Avrupa
Münih Güvenlik Raporu: ABD, savaş sonrası düzeni yıkıyor

Bu cuma günü yapılacak Münih Güvenlik Konferansı öncesinde yayınlanan “Yıkım Aşamasında” başlıklı rapor (MSR), ABD yönetiminin 1945 sonrasında oluşan düzeni yıktığı tespitini yapıyor.
MSR 2026’ya göre bunun nedeni, bu “düzen” içinde rakip devletlerin yükselişe geçmesidir.
Rapora göre, Trump yönetimi ve Avrupa’daki aşırı sağ güçler, mevcut “düzenin” yıkılmasını desteklemek söz konusu olduğunda geniş kesimlere güvenebilirler.
Yaygın bir krizle karşı karşıya kalan bu gruplar, kendileri için bir gelecek görmedikleri için “yıkım politikasına” sempati duyuyorlar.
Fakat MSR’a göre, bu durum “en zayıfları” değil, aksine “uluslararası sistemdeki en güçlüleri” destekliyor.
“Yıkım siyaseti” dönemi
2026 Münih Güvenlik Raporu, 1945 sonrası uluslararası düzenin sistematik olarak yıkılmasıyla karakterize edilen, “yıkım siyaseti” dönemini anlatıyor.
İkinci Trump yönetimi altında, ABD’nin küresel istikrarın başlıca mimarı olmaktan çıkıp yıkıcı bir güce dönüşüp çok taraflı kurumlardan çekildiğini ve insani yardımı büyük ölçüde azalttığını hatırlatan MSR, Amerika’nın geri çekilmesi, Ukrayna savaşı ve Çin’in artan etkisi ile birleşince, Avrupa ve Hint-Pasifik müttefiklerin “stratejik özerklik bulmak için mücadele etmek zorunda kaldığını” savunuyor.
G7 ülkeleri genelinde kamuoyunun “derin bir karamsarlık” içinde olduğunu tespit eden rapor, birçok vatandaşın “demokratik hükümetlerin eşitsizlik, iklim değişikliği ve güvenlik konularını yönetme yeteneğine olan inancını kaybettiğinin” altını çiziyor.
Sonuç olarak, geleneksel ittifaklar “işlemsel” ilişkilerine dönüşürken, uluslararası toplum varoluşsal bir krizle karşı karşıya kalıyor ve geri kalan “kurallara dayalı aktörler” yeni, bağımsız ortaklıklar kurmak zorundalar.
Münih Güvenlik Raporu, mevcut siyasi çalkantıların ABD Başkanı Donald Trump’ın “kişisel inançlarına” atfedilmemesi gerektiğini ekliyor. MSR, bu çalkantıların ABD’nin hâlâ “olağanüstü” olan gücüne ve ABD elitlerinin çıkarlarına dayandığına işaret ediyor.
“Etki alanları” anlayışı geri dönüyor
Rapora göre “yıkım siyaseti”, 1945 sonrası sistemin kurumlarını, normlarını ve ittifaklarını ortadan kaldırarak, işlem temelli, güç odaklı bir yaklaşım lehine küresel düzeni yeniden tanımlıyor.
Eski düzenin mimarı olan ABD’nin öncülüğünde, bu dinamik, mevcut yapıların onarılamayacak kadar bozuk olduğu öncülüğünde, kademeli reformlar yerine “kapsamlı yıkım”ı destekliyor.
Örneğin “Pax Americana” güvenlik şemsiyesi, güvenliğin şartlı olduğu ve ittifakların stratejik varlıklar değil finansal yükümlülükler olarak görüldüğü değişken bir ortamla yer değiştiriyor.
ABD yönetimi, uluslararası ilişkileri ortak değerler yerine “anlaşma yapma” perspektifinden ele alıyor.
NATO müttefikleri, ABD’nin çekilme tehdidi altında, GSYİH’nin %3,5 ila %5’i oranında bir savunma harcaması hedefini kabul etmeye zorlanıyor; güvenlik garantileri giderek iktisadi tavizlerle bağlantılı hale geliyor ve ortaklıklar kırılgan “patron-müşteri ilişkileri”ne dönüşüyor.
Toprak bütünlüğü ve güç kullanımı yasağı gibi temel normlar açıkça sorgulanırken, buna örnek olarak ABD’nin Grönland’ı “ele geçirme” tehdidi, Venezuela’da “iç hukukun uygulanması” olarak nitelendirilen askeri operasyonlar ve Ukrayna’yı Rusya’ya topraklarını devretmesi için baskı altına alması gösteriliyor.
Rapora göre bu değişim, gücün tek sınırının liderin “kendi ahlakı” olduğu “hukuk sonrası” bir dünyaya doğru bir geçişin işareti.
Yeni ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi: Küreselleşmenin sonu ve Monroe Doktrini
Küresel düzenin bölgesel etki alanlarına (yeni bir Großraumpolitik) bölündüğüne işaret eden MSR, ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin “Batı Yarımküre’de Amerikan üstünlüğünü” önceliklendirerek, diğer bölgeleri Çin ve Rusya gibi rakip güçlere fiilen devrettiğine inanıyor.
