Avrupa
Polonya’da Ukrayna’ya İHA üreten savunma fabrikasında yangın çıktı

Polonya’da orduya ve Ukrayna’ya insansız hava aracı bileşenleri üreten WB Electronics şirketine ait fabrikada gece saatlerinde yangın çıktı. Güvenlik kameralarının tesise izinsiz giren kar maskeli bir kişiyi tespit etmesinin ardından yetkililer kundaklama ihtimali üzerinde duruyor.
Polonya’nın başkenti Varşova’nın yaklaşık 150 kilometre güneyinde yer alan WB Electronics savunma sanayii tesisinde gece saatlerinde yangın çıktı.
Onet haber portalının aktardığına göre fabrikada, Polonya ve Ukrayna orduları tarafından kullanılan insansız hava araçlarına (İHA) yönelik parçalar üretiliyor.
Tesisteki yangın yerel saatle 00.23 sularında tespit edildi. Yangından kısa bir süre sonra tesisi izleyen bağımsız bir güvenlik şirketinin personeli, fabrikadaki izinsiz giriş sensörünün devreye girmesi üzerine polise ihbarda bulundu.
Onet’in haberinde, güvenlik kameralarının bahçe çitinden tırmanarak tesise giren kar maskeli bir erkeği kaydettiği aktarıldı.
Olay yerine polis ekipleri ve köpekli arama timleri sevk edilirken İç Güvenlik Ajansı ile Askeri Karşı İstihbarat Servisi dahil olmak üzere istihbarat ve güvenlik birimleri de bilgilendirildi. Yetkililer yangının kundaklama sonucu çıkmış olma ihtimalini dışlamıyor.
Ukrayna ile kapsamlı savunma işbirliği
WB Group bünyesinde faaliyet gösteren WB Electronics, Polonya’nın önde gelen özel savunma sanayii şirketleri arasında yer alıyor.
Şirket; insansız hava aracı sistemleri, iletişim teçhizatı, otomatik atış kontrol sistemleri ve siber güvenlik alanlarında uzmanlaşmış durumda.
Yıllık cirosu 700 ila 800 milyon euro düzeyinde olan WB Group, Avrupa Komisyonu tarafından AB-Ukrayna İHA İttifakı’nın kurucularından biri olarak belirlendi.
Ukrayna ile ticaret hacmi 300 milyon euroyu aşan şirket, bu rakamı 2030 yılına kadar 500 milyon euroya çıkarmayı hedefliyor. Şirketin bağlı kuruluşu WB Ukraine ise 2019 yılından bu yana Ukrayna’da faaliyet yürütüyor.
Polonya savunma sanayiindeki diğer olaylar
Daha önce Ukrayna ordusuna silah ve mühimmat sağlayan bir diğer Polonya savunma tesisi olan Mesko fabrikasında da bir patlama meydana gelmiş, olayda 59 yaşındaki bir fabrika çalışanı hayatını kaybetmişti.
Mesko şirketi 2022 yılında Ukrayna’ya teslim edilmek üzere yüzlerce Piorun tipi taşınabilir hava savunma füzesi sisteminin (MANPADS) satışı konusunda ABD ile anlaşma imzalamıştı.
Şirket bir yıl sonra da Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’ne tedarik amacıyla Kiev ile ortak 125 milimetrelik tank mühimmatı üretimine başlandığını duyurmuştu.
Mesko tesislerinde son üç yıl içinde iki patlama daha yaşanmış, inceleme komisyonları her iki olayda da sabotaj ihtimalini dışlamıştı.
Avrupa
Sekiz AB ülkesi “oybirliği” ilkesini esnetmek istiyor

Almanya ve Fransa’nın da aralarında bulunduğu sekiz AB ülkesi, bloğun dış politika kararlarını alma sürecini yeniden düzenlemek istiyor.
Üye devletler, Bloomberg’in eline geçen öneriyi, bu hafta İrlanda’da yapılacak AB savunma ve dışişleri bakanları gayri resmi toplantıları öncesinde dağıttı.
Birçok dış politika kararı oybirliği gerektiriyor ve bu durum, belirli girişimlerin yıllarca tıkanmasına yol açtı.
