Bizi Takip Edin

Diplomasi

Rus ve Brezilyalı uzmanlar iki ülke ilişkilerini analiz etti

Yayınlanma

Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi (RIAC) ve Brezilya Uluslararası İlişkiler Merkezi (CEBRI) tarafından hazırlanan ortak rapor, iki ülkenin çok kutuplu dünya düzeni taahhütlerine rağmen ekonomik bağların zayıf kaldığını ortaya koydu. Brezilyalı uzmanlar ilişkileri “yarım kalmış işbirliği” olarak nitelerken, yaptırımlar ve lojistik engellerin ticareti sınırladığı belirtildi.

Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi (RIAC) ve Brezilya Uluslararası İlişkiler Merkezi (CEBRI) tarafından ortaklaşa hazırlanan “Brezilya ve Rusya İlişkileri: Siyasi Yakınlaşma ve Ekonomik Gelişme” başlıklı raporda, iki ülke arasındaki ilişkilerin büyük siyasi iddialar ile zayıf ticari-ekonomik sonuçlar arasındaki yapısal dengesizlik ve paradoksal durumla karakterize edildiği belirtildi.

İki ülkenin uzmanları mevcut ekonomik ilişkileri farklı yaklaşımlarla ele aldı. Rus analistler, artan dış baskılara rağmen bazı alanlardaki bağların derinliğini ve dayanıklılığını vurguladı.

CEBRI uzmanları ise ilişkileri, uluslararası alanda çok kutuplu dünya savunuculuğunun getirdiği dönemsel diplomatik yakınlaşmalar ile dış sınamalara karşı hassas olan ekonomik bağlardaki asimetrinin şekillendirdiği “yarım kalmış işbirliği” (incomplete cooperation) modeli olarak tanımladı.

Brezilyalı uzmanlar ilişkilerdeki yapısal engelleri sıraladı

CEBRI analistleri, modern dönemde Rusya ve Brezilya ilişkilerini tetikleyen temel faktörler arasında Sovyetler Birliği’nin dağılması, BRICS’in kuruluşu ve Ukrayna’daki çatışmayı gösterdi. Değerlendirmelere göre, bu faktörlerin hiçbiri tarafların işbirliği potansiyelini tam anlamıyla kullanmasını sağlayamadı.

Post-Sovyet döneminde Rusya’nın yaşadığı iç istikrarsızlık ile Brezilya’daki ekonomik reformlar, iki ülkenin birbirinden uzak durmasının sürmesine neden oldu.

BRICS’in kurulmasının işbirliğini derinleştirmek için bir fırsat sunduğunu kabul eden Brezilyalı uzmanlar, beklentilerin gerçek sonuçların önüne geçtiğini ifade etti.

Brezilya’daki yapısal kısıtlamalar ve siyasi değişimler, siyasi fikir birliğinin sürdürülebilir bir işbirliğine dönüşmesini engelledi.

Luiz Inacio Lula da Silva’nın 2022 yılındaki başkanlık seçimlerini kazanması Rusya ile yakınlaşmanın niteliğini etkiledi.

Birleşmiş Milletler’deki oylama analizleri, her iki ülkenin benzer pozisyonlar alarak çok kutuplu dünya düzeni savunucusu imajını güçlendirdiğini gösterse de raporda bu durumun yapısal olmaktan ziyade dönemsel bir nitelik taşıdığı aktarıldı.

Ukrayna’daki askeri operasyonların Rusya’yı yeni ortaklar aramaya yönelttiğini ve Brezilya’nın parçalanmış uluslararası sistemde pragmatik bir arabulucu olarak rolünü pekiştirdiğini belirten uzmanlar, ikili ekonomik işbirliğini derinleştirme fırsatlarının ise sınırlı olduğunu kaydetti.

Büyük Brezilya şirketleri, ABD ve Avrupalı ortaklarının uygulayabileceği ikincil yaptırım riskleri nedeniyle Rusya pazarında tam olarak faaliyet gösteremiyor.

İki ülke arasındaki ticaret rotalarının büyük bölümü yaptırımlardan etkilendi. İsviçre-İtalya ortaklığı MSC, Danimarkalı Maersk, Fransız CMA CGM Group ve Alman Hapag-Lloyd gibi dünyanın en büyük deniz taşımacılığı şirketleri Rus kargolarını taşımayı reddetti.

İki ülke arasındaki ticaret hacmindeki artışa rağmen, ikili ticaretin yapısı asimetrik kalmaya devam ediyor. Brezilyalı ortaklar, bu durumun ticaret bağlarının gerçek anlamda çeşitlenmesinden ziyade tarafların ekonomik olarak birbirini tamamlamasını yansıttığını kaydetti. Brezilya’nın Rusya’ya ihracatı ağırlıklı olarak tarım ürünlerinden oluşuyor. Son yıllarda ihracatta soya fasulyesi yüzde 33, et yüzde 28 ve kahve yüzde 18 ile önemli yer tuttu. Rusya’nın Brezilya’ya ihracatı ise başta dizel yakıt, gübre ve endüstriyel ham maddeler olmak üzere sınırlı sayıdaki stratejik ürün grubuna dayanıyor. Rusya’nın Brezilya’ya yaptığı sevkiyatın yaklaşık yüzde 75’ini gübre oluşturuyor ve bu durum ticaretin tek bir sektörde yoğunlaştığını gösteriyor. Brezilya’nın 2025 yılında kabul ettiği Ulusal Gübre Planı’nın gelecek on yılda bu alandaki dışa bağımlılığı azaltmayı öngörmesi, ikili ticaret akışını gelecekte zayıflatabilecek bir unsur olarak değerlendiriliyor.

Brezilyalı analistlerin verilerine göre, 2021-2025 döneminde Rusya, Brezilya’nın ana silah tedarikçileri arasında yer almadı. Brezilya’nın Rusya karşıtı yaptırımlara katılmaması ve Kiev’e silah göndermemesine rağmen, Ukrayna’daki çatışmanın başlamasının ardından iki ülkenin savunma alanındaki ilişkileri sembolik bir nitelik kazanmaya başladı.

Brezilya Merkez Bankası verilerine göre, iki ülkenin birbirinin ekonomisine yaptığı doğrudan yabancı yatırımlar da sınırlı düzeyde kaldı. 2024 yılında Rusya’nın Brezilya’daki birikmiş doğrudan yabancı yatırım tutarı 38,73 milyon dolar olarak kaydedildi. Bu miktar, ülkedeki toplam yabancı yatırımların sadece yüzde 0,0044’üne karşılık geliyor. Aynı dönemde Brezilya’nın Rusya’daki yatırımları ise 1,69 milyon dolar (toplam yabancı yatırımların yüzde 0,00038’i) seviyesinde gerçekleşti.

CEBRI analistleri, Rusya-Brezilya ilişkilerinin seçici ve düzensiz bir etkileşim modeli sunduğunu, siyasi hırslar ile ekonomik sonuçlar arasında kalıcı bir uçurum olduğunu ifade etti. En belirgin yakınlaşma dönemsel diplomatik temaslarda görülürken, kurumsallaşma ve uzun vadeli koordinasyon gerektiren alanlarda işbirliğinin sınırlı kaldığı, asimetrik ekonomik yapının ise kazanımların eşitsiz dağılmasına yol açtığı belirtildi.

İşbirliğinin geliştirilmesi için farklı öneriler sunuldu

Brezilyalı uzmanlar, ilişkilerin geliştirilmesindeki temel zorluğun ekonomik ve teknolojik karşılıklı bağımlılık yapısının değiştirilmesi olduğunu kaydetti. Raporda, “Ülkelerin, ağırlıklı olarak doğal kaynakların ve düşük katma değerli malların ticaretine dayalı ilişkiler modelinden vazgeçmesi gerekmektedir” ifadesine yer verildi.

CEBRI analistleri, dengeli ve sürdürülebilir bir ortaklık için şu koşulları öne çıkardı:

  • İkili ticaretin çeşitlendirilmesi,
  • Karşılıklı yatırımların artırılması,
  • Yüksek teknoloji sektörlerinde işbirliğinin geliştirilmesi,
  • Hizmet sektöründeki etkileşimin güçlendirilmesi,
  • İmalat sanayisinin daha karmaşık kollarında işbirliğinin genişletilmesi.

Bu süreç, bir yandan Rusya ekonomisinin Brezilya sermayesi dahil yabancı yatırımlara kademeli olarak açılmasını, diğer yandan Brezilya ürünlerinin Rusya pazarına erişiminin kolaylaştırılmasını öngörüyor. Ayrıca CEBRI uzmanlarına göre, Rusya’nın Brezilya’nın teknoloji sektörlerine yapacağı yatırımların artması, Brezilya’nın üretim potansiyelini güçlendirebilir.

Rus analistler ise aksine, işbirliğinin derinleşmesinin Rusya’nın rekabet avantajlarının belirgin olduğu geleneksel alanlardaki ticari etkileşimin genişletilmesiyle mümkün olduğunu savunuyor. Tahminlere göre, 2030 yılına kadar Brezilya’nın gübre talebi yüzde 20 oranında artacak ve ülke GSYH’sinin yüzde 25’ini oluşturan tarım-sanayi kompleksinin rolü daha da önem kazanacak. Rus şirketlerinin gübre üretimindeki payının artırılması ve tam döngülü üretim-lojistik zincirlerinin kurulması, Brezilya’nın Latin Amerika’nın diğer ülkelerine sevkiyatı artırmak için bir platform haline gelmesini sağlayabilir.

Rus uzmanlar, ihracat yapısının çeşitlendirilmesi fırsatlarını ortak yatırım projelerinin uygulanması ve yüksek teknoloji alanındaki işbirliğinin derinleştirilmesiyle ilişkilendiriyor. Rus küçük ve orta ölçekli işletmelerinin tüketim mallarını tanıtmak için çevrimiçi ticaret platformlarının kullanılması da yeni ve hızla gelişen bir etkileşim alanı olarak öne çıkıyor.

Rus uzmanlar, gelecek vadeden işbirliği alanlarını şu şekilde sıraladı:

  • Petrol ve gaz arama ve üretimi,
  • Uranyum ve lityum yataklarının işletilmesi,
  • Gübre üretimi ve petrol rafinaj tesislerinin modernizasyonu,
  • Tarım ticareti,
  • Yenilenebilir enerji kaynakları ve yeşil ekonomi,
  • Havacılık-uzay sanayisi ve nükleer enerji,
  • Ulaştırma ve lojistik,
  • Bilgi teknolojileri,
  • Savunma sanayisi.

Brezilya’da uranyum ve lityumun ortak üretimi konusunda Brezilya hükümeti, Rosatom bünyesindeki Rus Tenex şirketi ile görüşmeler yürütüyor. Raporda, Rusya’nın barışçıl nükleer teknoloji geliştirme deneyimini paylaşmaya, yapay zeka, dijital devlet hizmetleri ve otomasyon çözümlerinin çeşitli alanlarda uygulanmasına destek vermeye hazır olduğu belirtildi. Moskova ve Rio de Janeiro belediyeleri arasındaki temasların gösterdiği üzere, akıllı şehir teknolojileri dahil olmak üzere belediye düzeyindeki etkileşimin önemli bir potansiyele sahip olduğu kaydedildi.

Rus analistler ayrıca, Batı yaptırımlarının aşılması için alternatif ödeme mekanizmalarının kurulması gerektiğine işaret etti. Olası seçenekler arasında üçüncü ülkeler üzerinden ödeme yapılması, karşılıklı ticarette ulusal para birimlerinin kullanılması ve Rusya ihracatının ödemelerinde kısmen yuan kullanımına geçilmesi yer alıyor.

