Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Reuters: ABD, protestoları yeniden canlandırmak için İran’a saldırı olasılıklarını değerlendiriyor

Yayınlanma

Birden fazla diplomatik kaynak tarafından, ABD Başkanı Donald Trump’ın, İran’a yönelik güvenlik güçleri ve liderlerinin hedef alınmasını da içeren saldırı seçeneklerini değerlendirdiği; bu saldırıların protestoculara cesaret vermesinin amaçlandığı belirtildi.

Görüşmelere aşina iki ABD’li kaynak, Reuters’a yaptığı açıklamada, Trump’ın bu ayın başlarında ülke genelindeki protesto hareketinin kanlı bir bastırma operasyonuyla ezilmesinin ve binlerce kişinin öldürülmesinin ardından “rejim değişikliği” için uygun koşullar yaratmak istediğini söyledi.

Bunu sağlamak için Trump’ın, Washington’un “şiddetten sorumlu tuttuğu” komutanları ve kurumları vurma seçeneklerini değerlendirdiği; böylece protestoculara hükümet ve güvenlik binalarını ele geçirebilecekleri yönünde güven vermeyi amaçladığı aktarıldı.

ABD’li kaynaklardan biri, Trump’ın danışmanları arasında tartışılan seçenekler arasında, daha kalıcı etkisi olması hedeflenen çok daha büyük çaplı bir saldırının da bulunduğunu söyledi. Bunun, Orta Doğu’daki ABD müttefiklerine ulaşabilecek menzildeki balistik füzelere ya da İran’ın nükleer zenginleştirme programlarına yönelik olabileceği belirtildi.

Diğer ABD’li kaynak ise, Trump’ın askeri yolu seçip seçmeme dahil olmak üzere izlenecek kesin bir eylem planına henüz karar vermediğini söyledi.

Bu hafta ABD’ye ait bir uçak gemisinin ve onu destekleyen savaş gemilerinin Orta Doğu’ya ulaşması, Trump’ın İran’ın protestolara yönelik müdahalesini gerekçe göstererek defalarca müdahale tehdidinde bulunmasının ardından, potansiyel askeri operasyon kapasitesini genişletti.

Arap ülkelerinden dört yetkili, üç Batılı diplomat ve hükümetleri bu görüşmeler hakkında bilgilendirilmiş üst düzey bir Batılı kaynak ise, bu tür saldırıların insanları sokağa dökmek yerine, aksine hareketi daha da zayıflatabileceği konusunda uyardı.

Orta Doğu Enstitüsü’nde İran Programı Direktörü Alex Vatanka, geniş çaplı askeri kopuşlar olmadan İran’daki protestoların “kahramanca ama ateş gücü bakımından yetersiz” kaldığını söyledi.

Reuters’a konuşan bu kaynaklar, hassas konular hakkında konuşabilmek için isimlerinin açıklanmamasını istedi. İran Dışişleri Bakanlığı, ABD Savunma Bakanlığı ve Beyaz Saray, Reuters’ın yorum taleplerine yanıt vermedi. İsrail Başbakanlık Ofisi de yorum yapmayı reddetti.

Trump, çarşamba günü İran’a masaya oturma ve nükleer silahlar konusunda bir anlaşma yapma çağrısı yaptı; gelecekteki herhangi bir ABD saldırısının, haziran ayında üç nükleer tesise düzenlenen bombardıman kampanyasından daha şiddetli olacağı uyarısında bulundu. Bölgedeki gemileri de İran’a doğru ilerleyen bir “armada” olarak niteledi.

Üst düzey bir İranlı yetkili Reuters’e, İran’ın “askeri bir çatışmaya hazırlanırken aynı zamanda diplomatik kanalları kullandığını” söyledi. Ancak yetkili, Washington’un diplomasiye açıklık göstermediğini belirtti.

Nükleer programının sivil olduğunu söyleyen İran’ın, “karşılıklı saygı ve çıkarlar temelinde” diyaloğa hazır olduğu; ancak köşeye sıkıştırılırsa “daha önce hiç olmadığı gibi” kendini savunacağı ifade edildi.

HAVA GÜCÜNÜN SINIRLARI

İsrail ile ABD arasında yürütülen planlamaya doğrudan vakıf üst düzey bir İsrailli yetkili, Reuters’e, Washington’un hedefi bu olsa bile, İsrail’in hava saldırılarının tek başına İslam Cumhuriyeti’ni devirebileceğine inanmadığını söyledi.

Yetkili, “Eğer rejimi devirecekseniz, sahaya asker indirmeniz gerekir” dedi ve ABD’nin dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i öldürmesi halinde bile İran’ın “onun yerine geçecek yeni bir lider bulacağını” belirtti.

Yetkiliye göre İran’ın siyasi rotasını değiştirebilecek şey; dış baskı ile içeride örgütlü bir muhalefetin birleşimiydi.

İsrailli yetkili, İran liderliğinin toplumsal huzursuzlukla zayıfladığını ancak protestoları tetikleyen derin ekonomik krize rağmen hâlâ sağlam biçimde kontrolü elinde tuttuğunu söyledi.

Konuyla ilgili bilgi sahibi iki kişi, birden fazla ABD istihbarat raporunun da benzer bir sonuca ulaştığını; protestolara yol açan koşulların hâlâ var olduğunu ve bunun hükümeti zayıflattığını, ancak büyük kırılmalar bulunmadığını aktardı.

Batılı kaynak, Trump’ın amacının rejimi “toptan devirmekten” ziyade liderlikte bir değişimi mühendislik yoluyla sağlamak gibi göründüğünü; bunun da, ABD müdahalesinin hükümeti tamamen dönüştürmeden başkanı değiştirdiği Venezuela’ya benzer bir sonuç doğurabileceğini söyledi.

Hamaney, protestolarda birkaç bin kişinin öldüğünü kamuoyu önünde açıkladı. Huzursuzluğun sorumlusu olarak ABD’yi ve İsrail’i işaret etti.

Resmi rakamlar polis ve sivil dahil olmak üzere 3.117 ölüm olduğunu söylüyor.

HAMANEY’İN ALTERNATİFİ YOK

Bölgesel yetkililere göre 86 yaşındaki Hamaney, günlük yönetimden geri çekildi; kamuoyu önündeki görünürlüğünü azalttı ve geçen yıl İsrail saldırılarının İran’ın üst düzey askeri lider kadrosunun önemli kısmını etkisiz bırakmasının ardından güvenli yerlerde bulunduğuna inanılıyor.

Yetkililer, günlük yönetimin, aralarında üst düzey danışman Ali Laricani’nin de bulunduğu, İslam Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC) ile uyumlu figürlere kaydığını söyledi.

Bununla birlikte, savaş, halefiyet ve nükleer strateji konularında nihai yetkinin Hamaney’de olduğu belirtildi.

Batılı diplomatların ikisi, Washington ve Tel Aviv’de bazı yetkililerin, İran’da bir geçiş sürecinin nükleer çıkmazı kırabileceğini ve zamanla Batı ile daha işbirlikçi ilişkilerin önünü açabileceğini savunduğunu söyledi.

Ancak diplomatlar, Hamaney’in yerine geçecek net bir halef bulunmadığı uyarısında bulundu. Bu boşlukta Arap yetkililer ve diplomatlar, Devrim Muhafızları’nın kontrolü ele geçirebileceğini düşünüyor.

Yetkililer, yabancı baskısı altında ortaya çıkmış görülecek herhangi bir halefin reddedileceğini de ekledi.

Körfez’den Türkiye’ye kadar bölgedeki yetkililer, mezhepsel ve etnik fay hatlarıyla bölünmüş 90 milyonluk bir ülkede yaşanacak bir çalkantının İran sınırlarının çok ötesine taşabilecek istikrarsızlık doğurmasından endişe ettikleri için İran’a yönelik olası saldırılara karşı çıkıyor.

Batılı diplomatların ikisi, parçalanmış bir İran’ın, 2003 ABD işgalinden sonra Irak’ta yaşananlara benzer biçimde iç savaşa sürüklenebileceği; bunun da mülteci akınına, İslamcı militanlığın artmasına ve küresel enerji açısından kritik bir boğaz olan Hürmüz Boğazı üzerinden petrol akışının kesintiye uğramasına yol açabileceği uyarısında bulundu.

Analist Vatanka, en ağır riskin, farklı birlikler ve vilayetlerin toprak ve kaynaklar için çatıştığı “erken aşama Suriye” benzeri bir parçalanma olduğunu söyledi.

BÖLGESEL GERİ TEPME

Uzun süredir ABD’nin müttefiki olan ve büyük Amerikan üslerine ev sahipliği yapan Körfez ülkeleri, İran’ın misilleme kapsamında İran füzeleriyle ya da Yemen’de Tahran destekli Husiler üzerinden düzenlenecek insansız hava aracı saldırılarıyla kendilerinin ilk hedefler olacağından endişe ediyor.

Suudi Arabistan, Katar, Umman ve Mısır, Washington’a İran’a yönelik bir saldırı yapmaması için lobi yapıyor. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’a Riyad’ın hava sahasının veya topraklarının Tahran’a karşı askeri eylemler için kullanılmasına izin vermeyeceğini söylediği aktarıldı.

Arap kaynaklardan biri, “ABD tetiği çekebilir” dedi, “ama sonuçlarıyla yaşayacak olan o olmayacak. Biz olacağız.”

Ortadoğu

İran, ABD’yi taviz vermeye zorlamak için baskı kampanyasını nasıl genişletiyor?

Yayınlanma

Körfez yetkilileri ve analistlere göre İran, Orta Doğu’daki ticaret yollarını, deniz taşımacılığı güzergâhlarını ve enerji altyapısını, çatışmanın maliyetini düzenli biçimde artıran baskı noktalarına dönüştürerek Washington’dan daha uzun süre dayanabileceği hesabını yapıyor.

Tahran, tam kapsamlı bir savaşı tetiklemeden çatışmayı lehine çevirmek amaçlayan kontrollü bir tırmanma stratejisi izliyor.

Yetkililere göre bu stratejinin amacı, ABD ile müttefiklerini, krizi kontrol altında tutmanın İran’ın Hürmüz Boğazı’na ilişkin taleplerini kabul etmekten daha maliyetli olduğuna ikna etmek.

Tahran’ın Washington’a verdiği mesaj, İran’a Hürmüz’de daha büyük bir rol tanıyan yeni bir statüko kabul edilmediği takdirde çatışmanın Körfez’in ötesine yayılabileceği yönünde.

İran, birden fazla deniz geçiş noktasını ve enerji tesisini risk altına sokarak gelecekteki olası müzakerelerde elini güçlendirebileceğine inanıyor.

Washington Enstitüsünden Michael Knights, Reuters’a yaptığı açıklamada, “İran en başından beri, tırmanma seçeneklerini zamana yayarak ABD’den daha ileri gitmeye çalıştı. Böylece her hafta gündeme getirebileceği yeni bir unsuru oldu: yeni bir coğrafya, yeni bir silah türü, yeni bir hedef türü,” dedi.

Knights, “İran’ın en büyük avantajı Amerika’ya ya da İsrail’e zarar verebilmesi değil. Asıl büyük avantajı, bölge ülkelerine ve küresel ekonomiye zarar verebilmesi” diye ekledi.

Tehditler Hürmüz’ün ötesine genişliyor

Savaş öncesinde küresel petrol tüketiminin yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği aksatabildiğini gösteren Tahran, hiçbir stratejik deniz geçiş noktasının dokunulmaz olmadığı mesajını verdi.

Kızıldeniz’e ve Suudi Arabistan’ın enerji altyapısına yönelik tehditler, Washington’ın kesintilere ne ölçüde tahammül edeceğini sınarken küresel ticareti korumanın maliyetini artırmaya dönük daha geniş bir çabaya işaret ediyor.

İran’ın yaklaşımı, bir Körfez kaynağının Devrim Muhafızları komutanları arasında hâkim olduğunu söylediği, “daha fazlasını elde edebilecekleri” inancını yansıtıyor.

İranlı yetkililer, ABD Başkanı Donald Trump’ın kasım ayındaki ara seçimler öncesinde Orta Doğu’daki yeni bir çatışmaya derinlemesine sürüklenmek istemediğini düşündükleri için bir fırsat gördüklerine inanıyor.

Reuters’a konuşan Körfez kaynağı, “İranlılar, savaşı genişleterek ve baskıyı artırarak Trump’ın sonunda geri adım atacağına inanıyor,” dedi.

Financial Times: İran, ABD karşısında inisiyatifi ele geçirdi

Taviz koparmak için tırmandırma

Analistlere göre, Tahran’ın müzakere stratejisinin temelinde bu hesap yatıyor.

Trump, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını sağlayacak bir anlaşma umuduyla yakın bir saldırıyı iptal ettiğini söylemesinin ardından, İran’la görüşmelerin pazartesi günü yapılacağını açıkladı. Ancak Tahran, şu anda ABD ile görüşme yürütmediğini bildirdi.

Üst düzey bir İranlı kaynak, Tahran yönetiminin daha önce sergilediği esnekliğin Washington’dan yalnızca daha fazla baskı getirdiği sonucuna vardığını söyledi. Bu değerlendirme, anlamlı müzakereler başlamadan önce güçlü bir pazarlık kozunun oluşturulması gerektiği görüşünü pekiştirdi.

Kaynağa göre Tahran, Trump’ın verilen tavizleri zayıflık olarak yorumladığını ve yalnızca baskıya karşılık verdiğini düşünüyor.

Washington Enstitüsü kıdemli uzmanı Michael Singh, Trump yönetiminin askeri açıdan ne kadar ileri gitmeye hazır olduğu konusunda kararsız görünmesinin de etkisiyle Tahran’ın hâlâ inisiyatifi elinde tuttuğuna inandığını söyledi.

Singh, “İranlılar avantajlarını sonuna kadar kullanmaya çalışıyor,” dedi. “Boğaz üzerinde egemenlik kurmak ve suyolu üzerinde seçici denetim uygulamak istiyorlar.”

Eski ABD diplomatı ve İran uzmanı Alan Eyre, Tahran’ın Washington’ı ablukayı kaldırmaya ve askeri saldırıları durdurmaya zorlamayı amaçlayan bir caydırıcılık stratejisi izlediğini söyledi.

Eyre, “Olayların hızını ABD’nin belirlemesini istemiyorlar,” dedi.

Anlaşmazlığın merkezinde Hürmüz Boğazı’nın gelecekte nasıl yönetileceği bulunuyor. Bölgesel kaynaklara göre Umman, suyolunun yönetilmesine ilişkin Körfez ülkelerinin desteklediği ve gönüllü kullanıcı ücretlerini de içeren bir öneriyi İran’a sundu.

Ancak Tahran, boğaz üzerinde idari yetki ve gemilerden hizmet bedeli tahsil etme hakkı istiyor. Washington ise her türlü ücreti reddederek Hürmüz’ün İran’ın denetiminden uzak, uluslararası bir suyolu olarak kalması gerektiğini savunuyor.

Dayanıklılık üzerine kurulu kumar

İran’ın kampanyası, izlediği stratejinin mantığını yansıtan bir sonuç doğurdu. Tehditler Hürmüz’ün ötesine genişledikçe, bölgesel ve Batılı güçler İran üzerindeki baskıyı artırmak yerine ticaret yolları ile enerji altyapısını korumaya giderek daha fazla odaklanmaya başladı.

Suudi Arabistan öncülüğünde şekillenen deniz koalisyonu bu yönelimin bir örneğini oluşturuyor. Körfez kaynakları koalisyonu, İran’la doğrudan karşı karşıya gelmek yerine ticari gemilere refakat etmeye, istihbarat paylaşımına ve deniz yollarını korumaya odaklanan savunma amaçlı bir yapı olarak tanımlıyor.

Knights, bu girişimi Avrupa’nın Kızıldeniz’deki Aspides misyonuna benzetiyor. Söz konusu misyon, askeri dengeyi değiştirmekten ziyade ticari gemi trafiğini korumak amacıyla kurulmuştu.

Bu dinamik Tahran açısından belirli ölçüde başarı anlamına geliyor. İran, ABD’nin askeri gücüyle doğrudan boy ölçüşemese de hükümetleri ve donanmaları savunma pozisyonuna geçmeye zorlayarak maliyet yaratabiliyor.

Hürmüz’de, Kızıldeniz’i Aden Körfezi’ne bağlayan Babülmendep’te ya da başka yerlerde ortaya çıkan her yeni tehdit, küresel ticaretin akışını sürdürmek için gereken kaynakları artırıyor.

Mücadelenin özünde bir dayanıklılık yarışı bulunuyor. İranlı liderler, ekonomik baskıya, ABD öncülüğündeki bir koalisyonun küresel ticaret ve enerji piyasalarındaki sürekli kesintilere tahammül edebileceğinden daha uzun süre dayanabileceklerine inanıyor gibi görünüyor.

Bu stratejinin diplomatik bir amacı da var. Tahran, gerektiğinde krizi genişletebileceğini göstererek gelecekte yapılabilecek müzakerelerin şartlarını şekillendirmeyi umuyor.

ABD Dışişleri Bakanlığında İran konusunda eski danışmanlardan olan ve Dış İlişkiler Konseyinde görev yapan Ray Takeyh, “Müzakereler olacaksa şartları onlar belirleyecek,” dedi.

Öte yandan Washington ile Tahran birbirlerinin kararlılığını sınamayı sürdürürken, pazarlık gücünü en üst düzeye çıkarmak amacıyla tasarlanan bu stratejinin, iki tarafın da tamamen kontrol edemeyeceği bir çatışmaya dönüşme riski devam ediyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump: Hamas tamamen silahsızlanmayı kabul etti

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, “Barış Kurulu”nun Hamas ve Gazze’deki diğer silahlı grupların “tamamen silahsızlandırılması” konusunda bir anlaşmaya vardığını söyledi.

Barış Kurulu yaptığı açıklamada, anlaşmanın aylar süren “yoğun ve iyi niyetli müzakerelerin” sonucu olduğunu ve kurulun artık uygulamanın gerçekleştirilmesine odaklandığını belirtti.

“Hamas’tan üst düzey bir yetkili” BBC’ye yaptığı açıklamada, örgütün Gazze’de tamamen silahsızlandırılmasını öngören Barış Kurulu’nun planını kabul ettiğini ve yakında resmi bir açıklama yapılacağını belirtti.

Bu anlaşma, ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze ateşkes planının ikinci aşamasının bir parçası ve Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail birliklerinin çekilmesi ve Gazze’nin yeniden inşasını içeriyor.

ABD Başkanı, “silahsızlandırma tamamlandıkça” İsrail’in Gazze’den çekileceğini belirterek, anlaşmayı “Gazze’nin nihayet yeni bir Filistin hükümeti tarafından yönetilmesine doğru atılmış kritik bir adım” olarak nitelendirdi.

Trump, Truth Social’da paylaştığı bir gönderide, “Uluslararası İstikrar Gücü, Gazze’nin sakinleri ve komşuları için güvenli olmasını sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte çalışacak,” dedi.

Trump, anlaşmanın “Trump 20 Madde Planı’nın uygulanmasında önemli bir dönüm noktası” olduğunu belirtti ve arabulucular olan Mısır, Katar ve Türkiye’ye teşekkür etti.

Bir ABD’li yetkili, gazetecilerle yaptığı telefon görüşmesinde, Hamas’ın silahsızlandırılmasının ardından İsrail’in Gazze’den çekilmeyi kabul edeceğine dair ABD’nin ne kadar umutlu olduğu sorulduğunda, “İsrail’den, başlangıçta kabul ettikleri 20 madde planına uymaktan başka bir şey istemiyoruz. Bu nedenle, İsrail’in bu plana uyacağından çok eminiz,” dedi.

Yetkili, İsrail’in geri çekilmeme kararı alması halinde Trump’ın “çok hayal kırıklığına uğrayacağını” belirtti. Yetkili, ABD’nin İsrail’in iyi bir ortak olmaya devam edeceğine inandığını da ekledi.

BBC, Hamas’ın elinde kalan ağır silahların Filistin denetimi altında envanterinin çıkarılması ve depolanmasını öngören anlaşmayı inceledi.

Bu anlaşma, Trump’ın desteklediği Gazze barış girişiminin ilerlemesindeki en önemli engeli ortadan kaldırabilir.

ABD’li yetkililer, Hamas’ın tüneller, silah depoları ve üretim tesislerinden oluşan ve “devlet benzeri” olarak tanımladıkları askeri altyapısını sökmeye başlamadan önce, Gazze’deki daha küçük grupların silahsızlandırılacağını belirtti.

Yetkililer, bu sürecin çok daha uzun süreceğini kabul etti.

Yetkililer , planın kasıtlı olarak “sıfır güven” prensibine dayandığını ve doğrulama mekanizması içerdiğini, ne Hamas ne de İsrail’in karşı taraf taahhütlerini yerine getirene kadar bir sonraki aşamaya geçeceğini belirtti.

Devlete bağlı Al-Qahera News’in bildirdiğine göre, Kahire “yakında” ABD, Katar ve Türkiye’nin de dahil olduğu Gazze ateşkes arabulucularının bir toplantısına ev sahipliği yapacak.

Günün erken saatlerinde Reuters’a konuşan isimsiz kaynaklar, Kahire’de arabulucular ile Hamas liderleri arasında ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze barış planının uygulanmasına ilişkin görüşmelerde nadir görülen bir ilerleme kaydedildiğini bildirmiş ama bir İsrailli yetkili önerilen şartların tatmin edici olmadığını söylemişti.

Trump’ın açıklamasının ardından Times of Israel, ismi açıklanmayan bir kaynağa atıfta bulunarak, anlaşmanın Hamas’tan müzakereciler ile yönetim kurulu ve arabulucu ülkeler arasında imzalandığını bildirdi.

Fakat gazete, “bir İsrail makamının” silahsızlanma önerisinin Kudüs’ün taleplerini karşılamadığını belirten bir açıklama yayınladığını aktardı.

Günün erken saatlerinde İsrail medyası, İsrail’in Hamas ile görüşülmekte olan bir anlaşmaya karşı çıktığını bildirmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Körfez zenginleri miras konusunda “şeriat” ile “İngiliz hukuku” arasında kaldı

Yayınlanma

Körfez bölgesindeki varlıklı kişiler, şeriat hukukunun getirdiği kısıtlamaları hafifletmek amacıyla vasiyetnamelerini düzenlerken giderek daha fazla İngiliz hukukunu kullanıyor.

Mishcon de Reya hukuk bürosunun ortağı Charlie Sosna, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte, Körfez bölgesindeki zenginlerin bu stratejiyi sevdiğini, çünkü bu stratejinin onlara “şeriatın ruhu içinde kalarak servet ve miras konusunda istediklerini elde etmelerine” olanak tanıdığını söyledi.

Bu, çocuklar arasında daha eşit bir dağılımı da içerebiliyor. Sosna, bu stratejiye “şüphesiz” daha fazla ilgi gösterildiğini ileri sürdü.

İngiliz hukukunda vasiyet özgürlüğü, vasiyetname düzenleyenlerin varlıklarını neredeyse hiçbir kısıtlama olmaksızın istedikleri kişiye bırakabilmeleri anlamına gelir.

Buna karşılık şeriat hukuku, akrabaların ne kadar miras alacağına dair kesin kurallara sahip. Örneğin, bir kız çocuğu genellikle bir erkek çocuğun payının yarısını miras alır.

Ne var ki Withers hukuk bürosunun ortağı Hannah Wailoo, daha “eşitlikçi” bir yaklaşıma doğru bir kayma gözlemlediğini belirtti:

“Oğullarından daha fazla kızı olan, hatta sadece kızları olan Körfez ailelerinin, kızlarının korunmasını ve servetlerinin iyi bir şekilde yönetilmesini sağlamak için küresel bir bakış açısıyla hareket etmek istediklerine dair örnekler gördük.”

Danışmanlar, Körfez ailelerinin İngiliz vasiyetnamelerini giderek daha fazla kullanmasının kısmen çocuklarının artan küreselleşmesinin bir sonucu olduğunu belirtti.

Sosna, “bazen yeni neslin biraz daha Batılılaştığını” ve ayrılıklar ya da boşanmalar gibi daha karmaşık medeni durumlara sahip olabileceğini belirtti.

Müvekkillerinden birinin servetini oğluna bırakmak istediğini fakat şeriat kurallarına göre oğlunun vefatı halinde servetin, müvekkilin ayrıldığı eşine kalacağını örnek olarak gösterdi.

İngiliz hukukuna uygun bir vasiyetname ise bu durumu önleyebilir.

Farrer & Co’nun ortağı Oliver Piper, İngiliz vasiyetnamelerini kullanarak şeriat kurallarını hafifletme yaklaşımını “hafif şeriat” olarak nitelendiriyor.

Charles Russell Speechlys’in ortağı Jonathan Burt, İran’daki savaşın Orta Doğulu miras sahiplerini “varlık tutma yapıları ve planlamasına biraz daha odaklanmaya” teşvik eden bir etken olduğunu söyledi.

Körfez ülkeleri, yabancı sakinlerin şeriat kanunlarıyla karşı karşıya kalma endişelerini hafifletmek için, Abu Dabi’de boşanma için paralel bir yol gibi “batı tarzı mahkeme” sistemlerini uygulamaya koyuyor.

LEK Consulting’in ortağı Andreas Buelow ise şöyle konuştu:

“Nesiller arası servet devrinin temel zorluğu, servetin eskisinden daha geniş bir mirasçı grubu arasında paylaştırılması gerekliliği.”

Bu da danışmanların “yasal yapıların dikkatli bir şekilde yönetilmesini, iş sürekliliğini ve aile uyumunu” denetlemeleri gerektiği anlamına geliyor.

Addleshaw Goddard’ın ortağı Laura Uberoi, bu stratejinin “muhtemelen yaklaşık bir nesil önce ciddi bir şekilde başladığını” ve bölgedeki varlıklı kadın sayısının artmasına şimdiden yol açtığını belirtti.

İngiliz hukukunun yurtdışında ikamet eden vasiyet sahiplerine yönelik yaklaşımı göz önüne alındığında, tüm avukatlar bu stratejinin etkinliğine ikna olmuş değil.

Vasiyetçinin kendi ülkesinin hukuku genellikle Birleşik Krallık dışındaki varlıklar için geçerli.

Howard Kennedy’nin ortağı Simon Malkiel, bu vasiyetlerin “özellikle itiraz edilmediği durumlarda bazen pratikte işe yarayabileceğini” fakat “güvenilir bir çözüm yolu” olmadığını belirtti:

“Durum büyük ölçüde varlıklara ve varlık sahiplerine, ayrıca memnuniyetsiz mirasçıların muhtemel tutumuna bağlı.”

Özellikle Jersey’de tröstler, bir mirastan kimin yararlanacağını belirlemenin bir başka popüler yolu.

Jersey Finansal Hizmetler Komisyonu’nun verilerine göre, 2024 yılında Jersey dışındaki müşterilerin veya Jersey tröstlerinin gerçek sahiplerinin %11,8’ini Orta Doğulu müşteriler oluşturuyordu.

Bu oran 2020’de %10,6’ydı.

Wailoo, “Çoğu tröst yapısı içinde, mirasçılarınızın kimler olacağını, kimin neyi ne zaman alacağını seçebilirsiniz. Bu, söz konusu varlıkları fiilen şeriat rejiminin dışına çıkarır,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English