Avrupa
Münih Güvenlik Raporu: ABD, savaş sonrası düzeni yıkıyor

Bu cuma günü yapılacak Münih Güvenlik Konferansı öncesinde yayınlanan “Yıkım Aşamasında” başlıklı rapor (MSR), ABD yönetiminin 1945 sonrasında oluşan düzeni yıktığı tespitini yapıyor.
MSR 2026’ya göre bunun nedeni, bu “düzen” içinde rakip devletlerin yükselişe geçmesidir.
Rapora göre, Trump yönetimi ve Avrupa’daki aşırı sağ güçler, mevcut “düzenin” yıkılmasını desteklemek söz konusu olduğunda geniş kesimlere güvenebilirler.
Yaygın bir krizle karşı karşıya kalan bu gruplar, kendileri için bir gelecek görmedikleri için “yıkım politikasına” sempati duyuyorlar.
Fakat MSR’a göre, bu durum “en zayıfları” değil, aksine “uluslararası sistemdeki en güçlüleri” destekliyor.
“Yıkım siyaseti” dönemi
2026 Münih Güvenlik Raporu, 1945 sonrası uluslararası düzenin sistematik olarak yıkılmasıyla karakterize edilen, “yıkım siyaseti” dönemini anlatıyor.
İkinci Trump yönetimi altında, ABD’nin küresel istikrarın başlıca mimarı olmaktan çıkıp yıkıcı bir güce dönüşüp çok taraflı kurumlardan çekildiğini ve insani yardımı büyük ölçüde azalttığını hatırlatan MSR, Amerika’nın geri çekilmesi, Ukrayna savaşı ve Çin’in artan etkisi ile birleşince, Avrupa ve Hint-Pasifik müttefiklerin “stratejik özerklik bulmak için mücadele etmek zorunda kaldığını” savunuyor.
G7 ülkeleri genelinde kamuoyunun “derin bir karamsarlık” içinde olduğunu tespit eden rapor, birçok vatandaşın “demokratik hükümetlerin eşitsizlik, iklim değişikliği ve güvenlik konularını yönetme yeteneğine olan inancını kaybettiğinin” altını çiziyor.
Sonuç olarak, geleneksel ittifaklar “işlemsel” ilişkilerine dönüşürken, uluslararası toplum varoluşsal bir krizle karşı karşıya kalıyor ve geri kalan “kurallara dayalı aktörler” yeni, bağımsız ortaklıklar kurmak zorundalar.
Münih Güvenlik Raporu, mevcut siyasi çalkantıların ABD Başkanı Donald Trump’ın “kişisel inançlarına” atfedilmemesi gerektiğini ekliyor. MSR, bu çalkantıların ABD’nin hâlâ “olağanüstü” olan gücüne ve ABD elitlerinin çıkarlarına dayandığına işaret ediyor.
“Etki alanları” anlayışı geri dönüyor
Rapora göre “yıkım siyaseti”, 1945 sonrası sistemin kurumlarını, normlarını ve ittifaklarını ortadan kaldırarak, işlem temelli, güç odaklı bir yaklaşım lehine küresel düzeni yeniden tanımlıyor.
Eski düzenin mimarı olan ABD’nin öncülüğünde, bu dinamik, mevcut yapıların onarılamayacak kadar bozuk olduğu öncülüğünde, kademeli reformlar yerine “kapsamlı yıkım”ı destekliyor.
Örneğin “Pax Americana” güvenlik şemsiyesi, güvenliğin şartlı olduğu ve ittifakların stratejik varlıklar değil finansal yükümlülükler olarak görüldüğü değişken bir ortamla yer değiştiriyor.
ABD yönetimi, uluslararası ilişkileri ortak değerler yerine “anlaşma yapma” perspektifinden ele alıyor.
NATO müttefikleri, ABD’nin çekilme tehdidi altında, GSYİH’nin %3,5 ila %5’i oranında bir savunma harcaması hedefini kabul etmeye zorlanıyor; güvenlik garantileri giderek iktisadi tavizlerle bağlantılı hale geliyor ve ortaklıklar kırılgan “patron-müşteri ilişkileri”ne dönüşüyor.
Toprak bütünlüğü ve güç kullanımı yasağı gibi temel normlar açıkça sorgulanırken, buna örnek olarak ABD’nin Grönland’ı “ele geçirme” tehdidi, Venezuela’da “iç hukukun uygulanması” olarak nitelendirilen askeri operasyonlar ve Ukrayna’yı Rusya’ya topraklarını devretmesi için baskı altına alması gösteriliyor.
Rapora göre bu değişim, gücün tek sınırının liderin “kendi ahlakı” olduğu “hukuk sonrası” bir dünyaya doğru bir geçişin işareti.
Yeni ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi: Küreselleşmenin sonu ve Monroe Doktrini
Küresel düzenin bölgesel etki alanlarına (yeni bir Großraumpolitik) bölündüğüne işaret eden MSR, ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin “Batı Yarımküre’de Amerikan üstünlüğünü” önceliklendirerek, diğer bölgeleri Çin ve Rusya gibi rakip güçlere fiilen devrettiğine inanıyor.
Yine benzer şekilde küresel ticaret sistemi, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) tarafından yönetilen “kurallara dayalı” bir çerçeveden, iktisadi milliyetçilik ve zorlamanın hakim olduğu bir manzaraya doğru kayıyor.
MSR’a göre bu eylemler, “en yüksek gümrük vergisi” olarak tanımlanan, benzeri görülmemiş bir iktisadi belirsizliği tetikliyor.
Bazı ülkeler, “kurallara dayalı sistemi” korumak için ABD’den bağımsız yeni ticaret koalisyonları kurmaya çalışırken, genel eğilim parçalanma ve güçlülerin zayıfları avladığı “orman kanunları” ekonomisine doğru gidiyor.
Rapor, sorunların çözümünde “yaratıcı yıkım” siyasetini eleştirerek, bu yaklaşımın uluslararası düzeni “enkaz” haline getirebileceği ve “zengin ve güçlüleri ayrıcalıklı kılan, savunmasız nüfusları ve küçük devletleri büyük güçlerin keyfiyetine maruz bırakan” bir dünya yaratabileceği konusunda uyarıyor.
İki odak noktası: Avrupa ve Hint-Pasifik
Rapora göre, Avrupa ve Hint-Pasifik bölgesi için bölgesel sonuçlar, geleneksel ABD liderliğindeki güvenlik düzeninin aşınması, agresif bölgesel güçlerin yükselişi ve daha “işlemsel ve öngörülemez” bir ABD’ye zorla uyum sağlamak olarak tanımlanıyor.
MSR’a göre Avrupa için birincil sonuç, daha önce kıtanın sert güçten ziyade refahı önceliklendirmesine olanak tanıyan “Pax Americana” güvenlik şemsiyesinin çöküşü.
Rusya’nın Ukrayna’da devam eden savaşını ve yoğunlaştığı öne sürülen “hibrit savaş” kampanyasını, Avrupa güvenliği için en önemli tehdit sayan rapor, Moskova’nın “tam bir savaş ekonomisine” geçtiğini ve sabotaj, siber saldırılar ve hava sahası ihlalleri yoluyla Avrupa savunmasını aktif olarak test ettiğini öne sürüyor.
Münih’i organize edenlere göre istihbarat tahminleri, Rusya’nın olası bir ateşkesin ardından kısa süre içinde Baltık Denizi bölgesini tehdit edecek şekilde kuvvetlerini yeniden yapılandırabileceğini gösteriyor.
ABD’nin Ukrayna’ya askeri yardımı keskin bir şekilde azaltarak, Avrupa ülkelerini Kiev’in savaş çabalarını sürdürmek için “Öncelikli Ukrayna İhtiyaçları Listesi” (PURL) gibi mekanizmalar oluşturmaya zorladığı vurgulanıyor.
Dahası, MSR’a göre, sızdırılan bir ABD barış planı, Ukrayna’nın toprak tavizleri vermesini ve NATO üyeliğini reddetmesini önererek Rusya’nın çıkarlarına hizmet etti ve Avrupa başkentlerini gafil avladı.
Avrupa ülkeleri 2021 ile 2025 arasında savunma bütçelerini yaklaşık yüzde 41 artırmış olsa da, ABD’nin askeri teçhizatına büyük ölçüde bağımlı olmaya devam ediyor.
“Stratejik özerklik” oluşturma çabaları, koordinasyonsuz tedarik ve mali zorluklar nedeniyle engellenir ve güvenlik tüketicisinden güvenlik sağlayıcısına geçişte zorlanırken savunmasız kalıyor.
Hint-Pasifik’te ise, ABD’nin “öngörülemezliğinin” sonucu, Çin’in “agresif” bir şekilde doldurmaya çalıştığı bir güç boşluğu; bu da bölgesel aktörleri ittifaklarını yeniden değerlendirmeye zorluyor.