Sonuç olarak raporun yazarları, iki ülke ekonomilerinin birbirini tamamlayıcı nitelikte olmasının ve stratejik özerkliğe yönelik ortak ilginin, ilişkilerin düzensiz yapısına rağmen henüz hayata geçirilmemiş önemli bir potansiyel barındırdığını ortaya koyduğunu belirtti.

Diplomasi

Pakistan-Suudi Arabistan anlaşmasında neler vardı?

Yayınlanma

Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında Mekke’de imzalanan ortak savunma paktının ayrıntıları tartışılmaya devam ediyor.

Eylül 2025 yılında İslamabad ile Riyad arasında imzalanan “Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması”, Türkiye’nin de dahil olduğu üçlü paktın zemini olarak gösteriliyor.

Geçen nisan ayında Drop Site’ta Murtaza Hussain imzasıyla yayınlanan makale, ikili anlaşmanın gizli kalan yönlerini ortaya seriyordu.

Pakistan-Suudi Arabistan savunma anlaşmasının ayrıntıları hiçbir zaman kamuoyuna açıklanmadı, hatta Pakistan parlamentosunda bile görüşülmedi.

Haberde, Pakistan’ın hem İran hem de ABD ile iyi ilişkiler içinde ve Suudi Arabistan’dan gelen mali desteğe büyük ölçüde bağımlı olduğu hatırlatılıyor.

Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan savunma anlaşması: Birine yönelik saldırı tümüne yapılmış sayılacak

İslamabad-Riyad savunma işbirliği 1980’li yıllara uzanıyor

11 Nisan Cumartesi günü, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in İslamabad’da İranlı liderlerle müzakereler yürüttüğü sırada, Suudi Savunma Bakanlığı, savunma anlaşması kapsamında Pakistan’ın savaş uçakları da dahil olmak üzere kuvvetlerini Suudi Arabistan’a gönderdiğini duyurmuştu.

Açık kaynaklı istihbarat gözlemcileri, Pakistan’ın aslında aralık ve ocak ayları boyunca askeri teçhizatın hava nakliyesini gizlice sürdürdüğünü belirtmişti.

Drop Site’a göre, İslamabad’da önemli müzakerelerin yapıldığı bir günde gelen bu açıklama, İran’a yönelik bir baskı biçimi olarak görülebilirdi.

Dikkat çeken bir nokta ise, Pakistan hükümetinin bu sevkiyatlarla ilgili herhangi bir açıklama yapmamış olmasıydı.

Pakistanlı yetkililer, 1980’lerden beri çeşitli şekillerde yürürlükte olan bir anlaşmaya zaman zaman atıfta bulunsa da, anlaşmanın ayrıntıları büyük ölçüde gizli kalmıştı.

Pakt, 14 Aralık 1982 tarihinde iki ülke arasında imzalanan gizli bir mutabakatla başlamıştı. 30 Temmuz 2005 tarihinde ise “Askeri İşbirliği Anlaşması” (MCA) başlıklı revize edilmiş bir versiyon imzalanmıştı.

Drop Site tarafından bir kopyası elde edilen gizli 2005 anlaşması, MCA’nın amacının “eğitim, personel görevlendirme, savunma üretimi ve teknoloji transferi, deneyim paylaşımı, silah, teçhizat, yedek parça ve askeri sağlık hizmetlerinin satın alınması gibi alanlarda genişleme yoluyla iki ülke arasındaki askeri alandaki işbirliğini geliştirmek ve güçlendirmek” olduğunu belirtiyor.

Belge ayrıca, her iki tarafın da zaman içinde anlaşmayı değiştirmesine ve genişletmesine izin veren hükümler içeriyor.

2005 tarihli anlaşma önemli olmakla birlikte, ikili askeri ilişkilerin kapsamını eğitim ve teçhizat paylaşımı alanlarındaki işbirliğiyle sınırlı tutuyordu.

Anlaşma, Pakistan’ı fiili askeri harekâta katılmaya veya Suudi Arabistan’ın savunması için sorumluluk üstlenmeye mecbur etmiyordu.

Sonraki yıllarda, Pakistan’ın Riyad’a yönelik taahhütlerinin kapsamı önemli ölçüde genişleyecekti.

İmran Han, Riyad ile anlaşma imzalamak istemiyordu

Ağustos 2021’de, savunma anlaşmasına ilişkin yeni bir değişikliğin özeti, dönemin Başbakanı İmran Han’ın hükümetine gönderildi.

Bu değişiklik, anlaşmaya son derece önemli yeni bir bileşen ekleyerek, Pakistan’ı ilk kez talep edilmesi halinde Suudi hükümetinin fiziksel savunmasına katılmaya fiilen taahhüt altına alıyordu.

Pakistan’ın dış politikası uzun süredir ülkenin güçlü ordusu tarafından belirleniyor. Bu kurum, on yıllardır ülkenin “demokratik kurumlarının” yetki alanı dışında gizli anlaşmalar ve diplomatik faaliyetler yürütüyor.

Ne var ki, 2005 tarihli anlaşmaya ilişkin bu değişiklik, neredeyse bir yıl boyunca İmran Han’ın masasında bekledi.

Pakistan’ın yükümlülüklerine ilişkin tanımlama, Suudi hükümetinin talebi üzerine mücadele edilecek tehdidin dış kaynaklı mı yoksa iç kaynaklı mı olduğu sorusunu da belirsiz bırakıyordu.

Hassas bilgileri tartışmak için isimsiz kalmak isteyen iki eski yetkiliye göre, Han, Pakistan ordusunu yabancı bir savaşa katılmaya mecbur kılacak bir anlaşmayı imzalamaktan çekiniyordu.

Değişiklik metninde şöyle belirtiliyordu:

“İkinci taraf [Pakistan], birinci tarafın talebi üzerine, birinci tarafın güvenlik, emniyet, egemenlik, toprak bütünlüğü ve çıkarlarını etkileyen herhangi bir tehditle mücadele etmesine destek olmak üzere, kuvvetlerini Suudi Arabistan Krallığı’na göndermekle yükümlüdür. Bu tür düzenlemelerin ayrıntılarını netleştirmek üzere, her iki taraf arasında bir protokol imzalanacak ve bu anlaşmaya eklenecektir.”

Belgenin metni, Pakistan’a kapsamlı yükümlülükler getirirken, Suudi Arabistan’ı herhangi bir somut karşılıklı destek taahhüdüne bağlamamıştı.

Bunun yerine, Suudi Arabistan yıllar boyunca Pakistan’ın istikrarsız ekonomisine mali destek sağlıyordu.

Krallık şu anda Pakistan Merkez Bankası’nda 5 milyar dolardan fazla mevduata sahip ve bu mevduatlar periyodik olarak yenileniyor.

Ağustos 2021 ile Nisan 2022 arasında, Pakistan ordusuna yakın yorumcular, Riyad’a yönelik politika konusunda hükümete sürekli baskı uyguladılar.

Hatta nlaşmayı imzalamakta tereddüt etmeye devam eden Han’ın, ülkenin Suudi Arabistan ile ilişkilerini mahvettiğini iddia ettiler.

Han’ın önde gelen eleştirmenlerinden Najam Sethi, o dönemde yazdığı bir köşe yazısında, “[Eski Kara Kuvvetleri Komutanı] General Kamer Cavid Bajwa, İmran Han’ın ihlalleri nedeniyle veliaht prens Muhammed bin Selman’ın kırılan kalbini yatıştırmak için Krallık’a sayısız kez ziyaretlerde bulundu” diye yazıyordu.

Anlaşmanın karşılıklı savunma maddesindeki belirsizlikler

2025 SMDA’yı duyuran Suudi Arabistan-Pakistan ortak basın açıklamasına göre, “Anlaşma, her iki ülkeden birine yönelik herhangi bir saldırının her ikisine de yönelik bir saldırı olarak kabul edileceğini belirtmektedir.”

Fakat bu tür bir karşılıklılığın hangi koşullarda devreye gireceği belirsizliğini koruyor. Suudi Arabistan’ın bir çatışma durumunda Pakistan’a askeri yardım sağlama kapasitesi sınırlı.

İslamabad’ın başlıca stratejik rakibi, Riyad ile yakın siyasi ve iktisadi bağlara sahip olan Hindistan olmaya devam ediyor.

Pakistan ayrıca şu anda Afganistan ile zaman zaman şiddetlenen bir çatışmanın içinde ve Suudi Arabistan bu savaşta Pakistan’a maddi yardım sağlamadı.

Drop Site’a göre sayısız özel anlaşmaya rağmen, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında anlamlı bir güvenlik işbirliğini fiilen hayata geçirme konusunda zorlu bir geçmiş bulunuyor.

2015 yılının başlarında Suudi Arabistan, Yemen’i işgal etmek üzere bir askeri koalisyon kurdu. Bu koalisyon, Suudiler ve Körfez müttefikleri tarafından tanınan hükümeti başkent Sana’dan çıkmaya zorlayan Ensarullah hareketini (Husiler) hedef alıyordu.

O dönemde Riyad, bu grupla mücadelede yardımcı olması için Pakistan’dan savaş gemileri, uçaklar ve kara birlikleri sağlamasını istedi.

Bu talep, on yıllardır süren mali desteğe ve 2005 tarihli MCA’nın imzalanmasının bu tür bir işbirliğini mümkün kılacağı varsayımına dayanıyordu.

Fakat net bir ikili çerçeve bulunmaması ve ülkeyi Yemen’de giderek çirkinleşen bir iç savaşa dahil etmek istememesi nedeniyle, dönemin Başbakanı Navaz Şerif konuyu Pakistan parlamentosuna havale etti.

Nisan 2015’te, partiler arası nadir görülen bir demokratik uzlaşma örneği sergileyen Pakistan Ulusal Meclisi, Yemen savaşına askeri katılımı reddeden ve arabuluculuk rolünü mümkün kılmak için tarafsızlık çağrısı yapan bir karar aldı.

Oylama, Riyad için utanç vericiydi ve Suudi-Pakistan ilişkileri için bir şok oldu.

İran savaşı anlaşmanın sınırlarını gösteriyor

İran savaşı, anlaşmanın uygulanıp uygulanamayacağı ve nasıl uygulanabileceği sorusunu bir kez daha gündeme getirdi.

2025 yılında imzalanan savunma paktının mevcut hali şimdiden sorgulanmaya başlandı. Zira Pakistan, şu anda Pakistan halkı arasında geniş destek gören İran’ı hedef alan bir askeri çatışmaya dahil olmaktan çekiniyor.

Pakistan ordusunun karar alma süreçlerine aşina olduğu belirtilen bir kaynak, 28 Mart’ta Pakistan’ın arabuluculuk çabalarını konu alan bir Financial Times makalesinde, “Suudi anlaşması bizim için bir sorun haline geliyor,” diye belirtiyordu.

Bu yorumlar, Pakistan’ın anlaşmadan ne elde etmeyi beklediğine de ışık tuttu:

“Bunun caydırıcılık karşılığında nakit olması gerekiyordu. Fakat Suudi Arabistan’dan yeni bir yatırım almadık ve caydırıcılık da başarısız oldu.”

İran, Tahran’a yönelik saldırılara destek veren ve Suudi askeri tesislerinde konuşlanmış ABD güçlerine sayısız saldırı düzenledi.

6 Nisan’da, kendi enerji altyapısına yönelik İsrail saldırılarına misilleme olarak İran, Suudi Arabistan’ın Cübeyl petrokimya kompleksini de bombaladı.

Bu kompleks, dünyanın en büyük sanayi komplekslerinden biri olup, bazı raporlara göre Suudi GSYİH’sinin %7’sini oluşturuyor.

Şu an için bu konuşlandırma büyük ölçüde sembolik nitelikte ve savaşın genel seyrine hemen bir etkisi olması pek olası görünmüyor.

Drop Site’a isimsiz kalmak koşuluyla konuşan bir Pakistanlı askeri uzman, Suudi topraklarındaki bu konuşlandırmanın mevcut senaryoda sınırlı bir fayda sağladığını belirtmişti.

İran, Arap Yarımadası’na kara saldırısı düzenlemiyor ve düzenlemesi de beklenmiyor. Pakistan’ın füze ve insansız hava aracı savunmasına vereceği destek de, Riyad’ın halihazırda yararlandığı ABD kaynaklı savunma desteğine pek bir katkı sağlamayacaktı.

Tamamen savunma amaçlı olan anlaşmanın mevcut şartları uyarınca, Suudi Arabistan, Pakistan’dan İran’a karşı –Suudi topraklarından bile olsa– misilleme yapmasını talep edemiyor.

İran’dan Pakistan topraklarından başlatılacak bir saldırı da olası görünmüyor ve muhtemelen SMDA’nın kapsamı dışında kalacak.

Pakistan’daki Şii nüfus kritik önemde

İran ile sınırlı bir çatışma bile Pakistan içinde siyasi açıdan son derece hassas bir konu olacak.

Bu durum, Pakistan’ı İsrail liderliğindeki koalisyonun tarafına yerleştirecek ve bu bağlılık, birçok Pakistanlı arasında son derece popüler olmayan bir tutum olacak.

Ayrıca, sınırında halihazırda iki düşman ülkeyle karşı karşıya olan bir ülke için “stratejik bir kabus” olacak ve Tahran ile ilişkilerin bozulması halinde tamamen kuşatılma riskini doğuracak.

Pakistan’da İslamabad ile Tahran arasında güçlü bir köprü görevi gören geniş bir Şii nüfus bulunuyor ve bu çatışma, hükümetle gerginliği artırdı.

Mart ayı sonlarında, savaşla ilgili endişelerini dile getiren önde gelen Şii din adamlarıyla yapılan bir toplantıda, Genelkurmay Başkanı Asım Münir’in toplananlara “İran’ı seviyorsanız, İran’a gidin” dediği bildirilmişti.

Şii partilerin çatı örgütü olan Müslüman Birlik Hareketi’nin başkan yardımcısı Seyid Ahmed İkbal Rizvi, kaydedilen bir açıklamada şu şekilde karşılık verdi:

“Genelkurmay başkanının sözlerine cesurca yanıt veriyoruz: Ülkemizi seviyoruz ama bu savaş doğru ile yanlış arasında. Biz doğru tarafta, İran’ın yanındayız.”

Bu bağlamda, İslamabad’ın barış elçisi olarak hareket etme konusundaki kararlılığını sürdürmesi, kendi çıkarlarını da tehlikeye atabilecek stratejik bir felaketi önleme çabası olarak mantıklı.

Müzakerelerin çöküşünün ertesi günü yaptığı açıklamada, Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar, Pakistan’ın Washington ile Tahran arasındaki uçurumu kapatmanın bir yolunu bulmaya devam edeceği umudunu dile getirdi.

Dar, “Tarafların ateşkes taahhütlerini sürdürmeleri zorunludur. Pakistan, İran ile ABD arasındaki iletişimi ve diyaloğu kolaylaştırmak için bugüne kadar üstlendiği rolü önümüzdeki günlerde de oynamaya devam edecektir,” demişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Çin, Elbridge Colby’nin ziyaretine yeşil ışık yakmıyor

Yayınlanma

Uzun süredir Çin konusunda sert bir tutum sergileyen Pentagon politika şefi Elbridge Colby, Pekin yönetimi tarafından pek hoş karşılanmıyor.

Colby, Pekin’e yapacağı resmi ziyaretle iyi niyet gösterisinde bulunmak istese de Çin hükümeti karşılık vermiyor.

Bu çabaları yakından takip eden iki kaynağın POLITICO’ya aktardığına göre, Colby aylardır Çin hükümetinden ülkeye ziyaret daveti almaya çalışıyor.

Bu kapsamda Savunma Bakanlığı yetkililerinden Çinli meslektaşlarıyla yapacakları toplantılarda bu talebini gündeme getirmelerini de istedi. Fakat şu ana kadar bu çabalar sonuçsuz kaldı.

Bu kaynaklara göre, Pentagon yetkilisi, karşılıklı gümrük vergileri, ihracat kısıtlamaları ve Tayvan Boğazı ile Güney Çin Denizi’ndeki giderek daha agresif hale gelen Çin askeri faaliyetleri nedeniyle artan gerilimler yüzünden geçen yıl çalkantıya giren ilişkilerin istikrar kazanmasına yardımcı olmak için Çin gezisini kilit öneme sahip görüyor. 

Ne var ki bu, ilk Trump yönetimi döneminde Pekin’i Amerika’nın en büyük tehdidi olarak ön plana çıkaran stratejinin oluşturulmasına katkıda bulunan Colby için de önemli bir yön değişikliği anlamına geliyor.

Bir kaynak, “Şu anda bir numaralı hedefi, Çin Ulusal Savunma Üniversitesi’nde konuşma yapmak ve toplantılarda herkesi bu konuyu gündeme getirmeye zorluyor. Bu konuya takıntılı,” dedi.

Colby’nin hayal kırıklığı, yönetimin Pekin’e yönelik çelişkili mesajlarının, zaten kırılgan olan ABD-Çin ilişkilerini ne kadar karmaşık hale getirdiğini vurguluyor.

NATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby

Örneğin Başkan Donald Trump, Çin lideri Xi Jinping’i “bir dost” olarak nitelendirirken, aynı zamanda onu 2020 başkanlık seçimlerine müdahale etmekle suçladı.

Çinli yetkililer, özellikle Trump yönetiminin aralık ayında onayladığı Tayvan’a rekor düzeyde 11 milyar dolarlık ABD silah satışı konusunda oldukça hoşnutsuz.

İlk Trump yönetiminde Savunma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı olarak görev yapan Randy Schriver, Pekin’in Colby’ye soğuk davranmasının nedenlerinden birinin de bu olduğunu söyledi.

Schriver, Çinli hükümet yetkililerinin geçen ay kendisine “Tayvan’a silah satışıyla ilgili daha önceki bir karar” nedeniyle ABD’li yetkilinin Pekin’de ağırlanma planlarının ertelendiğini söylediklerini aktardı

Fakat Çinli yetkililer hâlâ Colby ile bir ziyaret ve Savunma Bakanı Pete Hegseth ile ayrı bir ziyaretin takvimini belirlemek için çalışıyorlar.

Schriver, Çinli yetkililerin bu bilgiyi, kendisinin ABD-Çin Ekonomi ve Güvenlik İnceleme Komisyonu heyetinin bir parçası olarak Pekin’de bulunduğu sırada paylaştıklarını da ekledi.

Elbridge Colby: ABD’nin Asya’daki hedefi, kimsenin hegemon olamayacağı bir düzen

Çin’in Colby’yi davet etmekte isteksiz davranması, iki büyük güç arasındaki üst düzey savunma ziyaretlerinin giderek seyrekleştiği bir dönemde gerçekleşiyor.

Çin ordusu, iki eski savunma bakanının görevden alınmasına yol açan ve iki ülke arasındaki üst düzey askeri yetkililer arasındaki iletişimi zorlaştıran büyük çaplı bir tasfiye sürecinin ortasında bulunuyor.

Hegseth, Biden yönetimi döneminde uluslararası konferansların kenarında düzenlenen türden toplantıları Çinli muhataplarıyla gerçekleştiremedi.

Mayıs ayında Trump ile birlikte yaptığı Çin ziyareti, 2018’de James Mattis’ten bu yana bir ABD savunma bakanı tarafından yapılan ilk ziyaretti.

Yine de, Pasifik’teki savunma hamlelerini ele almak üzere daha alt düzeyde görüşmeler bu yılın başlarında gerçekleşti.

Trump’a yakın Elbridge Colby: Tüm askeri gücümüzü Doğu Avrupa’ya aktarmayacağız

Konunun hassasiyeti nedeniyle diğerleri gibi isminin açıklanmaması istenen ikinci kaynak, Colby’nin “ilişkilere yönelik savunma politikası önceliklerini” ortaya koymak için Pekin’e gitmeyi sabırsızlıkla beklediğini söyledi.

Bu kaynak, politika şefinin bunu Çin’e odaklanmayı sürdürme görevinin bir parçası olarak gördüğünü ve bu görevin “Halk Kurtuluş Ordusu ile diyalogların devamını desteklemeyi” de içerdiğini belirtti.

Ziyaretin ertelenmesi protokol meselesi de olabilir. Yakın geçmişte hiçbir Pentagon politika şefi tek başına Pekin’e seyahat etmedi.

Ayrıca, bakanlıktaki rolü ile Çin’in askeri yapısı arasındaki uyumsuzluk da çabaları zorlaştırıyor.

ABD-Çin askeri ilişkileri konusunda uzman eski bir Pentagon yetkilisi, “Çin’de Bridge’in [Colby] muadili yok. Bu her zaman bir sorun olmuştur,” dedi.

Hegseth kasım ayında yaptığı açıklamada, kendisi ile Çinli muadili Amiral Dong Jun’un, “ortaya çıkabilecek sorunları çözmek ve gerilimi azaltmak için ordular arası iletişim kanalları” oluşturma konusunda anlaştıklarını duyurmuştu.

Pentagon’da Asya-Orta Doğu ayrışması

Fakat yönetim, Çin’i ulusal güvenlik tehdidi olarak görme eğilimini de pekiştirdi. Çin menşeli robot ve insansız hava araçlarının ithalatını yasakladı ve gelişmiş yapay zeka teknolojisinde kullanılan çiplerin ihracatını kısıtladı.

Hegseth ise Colby’nin Pekin’e yapacağı seyahatin değeri konusunda şüpheci görünüyor.

Bir kaynak, “Hegseth, Colby’nin bu seyahati yapması gerektiği konusunda kararsız,” dedi.

Pekin’in, Colby’nin geçmişteki açıklamaları nedeniyle ona karşı özellikle temkinli davranması muhtemel.

Uzun süredir görev yapan bu ABD’li yetkili, 2021 yılında yayımlanan kitabında Çin’in ABD’nin küresel hakimiyetini elinden almaya çalıştığını ve ABD’nin bir mücadeleye hazırlıklı olması gerektiğini savunmuştu.

Colby ayrıca 2024 yılında “Çin’in savaşa hazırlandığı ampirik bir gerçektir” uyarısında bulunmuş ve ABD’nin “Çin ile bir çatışma olasılığını, tam da bunu önlemek amacıyla öncelikli olarak ele alması” gerektiğini belirtmişti.

Politika şefi, Pekin ile sürtüşmeleri azaltmaya yönelik yönetim çabaları doğrultusunda bu mesajını yumuşattı.

Colby, Güney Kore’de ABD’nin Hint-Pasifik savunma öncelikleri üzerine yaptığı bir konuşmasında Tayvan’a atıfta bulunmaktan kaçındı.

Trump’ın dış siyaset danışmanı Colby: Çin, Rusya’dan daha tehlikeli

Bunun yerine Pekin’e, ABD’nin “rejim değişikliği” peşinde olmadığını garanti etti ve “Çin’in gurur verici tarihine” saygılarını sundu.

Politika şefinin güvenilirliği, geçen yıl bazı ABD müttefiklerini hayal kırıklığına uğratan ve Beyaz Saray’ın bazı kesimlerini hazırlıksız yakalayan bir dizi hızlı politika hamlesi sonrasında büyük darbe aldı.

Bunlar arasında Ukrayna’ya bazı hava savunma füzelerinin sevkiyatının dondurulması ve ABD’nin Birleşik Krallık ve Avustralya ile imzaladığı nükleer denizaltı anlaşmasının gözden geçirilmesi yer alıyordu.

Kongre’deki her iki parti de, ofisinin şeffaflık eksikliğinden dolayı hayal kırıklığını dile getirdi.

Ülkenin üst düzey askeri liderlerini yetiştiren Çin Ulusal Savunma Üniversitesi’nde yapılacak bir konuşma, Colby’ye iki ülke arasındaki ilişkiler konusunda yönetimdeki başlıca isim olma fırsatı verecek.

Colby’nin planlarına aşina olan ilk kaynak, “Başarılı bir ziyaret, Trump nezdinde, yönetimin stratejik istikrar politikasının mimarı olarak konumunu güçlendirecek,” dedi.

Fakat Pekin’in, bu Pentagon yetkilisine görüşlerini dile getirmesi için yüksek profilli bir platform sunması için pek bir nedeni yok.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan savunma anlaşması: Birine yönelik saldırı tümüne yapılmış sayılacak

Yayınlanma

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan Orta Doğu’da askeri gerilimlerin ve çatışmaların arttığı bir dönemde güvenlik işbirliğini derinleştiren ortak bir savunma anlaşması imzaladı. Anlaşma, üç devletten herhangi birine karşı gerçekleştirilecek silahlı saldırının hepsine karşı yapılmış sayılacağını hükme bağladı.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan cuma günü Mekke’de düzenlenen üçlü zirvede ortak bir savunma anlaşması imzalayarak kolektif güvenliği güçlendirme, savunma işbirliğini derinleştirme ve bölgede ve ötesinde barış ile istikrarı destekleme taahhüdünde bulundu.

“Mekke Ortak Savunma Anlaşması”, El-Safa Sarayı’nda düzenlenen zirvede Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif tarafından imzalandı.

Türkiye Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre anlaşma, üç ülkenin uzun yıllara dayanan tarihi bağları, İslami dayanışması, ortak stratejik çıkarları ve yakın savunma işbirliği temelinde kolektif güvenliklerini güçlendirme yönündeki ortak kararlılığını yansıtıyor.

Anlaşma, herhangi bir saldırı eylemine karşı kolektif caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçlıyor ve üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının tümüne yapılmış bir saldırı olarak kabul edilmesini öngörüyor.

Anlaşma ayrıca üç ülke arasındaki savunma işbirliğinin tüm alanlarda geliştirilmesini öngörüyor.

Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz el Suud, Erdoğan ve Şerif’i zirve için Suudi Arabistan’da ağırladı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan cuma günü Suudi Arabistan’a giderek Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile bir araya geldi. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ise ülkenin Genelkurmay Başkanı Asım Münir ile birlikte bir gün önce Suudi Arabistan’a gelerek Mekke’de umre ziyareti yaptı.

İran ve müttefikleri, ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı savaş başlatarak bölgede gerilimi tırmandırmasından bu yana Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerini hedef alıyor ve bu ülkelerin enerji sevkiyatlarını engelliyor.

Üç ülkenin ortak açıklamasına göre anlaşma, herhangi bir saldırı eylemine karşı kolektif caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçlıyor ve üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının tümüne yönelik saldırı sayılmasını öngörüyor.

Ortak açıklamada “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” kapsamında tarafların üstlendiği yükümlülüklerin ayrıntıları belirtilmedi. Ancak anlaşmanın kolektif güvenliği güçlendirmeyi ve bölgede ve ötesinde barış, güvenlik ve istikrarı teşvik etmeyi amaçladığı kaydedildi.

Reuters’a konuşan bir Türk yetkili, “Pakt bir kolektif savunma maddesi içeriyor. Tamamen savunma amaçlı ve yalnızca savunma amacıyla karşılıklı destek taahhüdünde bulunuyor” dedi.

Yetkili ayrıca anlaşmanın belirli bir aktöre karşı yöneltilmediğini, diğer bölge ülkelerinin katılımına açık olduğunu ve mevcut hiçbir ikili ya da çok taraflı düzenlemeyi geçersiz kılmadığını veya bunların yerine geçmediğini belirtti.

Bununla birlikte üç ülke, uzun süredir müttefikleri olan ABD’nin bölgesel çalkantıları kontrol altına almakta zorlandığı bir dönemde hem İsrail’in giderek artan saldırganlığından hem de İran’ın genişleyen etkisinden endişe duyuyor.

Güçlü siyasi sembolizm

Suudi Arabistan merkezli düşünce kuruluşu Körfez Araştırma Merkezi Başkanı Abdulaziz Sager, “Zirvenin siyasi sembolizmi önemli. Müslüman dünyasının en etkili üç ülkesi, belirsizliğin arttığı bir dönemde bir araya geliyor. Bu, bölgesel ve orta ölçekli güçlerin güvenlik meselelerinde daha yakın koordinasyon kurmaya yönelik artan isteğini gösteriyor” dedi.

Sager, “Üçlü mekanizma kurumsallaştırılır ve somut işbirliğine dönüştürülürse, üç ülkenin ortak diplomatik ve savunma ağırlığını güçlendirebilir ve aynı zamanda daha fazla bölgesel dinamiğe dayanan bir güvenlik mimarisinin ortaya çıkmasına katkıda bulunabilir” diye konuştu.

Türkiye, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip. Körfez’in en güçlü ülkesi olan Suudi Arabistan dünyanın en büyük petrol ihracatçılarından biri konumunda. Pakistan ise nükleer silaha sahip tek Müslüman ülke.

İran faktörü

Suudi Arabistan, savaşın 28 Şubat’ta başlamasından bu yana ABD üslerine ev sahipliği yaptığı için İran’ın yanı sıra Yemen’deki Husi müttefikleri ve Irak’taki Şii milisler tarafından hedef alındı.

Çatışma, savaş öncesinde küresel enerji arzının yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndaki gemi trafiğinin büyük bölümünü de durdurdu.

Suudi Arabistan açısından son üç yıldaki Orta Doğu çatışmalarının sonuçları daha ağır oldu. Çatışmalar ülkenin petrol ihracatını ve iddialı kalkınma planlarını tehlikeye atarken, uzun yıllardır dayandığı ABD güvenlik şemsiyesinin güvenilirliği konusunda da ciddi soru işaretleri doğurdu.

Üst düzey bir Suudi yetkili perşembe günü Reuters’a yaptığı açıklamada, ülkenin İran’ın yönlendirmesiyle hem Iraklı milislerden hem de Husilerden yakın zamanda koordineli saldırılar beklediğini söyledi. Bu durum yeni ittifakın bu saldırılara nasıl karşılık vereceğine dair soru işaretleri ortaya atıyor.

İran’a yakın Welayet News, anlaşmayı Suudi Arabistan’ın yardım talebi olarak nitelendirdi. Haberde şu yorumlara yer verildi: “Yemen merkezli Ensarullah’ın ‘ablukaya karşı abluka, tırmanışa karşı tırmanış’ denklemi Suud’u zora soktu. Suud’un girişimleriyle bugün Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında savunma ittifakı imzalanması öngörülüyor.”

Türkiye ve Pakistan önemli çapta doğrudan saldırılardan kaçınmış olsa da her iki ülke de kendi güvenliklerini ve ekonomik durumlarını tehdit eden çatışmaların yatıştırılmasını istiyor.

Reuters’ın mayıs ayında bildirdiğine göre Pakistan Suudi Arabistan’a yaklaşık 8 bin asker, savaş uçakları, insansız hava araçları ve bir hava savunma sistemi konuşlandırdı ve Körfez genelinde daha kapsamlı güvenlik ilişkileri geliştirmeye yöneldi.

Reuters’ın temmuz ayında bildirdiğine göre Pakistan ayrıca enerji işbirliği ve yatırımlar karşılığında Kuveyt ile genişletilmiş bir güvenlik anlaşması konusunda müzakerelere başladı.

AP ajansı da, anlaşmanın Türkiye’nin İran, Lübnan ve Gazze’deki çatışmalar nedeniyle İsrail’le ilişkilerinin gerildiği bir dönemde duyurulduğuna dikkat çekti.

Eski İsrailli yetkili: Türkiye Suudi Arabistan istedi diye Husilerle savaşmaz

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki savunma anlaşmasını değerlendiren İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi’nin eski başkanı Prof. Jacob Nagel, Suudi Arabistan’ın göründüğü kadar güçlü olmadığını söyledi ve “kağıttan kaplan” benzetmesi yaptı.

The Jerusalem Post’a konuşan Nagel, “Şunu anlamak gerekiyor: Suudi Arabistan, sahip olduğu tüm servete ve silahlara rağmen büyük ölçüde kağıttan bir kaplan. Çok fazla silahı ve çok fazla parası var ancak askeri açıdan günü kurtaracak kapasiteyi bile yönetemiyor” dedi.

Nagel, Türkiye’nin anlaşma kapsamında Suudi Arabistan’ı savunup savunmayacağı konusunda ise, “Türklerin, sırf Husiler Suudilere saldırdı diye donanmalarını gönderip Husilere saldıracağını düşünmüyorum. Bu, bölgeye ilişkin gerçekçi bakışımla kesinlikle örtüşmüyor” ifadelerini kullandı.

Nagel’e göre Suudi Arabistan bu nedenle alternatif arayışında.

“Suudi Arabistan hem mali açıdan hem de güvenlik açısından ciddi sıkıntı içinde olduğunu anlıyor. Son savaşlardan önce bile şaşırtıcı bir adım atarak İran’la anlaşma imzaladıklarını gördük. Bunu, korktukları ve somut İran tehdidine, ayrıca İran’ın Orta Doğu genelindeki milislerine karşı kendilerini açıkta hissettikleri için yaptılar.”

Nagel şöyle devam etti:

“Suudilerin sorunu, en gelişmiş ekipmanlara, uçaklara ve istihbarat imkanlarına sahip olmalarına rağmen bu gücü sahada etkili biçimde nasıl kullanacaklarını bilmemeleri. Bu nedenle Pakistan veya Türkiye ile yeni ittifaklara ilişkin bütün bu söylemlere ciddi bir ihtiyatla yaklaşmak gerekiyor.”

Nagel ayrıca,“Bu daha çok Amerikan yönetimi üzerinde baskı kurmayı amaçlayan diplomatik bir manevra” değerlendirmesini yaptı.

“Suudiler ABD’nin tutumundan hayal kırıklığına uğramış durumda. Özellikle Batı’da füze ve önleyici mühimmat stoklarında tespit ettikleri yetersizlikler ışığında, Şii eksenine karşı yürütülen mücadelede yalnız kalmayacakları mesajını vermeye çalışıyorlar” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English