zorlanabilecekleri) miktar arasında giderek genişleyen bir uçurum ortaya çıktı. Silsile şu şekilde işliyor: Bu maliyetler, kapitalist üretimin gerekli ön koşullarından ve sonuçlarından kaynaklanıyor; Ar-Ge ve insan sermayesinin oluşturulmasından çevresel tahribatın giderilmesine kadar. Fakat aynı zamanda, üretilen artı değerin küçük bir sermaye sahibi sınıfının eline geçtiği bir üretim biçiminin meşruiyetini sağlama ihtiyacından da kaynaklanıyor. Sosyal ücretin her türlü biçimi, yani, sosyal güvenlik ve sağlık sigortası gibi işçilerin piyasa ücretine devletin yaptığı ek ödemeler, bu meşruiyeti pekiştirmeye hizmet eder. Kapitalist gelişme ilerledikçe ve işçiler ile aileleri arasında yeni ihtiyaçlar ortaya çıktıkça, bu harcamalar (örneğin kreşler veya yaşlı bakımı gibi) artar. Fakat aynı zamanda, hem emekçi sınıflardan hem de onlardan kâr eden sınıflardan vergi alma imkânı sınırlarına ulaşır.

Streeck, neoliberal dönemde, bu sıfır toplamlı oyunu sürdürebilmek, yani hem kapitalistlerin hem de işçilerin yola devam edebilmesini sağlamak için devletlerin deregüle edilmiş küresel finansal piyasalardan borçlanma yoluna gittiğini yazıyor. Fakat devletlerin borç seviyesi yükseldikçe, “piyasaların” değerlendirmesine göre devlet “kredi itibarını” kaybetme riskiyle karşı karşıya kaldı; yani, mevcut gelirleriyle faiz ödemelerini karşılayabileceği konusunda şüpheler var  ve faizin kendisi bile borçlanılarak karşılanmak zorunda kalınıyor.

Almanya’da bu durum, “piyasaların dikkatli gözetimi altında” yürütülen ve emekli maaşları, hastalık izni ve işçi haklarındaki kısıtlamaları da içeren “reform” tartışması aracılığıyla ortaya çıkıyor.

Bunun yanı sıra NATO müttefiklerini ve silah sanayisini yatıştırmak için ve belki de sanayisizleşmeyi yavaşlatmaya yönelik son çare olarak borç musluğu da açılıyor.

Streeck’e göre artık yavaş ilerleyen bir kriz olmaktan çıkan fiskal kriz ve buna eşlik eden altyapı ve sosyal refah krizlerini öngörülebilir bir gelecekte kontrol altına alma umudu kalmadığından geleneksel merkez partiler, “neşe ve iyimserlik yayma” yönündeki geleneksel yaklaşımlarından vazgeçtiler. 

Aynı durum, hükümetin politikalarından memnun olmayanların bir sonraki seçimde başka bir partiye oy verebileceği şeklindeki alışılmış demokratik söylem için de geçerli; bunun yeni “anti-sistemik” muhalefete yarar sağlama riski çok büyük görünüyor.

Wolfgang Streeck: Kapitalizm evcilleştirilmelidir

Streeck şöyle yazıyor:

“Bu durum, ana partilerin birbirleriyle çatışmaktan kaçındıkları bir parti kartelinin oluşmasına zemin hazırlıyor. Almanya’da bu senaryo özellikle olası görünüyor: ne de olsa CDU ve SPD, uzun süren ‘gölge kemer sıkma’ yılları boyunca neredeyse kesintisiz olarak iktidardaydı ve çoğunlukla koalisyon halindeydiler.”

Dolayısıyla sorun artık borç krizi veya artan kiralar ve yıkıcı yaşam maliyetleri, daralan kamu hizmetleri ya da nüfusun giderek daha büyük kesimlerinin gıda bankalarına bağımlı hale gelmesi olmaktan çıkarak “popülizm”, AfD ve neofaşizm haline geliyor.

Streeck, bunu kullanarak “merkez” partilerin, veya “biz demokratların” bir kez daha safları sıklaştırmasının zorunlu kılındığına işaret ediyor. Bu politikanın mantıksal uzantısı da, piyasaların halk üzerindeki artan gücüne karşı mücadele etmek yerine, “sağa karşı” savaşmaya, “demokrasimiz” için son bir direniş göstermeye çağrılmak oluyor: “Bunun uğruna da, sübvanse edilen sermaye piyasalarının talep ettiği açık kemer sıkma politikasının ilk olarak kime uygulanacağı ve kimin daha sonraya saklanacağı konusundaki önemsiz çekişmelerimizi bir kenara bırakmamız isteniyor.”

Streeck şöyle devam ediyor:

“İlk bakışta –iktidardaki siyasi sınıfın bakış açısıyla– bu durumun kesinlikle bir çekiciliği var. AfD’ye karşı tüm aklı başında insanların düzenlediği gösteriler, artan yaşam maliyetine karşı yapılan gösterilerden daha tercih edilebilir; ‘güvenlik duvarları’, eski dairelerin duvarlarını yalıtmaktan çok daha ucuza mal olur; Anayasa Koruma Dairesi’nin raporları, tüm çocukların kabul edilip birlikte yetiştirilebileceği kreş ve okullardan çok daha ucuzdur. Dahası, ‘militan demokrasi’ adına, seçmenlerin en az üçte biri tarafından desteklenen bir partinin Anayasa Mahkemesi tarafından yasaklanması fikrini gündeme getirmek, akşam haberlerinde devleti yönetenlerin günlük çabaları hakkında heyecan verici bir haberin yer almasını garanti eder.”

Wolfgang Streeck: Trump’ta yeni bir şey yok, sadece örtbas çabası sona erdi

Ne var ki Streeck, tüm bunların ne şu anda ne de uzun vadede işe yarayacağını düşünüyor. Şu andaki yönetici/siyasi sınıfın, “AfD sorunu arkasına saklamak istediği” gerçek sorunları çözmeye yönelik hiçbir adım atmadığına işaret eden sosyolog, “Parti yasaklansa bile trenler yine de zamanında gitmeyecek, sıcaktan kaynaklanan ölümlerin sayısı azalmayacak, şehirler daha yaşanabilir hale gelmeyecek, kiralar düşmeyecek ve emekli maaşları ile işler daha güvenli hale gelmeyecek,” diyor.

AfD’nin siyasi ya da fiziksel olarak hapse atılmak yerine hükümete girmesi durumunda da durumun değişmeyeceğine işaret eden Streeck, bununla birlikte hakim siyasi aklın, AfD’ye “çoklu kriz” karşısında başarısız olma şansı vermekten korktuğunu savunuyor.

Streeck, AfD’nin bir sonraki gösteride ya da partizan televizyon haberlerinin bir sonraki gösteriminde küçülmeyeceğine inanıyor. Ona göre, “devlet ve demokrasi güçleri”, kendi yönetimleri altında yaşanan krizlerden dikkatleri başka yöne çekmek amacıyla “demokrasi karşı popülizm” gibi ikincil bir savaş alanında kendilerini yordukları sürece, AfD işini kolayca halledecek.

İç düşmana bir de dış düşman (Rusya) eklendiğini de hatırlatan Streeck, “komplo teorileri” ile bu ikisi mümkün olduğunca birbirine karıştırıldığının altını çiziyor.

Yazar, bir “refah” devletini “garnizon” devletine dönüştürme ve AfD’yi “Kremlin’in beşinci kolu” olarak damgalama çabası, borç batağındaki bir hükümetin savunma harcamalarındaki bu artışı GSYİH’nin en az yüzde 5’ine çıkarmak için nasıl finanse etmeyi planladığı sorusunu gündeme getirdiğini hatırlatıyor: “Yerel halkla ya da küresel finans piyasalarıyla, ya da her ikisiyle birden nihai bir kopuş riskini göze alarak, daha da fazla kemer sıkma politikasına mı, yoksa daha da fazla borçlanmaya mı başvuracak?”

Wolfgang Streeck: Kapitalizmin kendisini savaş yoluyla yeniden organize etmesinden korkuyorum

Solun, “PR uzmanlarının” aksine bazı sorular sorması gerektiğini savunan Alman yazar, şunlara işaret ediyor:

“Sermayenin, topluma ve doğaya yüklediği maliyetlerin faturasını nasıl ödetebiliriz? Vergi kaçakçılığını ve vergi kaçırmayı nasıl önleyebiliriz? Ülkemizdeki insanlara kaliteli iş imkânları sunan şirketleri, emekçilere hiç saygı göstermeyen küresel ticaret sisteminden nasıl koruyacağız? Göç yoluyla ve daha iyi aile politikaları aracılığıyla nüfusumuzdaki düşüşü nasıl durdurabiliriz? Bizimki gibi bir geçiş sürecindeki toplumda, herkesin iyi bir yaşam sürmesi için vazgeçilmez olan kamu hizmetlerini sunabilmeleri için yerel yönetimlerimizin borç yükünü nasıl hafifleteceğiz? Ve ‘demokrasimiz’, herkes için bir demokrasi haline gelip vatandaşlarına kendi hayatlarının kontrolünü ele alma fırsatı verebilsin diye nasıl yeniden yapılandırılmalı; böylece vatandaşlar, kasası boş olan ve uzun bir süre daha öyle kalacak bir devlete yardım dilenmek zorunda kalmasınlar?”

Streeck, “Oyun oynama zamanı bitti; durum ciddi ve acilen büyümemiz gerekiyor,” diyerek yazısını bitiriyor.

Okumaya Devam Et

Avrupa

AB, Arktik bölgesinde daha aktif stratejik rol üstlenmeye hazırlanıyor

Yayınlanma

Avrupa Birliği liderleri, Finlandiya’da düzenlenecek zirvede Arktik bölgesinde daha etkin ve stratejik bir rol üstlenme çağrısı yapmaya hazırlanıyor. 13-14 Eylül tarihlerinde Rovaniemi’de toplanacak zirvenin bildiri taslağında, NATO sevkiyat altyapısı ve ortak buzkıran filosu hedefleri öne çıkıyor.

Avrupa Birliği (AB) liderleri, değişen jeopolitik dengeler karşısında birliğin Arktik bölgesinin Avrupa kesiminde daha stratejik ve aktif bir rol üstlenmesini talep etmeye hazırlanıyor.

Bloomberg’ün ulaştığı bildiri taslağına göre, üye ülkeler bölgeye yönelik kaynakların artırılması yönünde çağrı yapacak.

Finlandiya Başbakanı Petteri Orpo’nun girişimiyle düzenlenen AB Arktik Zirvesi, 13-14 Eylül tarihlerinde Laponya bölgesindeki Rovaniemi kentinde toplanacak.

Zirveye Almanya Başbakanı Friedrich Merz, Avrupa Birliği Konseyi Başkanı António Costa ve AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas katılacak. Danimarka, Polonya, Romanya ve Baltık ülkelerinin liderlerinin de hazır bulunacağı toplantıda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un yerine Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot yer alacak.

Finlandiya Başbakanı Orpo zirve öncesinde, “Avrupa, Rusya’nın burada, kuzeyde, Baltık ülkelerinde veya başka herhangi bir yerde 5. Madde’yi ya da AB dayanışmasını test etmeyi aklından dahi geçiremeyeceği kadar güçlü olmalıdır” dedi.

Bildiri taslağında askeri hareketliliğin güçlendirilmesi, NATO birlikleri ile askeri teçhizatın sevkiyatına yönelik altyapının kurulması için ek fon sağlanması hedefleniyor.

Açıklamada ulaşım bağlantıları, dijital ağlar, uydu teknolojileri ve hibrit tehditlerle mücadele gibi alanlardaki acil ve kritik ihtiyaçlara dikkat çekiliyor.

Taslak metinde şu tespit yer alıyor: “Rusya’nın Arktik’teki etkisini artırma arayışının, yoğunlaşan hibrit eylemler dahil olmak üzere Avrupa’ya yönelik hasmane tutumuyla birleşmesi, AB’nin Arktik politikasını tahkim etmesi gerektiğini ortaya koyuyor.”

Petteri Orpo, zirvede Avrupa ülkelerinin ortak bir buzkıran filosuna sahip olması yönündeki önerilerin de ele alınacağını belirtti. Finlandiya Başbakanı, “Avrupa’nın, Finlandiya’nın Arktik’in doğu kanadındaki özel konumunu ve daha geniş anlamda tüm Kuzey’in stratejik önemini kabul etmesi önem taşıyor. Kuzey’in güçlendirilmesi yalnızca Finlandiya’nın değil, bütün Avrupa’nın çıkarınadır” değerlendirmesini yaptı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise bahar aylarında yaptığı açıklamada Arktik’in Rusya ekonomisi, sanayi potansiyeli ve ulusal güvenliği açısından stratejik değer taşıdığını söylemişti.

Ülkesinin deniz ve nehir limanları, demiryolları, otoyollar ve havalimanları dahil lojistik ağını tahkim ettiğini belirten Putin, Ortadoğu başta olmak üzere dünyadaki çatışmalar nedeniyle tedarik zincirlerinde yaşanan aksamaların Kuzey Transarktik güzergahının önemini artırdığını vurgulamıştı.

Putin ayrıca Arktik çevresindeki jeopolitik rekabetin kızıştığını kaydetmiş, Moskova’nın işbirliğine açık olduğunu dile getirmişti.

Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, Arktik’i Rusya ile jeopolitik çatışma sahası olarak nitelemiş ve NATO’nun bölgede askeri üstünlük sağlamak üzere adımlar attığını savunmuştu.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da NATO’nun bölgedeki askeri faaliyetlerinin doğrudan güvenlik tehdidi yarattığına dikkat çekmişti. Olası kazaların felaketle sonuçlanabilecek silahlı çatışmaları tetikleme riskini artırdığını belirten Lavrov, Rusya ile NATO arasında doğrudan bir çatışmanın nükleer silahların kullanımına yol açabileceğini ifade etmişti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English