Rapora göre bölge, ABD’nin hegemonyasından Çin’in hakimiyetine doğru bir kayma yaşıyor.
Uzun süredir vaat edilen ABD’nin Asya’ya yönelişi, rapora göre yerine getirilmemiş olarak görülmüyor.
ABD yönetimi, Japonya ve Güney Kore’de iktisadi kaosa neden olan “Kurtuluş Günü” gümrük vergileri de dahil olmak üzere, zorlayıcı ekonomi politikalarıyla müttefiklerini kendinden uzaklaştırmış durumda.
Müttefikler, ABD’nin eylemlerini, ilkesel güvenlik garantilerinden çok, yük paylaşımı ve Pekin ile anlaşma yapmaya odaklanan, çıkarcı adımlar olarak algılıyor.
Buna karşılık, Japonya, Güney Kore ve Avustralya gibi bölgesel güçler, savunma harcamalarını önemli ölçüde artırıyor ve ikili ortaklıkları derinleştiriyor.
Fakat ABD’nin “güvenilirliği” konusunda şüpheler yaşayan birçok ülke, MSR’a göre, Çin’e yaklaşarak “riskten korunma” stratejisi izliyor. Örneğin Yeni Delhi, Pekin ile ekonomik ilişkilerini geliştirirken, ASEAN Çin ile serbest ticaret alanını genişletiyor.
Rapora göre her iki bölge de, ABD’nin geri çekilmesi ve “otoriter güçlerin iddialı tavırları” ile karakterize edilen bir güvenlik ortamında yolunu bulmak zorunda olduğu “yeni bir belirsizlik dönemi” ile karşı karşıya.
Trump’ın yıkım ortakları: Avrupa sağı
Münih Güvenlik Raporu, Trump yönetiminin politikalarının neden Avrupa’daki diğer aşırı sağcı güçlerin politikaları gibi geniş kesimler tarafından onaylandığını da ele alıyor.
Raporda, Batı dünyasındaki derin iktisadi ve toplumsal krize işaret ediliyor. Rapora göre, birçok insan için “mevcut düzen” doğrudan yaşam maliyetindeki kriz, artan eşitsizlik, sosyal hareketliliğin sona ermesi ve durgunlaşan veya düşen yaşam standartları ile bağlantılı.
Münih Güvenlik Konferansı adına yapılan bir ankete göre, Batı ülkelerinde nüfusun nispi çoğunluğu, mevcut hükümet politikalarının sonucu olarak gelecek nesillerin daha kötü durumda olacağına kesin olarak inanıyor.
Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık’ta bu rakam yüzde 50’nin üzerinde.
Öte yandan Hindistan ve Çin’de nüfusun sırasıyla yüzde 61 ve 80’i gelecek nesillerin daha iyi durumda olacağına inanıyor.
Batıda giderek daha fazla insan, siyasi sistemlerinin başarısız olduğunu ve hükümetlerin artık gerekli düzeltmeleri yapamayacağını düşünüyor.
Rapora göre bu durum, “yıkım siyaseti”nin kabul görmesine yol açıyor. Ülkelerini mevcut düzenin kısıtlamalarından kurtararak yeni bir büyüklüğe ulaştıracağını vaat eden siyasi güçler bu nedenle öne çıkıyor ve bu hareketin ön saflarında Trump yönetimi yer alıyor.
MSR, Trump ve normların yıkılması için çalışan diğer politikacılar arasında Arjantin lideri Javier Milei gibi liderleri de sayıyor ve bunlara “yıkım adamları” diyor.
Raporda, bu gruplar statükodan hoşnutsuzluktan beslenen daha geniş bir “yıkımcı” hareketin parçası olarak sınıflandırılıyor. Reform peşinde koşmak yerine, “yıkım arzusu” (Zerstörungslust) ve mevcut kurumları yıkma isteği ile karakterize ediliyorlar.
Bu kişiler, “uluslararası kuralların” değil, sadece “büyük güçlerin iradesinin” dünyanın kaderini şekillendireceği bir dünya yaratmaya inanıyorlar.
Raporda, Batının geleneksel “liberal enternasyonalist” anlayışına karşı “illiberal-milliyetçi” bir karşı önerinin açıkça sorgulandığı vurgulanıyor.