Eski Macaristan Başbakanı Viktor Orban, Rusya’ya yönelik yaptırımları engellemek veya Ukrayna’ya verilen desteği durdurmak için bu veto hakkını düzenli olarak kullanmıştı.
Belgede, “stratejik rekabet, artan istikrarsızlık ve kurallara dayalı uluslararası düzeni zayıflatma girişimleri tarafından şekillendirilen, kökten değişmiş bir ortam” olduğu ve AB’nin “kolektif siyasi, iktisadi ve diplomatik ağırlığını hızlı ve etkili bir şekilde harekete geçirmesi” gerektiği kabul ediliyor.
Ülkeler “mümkün olduğunca uzlaşmayı” destekleseler de, antlaşmaları yeniden yazmaya gerek kalmadan (bu adım oybirliği gerektirir) karar alma sürecini hızlandırmak ve tıkanıklıkları önlemek için çözümler aramaya çalışıyorlar.
Belge, üye devletlerin bir karara karşı çıkabilmelerini fakat veto edememelerini sağlamak amacıyla “samimi işbirliği, ilgisiz politika tartışmalarını birbirine bağlamama ve yapıcı çekimserlik” gibi ilkeler öneriyor.
Bir grup ülke geçen yıl da benzer bir girişimde bulunmuştu fakat bu çaba, AB’nin diplomatik hizmetinin dönüştürülmesine ilişkin daha geniş kapsamlı bir tartışma bağlamında yeniden gündeme getiriliyor.
Almanya tarafından desteklenen bir öneri, dış politika faaliyetlerini merkezileştirmek amacıyla bu hizmetin AB’nin yürütme organı olan Avrupa Komisyonu’na entegre edilmesini hedefliyor.
Almanya-Fransa planına göre, Kaja Kallas Avrupa Komisyonu içinde daha aktif bir rol üstlenecek ve daha geniş sorumluluklara sahip olacak. Fakat dış politika konusunda son söz hakkı Ursula von der Leyen’de kalacak.
Lizbon Antlaşması’nın karmaşık yapısı çerçevesinde, Yüksek Temsilci Avrupa Dış Eylem Servisi’ne (EEAS) liderlik ediyor ve 27 üye devlet adına dış politikayı tasarlıyor, koordine ediyor ve uyguluyor.
Aynı zamanda Avrupa Komisyonu’nun başkan yardımcılarından biri olarak da görev yapıyor.
Gelgelelim ticaret, enerji, iklim ve göç gibi uluslararası politikanın gidişatını belirleyen ağır sorumluluk alanları büyük ölçüde Komisyon’un yetki alanına giriyor ve bu da EEAS’ın masaya koyabileceği somut bir etki gücünden mahrum kalmasına neden oluyor.
Belirgin bir jeopolitik boyutu olan bir başka alan olan genişleme konusu da tamamen Komisyon’un elinde.
Bu yetki dağılımı, Ursula von der Leyen’in dış politika rolünü önemli ölçüde genişletmesine olanak sağladı.
Ayrıca, manşetlere taşınan çeşitli anlaşmaları imzalamak üzere yoğun bir seyahat programı yürüttü.
Von der Leyen’in genişleyen etkisi, başkentlerde şaşkınlığa yol açmış ve AB liderleri tarafından küresel krizlerde öncülük etmesi için sık sık teşvik edilmesine rağmen, “yetki aşımı” ve “iktidar gaspı” yönünde zaman zaman eleştirilere yol açmıştı.
Almanya-Fransa planı, Komisyon’un genel müdürlükleri (DG’ler) tarafından yürütülen kalkınma yardımı (DG INTPA), insani yardım (DG ECHO), savunma sanayii (DG DEFIS) ve DG ENEST (Doğu Avrupa) ile DG MENA (Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Körfez) arasında bölünmüş olan komşu ülkelerle ilişkiler gibi dış ilişkilerle ilgili alanların koordinasyonunda Kallas’a aktif bir rol verilmesini öngörüyor.
Yüksek riskli bir portföy olan ticaret konusu da değerlendirilebilir.
Yeni yapıyı güçlendirmek amacıyla dış politikaya özel bir departman kurulacak. Komisyon, 2010 yılında EEAS bünyesine dahil edilene kadar dış ilişkilerden sorumlu bir genel müdürlük (DG RELEX) işletiyordu.
Uygulamada, Kallas Komisyon içinde daha geniş kapsamlı ve doğrudan sorumluluklara sahip olacak.
Fakat bu yetki artışı nihayetinde von der Leyen’in yararına olacak; zira Komisyon Başkanı olarak en üst yetkili konumda kalacak ve bu durum, ulusal düzeydeki başbakan ile dışişleri bakanı arasındaki hiyerarşik düzeni yansıtacak.
Kallas’ın şu anda von der Leyen’den bağımsız olarak yönettiği EEAS, kurumsal bir çatışma riskini azaltmak amacıyla zayıflatılacak.
Bu reform, Lizbon Antlaşması yerine, Avrupa Dış İlişkiler Servisi’ni (EEAS) kuran 2010 tarihli kararın değişmesini gerektiriyor. Bu konuda da oybirliği ile bir mutabakat sağlanması gerekecek.
Avrupa
Almanya’da “Doğudan sürülen Almanlar” tartışması

Almanya’da tarihçiler, federal hükümetin II. Dünya Savaşı’ndan sonra “yeniden yerleştirilen” Doğu Almanları politikasını eleştiriyor.
Alman Tarihçiler Birliği’nin (VDH) yaptığı açıklamaya göre, Ağustos ortasında Federal Meclis’e sunulan “Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’na ilişkin yeni yasa tasarısı II. Dünya Savaşı sonrası “yeniden yerleşim” sürecindeki karmaşık olayları “Almanların çektiği acılara” indirgiyor, gerekli tarihsel bağlamı (yani Almanya’nın Doğu ve Güneydoğu Avrupa’da yürüttüğü yok etme savaşını) göz ardı ediyor ve böylece şimdiye kadar esas olarak mülteci dernekleri tarafından geliştirilen “kendine referans veren bir ulusal anlatı” yaratıyor.
Tarihçiler bu durumun, özellikle Polonya ve Çek Cumhuriyeti ile “uzlaşma” yönündeki çabaları tehlikeye attığına işaret ediyor.
Bu odak değişikliği, vakfın Berlin’in merkezi bir bölgesinde yer alan Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Belgeleme Merkezi’nde sürdürdüğü kalıcı sergiyi doğrudan etkilediği için geniş bir kamuoyu etkisi yaratacak.
Bu durum, Berlin’in Doğu Avrupa ve Orta Asya’daki azınlıklara yönelik eski “Alman kimliği” politikasının yeniden canlanmasıyla el ele gidiyor.
Savaş sonrası Alman göçü sergisi: Nazi Almanyası nerede?
German Foreign Policy’nin aktardığına göre Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nı çevreleyen son tartışmaların başlangıç noktası, vakfın işletmekte olduğu ve 2021 yılında Berlin’deki Deutschlandhaus’ta açılan Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Belgeleme Merkezi’ndeki kalıcı sergiydi.
İki kata yayılan sergi, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Doğu ve Güneydoğu Avrupa’dan gelen Almanca konuşan nüfusun yeniden yerleşimini anlatıyor. Böylece sergi, tarihsel olayları iki bölümden oluşan bir bağlam içinde ele alıyor.
Hagen Uzaktan Eğitim Üniversitesi’nde ders veren tarihçi Felix Ackermann’ın örnek bir şekilde tanımladığı üzere, birinci katta, özellikle 20. yüzyıl Avrupa’sındaki çeşitli kaçış, sürgün ve yeniden yerleşim vakaları bağlamında, “etnik milliyetçiliğin ön tarihi ve devlet tarafından zorlanan göç” sunuluyor.
Bu içeriği temel alan ikinci kat ise, savaş sonrası Almanların yeniden yerleştirilmesine odaklanıyor.
Ne var ki, kalıcı serginin bu temel unsurundan önce, Nazi Almanyası’nın Doğu ve Güneydoğu Avrupa’nın önemli kısımlarını işgal ettiği savaşa dair oldukça özet bir genel bakış yer alıyor.
Bu husus hayati önem taşıyor çünkü bu bilgi olmadan, “yeniden yerleştirme” sürecinin karmaşıklığı doğru bir bağlamda değerlendirilemez ve yeterince anlaşılamaz.
Polonya sınırı meselesi
Kalıcı serginin genel yapısı, sağ eğilimli sürgün dernekleri ile Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nın Bilimsel Danışma Kurulu arasında varılan bir “uzlaşma” olarak yaygın bir şekilde tanımlanıyor.
Bu kurulda, özellikle Polonya ve Çek Cumhuriyeti’nden tarihçiler de yer alıyor.
Bu uzlaşma, şu ana kadar Dokümantasyon Merkezi müdürü tarihçi Gundula Bavendamm tarafından korunmuştu.
Fakat 2024 yılının ortalarında, sürgün dernekleri bu uzlaşmadan fiilen vazgeçti ve şiddetle saldırıya geçti.
Örneğin, o dönem Sürgün Edilenler Federasyonu (BdV) başkanı Bernd Fabritius (CSU) tarafından Bavendamm’a gönderilen bir mektupta, yeniden yerleşim süreci ile Almanya’nın imha savaşı arasındaki bağlantının kesilmesi gerektiği belirtildi; zira bu durum “bağlam ile nedenselliği karıştırmakta” idi.
Fabritius ayrıca, Federal Almanya Cumhuriyeti’nin 1990’da Polonya’nın ulusal sınırlarını tanımasının “hukuken” Alman İmparatorluğu’nun eski doğu topraklarının “devri” olarak nitelendirilmemesi gerektiğini de savundu.
Bu açıklama, Almanya Federal Cumhuriyeti ile Polonya arasındaki sınır antlaşmasının, iki devlet arasındaki sınırı yalnızca “teyit ettiğini”, onu “dokunulmaz” olarak nitelendirdiğini ve her türlü “toprak iddiasından” feragat ettiğini hatırlatıyor.
Antlaşma, sınırı kesin olarak “dokunulmaz” olarak nitelendiren koşulsuz bir tanıma içermiyor. Fabritius’un açıklamasının da ima ettiği gibi, bu durum potansiyel boşluklara yol açabilir.
Alman sürgün derneklerinde CDU/CSU etkisi
Sürgün derneklerinin başlattığı saldırı, geçen yılki hükümet değişikliğinin ardından ivme kazandı.
Başlangıçta bu, Akademik Danışma Kurulu’nun oybirliğiyle yaptığı itirazlara rağmen, Dokümantasyon Merkezi direktörü Bavendamm’ın sözleşmesinin Kasım 2025’te yenilenmemesine ve pozisyonun ilana çıkmasına yol açtı.
Konuyu yakından takip edenler, bu süreçte sadece sürgün derneklerinin değil, aynı zamanda Bundestag’daki CDU/CSU milletvekili grubu bünyesindeki ve onlarla yakından ilişkili Mülteciler, Geri Dönenler ve Alman Azınlıklar Grubu’nun da rol oynadığını gördü.
Bu grubun lideri Klaus-Peter Willsch (CDU), Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nın mütevelli heyeti üyesi.
Aynı şekilde, Mülteciler Grubu’nun başkan yardımcısı ve Fabritius’un BdV başkanlığı görevini devralan Stephan Mayer de bu heyetin üyesi.
Bavendamm’ın yerine Dokümantasyon Merkezi müdürü olarak atamak istedikleri kişi Sven Oole’ydi.
Eleştirmenler, Oole’un “Alman müzelerinde yönetim tecrübesi bulunmadığını” ve konuyla ilgili herhangi bir “akademik yayın” yapmadığını fakat “‘Yerinden Edilmiş Kişiler Grubu’nun uzun süredir genel müdürü olarak, grubun tarihsel-siyasi hedeflerini avucunun içi gibi bildiğini” belirtmişlerdi.
Oole’un adaylığı, Bilimsel Danışma Kurulu’nun, seçilmesi halinde toplu olarak istifa edeceği tehdidi nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanmıştı.
Sonunda Roland Borchers seçildi fakat “vakfı nereye götürmeyi planladığı”nın kimse tarafından bilinmediği söyleniyor.
Almanları soy temelli bir topluluk olarak tanımlama girişimleri
Ancak Borchers’in çalışmaları, federal hükümetin Temmuz ayında kabul ettiği ve Ağustos ortasında Federal Meclis’e sunulan Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı hakkındaki yeni yasa nedeniyle, içeriği bakımından büyük olasılıkla ciddi şekilde kısıtlanacak.
Alman Tarihçiler Birliği (VHD), bu yasaya karşı Mayıs ayı sonlarında sert eleştiriler yöneltmişti. Bu eleştiri, bir yandan gelecekte Etnik Alman Göçmenler ve Ulusal Azınlıklarla İlgili Konulardan Sorumlu Federal Hükümet Komiseri Bernd Fabritius’un vakfın yönetim kurulunda ek bir koltuğa sahip olacağı gerçeğinden kaynaklanıyor.
VHD’nin açıklamasına göre, bunun sonucunda BdV fiilen “vakfın denetim kurulunda hükümet destekli bir çoğunluk konumu” elde edecek.
VHD, açıklamasında “devlet yönlendirmeli bir anma politikasının kötü örnekleri”ne karşı açıkça uyarıda bulunuyor.
Öte yandan açıklamada, yeni yasanın vakfın çalışmalarını belirli bir ölçüde “Almanların çektiği acılara” odakladığı ve “kaçış ve sürgünün tarihsel bağlamını, kendi kendine referans veren ulusal bir anlatıyla” değiştirdiği savunuluyor.
Bu durum, “özellikle Federal Cumhuriyet’in Doğu Avrupa komşuları ile, özellikle de Polonya ve Çek Cumhuriyeti ile olan uzlaşma çabalarına yönelik mevcut tehditleri” daha da şiddetlendiriyor.
Son olarak, açıklamada, son yıllardaki açıklıktan uzaklaşarak, yasanın “Almanları bir kez daha soy temelli bir topluluk olarak tanımladığı” belirtiliyor.
Almanya’ya göçe hayır – “etnik Almanlar” hariç!
Tarihçi Felix Ackermann, yakın zamanda genel siyasi bağlamı da ele aldı.
Ackermann’a göre yeni yasa yalnızca yeniden yerleşim sürecini tarihsel bağlamından koparmayı ve anma faaliyetlerini dar bir ulusal çerçeveye hapsetmeyi amaçlamıyor.
Bunun yanı sıra federal hükümet, Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nı Federal Kültür İşleri Komiseri’nin yetki alanından çıkararak Federal İçişleri Bakanlığı’nın yetki alanına dahil ediyor.
Bu bakanlığın Parlamento Müsteşarı ve Bundestag’daki CDU/CSU parlamento grubu bünyesindeki Mülteciler Grubu’nun başkan yardımcısı olan Christoph de Vries de “etnik akrabalar için yeni göç yollarının açılması” yönünde baskı yapıyor.
Aslında, de Vries gibi politikacılar göçe karşı sıkı kısıtlamalar getirilmesini savunurken, Federal İçişleri Bakanlığı ise Doğu Avrupa ve Orta Asya’daki Almanca konuşan azınlık mensuplarına yönelik göç düzenlemelerinin revize edilmesini istiyor.
Bu revizyon, 31 Aralık 1992’den sonra doğmuş Almanca konuşan kişilerin bile Alman vatandaşlığı almasına imkân tanıyacak.
Ackermann’ın da belirttiği gibi, “Almanlık” kavramına yönelik bu ikili odaklanma, sürgün bölgelerini, tıpkı Konrad Adenauer döneminde olduğu gibi, “Alman Doğusu”nun bütünü olarak, nitelendirmeyi mümkün kılıyor.
“Alman Doğu’sunun tarihini koruma sorumluluğunun” artık yeniden Federal İçişleri Bakanlığı’na ait olması (ki bilindiği üzere bu bakanlık dış işlerden değil, iç işlerden sorumlu) Ackermann’a göre “kötü bir şaka gibi” görünüyor; oysa, diyor Ackermann, bu durum “gerçekte … korkunç sonuçlar doğurur.”
Avrupa
Slovenya siyasetinde İsrail tartışması

Slovenya Başbakanı Janez Janša ile Cumhurbaşkanı Nataša Pirc Musar arasında, ülkenin İsrail ve Gazze’deki savaşa yönelik politikası konusunda kamuoyunda keskin bir çatışma patlak verdi.
Tartışma, Janša’nın Yesha Konseyi Başkanı Yossi Dagan ile yaptığı görüşmenin ardından ortaya çıktı. Janša bu görüşmede “Tanrı, Yahudiye ve Samiriye sakinlerini korusun,” demişti.
Yahudiye ve Samiriye, siyonistlerin Batı Şeria’ya verdiği “resmi” isim.
Ayrıca, Janša hükümetinin İsrail’in E1 inşaat planını kınayan ortak bir Avrupa Birliği bildirisinin yayınlanmasını veto etme kararı da bu tartışmaya yol açtı.
Pirc Musar, “uluslararası hukukun siyasi bir tercih meselesi olmadığını” ve herkese eşit şekilde uygulanması gerektiğini belirterek hükümetin tutumunu eleştirdi.
Slovenya’nın Batı Şeria’daki yasa dışı Yahudi yerleşim yerlerinin genişlemesine karşı net bir Avrupa tutumunu desteklemesi gerektiğini savunan Musar, uluslararası hukukun uygulanmasında “çifte standart” olmaması gerektiğini söyledi.
Bunun üzerine Janša sert bir şekilde yanıt verdi ve Slovenya’nın egemen bir devlet olduğunu, kabul etmediği sürece Avrupa’nın dış politika tutumuna bağlı olmadığını vurguladı.
Başbakan, “Yugoslavya artık yok. Burası Slovenya,” diye yazarak ülkenin bağımsızlığını ve egemenliğini vurguladı.
Ayrıca, uluslararası hukuka atıfta bulunmakla Gazze veya Batı Şeria bağlamında “soykırım” terimini kullanmak arasında bir çelişki olduğunu savunarak, hiçbir yetkili uluslararası kuruluşun bu yönde bir tespit yapmadığını belirtti ve bu terimin kullanımını “özel nitelikte bir siyasi tercih” olarak nitelendirdi.
Janša, Slovenya’nın Avrupa Birliği’nin eşit bir üyesi olduğunu ve Ljubljana’nın, kendi rızası veya başka herhangi bir üye devletin rızası olmadan, otomatik olarak kabul etmek zorunda olduğu bir Avrupa dış politika pozisyonu bulunmadığını ekledi.
“Biz karar vericileriz, köleler değiliz,” diye yazan Janša, hükümetinin anayasal yetkisi kapsamındaki tüm alanlarda, Sloven vatandaşlarının refahını en öncelikli hedef olarak belirleyerek pragmatik bir politika izlemeyi amaçladığını da sözlerine ekledi.
Janša, X platformunda, “Aslında, biz sadece Slovenya’yı, İsrail’in attığı her adım için yapılan aralıksız ve orantısız kınamalar nedeniyle güvenilirliğini yitirme sarmalından kurtardık,” diye yazdı.
“Brüksel bürokrasisi”ni, “Nijerya’da Hıristiyan köylerinin topyekûn yok edilmesi, Gazze’de Hamas’ın kendi halkına yönelik katliamları, İran’daki katliamlar ya da Avrupa’da giderek sıklaşan antisemitizm dalgaları” konusunda sessiz kalmakla eleştiren Başbakan şöyle devam etti:
“[Brüksel] İsrail’in herhangi bir köyün kurulmasına ilişkin her açıklamasına tepki gösteriyor. Çifte standartlar, AB’nin sözde dış politikasını neredeyse anlamsız hale getirmiştir. ABD Başkanı tek bir sözle enerji fiyatlarında değişikliklere yol açabilirken, AB’nin içi boş dış politika mesajları hiçbir şeyi değiştirmez veya çözmez.”
Bu çatışma, Slovenya’nın siyasi sisteminin tepesinde alışılmadık bir bölünmeyi ortaya koyuyor. Cumhurbaşkanı, ülkenin Batı Şeria’daki İsrail politikasına yönelik daha eleştirel AB yaklaşımına uyum sağlaması için çağrıda bulunurken, başbakan ulusal egemenliği vurguluyor, AB tutumlarına otomatik uyum sağlamayı reddediyor ve “soykırım” gibi hukuki terimlerin siyasi amaçlarla kullanılması olarak gördüğü duruma karşı uyarıda bulunuyor.
Slovenya, geçen hafta Avrupa sahnesinde, İsrail ile ilişkilerinde daha geniş çaplı bir değişimin sinyali olabilecek alışılmadık bir adım attı.
Janša hükümeti, Batı Şeria’da Kudüs’ün doğusundaki E1 bölgesinde İsrail’in inşaat planlarını kınayan 27 AB üye devletinin tamamının imzaladığı ortak bildirinin yayınlanmasını veto etti.
Slovenya’nın veto hakkı, AB’nin İsrail planını eleştirmesini engellemedi fakat bu kınamanın tüm üye devletler tarafından resmi bir konsensüs bildirisi haline gelmesini engelledi.
Oybirliği sağlanamadığı için, AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, 23 Ağustos’ta kendi adına ve Avrupa Dış Eylem Servisi adına bir açıklama yayınladı.
Ortak bildiriyi engelleyen tek ülke Slovenya değildi. Daha önce AB içindeki İsrail karşıtı girişimlere karşı çıkan Çekya da desteğini geri çekti.
Slovenya’nın önceki hükümetiyle arasındaki zıtlık çok belirgin. O hükümet, 22 Mayıs 2026’da E1 projesine karşı çıkan açıklama da dahil olmak üzere, İsrail’i eleştiren açıklamaları düzenli olarak desteklemişti.
Janša’nın yeni hükümeti Haziran ayında göreve başladı ve şu anda başbakan ile cumhurbaşkanı arasında yaşanan anlaşmazlık, Slovenya’nın İsrail’e yönelik tutumunun ne kadar hızlı değiştiğini ortaya koyuyor.
Haziran ayında, Janša liderliğindeki Slovenya’nın yeni hükümeti, silah ithalatı, Batı Şeria’dan gelen ürünlere yönelik kısıtlamalar ile Netanyahu’nun ziyaretlerine ilişkin kısıtlamalar da dahil olmak üzere, önceki yönetimin İsrail’e uyguladığı yaptırımları kaldırdı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Slovenya’nın İsrail’in yerleşim planlarını kınayan ve AB’nin 27 üye devletinin tamamı tarafından imzalanacak ortak bildirinin kabulünü engellemesinin ardından Slovenya Başbakanı Janez Janša’ya teşekkür etti.
Geçen Mart ayında bir önceki Sloven hükümeti, daha önce bu davaya katılma niyetini belirtmiş olmasına rağmen, Uluslararası Adalet Divanı’nda Güney Afrika’nın İsrail aleyhine açtığı soykırım davasına katılmama kararı almıştı.
O dönemki Dışişleri Bakanı Tanja Fajon, hükümetin soykırım davasına katılmama kararını üzüntüyle karşıladığını belirterek, bu karara “dış baskı”nın da katkıda bulunduğunu iddia etmişti.
Slovenya, “güvenlik riskleri” nedeniyle davaya katılmama kararı almıştı. Yerel basında yer alan haberlere göre, Başbakan Robert Golob başlangıçta teklife yeşil ışık yakmaya meyilliydi fakat ulusal güvenlik yetkilileri tarafından bu kararından vazgeçirildi.
Yetkililerin, ülkenin siber savunma sistemlerinin çoğunun İsrail menşeli olduğunu belirterek, davaya katılmanın Slovenya’nın ulusal güvenliğini tehlikeye atabileceği konusunda uyarıda bulundukları bildirildi.
Ayrıca, İsrail makamlarının Gazze’deki Sloven insani yardım operasyonlarının yanı sıra Sloven vatandaşlarının Orta Doğu’dan tahliyesinde de hayati bir rol oynadığı vurgulandı.
10 Mayıs’ta yapılan seçimlerde, Janša’nın Slovenya Demokratik Partisi (SDS), Özgürlük Hareketi’nin hemen arkasında, ikinci en yüksek oy sayısını elde etmişti. Janša, sağcı hareketlerin oluşturduğu koalisyon sayesinde 4 Haziran’da başbakan oldu.
Amerika2 hafta önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Dünya Basını2 hafta önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Dünya Basını6 gün önceMilanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında
Dünya Basını2 hafta önceProf. Hanke: Trump İran konusunda kendini çıkamayacağı bir köşeye sıkıştırdı
Dünya Basını2 hafta önceAmerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler
Ortadoğu1 hafta önceMekke Anlaşması için İran iddiası: Tahran teklifi inceliyor
Amerika1 hafta önceKıyamete beş kala – 1: Thiel, Deccal’i arıyor
Rusya1 hafta önceTürkiye’den Rusya’ya ilk deniz yolu benzin sevkiyatı yola çıktı