Yine benzer şekilde küresel ticaret sistemi, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) tarafından yönetilen “kurallara dayalı” bir çerçeveden, iktisadi milliyetçilik ve zorlamanın hakim olduğu bir manzaraya doğru kayıyor.
MSR’a göre bu eylemler, “en yüksek gümrük vergisi” olarak tanımlanan, benzeri görülmemiş bir iktisadi belirsizliği tetikliyor.
Bazı ülkeler, “kurallara dayalı sistemi” korumak için ABD’den bağımsız yeni ticaret koalisyonları kurmaya çalışırken, genel eğilim parçalanma ve güçlülerin zayıfları avladığı “orman kanunları” ekonomisine doğru gidiyor.
Rapor, sorunların çözümünde “yaratıcı yıkım” siyasetini eleştirerek, bu yaklaşımın uluslararası düzeni “enkaz” haline getirebileceği ve “zengin ve güçlüleri ayrıcalıklı kılan, savunmasız nüfusları ve küçük devletleri büyük güçlerin keyfiyetine maruz bırakan” bir dünya yaratabileceği konusunda uyarıyor.
İki odak noktası: Avrupa ve Hint-Pasifik
Rapora göre, Avrupa ve Hint-Pasifik bölgesi için bölgesel sonuçlar, geleneksel ABD liderliğindeki güvenlik düzeninin aşınması, agresif bölgesel güçlerin yükselişi ve daha “işlemsel ve öngörülemez” bir ABD’ye zorla uyum sağlamak olarak tanımlanıyor.
MSR’a göre Avrupa için birincil sonuç, daha önce kıtanın sert güçten ziyade refahı önceliklendirmesine olanak tanıyan “Pax Americana” güvenlik şemsiyesinin çöküşü.
Rusya’nın Ukrayna’da devam eden savaşını ve yoğunlaştığı öne sürülen “hibrit savaş” kampanyasını, Avrupa güvenliği için en önemli tehdit sayan rapor, Moskova’nın “tam bir savaş ekonomisine” geçtiğini ve sabotaj, siber saldırılar ve hava sahası ihlalleri yoluyla Avrupa savunmasını aktif olarak test ettiğini öne sürüyor.
Münih’i organize edenlere göre istihbarat tahminleri, Rusya’nın olası bir ateşkesin ardından kısa süre içinde Baltık Denizi bölgesini tehdit edecek şekilde kuvvetlerini yeniden yapılandırabileceğini gösteriyor.
ABD’nin Ukrayna’ya askeri yardımı keskin bir şekilde azaltarak, Avrupa ülkelerini Kiev’in savaş çabalarını sürdürmek için “Öncelikli Ukrayna İhtiyaçları Listesi” (PURL) gibi mekanizmalar oluşturmaya zorladığı vurgulanıyor.
Dahası, MSR’a göre, sızdırılan bir ABD barış planı, Ukrayna’nın toprak tavizleri vermesini ve NATO üyeliğini reddetmesini önererek Rusya’nın çıkarlarına hizmet etti ve Avrupa başkentlerini gafil avladı.
Avrupa ülkeleri 2021 ile 2025 arasında savunma bütçelerini yaklaşık yüzde 41 artırmış olsa da, ABD’nin askeri teçhizatına büyük ölçüde bağımlı olmaya devam ediyor.
“Stratejik özerklik” oluşturma çabaları, koordinasyonsuz tedarik ve mali zorluklar nedeniyle engellenir ve güvenlik tüketicisinden güvenlik sağlayıcısına geçişte zorlanırken savunmasız kalıyor.
Hint-Pasifik’te ise, ABD’nin “öngörülemezliğinin” sonucu, Çin’in “agresif” bir şekilde doldurmaya çalıştığı bir güç boşluğu; bu da bölgesel aktörleri ittifaklarını yeniden değerlendirmeye zorluyor.
Rapora göre bölge, ABD’nin hegemonyasından Çin’in hakimiyetine doğru bir kayma yaşıyor.
Uzun süredir vaat edilen ABD’nin Asya’ya yönelişi, rapora göre yerine getirilmemiş olarak görülmüyor.
ABD yönetimi, Japonya ve Güney Kore’de iktisadi kaosa neden olan “Kurtuluş Günü” gümrük vergileri de dahil olmak üzere, zorlayıcı ekonomi politikalarıyla müttefiklerini kendinden uzaklaştırmış durumda.
Müttefikler, ABD’nin eylemlerini, ilkesel güvenlik garantilerinden çok, yük paylaşımı ve Pekin ile anlaşma yapmaya odaklanan, çıkarcı adımlar olarak algılıyor.
Buna karşılık, Japonya, Güney Kore ve Avustralya gibi bölgesel güçler, savunma harcamalarını önemli ölçüde artırıyor ve ikili ortaklıkları derinleştiriyor.
Fakat ABD’nin “güvenilirliği” konusunda şüpheler yaşayan birçok ülke, MSR’a göre, Çin’e yaklaşarak “riskten korunma” stratejisi izliyor. Örneğin Yeni Delhi, Pekin ile ekonomik ilişkilerini geliştirirken, ASEAN Çin ile serbest ticaret alanını genişletiyor.
Rapora göre her iki bölge de, ABD’nin geri çekilmesi ve “otoriter güçlerin iddialı tavırları” ile karakterize edilen bir güvenlik ortamında yolunu bulmak zorunda olduğu “yeni bir belirsizlik dönemi” ile karşı karşıya.
Trump’ın yıkım ortakları: Avrupa sağı
Münih Güvenlik Raporu, Trump yönetiminin politikalarının neden Avrupa’daki diğer aşırı sağcı güçlerin politikaları gibi geniş kesimler tarafından onaylandığını da ele alıyor.
Raporda, Batı dünyasındaki derin iktisadi ve toplumsal krize işaret ediliyor. Rapora göre, birçok insan için “mevcut düzen” doğrudan yaşam maliyetindeki kriz, artan eşitsizlik, sosyal hareketliliğin sona ermesi ve durgunlaşan veya düşen yaşam standartları ile bağlantılı.
Münih Güvenlik Konferansı adına yapılan bir ankete göre, Batı ülkelerinde nüfusun nispi çoğunluğu, mevcut hükümet politikalarının sonucu olarak gelecek nesillerin daha kötü durumda olacağına kesin olarak inanıyor.
Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık’ta bu rakam yüzde 50’nin üzerinde.
Öte yandan Hindistan ve Çin’de nüfusun sırasıyla yüzde 61 ve 80’i gelecek nesillerin daha iyi durumda olacağına inanıyor.
Batıda giderek daha fazla insan, siyasi sistemlerinin başarısız olduğunu ve hükümetlerin artık gerekli düzeltmeleri yapamayacağını düşünüyor.
Rapora göre bu durum, “yıkım siyaseti”nin kabul görmesine yol açıyor. Ülkelerini mevcut düzenin kısıtlamalarından kurtararak yeni bir büyüklüğe ulaştıracağını vaat eden siyasi güçler bu nedenle öne çıkıyor ve bu hareketin ön saflarında Trump yönetimi yer alıyor.
MSR, Trump ve normların yıkılması için çalışan diğer politikacılar arasında Arjantin lideri Javier Milei gibi liderleri de sayıyor ve bunlara “yıkım adamları” diyor.
Raporda, bu gruplar statükodan hoşnutsuzluktan beslenen daha geniş bir “yıkımcı” hareketin parçası olarak sınıflandırılıyor. Reform peşinde koşmak yerine, “yıkım arzusu” (Zerstörungslust) ve mevcut kurumları yıkma isteği ile karakterize ediliyorlar.
Bu kişiler, “uluslararası kuralların” değil, sadece “büyük güçlerin iradesinin” dünyanın kaderini şekillendireceği bir dünya yaratmaya inanıyorlar.
Raporda, Batının geleneksel “liberal enternasyonalist” anlayışına karşı “illiberal-milliyetçi” bir karşı önerinin açıkça sorgulandığı vurgulanıyor.
Bu iç bölünme, ittifakın normatif bağını zayıflatıyor ve Giorgia Meloni gibi bazı liderler, “Batıyı yeniden büyük yapalım” gibi sloganlarla bu uçurumu kapatmaya çalışıyor.
Sosyal darwinizm “jeopolitik” kılığında geri dönüyor
Münih Güvenlik Raporu’nun yazarları, tüm uluslararası normların ortadan kaldırılmasının, çoğunluk için en azından tolere edilebilir yeni bir düzenin “yaratıcı inşası”nın mümkün olduğu bir duruma yol açmayacağı konusunda uyarıyor.
Aksine, uluslararası sistemdeki en güçlülerin kendi amaçları için yararlanabileceği, fakat alttaki “en zayıfların” ezilme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu “enkazla dolu bir dünya” beklenebileceğini söylüyor.
Bu yılki Münih Güvenlik Konferansında ABD heyetine Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve iki milyarder, Steve Witkoff ve Jared Kushner başkanlık edecek.
Her ikisi de siyasi bir görevde bulunmuyor, fakat çeşitli önemli çatışmalarda ABD başkanının baş müzakerecisi olarak görev yapıyorlar ve Trump’a doğrudan bağlı Barış Kurulu adlı örgütün yönetim kurulu üyeleri.
Raporda, aynı zamanda “kamu” çıkarlarının “özel çıkarlar” tarafından yerinden edildiği belirtiliyor ve örneğin ABD’de başkanın politikalarının artık klanının gayrimenkul ve kripto çıkarlarından ayrılamayacağına işaret ediliyor.
Avrupa
NATO, Fransa seçimlerinden endişeli

Fransa’da 2027’de yapılacak seçimlerde NATO ile ilişkileri değiştirmek isteyen güçlü adayların varlığı Brüksel’de kaygıyla karşılanıyor.
POLITICO’da yer alan habere göre Ulusal Birlik (RN) lideri Marine Le Pen NATO’nun entegre komutanlığından ülkesini çıkarmak isterken, solcu Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) lideri Jean-Luc Mélechon ise ittifaktan tamamen ayrılmayı savunuyor.
Hem Le Pen hem de Mélenchon, görüşlerini yüksek sesle ve net bir şekilde dile getirdi.
Le Pen mayıs ayında yaptığı açıklamada, “NATO’nun entegre komutasından ayrılmalıyız,” demişti.
Üstelik bu sadece seçim kampanyası retoriği gibi görünmüyor. Konuyu ilk elden bilen bir yetkiliye göre, Le Pen bu yılın başlarında üst düzey bir Fransız askeri komutanla yaptığı kapalı kapılar ardındaki toplantıda da aynı noktaya değindi.
Yetkili, Le Pen’in ayrıca Fransa’nın eninde sonunda Rusya ile ilişkilerini yeniden kurmak zorunda kalacağını savunduğunu da ekledi.
Hükümete yakın bir Fransız milletvekili, “Bugün, Ulusal Birlik içinde iktidarı yeniden ele geçiren … Rus yanlısı kanattır,” dedi.
Mélenchon ise daha da ileri ediyor. Uzun süredir NATO’yu eleştiren Mélenchon, geçen ayın sonlarında, Amerika’nın “açıkça düşmanca” tutumu nedeniyle NATO’dan tamamen çekilmeyi de içeren bazı temel uluslararası önceliklerini ana hatlarıyla açıkladı.
Fransız siyasetçi, haziran ayında katıldığı bir konferansta, “NATO üyeliğinin devamı söz konusu olamaz,” demişti.
POLITICO’ya göre ittifak, Avrupa’ya yönelik Washington’un savunma taahhüdüne ilişkin şüphelerle boğuşurken ve Rusya’nın olası bir saldırısına karşı hazırlık amacıyla silahlanmasını sürdürürken, Fransa’da yapılan son anketler, gelecek yılki seçimlerde Fransız seçmenlerin yaklaşık yarısının NATO’ya karşı çıkan “sert çizgideki” adayları desteklediğini gösteriyor.
AB’nin tek nükleer gücü olan Fransa’nın NATO’dan çekilmesi, ittifakta şok dalgaları yaratacak, Romanya ve Estonya’daki Fransız birliklerinin konuşlandırılmasını belirsizliğe sürükleyecek, önemli savaş teçhizatına erişimi kısıtlayacak ve 32 üye ülke arasındaki askeri koordinasyonu zayıflatacak.
Friends of Europe düşünce kuruluşunda kıdemli savunma uzmanı ve eski NATO sözcüsü Jamie Shea, ABD’nin varlığının azalmasıyla birlikte, hedefin Fransa da dahil olmak üzere Avrupalıların daha fazla sorumluluk üstlenmesi olduğu bir dönemde, “büyük bir Avrupa ülkesinin ittifaktan uzaklaşmasını istemeyeceklerini” söyledi.
NATO’nun birleşik komutasından ayrılmanın yaratacağı etkiler, hem Paris hem de ittifak için sorunlara yol açacak.
Finlandiya Savunma Bakanı Antti Häkkänen, POLITICO’ya verdiği demeçte şunları söyledi:
“Fransa’nın güçlü bir NATO’nun uzun vadeli faydalarını anlamasını umuyoruz… ve bu, Fransa’nın NATO yapılarına oldukça tam bir şekilde entegre olmasını da gerektiriyor. Bu nedenle, savunma politikasında… siyasi çizgilerini güçlü bir konumda tutacaklarını umuyoruz.”
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hâlâ sekiz ay varken, sonucun ne olacağı belirsiz. Adayların seçildikten sonra ittifak hakkındaki görüşlerini yumuşatma ihtimali de var; tıpkı İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin 2022’de yaptığı gibi.
Fakat ülkenin ittifakla olan tarihsel olarak gergin ilişkisi göz önüne alındığında, NATO için tehdit ciddi boyutta.
İsminin açıklanmasını istemeyen bir NATO diplomatı, “O seçimlerden korkuyorum. Fransa’yı kaybetmek korkunç olur,” dedi.
Le Pen’in önerdiği seçenek Fransa’da ilk kez tartışılmıyor. 1966 yılında, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, daha fazla egemenlik ihtiyacını gerekçe göstererek ülkesinin NATO askeri yapılarına katılımını sonlandırmıştı.
Yaklaşık 26.000 askeri geri çeken De Gaulle, NATO’nun Belçika’ya taşınmasına neden olmuştu.
Paris, bu kararını ancak 2009 yılında, eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy döneminde geri aldı.
Rasmussen Global siyasi danışmanlık şirketinin CEO’su ve NATO’nun eski politika planlama başkanı Fabrice Pothier, bunun tekrar olması durumunda Paris’in ittifakla ilişkilerini tamamen kesmesinin pek olası olmadığını belirtti.
Fakat ona göre yeni bir “sert çizgideki” cumhurbaşkanının yönetiminde “sürekliliğin olacağını düşünmek “aptalca” olur.
“Fransızlar hiçbir zaman en NATO yanlısı üyeler arasında yer almadı” diyen Pothier, bu konunun “popülistler” için “kolay bir hedef” olduğunu belirtti.
POLITICO’nun elde ettiği bu bahar aylarında yapılan ittifak içi anket sonuçlarına göre, Fransız seçmenlerin yaklaşık yüzde 54’ü NATO’da kalmak için oy kullanacaklarını belirtti.
Bu oran, Karadağ’dan sonra NATO’nun 32 üyesi arasında en düşük ikinci oran.
Fransa’nın iki turlu cumhurbaşkanlığı seçim sistemi, seçmenlerin daha ılımlı adayların etrafında birleşmesi nedeniyle daha önce sert çizgideki adayların kazanmasını engellemiş olsa da, bu durum gelecek yıl gerçekleşmeyebilir.
Bu tehdidi hayata geçirmek, NATO için ciddi sonuçlar doğuracak. Avrupa Parlamentosu Savunma Komisyonu Başkanı Alman siyasetçi Marie-Agnes Strack Zimmermann şöyle konuştu:
“Fransa sadece kurucu bir üye değil, aynı zamanda bu ittifakın kilit aktörlerinden biri… özellikle de nükleer silah envanteri nedeniyle. Bundan kazanç sağlayacak tek bir grup var — o da özgürlüğümüzün düşmanlarıdır.”
Teorik olarak, NATO’nun komuta yapılarından ayrılma kararı derhal alınabilir. Fransa cumhurbaşkanının parlamentoya danışmasına gerek yok ve NATO antlaşmasındaki bir yıllık çekilme hükmü, yalnızca ittifakın siyasi yapılarından ayrılan ülkeler için geçerli; ki bu, Le Pen’in politikası kapsamında mutlaka böyle olmayabilir.
Fakat pratikte, bu sürecin yaklaşık bir yıl süreceğini tahmin ediliyor zira geçiş süreci, NATO’da kalıcı olarak görevlendirilmiş yaklaşık 1.000 subayın geri çekilmesini ve ileride ittifakla koordinasyonu sağlamak üzere bir irtibat organının kurulmasını gerektirecek.
Öte yandan De Gaulle’ün hamlesinden sonra bile Paris, NATO ile yakın bağlarını sürdürmeye devam etti ve sık sık operasyonlara katıldı.
Gelecek yıl sert çizgide bir cumhurbaşkanının göreve gelmesiyle, durum farklı bir şekilde gelişebilir.
Üç NATO diplomatına göre, bu senaryodaki en büyük endişeler, Romanya’daki 1.200 kişilik Fransa liderliğindeki muharebe grubunun geleceği, Fransa’nın nükleer silahlar konusunda NATO ile gayri resmi işbirliği ve uydu ve istihbarat gibi özel yetenekleriyle ilgili.
Örneği Fransa olmadan NATO’nun askeri planlayıcıları, Avrupa’nın tek nükleer güçle çalışan uçak gemisine, Mistral sınıfı gemileri içeren amfibi filoya, CERES istihbarat uydularına ve filosunun yaklaşık yüzde 65’ini konuşlandırabilen güçlü bir donanmaya erişim imkânını yitirecek.
Öte yandan NATO’nun komuta yapılarından ayrılmak Fransa’ya da zarar verecek. Ülke NATO’nun siyasi organlarındaki koltuğunu korusa da askeri öneriler söz konusu olduğunda yetkileri büyük ölçüde azalacak.
Bu, Paris’in nihai önerileri yalnızca “kabul etmek ya da reddetmek”le yetineceği anlamına gelir.
Fransa bu durumda ittifak içindeki üst düzey pozisyonlarını da kaybedecek. Bunlara Müttefik Dönüşüm Yüksek Komutanlığı, NATO Hava Kuvvetleri Karargahı’ndaki komutan yardımcılığı ve Almanya’daki Brunssum üssündeki genelkurmay başkanlığı da dahil.
Ayrıca Fransa bilgi paylaşımını sonlandırırsa, ittifakın geri kalanında olup bitenlere ilişkin bilgilere erişimi de engellenebilir.
Siyasi açıdan da bu, Almanya’nın Avrupa’nın önde gelen NATO üyesi haline gelmesi anlamına gelebilir. Yukarıda alıntılanan NATO diplomatı, “Fransa’nın ayrılması ve Amerikalıların geri çekilmesiyle… Almanya’nın öne çıkması gerekecek. Eğer çıkarsanız, her şeyi kaybedersiniz,” dedi.
Eski NATO sözcüsü Shea, “Ekonomik ve siyasi açıdan, artık GSYİH açısından en fazla harcama yapan ülkeler olan Almanya ve Polonya’ya doğru zaten muazzam bir kayma yaşandı. Bu, halihazırda olanları sadece hızlandıracaktır,” diye konuştu.
Shea, en kötü senaryoyu önlemek için NATO yetkililerinin, EN ve LFI partilerinden milletvekilleri ile perde arkasında girişimlerde bulunmaya başlamaları gerektiğini savundu.
Seçimler yaklaştıkça, NATO’ya şüpheci bir kişinin Paris’te iktidara gelme ihtimali ittifak içinde giderek artan bir endişe kaynağı haline geliyor.
Aynı diplomat, “Hayatta kalacağız [ama] bu çok, çok tehlikeli olacak,” dedi.
Avrupa
Alman ordusundaki rekor personel artışı yapısal sorunu gizleyemiyor

Almanya Savunma Bakanlığı, 31 Temmuz itibarıyla 186 bin 700 askere ulaşarak son 13 yılın en yüksek personel seviyesini yakaladığını duyurdu. Ancak ordudaki büyümenin yeni erlerden ziyade kıdemli ve yaşlı kadroların hizmet sürelerinin uzatılmasına dayanması, kuvvet yapısının bozulduğu yönündeki eleştirileri artırıyor.
Almanya Savunma Bakanlığı, yılın ikinci yarısı için bir dizi öncelikli hedef belirledi. Boris Pistorius (SPD) liderliğindeki bakanlık yönetimi, kasım ayı sonunda Federal Meclis (Bundestag) tarafından kabul edilmesi planlanan federal bütçe hükümet tasarısından memnuniyet duyuyor.
Welt gazetesinin haberine göre yetkililerin kamuoyu önünde açıkça dile getirmediği temel mesele ise vergi gelirlerinden ve kredilerden tahsis edilen kaynakların askeri kabiliyetlere olabildiğince verimli şekilde dönüştürülmesi gerekliliği; zira bu alanda halen aksaklıklar yaşanıyor.
Yeni altyapı inşaatlarında ise sürecin genel olarak planlandığı gibi ilerlediği değerlendiriliyor.
Bu yıl kışlalara yaklaşık 9 bin yeni yatak kapasitesinin kazandırılması hedefleniyor ve ilk yataklara yerleşimler bugünlerde başlamış durumda.
Önümüzdeki dört yıl içinde ise yeni binalarla birlikte yaklaşık 54 bin yatağın daha sisteme dahil edilmesi planlanıyor.
Tüm bu başlıklara karşın ordudaki en büyük sorun sahası personel konusu olmaya devam ediyor.
Bakanlık hafta başında yaptığı açıklamada, 31 Temmuz itibarıyla asker sayısının 186 bin 700’e ulaştığını ve yaklaşık 13 yılın en yüksek seviyesinin görüldüğünü bildirdi.
Bu rakam, en geç 2035 yılına kadar ulaşılması hedeflenen 260 bin askerlik nihai hedefin oldukça gerisinde kalsa da bakanlık, mevcut değerin “personel artışı için öngörülen hedef koridoru içinde” yer aldığını savunuyor.
Bu da, Federal Meclis ile başlangıçta oldukça yavaş bir artış rotası üzerinde uzlaşılmış olmasından kaynaklanıyor. Söz konusu planlama, yıl sonuna kadar 186 bin ila 190 bin kişilik bir personel mevcudu öngörüyor.
Bakanlık, “personel temin sürecinin genelindeki olumlu gelişmeler doğrultusunda, mevsimsel dalgalanmaların etkisine rağmen Bundeswehr’in personel artışının yıl sonuna kadar olumlu seyrini sürdüreceğini” tahmin ediyor.
Ancak tüm gözlemciler bu değerlendirmeye katılmıyor. Eski Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Alfons Mais, LinkedIn’de yayımladığı yazıda şu değerlendirmelerde bulundu:
“Bu açıklamalara bakıldığında, Bundeswehr’in anayasal görevinin mümkün olduğunca fazla insanı istihdam etmek olduğu izlenimine kapılmak mümkün. Temel soru şudur: Hizmet süresi uzatılan personelin de dahil olduğu bu ilave güç, savunma görevine nerede katkı sağlıyor? İdari kadrolarda mı? Yurt içi savunmada mı? Harekat birliklerinin yedek unsurlarında mı? Kıtadaki mevcut personel açıklarının kapatılmasında mı? NATO planlama hedeflerine yönelik yeni kabiliyetlerin artırılmasında mı? Litvanya’da mı?”
Meselenin yalnızca nicelik değil, aynı zamanda nitelik yani doğru personelin doğru yerde istihdam edilmesi olduğunu belirten Mais; personelin yalnızca karargahlarda değil, topçu taburlarında, yüzer unsurlarda, savaş uçağı filolarında veya elektronik harp alanında bulunması gerektiğine işaret ediyor.
Nitekim bakanlık da emekli korgeneralin dikkat çektiği bu yapısal sorunların farkında.
Siyaseten arzulanan rekor veriler kamuoyuna duyurulsa da Bendlerblock’taki yetkililer, olası bir kriz ve savaş durumuna uygun bir savunma düzeni alabilmek için Bundeswehr’in personel yapısının yeniden bir piramit formuna kavuşturulması gerektiğini kabul ediyor.
Bakanlık koridorlarında ordunun mevcut yapısıyla “fazla yağ bağladığı” ve gövdesinin hantallaştığı konuşuluyor.
Silahlı kuvvetlerde ideal kabul edilen piramit modelinde, zirveyi generaller ve kurmay subaylar oluştururken geniş tabanı erbaş ve erler meydana getiriyor; bu iki kesimin arasında ise subaylar ve astsubaylar yer alıyor.
Tabanın kalabalık, komuta kademesinin az sayıda pozisyondan oluşması, hem genç ve fiziki açıdan dayanıklı bir orduyu hem de en başarılı askerlerin sürekli bir eleme süreciyle üst kademelere yükselmesini güvence altına alıyor.
Bu model aynı zamanda maliyet etkinliği sağlıyor ve görev süresi bitip yedeğe ayrılan askerler sayesinde yüksek seferberlik kabiliyeti sunuyor.
Bugün ise Bundeswehr yalnızca tepe kadrosu şişkin bir yapıya sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda orantısız biçimde geniş bir orta kademeyi, yani hantal gövde yapısını barındırıyor.
Genç er kadrolarının sayısı yetersiz kalırken yaşlı subayların sayısı fazlalık oluşturuyor. Komuta edecek yeterli askeri bulunmayan bir binbaşı askeri açıdan katma değer üretmediği gibi, kıdemli personelin görevde uzun süre kalması genç askerlerin terfi etmesini de engelliyor.
Bu da savunma bütçesinin muharebe gücüne, teçhizata veya yeni nesil askerlere aktarılması yerine, orta ve üst kademedeki personelin yüksek maaşlarına harcanmasına yol açıyor.
Bakanlığın bu tespitine rağmen uygulamada henüz somut bir dönüşüm adımı atılmış değil.
Yaşlanan ama caydırıcılığı artmayan kuvvet
Pistorius yönetimi, olumlu personel verilerini koruyabilmek amacıyla yeni asker alımının yanı sıra sözleşmeli ve muvazzaf askerleri hizmet sürelerinin sonunda ordu içinde tutmaya yönelik “personel bağlama tedbirlerine” başvuruyor.
Bakan, nisan ayından bu yana astsubay ve subaylara kişiye özel mektuplar gönderiyor.
Verilen hizmetler için teşekkürle başlayan bu mektuplarda şu ifadelere yer veriliyor:
“Aktif kıtadaki son günleriniz, köklü kırılmaların yaşandığı bir döneme denk geliyor. Ülkemiz ve kıtamız muazzam sınamalarla karşı karşıyadır. Bu süreçte Bundeswehr’in görevi daha da kritik hale gelmektedir. Bu nedenle personel artışı temel odak noktamızdır. Bu artış ancak nitelikli, yüksek performanslı ve özellikle görevine bağlı askerlerle, yani sizler gibi deneyimli silah arkadaşlarıyla başarılabilir. Mesleki geleceğinize gelin birlikte bakalım. Katkınız her gün önem taşıyor.”
Bakanlık, uygulanan bu ve benzeri elde tutma tedbirlerini yalnızca sayısal hedefler üzerinden savunuyor. Açıklamaya göre yalnızca 2025 yılında yürütülen “hedefe yönelik bireysel danışmanlık tedbirleri” sayesinde tüm statü ve branşlardan binlerce askerin hizmet süresini uzatması sağlandı.
Ancak bu yöntem özellikle yaşça ileri muvazzaf askerler arasında karşılık buluyor. Temmuz 2026 sonu itibarıyla muvazzaf ve sözleşmeli asker mevcudu bir önceki yıla göre yaklaşık 3 bin artışla 174 bin 700’e ulaştı.
Bu artışın temelini muvazzaf asker sayısındaki yükseliş oluştururken, sözleşmeli asker mevcudunda hafif bir gerileme kaydedildi.
Özel uzmanlığından ötürü fiziki performansı sınırlı olsa dahi ordunun ihtiyaç duyduğu 56 yaşında muvazzaf askerler bulunabilse de bu geniş kapsamlı uygulama, personel yapısının piramide dönüştürülmesi hedefini yavaşlatıyor.
Silahlı kuvvetler fiilen yaşlanırken bu durumun orduyu daha etkin ve vurucu bir güce dönüştürüp dönüştürmediği tartışılıyor.
Bakanlık, personel açığının gerçek boyutunu kamuoyuna açıklama konusunda da çekingen davranıyor. Zira mesele sadece 260 binlik hedef ile mevcut 186 bin 700 kişilik durum arasındaki 73 bin 300 askerlik farktan ibaret değil.
Personele ilişkin düzenli bilgilendirmelerde, ordudan ayrılan askerlerin sayısı, yani yenilenme ve ikmal ihtiyacı yer almıyor.
Son üç yılda her yıl ortalama 14 bin muvazzaf ve sözleşmeli asker Bundeswehr’den ayrıldı. Bakanlığın bilgi talebine verdiği yanıta göre 2025 yılında bu sayı yaklaşık 14 bin 600 oldu; bu yıl da benzer rakamlar bekleniyor. Bu verilere görev süreleri biten zorunlu askerlik yükümlüleri de ekleniyor.
Bakanlık sözcüsü, verilerin sürekli değişmesi ve oldukça oynak olması nedeniyle önümüzdeki beş yıla ilişkin bir projeksiyon sunamayacaklarını ifade etti. Ancak böyle bir tahminde bulunmak güç değil.
2011 yılında zorunlu askerliğin askıya alınmasının ardından dönemin Savunma Bakanı Thomas de Maizière (CDU), “Personel Yapı Modeli 185” kapsamında sözleşmeli askerleri 20 ila 25 yıl gibi olabildiğince uzun sürelerle göreve bağlamaya başlamıştı.
Önümüzdeki yıllarda bu personelin görev süreleri sona erdiğinde ikmal ihtiyacı belirgin biçimde artacak.
Deneyimli personel planlamacıları, hedeflenen büyümenin yakalanabilmesi için gelecekte her yıl yaklaşık 30 bin yeni askerin orduya alınması gerektiği görüşünde birleşiyor.
Mevcut sayılar ise bu gereksinimin çok gerisinde seyrediyor. Yıllık personel artışı geçen yıla kıyasla yalnızca 3 bin 700 civarında bulunuyor; üstelik bu artış, yüzde 20’nin üzerindeki olağan askerliği bırakma oranları nedeniyle daha da gerileyebilir. Yeni askerlik modeli uygulaması da hedeflenen hızda ilerlemiyor.
Temmuz ayı sonuna kadar askerlik yoklama anketi kapsamında yaklaşık 194 bini genç erkeklere, yaklaşık 184 bini genç kadınlara olmak üzere toplam 378 bin mektup gönderildi.
Anketi doldurma zorunluluğu bulunan erkeklerin yaklaşık yüzde 96’sı bu yükümlülüğünü yerine getirdi. Katılımın gönüllülük esasına dayandığı kadınlarda ise oran yüzde 4 seviyesinde kaldı.
İlgisini beyan eden yaklaşık 2 bin 630 kişi değerlendirme sürecine tabi tutuldu; bu sürecin ardından 865 kişinin Bundeswehr bünyesinde görevlendirilmesi planlandı.
Emekli Korgeneral Mais’in savunma yönetiminden gelen personel bültenlerine şüpheyle yaklaşmasının ardında bu tablo yatıyor.
Mais, tablonun vahametini şu sözlerle vurguluyor: “Yalnızca marjinal sayısal artışlara dair sevinç naraları atarak niteliksel zorlukların üzerini örtemezsiniz!”
Avrupa
Alman ordusu dönercilerden sıhhiye devşirmek istiyor

Alman vatandaşları artık ülke genelindeki sokak yemeği ambalajlarındaki QR kodlarını tarayarak Bundeswehr’in sağlık birimine katılabilecekler.
Savunma Bakanlığı sözcüsü Berliner Kurier gazetesine yaptığı açıklamada, yeni askere alma kampanyasının hedef kitlesinin sadece kariyer seçimi yapan gençler değil, aynı zamanda yeni bir meslek düşünmekte olan “meslek değiştirenler ve vasıflı işçiler” olduğunu belirtti.
Dönerci ambalajları, bakanlığın “ortam reklamcılığı” olarak adlandırdığı uygulamanın bir parçasını oluşturuyor.
Bu, potansiyel adayların günlük yaşamlarını sürdürdükleri yerlere yerleştirilen askere alma materyalleri.
Bakanlığa göre, dönercilere herhangi bir ödeme yapılmıyor ve işletmeciler bu materyalleri dağıtmayı gönüllü olarak kabul ediyor.
Sözcü, “Restoranlar, markalı ambalajları ücretsiz olarak alıyor,” dedi.
Almanya, son yıllarda askeri işe alım stratejisini yeniden gözden geçiren ilk Avrupa ülkesi değil.
2019’daki bir reklam kampanyasında İngiliz Ordusu, “kar taneleri”, “selfie bağımlıları” ve “telefon zombileri”ni hedef almıştı.
Fransa, 2024’te ülke çapında bir multimedya işe alım kampanyası başlattı. Hollanda ise 2023’ten beri gençlere üniforma giyerek ücretli bir yıl geçirme şansı sunuyor.
Bu alışılmadık askere alma stratejisi, Berlin’in silahlı kuvvetlerini genişletmek için acele ettiği bir dönemde ortaya çıktı.
Bundeswehr, temmuz ayı sonunda 186.705 aktif asker sayısına ulaştı; bu, 13 yılın en yüksek seviyesi.
Fakat NATO’nun yetenek hedeflerini karşılamak için 2035 yılına kadar 260.000’in üzerine çıkmayı hedefliyor.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya7 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını6 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı








