Avrupa
Münih Güvenlik Raporu: ABD, savaş sonrası düzeni yıkıyor

Bu cuma günü yapılacak Münih Güvenlik Konferansı öncesinde yayınlanan “Yıkım Aşamasında” başlıklı rapor (MSR), ABD yönetiminin 1945 sonrasında oluşan düzeni yıktığı tespitini yapıyor.
MSR 2026’ya göre bunun nedeni, bu “düzen” içinde rakip devletlerin yükselişe geçmesidir.
Rapora göre, Trump yönetimi ve Avrupa’daki aşırı sağ güçler, mevcut “düzenin” yıkılmasını desteklemek söz konusu olduğunda geniş kesimlere güvenebilirler.
Yaygın bir krizle karşı karşıya kalan bu gruplar, kendileri için bir gelecek görmedikleri için “yıkım politikasına” sempati duyuyorlar.
Fakat MSR’a göre, bu durum “en zayıfları” değil, aksine “uluslararası sistemdeki en güçlüleri” destekliyor.
“Yıkım siyaseti” dönemi
2026 Münih Güvenlik Raporu, 1945 sonrası uluslararası düzenin sistematik olarak yıkılmasıyla karakterize edilen, “yıkım siyaseti” dönemini anlatıyor.
İkinci Trump yönetimi altında, ABD’nin küresel istikrarın başlıca mimarı olmaktan çıkıp yıkıcı bir güce dönüşüp çok taraflı kurumlardan çekildiğini ve insani yardımı büyük ölçüde azalttığını hatırlatan MSR, Amerika’nın geri çekilmesi, Ukrayna savaşı ve Çin’in artan etkisi ile birleşince, Avrupa ve Hint-Pasifik müttefiklerin “stratejik özerklik bulmak için mücadele etmek zorunda kaldığını” savunuyor.
G7 ülkeleri genelinde kamuoyunun “derin bir karamsarlık” içinde olduğunu tespit eden rapor, birçok vatandaşın “demokratik hükümetlerin eşitsizlik, iklim değişikliği ve güvenlik konularını yönetme yeteneğine olan inancını kaybettiğinin” altını çiziyor.
Sonuç olarak, geleneksel ittifaklar “işlemsel” ilişkilerine dönüşürken, uluslararası toplum varoluşsal bir krizle karşı karşıya kalıyor ve geri kalan “kurallara dayalı aktörler” yeni, bağımsız ortaklıklar kurmak zorundalar.
Münih Güvenlik Raporu, mevcut siyasi çalkantıların ABD Başkanı Donald Trump’ın “kişisel inançlarına” atfedilmemesi gerektiğini ekliyor. MSR, bu çalkantıların ABD’nin hâlâ “olağanüstü” olan gücüne ve ABD elitlerinin çıkarlarına dayandığına işaret ediyor.
“Etki alanları” anlayışı geri dönüyor
Rapora göre “yıkım siyaseti”, 1945 sonrası sistemin kurumlarını, normlarını ve ittifaklarını ortadan kaldırarak, işlem temelli, güç odaklı bir yaklaşım lehine küresel düzeni yeniden tanımlıyor.
Eski düzenin mimarı olan ABD’nin öncülüğünde, bu dinamik, mevcut yapıların onarılamayacak kadar bozuk olduğu öncülüğünde, kademeli reformlar yerine “kapsamlı yıkım”ı destekliyor.
Örneğin “Pax Americana” güvenlik şemsiyesi, güvenliğin şartlı olduğu ve ittifakların stratejik varlıklar değil finansal yükümlülükler olarak görüldüğü değişken bir ortamla yer değiştiriyor.
ABD yönetimi, uluslararası ilişkileri ortak değerler yerine “anlaşma yapma” perspektifinden ele alıyor.
NATO müttefikleri, ABD’nin çekilme tehdidi altında, GSYİH’nin %3,5 ila %5’i oranında bir savunma harcaması hedefini kabul etmeye zorlanıyor; güvenlik garantileri giderek iktisadi tavizlerle bağlantılı hale geliyor ve ortaklıklar kırılgan “patron-müşteri ilişkileri”ne dönüşüyor.
Toprak bütünlüğü ve güç kullanımı yasağı gibi temel normlar açıkça sorgulanırken, buna örnek olarak ABD’nin Grönland’ı “ele geçirme” tehdidi, Venezuela’da “iç hukukun uygulanması” olarak nitelendirilen askeri operasyonlar ve Ukrayna’yı Rusya’ya topraklarını devretmesi için baskı altına alması gösteriliyor.
Rapora göre bu değişim, gücün tek sınırının liderin “kendi ahlakı” olduğu “hukuk sonrası” bir dünyaya doğru bir geçişin işareti.
Yeni ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi: Küreselleşmenin sonu ve Monroe Doktrini
Küresel düzenin bölgesel etki alanlarına (yeni bir Großraumpolitik) bölündüğüne işaret eden MSR, ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin “Batı Yarımküre’de Amerikan üstünlüğünü” önceliklendirerek, diğer bölgeleri Çin ve Rusya gibi rakip güçlere fiilen devrettiğine inanıyor.
Yine benzer şekilde küresel ticaret sistemi, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) tarafından yönetilen “kurallara dayalı” bir çerçeveden, iktisadi milliyetçilik ve zorlamanın hakim olduğu bir manzaraya doğru kayıyor.
MSR’a göre bu eylemler, “en yüksek gümrük vergisi” olarak tanımlanan, benzeri görülmemiş bir iktisadi belirsizliği tetikliyor.
Bazı ülkeler, “kurallara dayalı sistemi” korumak için ABD’den bağımsız yeni ticaret koalisyonları kurmaya çalışırken, genel eğilim parçalanma ve güçlülerin zayıfları avladığı “orman kanunları” ekonomisine doğru gidiyor.
Rapor, sorunların çözümünde “yaratıcı yıkım” siyasetini eleştirerek, bu yaklaşımın uluslararası düzeni “enkaz” haline getirebileceği ve “zengin ve güçlüleri ayrıcalıklı kılan, savunmasız nüfusları ve küçük devletleri büyük güçlerin keyfiyetine maruz bırakan” bir dünya yaratabileceği konusunda uyarıyor.
İki odak noktası: Avrupa ve Hint-Pasifik
Rapora göre, Avrupa ve Hint-Pasifik bölgesi için bölgesel sonuçlar, geleneksel ABD liderliğindeki güvenlik düzeninin aşınması, agresif bölgesel güçlerin yükselişi ve daha “işlemsel ve öngörülemez” bir ABD’ye zorla uyum sağlamak olarak tanımlanıyor.
MSR’a göre Avrupa için birincil sonuç, daha önce kıtanın sert güçten ziyade refahı önceliklendirmesine olanak tanıyan “Pax Americana” güvenlik şemsiyesinin çöküşü.
Rusya’nın Ukrayna’da devam eden savaşını ve yoğunlaştığı öne sürülen “hibrit savaş” kampanyasını, Avrupa güvenliği için en önemli tehdit sayan rapor, Moskova’nın “tam bir savaş ekonomisine” geçtiğini ve sabotaj, siber saldırılar ve hava sahası ihlalleri yoluyla Avrupa savunmasını aktif olarak test ettiğini öne sürüyor.
Münih’i organize edenlere göre istihbarat tahminleri, Rusya’nın olası bir ateşkesin ardından kısa süre içinde Baltık Denizi bölgesini tehdit edecek şekilde kuvvetlerini yeniden yapılandırabileceğini gösteriyor.
ABD’nin Ukrayna’ya askeri yardımı keskin bir şekilde azaltarak, Avrupa ülkelerini Kiev’in savaş çabalarını sürdürmek için “Öncelikli Ukrayna İhtiyaçları Listesi” (PURL) gibi mekanizmalar oluşturmaya zorladığı vurgulanıyor.
Dahası, MSR’a göre, sızdırılan bir ABD barış planı, Ukrayna’nın toprak tavizleri vermesini ve NATO üyeliğini reddetmesini önererek Rusya’nın çıkarlarına hizmet etti ve Avrupa başkentlerini gafil avladı.
Avrupa ülkeleri 2021 ile 2025 arasında savunma bütçelerini yaklaşık yüzde 41 artırmış olsa da, ABD’nin askeri teçhizatına büyük ölçüde bağımlı olmaya devam ediyor.
“Stratejik özerklik” oluşturma çabaları, koordinasyonsuz tedarik ve mali zorluklar nedeniyle engellenir ve güvenlik tüketicisinden güvenlik sağlayıcısına geçişte zorlanırken savunmasız kalıyor.
Hint-Pasifik’te ise, ABD’nin “öngörülemezliğinin” sonucu, Çin’in “agresif” bir şekilde doldurmaya çalıştığı bir güç boşluğu; bu da bölgesel aktörleri ittifaklarını yeniden değerlendirmeye zorluyor.
Rapora göre bölge, ABD’nin hegemonyasından Çin’in hakimiyetine doğru bir kayma yaşıyor.
Uzun süredir vaat edilen ABD’nin Asya’ya yönelişi, rapora göre yerine getirilmemiş olarak görülmüyor.
ABD yönetimi, Japonya ve Güney Kore’de iktisadi kaosa neden olan “Kurtuluş Günü” gümrük vergileri de dahil olmak üzere, zorlayıcı ekonomi politikalarıyla müttefiklerini kendinden uzaklaştırmış durumda.
Müttefikler, ABD’nin eylemlerini, ilkesel güvenlik garantilerinden çok, yük paylaşımı ve Pekin ile anlaşma yapmaya odaklanan, çıkarcı adımlar olarak algılıyor.
Buna karşılık, Japonya, Güney Kore ve Avustralya gibi bölgesel güçler, savunma harcamalarını önemli ölçüde artırıyor ve ikili ortaklıkları derinleştiriyor.
Fakat ABD’nin “güvenilirliği” konusunda şüpheler yaşayan birçok ülke, MSR’a göre, Çin’e yaklaşarak “riskten korunma” stratejisi izliyor. Örneğin Yeni Delhi, Pekin ile ekonomik ilişkilerini geliştirirken, ASEAN Çin ile serbest ticaret alanını genişletiyor.
Rapora göre her iki bölge de, ABD’nin geri çekilmesi ve “otoriter güçlerin iddialı tavırları” ile karakterize edilen bir güvenlik ortamında yolunu bulmak zorunda olduğu “yeni bir belirsizlik dönemi” ile karşı karşıya.
Trump’ın yıkım ortakları: Avrupa sağı
Münih Güvenlik Raporu, Trump yönetiminin politikalarının neden Avrupa’daki diğer aşırı sağcı güçlerin politikaları gibi geniş kesimler tarafından onaylandığını da ele alıyor.
Raporda, Batı dünyasındaki derin iktisadi ve toplumsal krize işaret ediliyor. Rapora göre, birçok insan için “mevcut düzen” doğrudan yaşam maliyetindeki kriz, artan eşitsizlik, sosyal hareketliliğin sona ermesi ve durgunlaşan veya düşen yaşam standartları ile bağlantılı.
Münih Güvenlik Konferansı adına yapılan bir ankete göre, Batı ülkelerinde nüfusun nispi çoğunluğu, mevcut hükümet politikalarının sonucu olarak gelecek nesillerin daha kötü durumda olacağına kesin olarak inanıyor.
Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık’ta bu rakam yüzde 50’nin üzerinde.
Öte yandan Hindistan ve Çin’de nüfusun sırasıyla yüzde 61 ve 80’i gelecek nesillerin daha iyi durumda olacağına inanıyor.
Batıda giderek daha fazla insan, siyasi sistemlerinin başarısız olduğunu ve hükümetlerin artık gerekli düzeltmeleri yapamayacağını düşünüyor.
Rapora göre bu durum, “yıkım siyaseti”nin kabul görmesine yol açıyor. Ülkelerini mevcut düzenin kısıtlamalarından kurtararak yeni bir büyüklüğe ulaştıracağını vaat eden siyasi güçler bu nedenle öne çıkıyor ve bu hareketin ön saflarında Trump yönetimi yer alıyor.
MSR, Trump ve normların yıkılması için çalışan diğer politikacılar arasında Arjantin lideri Javier Milei gibi liderleri de sayıyor ve bunlara “yıkım adamları” diyor.
Raporda, bu gruplar statükodan hoşnutsuzluktan beslenen daha geniş bir “yıkımcı” hareketin parçası olarak sınıflandırılıyor. Reform peşinde koşmak yerine, “yıkım arzusu” (Zerstörungslust) ve mevcut kurumları yıkma isteği ile karakterize ediliyorlar.
Bu kişiler, “uluslararası kuralların” değil, sadece “büyük güçlerin iradesinin” dünyanın kaderini şekillendireceği bir dünya yaratmaya inanıyorlar.
Raporda, Batının geleneksel “liberal enternasyonalist” anlayışına karşı “illiberal-milliyetçi” bir karşı önerinin açıkça sorgulandığı vurgulanıyor.
Bu iç bölünme, ittifakın normatif bağını zayıflatıyor ve Giorgia Meloni gibi bazı liderler, “Batıyı yeniden büyük yapalım” gibi sloganlarla bu uçurumu kapatmaya çalışıyor.
Sosyal darwinizm “jeopolitik” kılığında geri dönüyor
Münih Güvenlik Raporu’nun yazarları, tüm uluslararası normların ortadan kaldırılmasının, çoğunluk için en azından tolere edilebilir yeni bir düzenin “yaratıcı inşası”nın mümkün olduğu bir duruma yol açmayacağı konusunda uyarıyor.
Aksine, uluslararası sistemdeki en güçlülerin kendi amaçları için yararlanabileceği, fakat alttaki “en zayıfların” ezilme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu “enkazla dolu bir dünya” beklenebileceğini söylüyor.
Bu yılki Münih Güvenlik Konferansında ABD heyetine Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve iki milyarder, Steve Witkoff ve Jared Kushner başkanlık edecek.
Her ikisi de siyasi bir görevde bulunmuyor, fakat çeşitli önemli çatışmalarda ABD başkanının baş müzakerecisi olarak görev yapıyorlar ve Trump’a doğrudan bağlı Barış Kurulu adlı örgütün yönetim kurulu üyeleri.
Raporda, aynı zamanda “kamu” çıkarlarının “özel çıkarlar” tarafından yerinden edildiği belirtiliyor ve örneğin ABD’de başkanın politikalarının artık klanının gayrimenkul ve kripto çıkarlarından ayrılamayacağına işaret ediliyor.
Avrupa
Fransa’da liseli eylemleri sürüyor: Yüzlerce okul kapandı

Fransa’da lise protestoları sürerken 560’tan fazla okulda eğitim aksadı; eylemlerin başından bu yana 2 bin öğrenci gözaltına alındı.
Le Figaro’nun öğlen saatlerindeki verilerden aktardığına göre, lise protestoları devam ederken sürmekte olan kargaşadan dolayı 564 okul ve eğitim kurumunda eğitim aksadı ve bugün şu ana kadar yaklaşık 600 kişi gözaltına alındı.
The Guardian muhabirine konuşan 17 yaşındaki Sophia, Paris’teki Voltaire Lisesi’nin önünde kurulan barikatın en ön saflarında yer alıyordu.
Gerçek adının yayınlanmasını istemeyen öğrenci, “Bunun devasa bir gençlik protesto hareketine dönüşmesini umuyoruz,” dedi.
Yüzlerce kişiyle birlikte okul girişini kapatmanın ikinci gününde olan Sophia, tüm derslerin iptal edilmesini sağlamış.
Fransız öğrenci, “Sadece hükümetin bizi dinlemesini istiyoruz. Kötü koşullarda ders çalışmak zorunda kalmaktansa burada durup bunu yapmayı tercih ederiz. Sesimizi duyurmanın tek yolu bu,” dedi.
“Okul bir haktır, ayrıcalık değil,” yazan bir karton pankartın önünde Sophia, Fransa genelindeki gençlerin şikayetlerini sıraladı: Eğitime yönelik devlet yatırımlarının yetersizliği, yıkılmak üzere olan binalarda 40 çocuğa kadar çıkan aşırı kalabalık sınıflar, öğretmenlerin düşük maaşları, personel devamsızlıkları ve başarıyı sosyal kökenin belirlediği eşitsiz bir sistem.
Protestonun diğer nedenleri arasında, üniversite başvuruları için kullanılan şeffaf olmayan ve kullanımı zor çevrimiçi sistemin yanı sıra, Mayıs ve Haziran aylarındaki sıcak dalgaları sırasında sınıflarda yaşanan dayanılmaz sıcaklıklar da yer alıyordu.
Sanat eğitimi almak ve animasyon alanında çalışmak isteyen Sophia, “Eğitim bütçesi paramparça edilirken, orduya çok fazla ek fon aktarılıyor,” dedi.
Öğrenci, gösterilerin ve barikatların önümüzdeki haftaya da devam etmesini umduğunu belirtti. Birkaç öğretmen de destek vermek amacıyla barikatların yanında durdu.
Gazetecilere “Jean” takma adıyla tanıtan bir öğrenci ise Paris’te lisenin son sınıfında okuyor.
17 yaşındaki öğrenci, kendisinin ve sınıf arkadaşlarının okulların yakılmasını istemediklerini, sadece eğitimin “daha iyi” olmasını istediklerini söylüyor.
BBC’ye konuşan genç, “Bence Fransa, eğitim konusunda Avrupa’nın en kötü ülkelerinden biri. Artık yeter diye karar verdik,” diyor.
Hasar verenlerin “kendileri ile hiçbir ilgisi olmadığını” ve öğrencilerin talep ettiği değişimin gerçekleşmesine “katkıda bulunmadıklarını” belirtiyor.
Öğrenci, “Buraya nazik davranmak için gelmedik ama kaos da istemiyoruz. Sadece sesimizin hükümet tarafından duyulmasını istiyoruz,” dedi.
Öte yandan ülke genelinde eylemlere yönelik polis şiddeti haberleri de gelmeye devam ediyor.
Fransız yetkililer, olaylar sırasında en az 65 personelin ve 305 polis memurunun yaralandığını, yaklaşık 2.000 kişinin ise gözaltına alındığını bildirdi.
Eğitim Bakanı Édouard Geffray, öğrencilere önerilen bir danışma platformunun ayrıntılarını açıkladı.
Cuma sabahı öğretmen sendikalarıyla yapılan bir toplantıda Geffray, danışma platformunun önümüzdeki pazartesi günü faaliyete geçeceğini belirtti.
Bu kapsamda iki soru sorulacak:
- Hangi zorluklarla karşılaşıyorsunuz?
- Beklentileriniz nelerdir?
Öğrencilerin, Azizler Günü tatili sonrasında başlayacak analiz ve tartışma aşamasına kadar yanıt vermek için üç haftaları olacak.
Bu geri bildirim aşaması, Ulusal Meclis’teki bütçe tartışmalarıyla eş zamanlı olarak gerçekleşecek.
Avrupa
Jaecoo 7 Britanya’da en çok satan araç oldu

Çinli markaların Avrupalı rakiplerini geride bırakmasıyla, Jaecoo 7 Eylül ayında Birleşik Krallık’ta en çok satan yeni otomobil oldu.
Bazı internet kullanıcılarının “Temu’dan aldığım Range Rover” dedikleri bu SUV, daha önce Mart ayında da sıralamanın zirvesinde yer almıştı; bu da, yeni otomobil pazarı için yılın en önemli iki ayında ülkenin en popüler modeli olduğu anlamına geliyor.
Mart ve Eylül, tarihsel olarak satışların en yüksek olduğu aylar çünkü bu aylarda plakalardaki yıl kodları değişir ve bu da alıcıları, plakalarından anlaşıldığı üzere yollardaki en yeni otomobilleri tercih etmeye teşvik eder.
Sektör kuruluşu Motor Üreticileri ve Tüccarları Derneği (SMMT) tarafından açıklanan ön verilere göre, geçen ay 7 modelinden 10.813 adet tescil edildi.
Tesla Model 3, 9.929 tescil ile ikinci sırada yer alırken, onu Ford Puma (6.958) izledi.
İlk 10’da yer alan tek diğer Çinli otomobil, sekizinci sırada yer alan MG HS oldu (5.444).
Yüksek satış rakamlarına sahip tek tek model sayısı az olmasına rağmen, Çinli üreticiler geçen ay Birleşik Krallık pazarının %23’ünü oluşturdu.
BYD, 20.140 kayıtla en çok satan ikinci marka oldu ve 18.399 kayıt kaydeden Kia’nın önüne geçti.
Volkswagen ise 25.972 kayıtla birinci sırada yer aldı.
Öte yandan, Eylül ayında köklü birkaç marka önemli düşüşler yaşadı. Hyundai’nin 10.002 kayıt rakamı, bir önceki yıla göre %31,9’luk bir düşüşe karşılık gelirken, Renault’nun 6.721 araçlık sonucu %29,7 oranında geriledi.
Omoda-Jaecoo genel müdürü Victor Zhang, ikiz markaların Birleşik Krallık’taki benzeri görülmemiş yükselişinin ardından “burada kalıcı olduklarını” söyledi.
Zhang, artık hedeflerinin “en hızlı büyüyen markadan, sağlam bir konuma sahip bir markaya” dönüşmek olduğunu da sözlerine ekledi.
Omoda-Jaecoo’nun ana şirketi Chery, araçlarını Birleşik Krallık pazarına daha iyi uyarlayabilmek amacıyla, sürücü destek sistemleri ve şasinin ayarlanmasına odaklanarak, Bedfordshire’daki UTAC Millbrook test pistinde kısa süre önce bir Ar-Ge merkezi açtı.
Chery ayrıca, Japon firmanın Sunderland’daki fabrikasında araçlarını üretme olasılığı konusunda Nissan ile bir mutabakat zaptı imzaladı; bu araçlar arasında Jaecoo 7 de yer alabilir.
Eylül ayı, genel olarak yeni otomobil pazarı için güçlü bir ay oldu. Toplam kayıt sayısı, bir önceki yıla göre %12,7 artışla 350.518’e ulaştı.
Avrupa
AB Komiseri Kos: Ukrayna’nın 2027’de üyeliği imkansız

AB Genişleme Komiseri Marta Kos, Ukrayna’nın 1 Ocak 2027’de birliğe üye olmasının imkansız olduğunu ve sürecin liyakat esasına dayandığını açıkladı. Adaylara ayrıcalık tanınamayacağını vurgulayan Kos, mevcut prosedürlerin değiştirilmesi çağrısında bulundu.
Avrupa Birliği’nin (AB) genişlemeden sorumlu komiseri Marta Kos, İtalyan gazetesi Corriere della Sera’ya verdiği mülakatta, Ukrayna’nın 2027 yılının başında birliğe katılımının mümkün olmadığını söyledi.
Sürecin liyakat esasına dayandığını vurgulayan Kos, “1 Ocak 2027 tarihi Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy tarafından dile getirilmişti. Katılım liyakat esasına dayanıyor; bu tarihin imkansız olduğu açıktır” ifadesini kullandı.
Jeopolitik koşulların değişmesiyle birlikte AB üyeliğinin yalnızca Ukrayna için değil birçok ülke açısından öncelik haline geldiğini belirten Kos, üyelik sürecinde hiçbir adayın ayrıcalığı olmadığını kaydetti.
Fakat Ukrayna’nın içinde olduğu şartların gözetilmesi gerektiğini ifade eden Kos, “Tam da bu nedenle ona yardım etmekle yükümlüyüz” dedi. Genişleme Komiseri, bu yılın sonuna kadar Ukrayna ile katılım müzakerelerinde mümkün olduğunca fazla fasıl kümesinin açılmasını umduğunu dile getirdi.
Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy, yılın başında yaptığı açıklamada AB üyeliğinin hem ülkesi hem de Avrupa için temel güvenlik garantilerinden biri olduğunu savunmuş ve katılım tarihi olarak 2027’yi işaret etmişti.
Almanya Başbakanı Friedrich Merz de bu tarihin imkansız olduğunu belirterek “Bu süreçler genellikle birkaç yıl sürer” değerlendirmesinde bulunmuştu.
Mevcut prosedürler nedeniyle Ukrayna’nın 1 Ocak 2027’de katılımını olanaksız gören Kos ise AB’ye giriş sürecinde değişikliğe gidilmesi çağrısı yaptı.
Kos, haziran ayında yaptığı açıklamada AB’nin Ukrayna’nın üyeliği konusunda iki senaryo üzerinde durduğunu aktarmıştı. İlk senaryonun tam üyelik gerçekleştikten sonra ülkelerin entegre olduğu standart model olduğunu belirten Kos, ikinci seçeneğin ise adayın gerekli şartları karşıladıkça belirli alanlarda AB politikalarına dahil olduğu sektörel entegrasyonu kapsadığını kaydetmişti. Kos, o dönemde birlik yetkilileri ile Ukrayna’nın bu ikinci seçenek üzerinde çalıştığını ifade etmişti.
Ukrayna, 2022 yılında resmi olarak AB’ye aday ülke statüsü aldı; katılım müzakerelerinin ilk bölümü ise Haziran 2026’da başladı.
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi5 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’
Asya2 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Asya2 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak









