Dünya Basını
Prof. Pape: Masadaki anlaşma İran için muazzam

Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Robert A. Pape, ABD ile İran arasında müzakere edilen mutabakat zaptını değerlendirdi. Profesör Pape, mevcut tablonun İran’a büyük bir stratejik üstünlük sağladığını, ABD Başkanı Donald Trump’ın ise hem askeri hem de diplomatik alanda zayıf bir pozisyona düştüğünü belirtti.
Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Robert A. Pape, uluslararası yayıncı Mario Nawfal ile gerçekleştirdiği söyleşide, ABD ile İran arasında yürütülen mutabakat zaptı müzakerelerini ve Orta Doğu’daki yeni güç dengelerini analiz etti.
Sızan bilgilere göre hazırlanan mutabakatın tamamen İran’ın lehine olduğunu belirten Profesör Pape, ABD Başkanı Donald Trump’ın askeri müdahale girişimlerinin ardından diplomatik müzakerelerde de kontrolü İran’a kaptırdığını ifade etti.
İsrail’de yapılan son kamuoyu araştırmalarının Trump’a olan desteğin ciddi oranda düştüğünü gösterdiğini hatırlatan Nawfal’ın sorusu üzerine Pape, “Başkan Trump askeri hamleyi zaten kaybetti. Bombalamayı denedi, rejim değişikliği istedi ancak İran daha da güçlendi ve Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü ele geçirdi. Şimdi ise Trump müzakereleri kaybetme riskiyle karşı karşıya” dedi.
“Bu İran için muazzam bir anlaşma ve zamanla daha da iyiye gidecek”
Mevcut mutabakatın sadece İran için iyi bir anlaşma olmadığını, zaman geçtikçe Tahran’ın elini daha da güçlendirecek olağanüstü bir diplomatik kazanım olduğunu savunan Profesör Pape, şu ifadeleri kullandı:
“Bu İran için muazzam bir anlaşma ve zamanla daha da iyiye gidecek. Direksiyon koltuğunda İran oturuyor. Deniz taşımacılığı şirketleri, güvenliklerinin ABD veya Körfez ülkeleri tarafından değil, doğrudan İran tarafından garanti edilmesini istiyor. İran Dışişleri Bakan Yardımcısı’nın açıklamalarından anlaşıldığı üzere, anlaşmanın yürürlüğe girmesi için peşin olarak 12 milyar dolar talep ediyorlar. 60 günlük sürenin sonunda bir 12 milyar dolar daha ödenmesi öngörülüyor. Bu süreçte İran, petrol satışlarından her hafta yaklaşık 1 milyar dolar kazanmaya devam edecek.”
Bu mali kaynağın hiçbir şarta bağlı olmaksızın İran’a aktarılacağını vurgulayan Pape, elde edilecek yaklaşık 20 ila 30 milyar doların yeni insansız hava araçları ve füzeler üretmek, bu silahları Yemen’deki Husilere ve Lübnan’daki Hizbullah’a göndermek için kullanılabileceğini kaydetti.
“İran 60 gün içinde maksimum nüfuz seviyesine ulaşacak”
Gelecek 30 ila 60 günlük süreçte dünyadaki petrol stoklarının tükenmeye devam edeceğini belirten Profesör Pape, Körfez’den çıkarılan petrolün nihai hedefine ulaşmasının en az 30 ila 60 gün sürdüğünü hatırlattı.
Bu süre zarfında tüketicilerin mevcut stoklarını harcamak zorunda kalacağını ifade eden Pape, durumun yaratacağı etkiyi şöyle açıkladı:
“Önümüzdeki 60 günün sonunda küresel petrol tamponları tamamen tükeneceği için İran’ın pazarlık gücü katlanarak artacak. Bu durum, İran’ın yaklaşık 60 gün içinde maksimum nüfuz seviyesine ulaşmasını sağlayacak bir reçetedir. Petrol arz ve talebi bıçak sırtında ilerlediği için stokların yeniden doldurulması gelecek yılı bulacaktır. İran bu gücü, ABD’yi bölgedeki muharip güçlerini çekmeye zorlamak veya İsrail üzerindeki baskıyı artırmak için kullanacaktır. Bu tam anlamıyla gerçekçi uluslararası ilişkiler teorisinin temel bir kuralıdır; İran müzakereleri güç maksimizasyonu için bir araç olarak kullanıyor.”
“Trump’ın ekibi içinde bölünme açıkça görülüyor”
Mülakatta, ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü John Ratcliffe’in, İran’ın nükleer tavizler verme konusundaki samimiyetine dair şüphelerini Trump’a ilettiği yönündeki raporlar da ele alındı.
ABD yönetimindeki görüş ayrılıklarına değinen Profesör Robert Pape, şunları kaydetti:
“Ratcliffe, Marco Rubio ve Pete Hegseth yönetim içinde şüphelerini dile getirirken, JD Vance, Matthew Whitaker ve Jared Kushner anlaşmanın yapılması için bastırdı. Trump’ın ekibi içindeki bölünme artık açıkça görülüyor. İstihbarat raporları, İranlı yetkililerin kendi aralarında, Amerikalı müzakerecilere söyledikleriyle çelişen konuşmalar yaptığını gösteriyor. İran’ın buradaki amacı açık; Trump’ı bu yola sokup ardından Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı üzerinden üzerindeki baskıyı tekrar tekrar artırmak.”
İran’ın uzlaşmacı bir tavır içinde olmadığını, tamamen bölgesel hegemonyaya odaklandığını belirten Pape, “Trump bombalama politikasını kaybetti, şimdi ise müzakere masasında kaybetmek üzere” değerlendirmesinde bulundu.
“Ortaklıklarını gözden geçiren Körfez ülkeleri ABD’den uzaklaşıp İran’a yakınlaşıyor”
Bölgesel ittifakların yön değiştirdiğine dikkat çeken Şikago Üniversitesi Profesörü Pape, Körfez ülkelerinin tutumundaki değişikliği şu sözlerle analiz etti:
“Nisan ayından bu yana İran; Rusya, Çin, Pakistan, Katar, Umman ve son olarak Birleşik Arap Emirlikleri ile diplomatik temaslar yürüttü. Bu süreçte Körfez ülkelerinin ABD’den uzaklaşarak İran’a yakınlaştığını görüyoruz. İran ile askeri bir ittifak kurmuyorlar ancak Amerika’dan koparak İran’ın nüfuz alanına dahil oluyorlar. Bu durum, İsrail’in bölgede bir nüfuz alanı kurmasını amaçlayan İbrahim Anlaşmaları’nın tamamen etkisiz kalmasına yol açtı.”
Pape, eski ABD Başkanı Barack Obama döneminde İran’a sağlanan 1,7 milyar dolarlık serbest kaynağa kıyasla, Trump döneminde peşin olarak verilmesi gündemde olan 12 milyar doların Trump açısından siyasi bir başarısızlık olduğunu ifade etti.
“İsrail bölgedeki yükselen güç konumunu kaybetti ve gerileyen bir güce dönüştü”
Mutabakat sürecinin en büyük kaybedeninin İsrail olduğunu savunan Robert Pape, İsrail’in Lübnan’da yeni bir cephe açmasının stratejik bir hata olduğunu belirterek şöyle devam etti:
“İsrail bölgedeki yükselen güç konumunu kaybetti ve gerileyen bir güce dönüştü. Savaşın gidişatı İsrail ve ABD için olumsuz seyrederken Lübnan’da yeni bir cephe açmak büyük bir stratejik hataydı. İsrail şimdi her zamankinden daha fazla gücünün üzerinde bir yayılma yaşıyor. Köşeye sıkışan İsrail’in Tahran’daki liderlere veya müzakereleri yürüten dışişleri bakanına yönelik suikast girişimlerinde bulunması beni şaşırtmaz. Bu, daha önce de uyguladıkları bir yöntemdir.”
“Medyadaki hava neredeyse tek ses halinde bu anlaşmanın korkunç olduğunu söylüyor”
Anlaşmanın ABD iç siyasetindeki yansımalarına değinen Pape, Cumhuriyetçi kanadın ve medyanın Trump’a yönelik eleştirilerinin arttığını belirtti. Mutabakat metninin kamuoyuna açıklanmamasının nedeninin siyasi kaygılar olduğunu dile getiren profesör, analizini şu sözlerle tamamladı:
“Eğer bu anlaşma Trump’a siyasi destek sağlayacak harika bir gelişme olsaydı bunu bir bayrak gibi dalgalandırırdı. Ancak bunu yapmıyor ve eleştirileri göğüslemesi için Başkan Yardımcısı adayı JD Vance’i öne sürüyor. Medyadaki hava neredeyse tek ses halinde bu anlaşmanın korkunç olduğunu söylüyor. Pazar günü yaşanan ilk rahatlama dalgası, yerini Trump’ın zayıf göründüğü eleştirilerine bıraktı. İran ise hem gücünü artırıyor hem de siyasi sorumluluğu her seferinde ABD ve İsrail’e yükleyerek süreci çok başarılı bir şekilde yönetiyor.”
Dünya Basını
Foreign Policy: İran, Vietnam’dan Daha Ağır Bir Yenilgi

İran, Vietnam’dan daha büyük bir yenilgi! Bir tercih savaşı, Washington için stratejik bir felakete dönüştü.
Foreign Policy, ABD’li siyaset bilimci Doç Dr. Paul Musgrave
16 Haziran 2026
ABD Başkanı Donald Trump, ikinci yemin töreninde, “son başkanlık seçimimizin ülkemizin tarihindeki en büyük ve en sonuç alıcı seçim olarak hatırlanmasını” umduğunu söylemişti. Trump, kendi Körfez savaşını kaybederek bu hedefine ulaşmış oldu. İran’a karşı bir harekât başlatma tercihi başkaları tarafından teşvik edilmiş olsa da bütünüyle kendisine aitti. Bu tercih, Vietnam Savaşı’ndaki ABD yenilgisinden çok daha büyük bir stratejik felakete işaret eden bir tersine dönüşe yol açtı.
İran savaşındaki yenilgi, yüzeyde bakıldığında ABD’nin diğer askeri yenilgilerine hiç benzemiyor. Savaşın hızı ve uzaklığı, bütün bu girişime gerçek dışı bir hava kattı. Beyaz Saray, 1814’te olduğu gibi yakılmadı; ortada var olmayan bir zorunlu askerliğe karşı protestolar da yaşanmadı. Savaşın ilk haftalarında başımın üzerinde füzelerin savaşını görebildiğim ve duyabildiğim Doha’daki konumumdan bakıldığında bile, son birkaç hafta kafa karıştırıcıydı. Market alışverişi yaparken, depomu hâlâ ucuz benzinle doldururken ve uzaktaki ortak yazarlarla Zoom görüşmesi yürütürken, kendime defalarca şu soruyu sordum: “Burası bir savaş bölgesi mi?”
Bu çatışmada kayda değer sayıda ABD kaybının olmaması da ABD yenilgisinin ölçeğini maskeliyor. Elbette savaş ölümcül oldu: Çatışmalarda savaşçılar ve siviller dahil binlerce İranlı hayatını kaybetti. Ancak Amerikalılar çok daha az can kaybı yaşadı: Bugüne kadar 20’den az ABD askeri öldü; bunların birçoğu da tek bir saldırıda hayatını kaybetti.
Buna kıyasla, Vietnamlıların Amerikan Savaşı olarak adlandırdığı savaşın ölçeği nefes kesicidir. Güneydoğu Asya’nın büyük bölümünde, göklerinde ve ormanlarında on yılı aşkın süre boyunca yürütülen çatışmalarda çoğu sivil olmak üzere milyonlarca insan öldü; bunların yaklaşık 60 binden biraz azı Amerikalıydı.
Bu deneyim o kadar acıydı ki bir nesil boyunca Amerikalılar “Vietnam” kelimesini kullandıklarında, gerçekte bu adı taşıyan ülke ya da topluma atıfta bulunmuyorlardı. Yıllarca süren mücadeleye rağmen bu ülke ve toplum hakkında büyük ölçüde bilgisiz kalmışlardı. Amerikan kullanımında Vietnam, esas olarak Amerikan deneyimi için bir metafor ya da sembol olarak anlaşıldı.
Sıradan birçok Amerikalı için bu, kişisel yas anlamına geliyordu. Bazı seçkinler için Vietnam, gücün kibrine dair ibretlik bir hikâyeydi; diğerleri içinse mevcut dönemde doğru stratejik hesap yapmayı engelleyen bir hataydı. Bununla birlikte, Vietnam’ın ulusal dokuda bir leke olduğu yönünde ulusal bir mutabakat vardı: Chicago Council on Global Affairs’in 2014 tarihli bir anketine göre Amerikalıların yüzde 58’i Vietnam’ı “karanlık bir an” olarak tanımlarken, yalnızca yüzde 12’si gurur duyulacak bir şey olarak gördü.
Bugün bu çatışmayla ilgili kavranması en güç nokta, savaşın Washington açısından ne kadar az önem taşıdığı sonradan ortaya çıkmışken, ABD’nin neden bu kadar yoğun biçimde savaştığı olabilir. Savaşı yürüten ABD’li politika yapıcılar, bugün neredeyse hayal edilemeyecek düzeyde kayıplara katlanmış olsa da ABD’nin savaştaki başarısızlığı, nihayetinde daha geniş Amerikan stratejik hedefleri açısından çok az önem taşıdı. Daha 1964’te, ABD hükümeti içindeki tartışmalarda, bir ülkenin komünist olmasının komşularının da onu izlemesine yol açacağı fikri olan ve daha sonra ABD’nin Vietnam Savaşı’yla özdeşleşecek “domino teorisi” sorgulanıyordu.
Savaşın nihayetinde Amerikalılar açısından önemsiz hale gelmiş olması, onun önemsiz olduğu anlamına gelmez. Güneydoğu Asya’nın istikrarsızlaştırılması önemliydi: Kamboçya’daki toplu mezarlar, sonuçları Vietnam sınırlarının ötesine ve barışın resmen imzalanmasından sonraki döneme yayılan bir çatışmanın bedeline sessizce tanıklık ediyor. Savaşın sonucu Vietnam için önemliydi; sonraki yıllarda kaçan mültecilerin çaresizliği de öyle.
Ancak bu gözlemler, ABD’nin kendisi açısından, maliyetli bir yenilginin sonuçlarının uzun vadede görece sınırlı ve içe dönük olduğu gerçeğini değiştirmiyor. ABD, daha geniş Soğuk Savaş’tan zaferle çıktı. Vietnam’ın kendisi bugün ABD’ye şaşırtıcı ölçüde dostane yaklaşan bir güç.
Bu durumu Trump’ın savaşının (İran) sonrasıyla karşılaştırın. ABD, bu tercih savaşına başladığı zamana kıyasla tartışmasız biçimde daha zayıf bir konumda ve ABD’nin temel stratejik hedefleri zarar görmüş durumda.
Bu çatışma sırasındaki askeri performansın nasıl göründüğünü, ABD öncülüğündeki koalisyonun Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgalini geri çevirmek için yürüttüğü savaşla karşılaştırın. 1990-91 çatışmasında Irak ordusunun görünürde ne kadar kolay biçimde parçalanması dünyayı şaşkına çevirmişti.
Buna karşılık, İran çatışmasında ABD silahlarının teknik açıdan üstün performansı, ABD cephaneliklerinin sığlığı tarafından gölgede bırakıldı. Bu da ABD’nin, İslam Cumhuriyeti’nden daha güçlü herhangi bir düşmanla yaşanacak çatışmaya hazırlıklı olup olmadığı konusunda soru işaretleri doğurdu. Bu çatışmadan yüksek teknolojili muharebeye dair geriye kalacak kalıcı görüntü, görünüşe göre bir veri tabanı hatası sonucunda öldürülen İranlı kız öğrencilerin kana bulanmış çantaları olacak. ABD savunma sistemleri İran füzelerine ve tek yönlü saldırı dronlarına karşı iyi performans göstermiş olsa da İran, yine de bu sistemleri büyük etki yaratacak şekilde aşmayı başardı. Bu da söz konusu sistemlerin daha odaklı bir düşmana ya da daha uzun süreli bir çatışmaya karşı nasıl dayanacağı konusunda soru işaretleri doğurdu.
Stratejik açıdan sonuçlar çok daha karanlık. ABD bir tür rejim değişikliği başardı: Ancak Tahran’ı uysal bir müşteriye dönüştürmek yerine, savaş İran’ı daha sertlik yanlısı hale getirdi ve Devrim Muhafızları’nı fiilen ülkenin başına getirdi. İsrail ve ABD silahları, savaşın ilk günlerinde ne kadar acımasızca etkili olursa olsun, nihayetinde kinetik çözümlerin sınırlarını ortaya koydu; bu da İran’ın büyük yararına oldu. İran’ın nükleer programı artık iki tur ortak İsrail-ABD hava saldırısına dayandı. Üçüncü bir saldırının çok daha iyi sonuç vermesi olası görünmüyor.
ABD’nin küresel sistemdeki liderliği üzerindeki etkiler daha derin oldu. Birçoğunun bu maceraya karşı çıktığı bildirilen bölgesel müttefikler, çatışmanın maliyetlerinin en ağır yükünü taşıdı. En çarpıcı biçimde de İran, Hürmüz Boğazı’nı boğma kapasitesinin dünya ölçeğinde ekonomik kaldıraç sağlayabileceğini öğrendi.
Deniz seyrüsefer özgürlüğü, iki yüzyılı aşkın süredir ABD’nin temel stratejik hedeflerinden biri olmuştur; Başkan Thomas Jefferson, 1800’lerin başında Akdeniz güçlerine haraç ödemelerini durdurmak için donanmayı göndermişti. Hürmüz Boğazı’ndan serbest geçişin potansiyel olarak sona ermesi, ticaret yollarının silah haline getirilmesinin habercisi olabilir ve bu durum dünya ticaretine kalıcı ve potansiyel olarak ağır zararlar verebilir.
Bir savaşın nasıl sona erdiği, nasıl başladığı kadar çok şey anlatabilir. Amerikan Savaşı’ndan sonra ABD, Vietnam’a ve komşularına büyük ölçüde sırtını dönebildi ve daha büyük stratejik öneme sahip bölgelere odaklanabildi. Yeşil enerjiye küresel geçiş ile ABD’nin hidrokarbon üretiminin bir birleşimi, Washington’daki en azından bazı çevreler için Körfez bölgesinden benzer bir çıkışı cazip hale getirebilecek olsa da Vietnam sonrası ayrılışı kopyalamak zor olacaktır.
Ne de olsa dünya ekonomisi bugün 1970’lere kıyasla çok daha iç içe geçmiş durumda ve Körfez, ekonomik ağlarda Hindiçin’in onlarca yıl önce oynadığından çok daha büyük bir rol oynuyor. Küresel tedarik zincirleri yalnızca Körfez hidrokarbonlarına değil; bölgenin helyumuna, gübresine ve alüminyumuna da bağımlı olacak şekilde örülmüş durumda. Bağlantılar yalnızca ekonomik de değil. ABD’nin İsrail’le süren bağları, bölgeden tamamen çıkışı olası kılmıyor ve daha fazla, belki de daha yoğun çatışma ihtimalini artırıyor. İran’ın füzelerinin ve potansiyel olarak nükleer programının gelişimi, 2030’lara yönelik beklentileri yalnızca bölge için değil, Avrupa ve Güney Asya için de çok daha vahim hale getiriyor.
ABD, kim tarafından yönetilirse yönetilsin, bu sonuçlarla hem içeride hem dışarıda zayıflamış halde yüzleşecek. Müttefikleri, ABD’nin kabiliyetlerine daha az güven duyacak; kamuoyu, verimli bir angajmanın maliyetlerini bile üstlenmeye daha az istekli olacak; rakipleri ise Washington’ın iradesini sınamaya daha yatkın hale gelecek. Bu sonuçlar, ABD’nin Vietnam’daki savaşında uğradığı başarısızlıktan çok daha kalıcı ve ağır olacak.
Ancak bir şey benzer olacak. Bundan onlarca yıl sonra, bu Amerikan çatışmasını anlamak için geriye bakan öğrenciler, benim ABD’nin Vietnam Savaşı hakkında sorduğum sorunun aynısını soracak: Neden? Akademisyenler çok sayıda iyi araştırılmış yanıt sunacak, ancak bunların hiçbiri nihayetinde tatmin edici olmayacak.
Dünya Basını
Fransız iktisatçı Jacques Sapir: Rusya ekonomisi yaptırımlara rağmen büyüyor

Ünlü Fransız ekonomist Prof. Dr. Jacques Sapir, Fréquence Populaire platformuna verdiği mülakatta Rusya ekonomisinin büyüme verilerini, Ukrayna cephesindeki askeri durumu ve Ortadoğu merkezli küresel enerji krizini analiz etti. Batı medyasında yer alan Rus ekonomisinin çöktüğü yönündeki iddiaları istatistiki verilerle çürüten Sapir, Batı dünyasının rasyonel gerçeklerden uzaklaştığını vurguladı.
Fransız ekonomist ve Paris Sosyal Bilimler Yüksek Okulu (EHESS) Araştırma Direktörü Prof. Dr. Jacques Sapir, Fréquence Populaire platformundan Jean Chogoui’ye verdiği mülakatta, küresel jeopolitik gelişmeleri, Rusya ekonomisinin güncel durumunu, Ukrayna cephesindeki son gelişmeleri ve Ortadoğu’daki gerilimin küresel enerji piyasalarına etkilerini değerlendirdi.
Batı medyasında ve siyasi çevrelerinde Rusya ekonomisinin çöktüğüne yönelik iddiaların gerçeği yansıtmadığını belirten Sapir, resmi ekonomik verilerin çok daha farklı bir tablo ortaya koyduğunu ifade etti.
“Ocak ve şubat aylarındaki gerileme hava koşullarından kaynaklandı”
Rusya ekonomisinin 2026 yılına kötü bir başlangıç yaptığını kabul eden Sapir, yılın ilk iki ayındaki ekonomik durgunluğun temel nedeninin mevsimsel şartlar olduğunu belirtti.
Sapir, konuya ilişkin şu bilgileri aktardı:
“Rusya’da yılın başında kötü bir dönem geçirildiğini daha önceki yayınlarda da belirtmiştim. Ocak ve şubat aylarında, büyük ölçüde hava koşullarından kaynaklanan yüzde 2’nin biraz üzerinde bir daralma yaşandı. Moskova’da son 20 yılın en yoğun kar yağışı kaydedildi, benzer hava muhalefeti Rusya’nın merkez bölgelerinde ve Uzak Doğu’da da etkili oldu. Bu durum ekonomik faaliyetleri geçici olarak durma noktasına getirdi. Ancak mart ayından itibaren ekonominin yeniden canlandığını gördük. İki aylık daralmanın ardından mart ayında yüzde 2,4’lük bir büyüme kaydedildi.”
Nisan ayına ilişkin beklentilerin, Rusya Merkez Bankası’nın yüksek faiz politikası nedeniyle temkinli olduğunu belirten Sapir, buna karşın nisan verilerinin ve mayıs ayına ait öncü göstergelerin beklentileri aştığını vurguladı.
Sapir, “Nisan ayı için gayri safi yurtiçi hasıla büyüme beklentisi yüzde 0,7 seviyesindeyken, gerçekleşen büyüme yüzde 1,7 oldu. Bu şaşırtıcı büyümenin arkasında, imalat sanayisinin nisan ayında bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 3’e yakın büyüme kaydetmesi yer alıyor” dedi.
“Bütçe harcamaları faiz frenini aşmayı başardı”
Rusya’nın mevcut makroekonomik dengelerini bir otomobil analojisiyle açıklayan Sapir, “Rus ekonomisini, sürücüsünün aynı anda hem frene hem de gaza bastığı bir arabaya benzetebiliriz. Burada fren sıkı para politikasını, gaz ise bütçe harcamalarını temsil ediyor. Nisan ve mayıs verilerine baktığımızda, gaz pedalının etkisinin freni bastırdığı görülüyor. Özellikle mart ve nisan aylarında bütçe harcamaları oldukça yüksek seyretti” ifadelerini kullandı.
Artan ekonomik faaliyetlerin vergi gelirlerini de artırdığına dikkat çeken Sapir, Rusya bütçesinin en büyük gelir kaleminin katma değer vergisi (KDV) olduğunu, bunu ihracat vergileri ve kişisel gelir vergisinin takip ettiğini belirtti.
Sapir, yılın ilk iki ayında düşük vergi gelirleri nedeniyle yüksek olan bütçe açığının, mart ve nisan aylarında tahsil edilen vergilerle daralma eğilimine girdiğini kaydetti.
“Yaptırımlara rağmen petrol ve gaz ihracatı yüzde 10 arttı”
Ortadoğu’daki gerilimin Rusya’nın enerji ihracatına olumlu yansıdığını belirten Sapir, Ukrayna’nın Rus rafinerilerini ve liman altyapılarını hedef almasına rağmen ihracatın artmaya devam ettiğini bildirdi.
Sapir, şu ifadeleri kullandı:
“Nisan ayında Rusya’nın petrol ve gaz ihracatı yüzde 10 oranında artış gösterdi. Ukrayna’nın saldırılarına rağmen Reuters ve Bloomberg gibi Batılı ajanslar da bu yüzde 10’luk artışı teyit ediyor. Batı medyasında veya siyasetçiler tarafından öne sürülen yıkım iddialarının aksine, rafinerilerde meydana gelen hasarlar çoğunlukla birincil depolama tanklarıyla sınırlı kalıyor ve bu da büyük yangın görüntülerine yol açsa da üretimi tamamen durdurmuyor. Ayrıca mayıs ayı sonu itibarıyla ihracatta yüzde 3 ila yüzde 5 arasında ek bir artış daha kaydedildi.”
Sapir, Rusya’nın ihracat artışının sadece enerji sektörüyle sınırlı kalmadığını; üre, amonyak gibi kimyasal ürünler ile başta alüminyum olmak üzere metal ihracatında da ciddi artışlar yaşandığını dile getirdi.
“Japonya Rusya’dan alüminyum ithalatını dört katına çıkardı”
Ortadoğu’daki istikrarsızlık nedeniyle Asya ülkelerinin tedarik zincirlerini değiştirmek zorunda kaldığını belirten Sapir, şu değerlendirmede bulundu:
“Dünya alüminyum üretiminin yüzde 24’ünü gerçekleştiren Basra Körfezi bölgesinden sevkiyatlar aksayınca, Japonya ve Güney Kore gibi Asya ülkeleri hızla Rusya ile yeni anlaşmalar imzaladı. Rusya bu anlaşmalar karşılığında söz konusu ülkelerin uyguladığı bazı yaptırımların esnetilmesini talep etti. Sonuç olarak bugün Japonya, Rusya’dan gerçekleştirdiği alüminyum ithalatını neredeyse dört katına çıkararak Çin ile aynı seviyeye getirdi. Güney Kore de benzer şekilde ithalatını artırıyor. Bu durum, Batı blokunda yer almalarına rağmen Japonya ve Güney Kore’nin pragmatik davrandıklarını gösteriyor.”
“Mavi yakalıların gelirlerindeki artış ortalamayı yükseltiyor”
Rusya genelinde hanehalkı gelirlerinin artmaya devam ettiğini belirten Sapir, bu artışın toplumsal tabakalar arasında farklı hissedildiğini açıkladı.
Moskova ve St. Petersburg gibi büyük metropollerde yaşayan, kendisinin “Batılılaşmış küçük burjuvazi” olarak tanımladığı kesimin reel gelirlerinin enflasyon karşısında gerilediğinden şikayet ettiğini aktaran Sapir, buna karşılık işçi ve teknisyen sınıfının gelirlerinde reel olarak yüzde 6 ila yüzde 10 arasında artış yaşandığını ifade etti.
Sapir, sanayi üretimindeki artış nedeniyle geçmişte kısmi zamanlı çalışan yaklaşık 1,5 milyon işçinin yeniden tam zamanlı ve fazla mesaili çalışmaya başladığını, bunun da taşrada işçi sınıfının refahını artırdığını ve bu durumun Moskova’daki algıdan çok farklı bir toplumsal memnuniyet yarattığını kaydetti.
Rus rublesinin yabancı para birimleri karşısında ciddi değer kazandığına değinen Sapir, “Birkaç ay önce 1 dolar 80 ruble seviyesindeyken, bugün 71 ruble seviyesine kadar geriledi. Rublenin değer kazanması ithal tüketim mallarına erişimi kolaylaştırırken, büyük şehirlerdeki orta-üst sınıfın tatil harcamalarını da olumlu etkiliyor” dedi.
“St. Petersburg’daki tartışma bir koordinasyon komitesine yol açabilir”
3-6 Haziran 2026 tarihlerinde düzenlenen St. Petersburg Uluslararası Ekonomi Forumu’nda (SPIEF) Rus hükümeti ile Merkez Bankası arasındaki görüş ayrılıklarının belirginleştiğini ifade eden Sapir, Merkez Bankası Başkanı Elvira Nabiolina ve üst düzey yardımcılarının foruma katılmamasının önemli bir sinyal olduğunu belirtti.
Sapir, forum oturumlarında iş dünyası temsilcileri ve yatırım fonu yöneticilerinin ekonomi yönetimine yönelik eleştirilerini açıkça dile getirdiğini aktardı:
“Forumda Maliye Bakanı Anton Siluanov ve Ekonomik Kalkınma Bakanı Maksim Reşetnikov gibi isimlerin katıldığı oturumlarda, iş dünyası temsilcileri mevcut para politikasını eleştirdi. Merkez Bankası’nın sadece enflasyona odaklanan tek hedefli politikasının aksine, ABD Merkez Bankası (Fed) gibi hem enflasyonu hem de ekonomik büyümeyi gözeten çift hedefli bir modele geçilmesi gerektiği savunuldu. Hatta salondan Merkez Bankası’nın faaliyetlerini koordine edecek yeni bir idari kurul, yani bir ‘Gosplan 2.0’ (Devlet Planlama Komitesi) kurulması yönünde talepler yükseldi.”
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Elvira Nabiulina ile uzun yıllara dayanan yakın çalışma ilişkisi nedeniyle onu görevden almasını beklemediğini söyleyen Sapir, ancak hükümet ile Merkez Bankası üzerinde yetki sahibi olacak bir koordinasyon komitesinin kurulmasının ciddi şekilde tartışıldığını sözlerine ekledi.
“Satın alma gücü paritesine göre Rusya dünyanın dördüncü büyük ekonomisi”
Batılı siyasetçilerin ve medyanın Rus ekonomisine yönelik iddialarını “veri cımbızlama” (cherry picking) yöntemiyle açıkladıklarını söyleyen Sapir, ekonomik eğilimlerin ancak 12 aylık hareketli ortalamalarla analiz edilebileceğini vurguladı.
Batı’daki rasyonellik kaybını eleştiren ekonomist, şu ifadeleri kullandı:
“Bugün Batı medyasında rasyonel analiz yapma isteği kalmadı. Uluslararası karşılaştırmalarda gayri safi yurtiçi hasıla nominal döviz kuru üzerinden değil, satın alma gücü paritesine göre hesaplanmalıdır. Bunu ekonomi eğitimi alan her öğrenci bilir. Satın alma gücü paritesine göre hesaplandığında Çin yüzde 22 ile birinci, ABD yüzde 15 ile ikinci, Hindistan yüzde 7,5 ile üçüncü, Rusya ise yüzde 3,9 ile dünyanın dördüncü büyük ekonomisidir. Rusya ekonomisini İspanya ile kıyaslamak tamamen anlamsızdır.”
“Zelenskiy hükümeti resmi olarak Nazi işbirlikçilerini rehabilite ediyor”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin son dönemdeki bazı kararlarını eleştiren Sapir, İkinci Dünya Savaşı döneminde Nazi işbirlikçisi olan Ukrayna Milliyetçileri Örgütü (OUN) liderlerinden Andriy Melnik’in naaşının Ukrayna’ya getirilerek resmi tören düzenlenmesini ve ordu birliklerine bu örgütlerin isimlerinin verilmesini “tarihsel bir skandal” olarak nitelendirdi.
Sapir, konu hakkında şu tarihsel detayları paylaştı:
“Zelenskiy hükümeti, Yahudi soykırımında ve on binlerce Polonyalı sivilin katledilmesinde rol oynayan OUN ve UPA (Ukrayna İsyan Ordusu) üyelerini resmi olarak rehabilite ediyor. Melnik ve Stepan Bandera, savaş öncesinde Polonya hükümeti tarafından ölüm cezasına çarptırılmış figürlerdir. 1943 ve 1944 yıllarında Volinya bölgesinde yaşanan katliamlar, Ruanda’daki palalı soykırıma benzer şekilde baltalarla ve sivilleri binalara kilitleyip yakarak gerçekleştirilmiştir. Alman subaylarının bile o dönem bu vahşetten rahatsız olduğu tarihi kayıtlarda mevcuttur. Batı medyasının bu tarihsel gerçekleri görmezden gelmesi kabul edilemez.”
Zelenskiy’nin siyasi kariyerinde olumsuz bir dönüşüm yaşadığını dile getiren Sapir, bu durumun Ukrayna içindeki aşırı sağcı unsurların yönetim kademelerindeki nüfuzunu artırmasından kaynaklandığını belirtti.
“Ukrayna ordusu cephede büyük bir askeri yıpranma yaşıyor”
Askeri alandaki gelişmelere de değinen Sapir, Ukrayna ordusunun cephede momentumu ele geçirdiği yönündeki haberlerin gerçeği yansıtmadığını, Rus güçlerinin Donbass ve Harkov bölgelerinde düzenli olarak ilerlemeye devam ettiğini ifade etti.
Sapir, sahadaki askeri dengelere dair şu bilgileri paylaştı:
“Aralık 2025 ile Mayıs 2026 arasında Rusya’nın kontrol ettiği alanların yüzde 15 oranında arttığı ABD’li kaynaklarca da doğrulanıyor. Donetsk bölgesinde yer alan savunma hattı Konstantinovka’da Ukrayna birlikleri geri çekilmeye başladı. Zaporijya cephesinde de ağır kayıplar veriliyor. Rusya ile Ukrayna arasındaki can kaybı oranı bire üç veya bire dört seviyesine ulaşmış durumda. Liman bölgesinde ve Harkiv’in kuzeyinde Rus ordusunun tampon bölgeyi genişleterek ilerlemesi sürüyor. Ukrayna ordusu yedek asker sıkıntısı yaşıyor ve elindeki seçkin birlikleri cephedeki gedikleri kapatmak için sürekli farklı noktalara sevk etmek zorunda kalıyor.”
Ukrayna’nın insansız hava araçlarıyla düzenlediği saldırıların askeri sonuçtan ziyade halkla ilişkiler odaklı olduğunu belirten Sapir, Rusya’nın Ukrayna’nın enerji altyapısına ve demiryolu hatlarına yönelik sistematik saldırılarının Ukrayna’nın lojistik kapasitesini yarı yarıya düşürdüğünü ifade etti.
Sapir, Rusya’nın geçici bir ateşkes yerine, Ukrayna’nın gelecekte yeniden silahlanmasını önleyecek kapsamlı bir barış anlaşmasını dayatmak istediğini ve sahada askeri üstünlüğe sahip olduğu için bu hedefine ulaşacağını savundu.
“Küresel petrol piyasalarında temmuz ayında yeni bir fiyat artışı kaçınılmaz”
Mülakatın son bölümünde küresel enerji piyasalarına yönelik öngörülerini paylaşan Sapir, ABD ve diğer Batılı ülkelerin stratejik petrol rezervlerini tüketmek üzere olduğunu, bunun da yaz aylarında fiyatları yukarı çekeceğini öngördü.
Sapir, enerji kriziyle ilgili şu uyarılarda bulundu:
“Küresel piyasada aylık bazda yaklaşık 250 ila 270 milyon varil petrol açığı var. Bugüne kadar piyasaya sürülen stratejik rezervler bu açığı kısmen kapattı ve fiyatların aşırı yükselmesini önledi. Ancak nisan, mayıs ve haziran aylarında piyasaya sunulan rezerv miktarı aylık 76 milyon varil seviyesindeyken, temmuz ayında bu miktar rezervlerin tükenmesi nedeniyle 22 milyon varile gerileyecek. Bu durum temmuz ayından itibaren petrol fiyatlarında yeni ve güçlü bir yükseliş dalgası başlatacaktır. Ağustos ve eylül aylarında bu etki daha da derinleşecek ve sanayi üretimindeki daralmayı hızlandıracaktır. Nitekim Alman sanayisindeki siparişlerin yüzde 5’e yakın gerilemesi bu durumun öncü göstergesidir.”
Ortadoğu’daki diplomatik dengelerin de değiştiğini belirten Sapir, Körfez ülkelerinin ABD’nin güvenlik şemsiyesine olan güvenlerini yitirerek İran ile saldırmazlık anlaşmaları imzalama sürecine girdiğini, bunun da ABD’nin bölgedeki nüfuzunu zayıflattığını ifade etti.
Sapir, nükleer silahsızlanma politikasının küresel düzeyde başarısız olduğunu, Kuzey Kore örneğinin ardından İran’ın da nükleer statü kazanmasının kaçınılmaz hale geldiğini ve artık bu durumun askeri çatışma yerine diplomatik bir çerçeve içinde kontrol altında tutulması gerektiğini vurgulayarak sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
İsrail’in eski ABD elçisi Oren: Bu anlaşma bizi hiçbir şekilde bağlamaz

İsrail’in eski Washington Büyükelçisi Michael Oren, ABD ile İran arasında varılan geçici anlaşmanın ülkesinin temel güvenlik ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak olduğunu iddia etti. Anlaşma sürecinde İsrail’e danışılmadığını vurgulayan Oren, başbakanlığın ve devletin meşruiyetini korumak adına müttefikleriyle sürtüşme yaşama pahasına da olsa savunma adımlarını atmaya devam edeceklerini bildirdi.
İsrail’in eski Washington Büyükelçisi Michael Oren, Bloomberg televizyonunda yayımlanan Balance of Power programına katılarak ABD ile İran arasında varılan geçici nükleer anlaşmayı ve ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasındaki ilişkilerde yaşanan son gelişmeleri değerlendirdi.
Oren, iki ülke arasındaki stratejik ittifaka rağmen, İsrail’in güvenlik önceliklerinin Washington’dan farklı olduğunu ve bu mutabakatın kendilerini bağlamadığını vurguladı.
“Bu mutabakat ABD ile İran arasındadır, İsrail’i bağlamaz”
İki ülke arasındaki hedeflerin ve önceliklerin zamanla farklılaşmasının son derece doğal olduğunu kaydeden Michael Oren, ABD’nin coğrafi konumuna işaret ederek şu değerlendirmede bulundu:
“ABD, Ortadoğu’dan çok uzakta konumlanmış çok büyük bir ülke. İran’dan gelebilecek roket, füze saldırıları ya da terör eylemleriyle doğrudan ve hemen tehdit edilmiyor. Ancak İsrail küçük bir ülke ve biz İran’ın arka bahçesindeyiz. Biz sadece stratejik olarak değil, varoluşsal olarak tehdit ediliyoruz. Eğer kuzeyimizi savunamazsak, esasen bu ülkeyi kaybetmiş oluruz. Dolayısıyla günün sonunda çok farklı çıkar grupları ortaya çıkıyor ve evet, bu çıkarlar bir noktada çatışabilir.”
Söz konusu mutabakatın hazırlanma sürecine ilişkin detayları paylaşan Oren, İsrail’in sürece dahil edilmediğini belirterek şunları kaydetti:
“İsrail, Sayın Başkan’a duyduğu tüm saygıyla birlikte şunu söyleyecektir: Bu anlaşma ABD ile İran arasındadır, İsrail ile değil. Anlaşma konusunda bize danışılmadı, bu anlaşmanın içinde değiliz ve bu anlaşmaya imza atmadık. Bu anlaşma bizi hiçbir şekilde bağlamaz. Lübnan’da veya başka bir yerde olsun, topraklarımızı ve halkımızı savunmak, İran’ın nükleer ve balistik programından kaynaklanmaya devam eden tehditlerle mücadele etmek için gerekli her türlü önlemi almaya devam edeceğiz.”
“Kuzey bölgesi günlük roket saldırıları nedeniyle tamamen insansızlaştı”
Savaşın başlangıcında ABD ve İsrail tarafından ortaklaşa belirlenen stratejik hedefleri hatırlatan Oren, bu hedeflerin İran’ın nükleer silah edinmesini önlemek, nükleer programını sonlandırmak ve yaklaşık bir düzine veya daha fazla bomba yapımına yetecek düzeydeki yaklaşık 1000 kilogramlık yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum stokunu ortadan kaldırmak olduğunu aktardı.
Oren ayrıca, komşu ülkeleri ve İsrail’i vuran kıtalararası balistik füze sisteminin durdurulması, Hizbullah, Hamas ve Husiler gibi örgütlere verilen desteğin kesilmesi ve İran rejiminin kendi vatandaşları ile komşularını tehdit edemeyecek şekilde değiştirilmesinin de bu hedefler arasında yer aldığını ekledi.
Savaş sürecinde bu hedeflere Hürmüz Boğazı’nın yeniden ulaşıma açılmasının da eklendiğini belirten Oren, mevcut mutabakatın bu hayati meseleleri ne ölçüde karşıladığının büyük bir soru işareti olduğunu ifade etti.
ABD Başkanı Donald Trump’ın İsrail’in Hizbullah’a karşı yürüttüğü savunma operasyonlarına yönelik eleştirilerine de yanıt veren Oren, ülkenin kuzeyindeki durumu şu sözlerle anlattı:
“Hatırlamamız gereken şey, şu an benim de bulunduğum bu ülkenin tüm kuzey bölgesi, yani birçok Amerikalının dini törenlerden bildiği Celile bölgesi bugün tamamen insansızlaşmış durumdadır. Çünkü her gün Hizbullah’ın roket ve insansız hava araçlarıyla bombalanıyorlar. İsrail, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’na karşı durmak pahasına dahi olsa, bu vatandaşları korumak ve ülkenin bu bölgesini savunmak için gerekli olan her türlü tedbiri almak zorundadır.”
Programda ABD Başkanı Donald Trump’ın G7 Zirvesi’nde sarf ettiği ve Netanyahu ile iyi ilişkileri olduğunu belirtmekle birlikte, “Bibi artık Lübnan konusunda daha sorumlu olmak zorunda. Daha spesifik olarak, aradığınız her kişinin arkasından bir apartmanı yıkmak zorunda değilsiniz, çünkü o binalarda çok sayıda insan var ve hepsi Hizbullah üyesi değil. İsrail’in Lübnan ve Hizbullah ile olan durumları idare etme biçiminden memnun değilim” şeklindeki eleştirileri de eski büyükelçiye soruldu.
Bu eleştirilerin İsrail’in karşı karşıya olduğu tehditlerin temelden yanlış anlaşılmasından kaynaklandığını savunan Oren, şu ifadeleri kullandı:
“Bu, ABD ile uzun süredir yaşadığımız bir görüş ayrılığıdır. Biz, bilerek ve isteyerek sivil nüfusun arasına gizlenen düşmanlarla mücadele ediyoruz. Sivilleri canlı kalkan olarak kullanıyorlar ve bize ateş etmeye devam edecekler. Eğer siviller zarar görürse ya da trajik bir şekilde hayatını kaybederse, bu kesinlikle büyük bir trajedidir. Ancak bu durum kesinlikle İsrail devletinin tercihi değildir. Sayın Başkan’a, açıklamalarını Hizbullah’a yöneltmesini, onlara ülkenin kuzeyine ateş etmeyi keserek buraları yaşanamaz hale getirmekten vazgeçmelerini ve sivil nüfusun arkasına saklanmayı bırakmalarını söylemesini tavsiye ederim. O zaman zaten yıkılacak başka bir apartman binası da kalmayacaktır.”
İsrail kamuoyundaki genel havaya değinen Oren, halkın oldukça düşünceli ve endişeli bir ruh hali içinde olduğunu belirterek geçmiş aylardaki iyimserliğin dağıldığını şu sözlerle aktardı:
“Birkaç ay öncesine kadar, bu ülke ve tüm bölge için tamamen farklı bir geleceğe baktığımızı düşündüğümüz umut verici bir an vardı. İran tehdidinden arınmış bir bölge, İsrail ile Lübnan’ın, İsrail ile Suriye’nin, İsrail ile Suudi Arabistan’ın ve hatta belki de İsrail ile Ayetullah sonrası bir İran’ın barış yapabileceği bir gelecek hayal ediyorduk. Akdeniz’den Ganj Nehri kıyılarına kadar uzanacak bir Amerikan barış düzeninin tesis edileceğini umuyorduk. Bu bizim umudumuzdu ancak şimdi bu umut büyük ölçüde yok oldu. Bu mutabakat metninde ne olduğunu henüz tam olarak bilmiyoruz ancak şu ana kadar görebildiğimiz kadarıyla, balistik füzelere, teröre verilen desteğe ya da İran’ın bu ülkeyi yok etme ve içindeki 10 milyon insanı öldürme taahhüdüne yönelik hiçbir unsur yer almıyor. Bu tamamen soykırımcı bir politikadır.”
Oren, ABD ile birlikte İran’ın askeri kapasitesine ve vekil güçlerine büyük darbeler vurulmuş olmasına rağmen, yakın gelecekte geçmişte karşılaşılandan çok daha büyük ve gelişmiş tehditlerle yüz yüze kalınabileceği uyarısında bulundu.
“Hiçbir İsrail hükümeti asli görevini yerine getirmeden meşruiyetini koruyamaz”
ABD’nin diplomatik çözümleri tercih etmesi ve İran’a yönelik taarruz operasyonlarını sürdürmemesi durumunda, gelecekte müttefiki İsrail’i savunmak için askeri olarak bölgeye tekrar çekilme riskinin bulunup bulunmadığı yönündeki soruya Oren, şu yanıtı verdi:
“Bu ihtimal her zaman var ve geçmişte Biden yönetimi döneminde de yaşandı. İran, İsrail’e iki kez yüzlerce füze ve insansız hava aracıyla saldırdı ve Biden yönetimi, Arap müttefiklerimizle birlikte İsrail semalarının savunulmasına yardımcı oldu. Bu durum geçmişteki çatışmalarda da yaşandı, son savaşta da gerçekleşti ve gelecekte de tekrarlanacaktır çünkü Amerika Birleşik Devletleri bizim savunmamıza bağlıdır. Ancak belirttiğiniz gibi, İsrail’in kendisini nasıl savunacağı konusunda politikalarımız arasında görüş ayrılıkları olabilir. Bizim hareket alanımız son derece kısıtlı. Şunu söyleyebilirim ki, mevcut hükümet veya başka bir hükümet olsun, hiçbir İsrail hükümeti, asli görevi olan bu ülkeyi ve vatandaşlarını savunma yükümlülüğünü yerine getirmediği sürece meşruiyetini koruyamaz. Evet, bu durum en önemli müttefikimizle bazı sürtüşmeler yaşama riskini barındırsa bile bu bizim görevimiz ve işimizdir.”
Anlaşmanın imzalanması durumunda başlayacak 60 günlük müzakere sürecinin sonunda nükleer konuda bir uzlaşı sağlanamaması halinde ne olacağına dair öngörülerini de paylaşan Oren, yeni bir 60 günlük uzatma dönemine gidilebileceğini tahmin ettiğini söyledi.
Mevcut süreci 2015 yılındaki nükleer anlaşmayla kıyaslayan Oren, şunları kaydetti:
“Şu ana kadar bildiklerimiz çerçevesinde görebildiğim faydalardan biri, Obama yönetiminin 2015’teki Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nın aksine bir yaklaşım sergilenmesidir. O dönemde İran’ın sorumlu bir bölgesel güç haline geleceği ümidiyle kendilerine peşin para verilmişti ki bu hiçbir zaman gerçekleşmedi. Trump yönetiminin ise İran anlaşma şartlarına uyana kadar ödemeleri durdurduğu görülüyor. Bu olumlu bir gelişmedir ancak yine de İsrail’in temel güvenlik ihtiyaçlarının çok gerisinde kalabilir.”
“1967 öncesinde ABD ile stratejik bir ittifakımız yoktu ve hayatta kaldık”
Donald Trump’ın, “ABD olmasaydı İsrail olmazdı. Ben olmasaydım İsrail olmazdı çünkü başka hiçbir başkan benim yaptıklarımı yapmaya cesaret edemedi” şeklindeki sözlerini de değerlendiren eski büyükelçi, tarihi perspektiften bakılması gerektiğini belirterek şu savunmayı yaptı:
“Buna sadece eski bir büyükelçi olarak değil, aynı zamanda bir tarihçi olarak cevap vereceğim. İsrail’in 1967 yılından önce Amerika Birleşik Devletleri ile stratejik bir ittifakı yoktu. Altı Gün Savaşı’nı Amerikan silahlarıyla değil, Fransız silahlarıyla savaştık. İsrail varlığını sürdürdü. Hayatta kaldığımızı söyleyebilirim. Bazen sınıra çok yaklaştığımız anlar oldu ama hayatta kalmayı başardık. Amerikan silahları olmasaydı, İsrail başka yerlerden silah aramak zorunda kalırdı.”
Trump’ın Netanyahu’yu sorumsuz davranmakla suçlamasına karşılık İsrail kamuoyundaki eleştirilerin tam tersi yönde olduğunu ifade eden Oren, “Ülke içindeki eleştiriler, başbakanın yeterince sorumlu davranmadığı ve Hizbullah’a karşı yeterli güçle karşılık vermediği yönündedir. Bu eleştiriler özellikle kuzeyde yaşayan, ateş altında kalan ya da yerlerinden edilen on binlerce vatandaşımız tarafından dile getiriliyor. Başbakana yönelik bu tepkiler o kadar derinleşmiş durumda ki, sonbaharda yapılması planlanan seçimlerde yeniden seçilme şansını ciddi şekilde zedeliyor” diyerek sözlerini tamamladı.
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3
Diplomasi2 hafta önceErmenistan ve ABD, Trump koridoru projesi için anlaşma imzaladı
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 2
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Michael Hudson: Mevcut savaşın tüm detayları elli yıl önce planlandı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Wolff: Çin’in yükselişi küresel kapitalizmin tüm dengelerini sarsıyor
Görüş2 hafta önceİran Krizi ve Bilinçli Anlamsal Kaosun Yükselişi
Asya2 hafta önceJaponya ve Filipinler’in deniz sınırı görüşmeleri Çin’i neden öfkelendirdi?