Bu iç bölünme, ittifakın normatif bağını zayıflatıyor ve Giorgia Meloni gibi bazı liderler, “Batıyı yeniden büyük yapalım” gibi sloganlarla bu uçurumu kapatmaya çalışıyor.
Sosyal darwinizm “jeopolitik” kılığında geri dönüyor
Münih Güvenlik Raporu’nun yazarları, tüm uluslararası normların ortadan kaldırılmasının, çoğunluk için en azından tolere edilebilir yeni bir düzenin “yaratıcı inşası”nın mümkün olduğu bir duruma yol açmayacağı konusunda uyarıyor.
Aksine, uluslararası sistemdeki en güçlülerin kendi amaçları için yararlanabileceği, fakat alttaki “en zayıfların” ezilme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu “enkazla dolu bir dünya” beklenebileceğini söylüyor.
Bu yılki Münih Güvenlik Konferansında ABD heyetine Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve iki milyarder, Steve Witkoff ve Jared Kushner başkanlık edecek.
Her ikisi de siyasi bir görevde bulunmuyor, fakat çeşitli önemli çatışmalarda ABD başkanının baş müzakerecisi olarak görev yapıyorlar ve Trump’a doğrudan bağlı Barış Kurulu adlı örgütün yönetim kurulu üyeleri.
Raporda, aynı zamanda “kamu” çıkarlarının “özel çıkarlar” tarafından yerinden edildiği belirtiliyor ve örneğin ABD’de başkanın politikalarının artık klanının gayrimenkul ve kripto çıkarlarından ayrılamayacağına işaret ediliyor.
Avrupa
İspanya ve İtalya sınır kontrollerini bitirecek

İspanya ve İtalya, geçen Temmuz ayında göç krizinin ardından başlayan sınır kontrollerini askıya alma konusunda anlaşmaya vardı.
Yaz aylarında Fas’tan Ceuta’ya gerçekleşen kitlesel göçmen geçişinin tetiklediği, aylar süren Schengen anlaşmazlığı şimdilik sona eriyor.
Bu karar, geçen hafta düzenlenen AB zirvesinde İspanya Başbakanı Pedro Sánchez ile İtalya Başbakanı Giorgia Meloni arasında yapılan toplantının ardından ayarlanan, İtalya İçişleri Bakanı Matteo Piantedosi ile İspanya İçişleri Bakanı Fernando Grande-Marlaska arasındaki telefon görüşmesinin ardından alındı.
Her iki ülke de ayrı ayrı yaptıkları açıklamalarda, bu kararın “durumun dikkatli bir şekilde analiz edilmesinin ardından” alındığını ve “Schengen bölgesinin tam güvenliğini sağlamak için bilgi paylaşımının güçlendirilmesiyle destekleneceğini” belirtti.
Kara sınırı paylaşmayan İspanya ve İtalya arasında yaşanan eşi görülmemiş gerginlik, hava ve deniz yoluyla gelen yolcular için rastgele pasaport kontrollerinin uygulanmasına yol açmış ve bu karar aylar boyunca sistematik olarak yenilenmişti.
İlk olarak 1 Ağustos’ta bir ay süreyle uygulamaya konulan bu önlemler, başlangıçta 48 saatlik bir süre içinde 80.000 göçmenin Fas’tan Kuzey Afrika’daki İspanyol eksklavı Ceuta’ya ani ve kitlesel geçişi nedeniyle tetiklenmişti.
İspanya İçişleri Bakanlığı’na göre, sonraki günlerde 72.000’den fazla göçmen Fas’a geri döndü.
Ardından AB liderleri Sánchez’e karşı birleşerek, onun göç yanlısı politikalarının bir çekim faktörü yarattığını iddia ettiler.
Finlandiya ve İtalya gibi ülkeler, İspanya ile Schengen bölgesinin kapatılmasını hızla talep ettiler
Bu göç akını, İspanya’yı eşi görülmemiş bir acil duruma sürükledi. Bu durum, geçiş girişiminde 141’den fazla kişinin hayatını kaybetmesi ve binlerce kişinin hâlâ bu küçük şehirde mahsur kalmasıyla devam eden siyasi ve insani bir krize dönüştü.
Yerel yetkililer, çoğu çocuk olan yaklaşık 15.000 göçmenin Ceuta’da kaldığını iddia ediyor.
Avrupa
Saharov Ödülü’nü UCM kazandı

Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) ve yetkilileri, 2026 Saharov Düşünce Özgürlüğü Ödülü’nü kazandı.
Bu ödül, insan hakları alanındaki çalışmalar için AB’nin verdiği en yüksek onur ve Avrupa Parlamentosu Başkanı Roberta Metsola, perşembe günü kazananı açıkladı.
Metsola, Avrupa Parlamentosu üyelerinin ayakta alkışladığı konuşmasında, “AB, çok taraflılığa ve uluslararası kurumlara saygı üzerine kurulmuştur ve bu ödül, uluslararası hukuku ve adaleti korumadaki mahkemelerin önemli çalışmalarını takdir etmektedir,” dedi.
Savaş suçları, soykırım ve insanlığa karşı suçları yargılayan Lahey merkezli mahkeme, faaliyetlerini felce uğratma tehdidi oluşturan ABD yaptırımlarıyla karşı karşıya.
Washington, en son önlemleri Ekim ayı başında, Nobel Barış Ödülü’nün, İsrail’in Gazze’de soykırım gerçekleştirdiği sonucuna varan bir BM raporunu denetleyen mahkemenin eski yargıçlarından Navi Pillay’e verilmesinden birkaç saat sonra duyurdu.
Sosyalistler ve Demokratlar, ödülün mahkemeye siyasi destek sağlamasını umarak UCM’yi aday göstermişti.
Adaylık sürecini başlatan Fransız sosyalist Chloé Ridel, bu zaferi “tarihi” olarak nitelendirdi.
Ridel, Rapporteur’e verdiği demeçte, “Bu, Donald Trump’a gönderilen bir umut ve direniş mesajıdır. Ne kadar sürerse sürsün UCM’nin yanında olacağız,” dedi.
Perşembe sabahı Parlamento’daki siyasi grup liderleri, kazananı belirlemek üzere kapalı kapılar ardında bir araya geldiklerinde, UCM’nin kazanma ihtimalinin düşük olduğu düşünülüyordu.
Sonuçsuz geçen ilk turda, üç sağcı grup –Avrupa Halk Partisi (EPP), Avrupa Muhafazakârları ve Reformcuları (ECR) ve Egemen Ulusların Avrupası (ESN)– Tanzanyalı muhalefet lideri Tundu Lissu’yu destekledi.
S&D, Renew, Yeşiller ve Sol’dan oluşan sol koalisyon ise UCM’yi destekledi. Avrupa için Vatanseverler (PfE) ise kendi adayları olan İranlı Taraneh ve Romina Rahimi kardeşlerin arkasında durdu.
PfE’nin adayı daha sonra yarıştan elendi ve ikinci turda Tundu Lissu ile UCM arasında bir yarışma yaşandı.
Ardından istişareler için kısa bir ara verildi. Bir yetkiliye göre bu sırada EPP’den Manfred Weber, ECR’den PfE’yi Tanzanyalı adayı desteklemeye ikna etmesini istedi.
Ne var ki PfE, Tanzanyalı aktivisti desteklemek yerine nihai oylamada çekimser kaldı ve böylece UCM’yi destekleyenlere dar bir çoğunluk sağladı.
Bu zafer, UCM’ye Brüksel’de bir miktar siyasi destek sağladı. Fakat Hollandalı EPP milletvekili Dirk Gotink, ödülün mahkemeyi “kurtaramayacağını” söyledi.
Yine de Gotink, Rapporteur’e verdiği demeçte, bu zaferin “Parlamento’nun bu kurumu ve uluslararası hukukun önemini desteklediğine dair net bir sinyal” olduğunu belirtti:
“Bunun… UCM’nin Amerikan yönetiminin bu eşi görülmemiş saldırısı altında faaliyetlerine devam etmesini sağlayacağını tüm kalbimle umuyorum.”
ICC ve yetkilileri, 16 Aralık’ta Strazburg’da 50.000 avroluk ödülü alacaklar.
Avrupa
Avrupa, ABD’deki ara seçimlerin “Ukrayna’yı kurtarmasını” beklemiyor

Avrupalı yetkililer, Demokrat Parti’nin 2026 ara seçimlerini kazanmasının Ukrayna’yı Trump yönetiminin Rusya lehine politikasından kurtaramayacağını değerlendiriyor. Politico’ya konuşan müzakereciler, Kongre zaferinin kapsamlı askeri yardımlar yerine sadece uydu erişimi ve hava savunma füzelerinde sınırlı kazanımlar getirmesini bekliyor.
Avrupalı yetkililer, ABD’de kasım ayında yapılacak Kongre ara seçimlerinde Demokrat Parti’nin kazanmasının Ukrayna politikasını kökten değiştirmeyeceğini düşünüyor.
Politico‘ya konuşan ve Ukrayna müzakerelerinde yer alan beş Avrupalı yetkili, seçim zaferinin Kiev’i Başkan Donald Trump yönetiminin Rusya lehine yönelen çizgisinden kurtarmaya yetmeyeceği görüşünde birleşiyor.
Demokratlar seçimleri kazanmaları halinde Trump’ın son adımlarını soruşturma ve cephedeki Ukrayna birliklerini güçlendirecek yasa tasarılarını geçirme sözü veriyor.
Görüşlerine yer verilen Avrupalı yetkililer ise yalnızca Kiev’in uydu hizmetlerine erişiminin yeniden sağlanması ve hava savunma füzelerinin teslimatının hızlandırılması gibi sınırlı kazanımlar bekliyor.
Avrupalı kaynaklar, Kongre içindeki en kararlı Ukrayna destekçilerinin dahi askeri desteği keskin biçimde artıracak büyük çaplı bir yardım paketini geçiremeyeceğini vurguluyor.
Yetkililerden biri, genel ruh halini şu sözlerle aktarıyor:
“Seçim zaferi bir rahatlama yaratır ancak ABD hükümetinin nasıl işleyeceği sorusu açık kalır. Sanki her şeyi zaten gördük.”
Habere göre Demokratlar, Kongre’yi kazansalar bile yürütme organı üzerindeki denetim yetkilerini Temsilciler Meclisi ve Senato’nun yeni yasama dönemine başlayacağı 2027 yılının başında kullanabilecek.
Demokratların Kiev’e destek verebilmesi için dikkat bekleyen çok sayıda iç meseleye rağmen Ukrayna’yı öncelikli gündem maddesi yapması gerekiyor.
Temsilciler Meclisi üyesi Demokrat Adam Smith de CNN kanalına verdiği mülakatta bu sınırlara işaret ederek “Seçimi kazanmak iyi bir ilk adım olur ancak yeterli gelmez” değerlendirmesini yapıyor.
Avrupa kendi seçim takvimine odaklanıyor
Ukrayna’ya verilen desteğin sürdürülmesinde Avrupa tarafında da güçlükler yaşanıyor. Gelecek yıl kıtanın önde gelen bazı büyük ülkelerinde sandık başına gidilecek olması kararları doğrudan etkiliyor.
Politico‘ya konuşan yetkililerden biri, “Avrupalılar Demokratların zaferinin Ukrayna’ya desteği artıracağına bel bağlamıyor. Şu anda aralarında Fransa’nın da yer aldığı ülkelerdeki büyük seçimler öncesinde doğru adımları atmaya çok daha fazla odaklanmış durumdalar” diyor.
ABD’de Kongre ara seçimleri 3 Kasım 2026 tarihinde düzenlenecek. Oylamada Temsilciler Meclisi’nin 435 üyesinin tamamı ile 100 sandalyeli Senato’nun yaklaşık üçte biri belirlenecek.
Politico, Avrupalı diplomat ve yetkililerin Donald Trump’ın Vladimir Putin’e, Volodimir Zelenskiy’den daha fazla sempati beslemesinden çekindiğini daha önce aktarmıştı.
Bazı Avrupalı yetkililer Ukrayna’ya dönük mesafeli tutumu ABD Başkanı’nın kişisel tercihleriyle ilişkilendiriyor.
Eski bir üst düzey ABD istihbarat yetkilisine dayanan The Washington Post da Trump’ın Putin’in pozisyonunu desteklemeye yakın durduğunu yazmıştı. İstihbarat kaynağı, Trump’ın bu tavrını Ukrayna’nın askeri bir zafer kazanamayacağına inanmasına dayandırıyor.
Trump ise Zelenskiy’nin bir anlaşmaya varmak istememesi halinde bunun “çok kötü sonuçlar” doğuracağı uyarısını yapıyor. Rusya’yı “durmaksızın ilerleyen büyük bir makineye” benzeten Trump, Ukrayna liderinin uzun zaman önce barış yapabileceğini ve kendisini dinlemiş olsaydı “çok daha iyi bir anlaşma elde edebileceğini” öne sürüyor.
Trump, ABD’nin Ukrayna’ya çok şey verdiğini, karşılığında ise “acı, ölüm ve devasa mali kayıplardan” başka hiçbir şey almadığını savunuyor.
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı









