Rusya
Rusya-Ukrayna savaşı: Yanlış teşhis konulan hasta bitkisel hayatta

Editörün notu: George Beebe, Quincy Institute’ta Büyük Strateji Direktörü. Yirmi yılı aşkın süre boyunca hükümette istihbarat analisti, diplomat ve politika danışmanı olarak görev yaptı; CIA’in Rusya analiz bölümünü yönetti ve Başkan Yardımcısı Cheney’e Rusya konularında danışmanlık yaptı. 2019 tarihli The Russia Trap: How Our Shadow War with Russia Could Spiral into Nuclear Catastrophe adlı kitabın yazarı. Beebe, son makalesinde Batı’nın Ukrayna’daki savaşı yanlış teşhis ettiğini ve Rusya’yı irrasyonel bir saldırgan olarak görmekle sorunun özünü kaçırdığını vurguluyor. Beebe’ye göre Putin’in işgal kararı, toprak hırsından çok NATO’nun genişlemesine karşı bir güvenlik tepkisiydi ve kalıcı çözüm, tarafların güvenlik endişelerini karşılayan karşılıklı tavizlerle mümkün olabilir.
***
Rusya-Ukrayna savaşı: Yanlış teşhis konulan hasta bitkisel hayatta
George Beebe
27 EKim 2025
ABD’nin Rus petrol üreticilerine yeni yaptırımlar uygulaması ve Hazine Bakanı Scott Bessent’in, Washington’u ziyaret eden Rus temsilci Kirill Dmitriyev’i “propagandacı” diye nitelendirerek geri çevirmesi, Trump yönetiminin Ukrayna’daki savaşı bitirme çabalarının pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösteriyor.
Bu çabaların başarılı olup olmayacağı, basit bir önermeye dayanıyor: Bir sorunu çözmek için önce doğru anlamak gerekir. Ne yazık ki Batı, on yılı aşkın süredir Ukrayna’daki sorunu yanlış teşhis ediyor; bunun sonucu da giderek büyüyen trajediler oluyor. Başkan Trump’ın bu teşhisi -ve buna bağlı politika reçetesini- düzeltmek için zamanı hızla tükeniyor.
En az 2014’ten beri, yani Ukrayna’daki Maydan Devrimi’nden ve Rusya’nın Kırım’ı ilhak edip Donbass’taki ayrılıkçı güçleri destekleme kararından bu yana, Batı’nın dış politika çevreleri Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik askeri eylemlerini, Başkan Putin’in “sebepsiz” biçimde toprak kazanma ve imparatorluğu yeniden kurma hevesinin, otoriter dürtülerinin bir sonucu olarak gördü.
Bu teşhis doğrultusunda Batı, Putin’in savaş yürütmesinin maliyetini artırmaya, Rus ekonomisine baskı kurmaya, ordusuna ağır insan ve teçhizat kayıpları verdirmeye ve Rusları uluslararası alanda dışlanmış hale getirmeye odaklandı. Bu yaklaşımın mantığı şuydu: Putin, güç ve prestij kazanma girişiminin yalnızca zayıflık ve aşağılanma getirdiğini görürse, işgal gücünü geri çekecek veya Ukrayna’nın barış koşullarına boyun eğecekti.
Bu teşhis, savaş sonrası düzen tasavvurunu da biçimlendirdi. Ukrayna’ya NATO’nun Beşinci Maddesi benzeri bir güvence verilmesi veya ülke topraklarında bir Avrupa “güvence gücü” konuşlandırılması ısrarı buna dayanıyor. Aksi halde, Rusya’nın yeniden toparlanıp herhangi bir anlaşmadan sonra Ukrayna’yı ikinci kez işgal etmeye kalkışacağı düşünülüyor.
Bu yaklaşım sonuç vermedikçe, savunucuları Moskova’ya iktisadi, askeri ve diplomatik baskıyı artırma çağrılarını yükseltti. Bu yüzden Rusya’ya yönelik yaptırımların sertleştirilmesi, Ukrayna’ya verilen Batı silahlarının menzil ve yıkıcılık sınırlarının kaldırılması istendi. Bu yüzden son olarak, Ukrayna’ya “oyun değiştirici” olacağı iddia edilen bir silah daha -bu kez Tomahawk seyir füzeleri- sağlama önerisi geldi. Umut, bunun sonunda Putin’i aklı başına getirmesiydi.
Fakat bu reçete yetersiz dozdan değil, yanlış teşhisten dolayı başarısız oldu. Batı’nın dış politika mimarları çözmeye çalıştıkları sorunu temelden yanlış anladı.
Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Nazi Almanyası’nı andıran saldırgan yayılmacılığın yeniden sahnelenmesinden çok, bir tırmanma sarmalı, yani “güvenlik ikilemi” denilen durumun ürünüdür. Taraflar kendi eylemlerini ihtiyatlı savunma önlemleri olarak görürken, karşı taraf bunları tehdit olarak algılar. Böylece her iki taraf da savunmada olduğunu sanarak bir eylem-tepki döngüsüne girer; bu da I. Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi çatışmaya sürüklenmeye yol açar.
Başka bir deyişle, Putin’in Ukrayna’yı işgal etmesinin asıl nedeni toprak hırsı ya da Moskova’nın kayıp imparatorluğunu yeniden kurma arzusu değildi. Eğer amacı bu olsaydı, 2014’te Kırım’la birlikte Donbass’ı da ilhak edebilirdi; o dönemde Ukrayna çok daha zayıf bir askeri kapasiteye sahipti. Ancak Putin, Rus milliyetçilerin ve Donbass’taki ayrılıkçıların sert eleştirilerine rağmen bunu sekiz yıl boyunca yapmadı. Çünkü Donetsk ve Lugansk’ın Ukrayna içinde kalmasının, ülkenin NATO’ya katılımına karşı içeriden bir muhalefet bloğu yaratacağına inanıyordu.
Putin’in asıl motivasyonu, ABD ve NATO’nun giderek artan biçimde Ukrayna’nın güvenlik yapısına nüfuz ettiğine, Batı’nın bu adımlarının Rusya’yı caydırmak yerine kışkırttığına ve Ukrayna’yı Moskova’ya karşı kullanılacak bir “batmaz uçak gemisine” -Batı’nın askeri ve istihbarat operasyonları için bir üsse- dönüştürdüğüne olan inancıydı.
İşgalden önce Rus yetkililer, Amerika Birleşik Devletleri ve NATO’ya taslak antlaşmalar sundu; bu belgelerde ittifakın genişlemesinin durdurulması ve Batı’nın askeri kuvvetlerini Rus sınırlarından uzaklaştırması talep edildi. ABD ve Avrupa yetkilileri bu talepleri reddetti; Ukrayna’nın bir gün NATO’ya katılacağını ve Rusya’nın bu kararı veto etme hakkı bulunmadığını ısrarla vurgulamayı sürdürdüler.
Başkan Biden’a, Rusya’nın Ukrayna’daki NATO genişlemesine dair itirazlarının nasıl ele alınacağı sorulduğunda, “kimsenin kırmızı çizgisini tanımayacağını” söyledi. Haftalar içinde Putin işgal emrini verdi.
Ukrayna’daki savaşın temel nedenini nasıl teşhis ettiğimiz son derece önemli. Yayılmacı bir zorba devletle karşı karşıya olunduğunda uzlaşma arayışı gerçekten de ters etki yaratır; zira bu tür “yatıştırma” çabaları, yalnızca saldırganları cesaretlendiren bir zayıflık ve çekingenlik göstergesi olarak algılanır. Fakat caydırıcılığı artırma stratejisi, bir güvenlik ikilemi söz konusu olduğunda durumu iyileştirmek yerine kötüleştirir. Her iki tarafın da karşısındaki düşmanı uzlaşmaz biçimde tehditkâr gördüğü ve yalnızca güç kullanarak durdurabileceğine inandığı bir döngüyü besler; tırmanma merdiveninde yeni basamaklar yaratır.
Eğer Ukrayna’daki bu tırmanma döngüsünden çıkmanın tek yolu müzakereyle ulaşılan bir uzlaşmaysa, bu süreç nasıl işleyecektir?
Başlangıç noktası, tartışmalı toprakları bölüştürmek olmamalıdır; çünkü bu mesele savaşın asıl nedeni değildir. Süreç, tarafların temel güvenlik kaygılarını, hiçbirinin aşırı tehdit altında hissetmeyeceği biçimde ele almakla başlamalıdır. Batı, Ukrayna’yı NATO’ya dahil etmeyeceğini, bir anlaşmadan sonra Ukrayna’ya Batılı muharip birlikler göndermeyeceğini ve Kiev’e uzun menzilli taarruz silahları sağlamayacağını taahhüt etmelidir.
Buna karşılık Rusya, Ukrayna’nın Avrupa Birliği üyeliğini kabul etmeli, Ukrayna’nın etkili bir öz savunma kapasitesine sahip olma hakkını tanımalı ve Kiev’in Batı’dan silah, eğitim ve askeri bakım desteği almasına razı olmalıdır.
Bu tür bir güvenlik düzenlemesinin ayrıntıları müzakere ve ince ayar gerektirse de, Trump yönetimi böyle bir süreci başlatırsa bu uzlaşma yakın zamanda mümkün olabilir. Putin, Rusya’nın Ukrayna’nın AB üyeliğine karşı çıkmayacağını kamuoyu önünde dile getirdi; Alaska zirvesinde yaptığı açıklamada “Ukrayna’nın güvenliği de (Rusya’nınki kadar) sağlanmalıdır” diyerek “bunun üzerinde çalışmaya hazır olduklarını” söyledi. Öte yandan Ukraynalı yetkililer de giderek NATO üyeliğinin gerçekçi olmadığını, özellikle ABD’nin Ukrayna için savaşmayacağını defalarca açıkça ifade etmesiyle birlikte, anlamaya başlamış görünüyor. Bu durumda Ukrayna için en iyi seçenek, otomatik yaptırım mekanizmaları ve Batı’dan garanti altına alınmış askeri destek görünüyor.
Bu tür bir uzlaşmayı çerçeve anlaşması biçiminde resmileştirmek, savaşı tek başına bitirmeye yetmeyecektir. Ancak bu adım, savaşı kapsamlı bir çözüm yoluna sokacak önemli bir başarı olur. Tarafların toprak konusundaki anlaşmazlıklarını çözmesini, ateşkes ve barış gücü operasyonlarıyla ilgili konularda uzlaşmasını çok daha kolaylaştırırdı. Ve belki de her şeyden önemlisi -bu savaşa eşlik eden güvensizlik ortamı göz önüne alındığında- tarafların birbirini teslim olmaya zorlamak yerine karşılıklı kabul edilebilir bir uzlaşma arayışında olduklarını gösterebilirdi.
Bekleneceği üzere, son birkaç on yıldır ABD dış politikasına yön veren hükümet ve medya çevreleri, Rusya ile her türlü uzlaşmaya hâlâ karşı çıkıyor. Fakat bu tutumları, çatışmanın başlamasının başlıca nedenlerinden biri.
Rusya
Rusya Merkez Bankası faiz indirimlerine ara verdi

Rusya Merkez Bankası, bir buçuk yıldır devam eden parasal gevşeme adımlarını durdurarak politika faizini yüzde 14 seviyesinde sabit tuttu. Merkez Bankası Başkanı Elvira Nabiullina, 2027 yılındaki yüzde 4 enflasyon hedefine bağlı kalabilmek adına para politikasındaki sıkı duruşun korunacağını açıkladı.
Rusya Merkez Bankası, bugünkü yönetim kurulu toplantısında politika faizini yıllık yüzde 14 seviyesinde sabit bıraktı. Bu adım, bankanın bir buçuk yıldır sürdürdüğü parasal gevşeme döngüsündeki ilk duraklama oldu.
Vedomosti gazetesinin anketine katılan 30 ekonomistin 23’ü faizin sabit tutulacağını öngörmüştü. Geriye kalan uzmanların yedisi 25 baz puanlık indirimle faizin yüzde 13,75’e çekilmesini beklerken, bir analist 50 baz puanlık daha sert bir indirim olasılığına işaret etmişti.
Merkez Bankası yayımladığı karar metninde, ülke ekonomisinin üçüncü çeyrek genelinde ılımlı bir hızla büyüdüğünü ancak son aylarda fiyat baskılarının hissedilir derecede arttığını belirtti.
Yıllıklandırılmış baz enflasyon artışının yüzde 5 ila 6 bandına tırmandığını hesaplayan regülatör, bu gelişmede bazı sektörlerdeki üretim kapasitelerinin geçici kaybı ile motorin, benzin ve sebze-meyve fiyatlarındaki sert dalgalanmaların belirleyici olduğunu bildirdi. Kurumun verilerine göre yıllık enflasyon 7 Eylül itibarıyla yüzde 6,3 düzeyine ulaştı.
Karar metninde, orta vadeli projeksiyonlarda enflasyonu yukarı çeken unsurların dezenflasyonist etkilere ağır bastığı kaydedildi.
İç talebin beklenenden güçlü seyretmesi durumunda arz-talep dengesizliğinin büyüyeceğini vurgulayan banka, ücret artışlarının emek verimliliğini aşması, jeopolitik gerginlikler ve küresel ekonomideki zayıflamanın maliyetleri artırdığına dikkat çekti.
Tüketici, iş dünyası ve piyasa aktörlerinin enflasyon beklentilerinin yüksek kalmaya devam ettiği, bu durumun da maliyetlerin etiketlere doğrudan yansımasını hızlandırabileceği ifade edildi.
Merkez Bankası Başkanı Elvira Nabiullina, kararın ardından düzenlediği basın toplantısında yaz aylarında fiyat artışlarının hız kazandığını söyledi.
Haziran ayında akaryakıt fiyatlarının doğrudan yarattığı etkinin daha sonra şirket maliyetleri üzerinden dolaylı bir baskıya dönüştüğünü belirten Nabiullina, “Para politikasının tek seferlik etkenleri kontrol etme gücü yok; ancak bu faktörlerin kalıcı hale gelmesini engellemek için ılımlı sıkı parasal koşulları sürdürmek zorundayız” dedi.
Nabiullina, faiz indirimlerinin otomatik gerçekleşmeyeceğini, atılacak adımların enflasyon beklentileri ile risk dengelerine bağlı kalacağını ve nihai hedefin 2027’de yüzde 4 enflasyona ulaşmak olduğunu dile getirdi.
Merkez Bankası, bütçe politikasının geleceğine dair riskleri de hatırlattı.
Temmuz ayındaki temel senaryo, faiz dışı yapısal bütçe açığının 2029 yılına kadar kademeli biçimde sıfırlanmasını öngörüyordu.
Hükümetin parlamentonun alt kanadı Devlet Duması’na sunacağı yeni orta vadeli bütçe taslaklarında daha yüksek bir açık öngörülmesi halinde, temel senaryodan daha sıkı bir para politikası uygulanabileceği kaydedildi.
Rusya Federal İstatistik Servisi (Rosstat) verileri, 1-7 Eylül haftasında tüketici fiyatlarının yüzde 0,05 arttığını gösterdi. Fiyatlar 25-31 Ağustos haftasında yüzde 0,01 gerilemiş, 18-24 Ağustos haftasında ise yüzde 0,01 yükselmişti.
Yılbaşından 7 Eylül’e kadar olan dönemde kümülatif fiyat artışı yüzde 4,72 olarak kaydedildi; bu oran geçen yılın aynı döneminde yüzde 4,03 seviyesindeydi.
Ağustos ayında halkın enflasyon beklentisi yüzde 14,7’den yüzde 13,7’ye inse de geçmiş yılların yüksek seyrini korudu. İş dünyasının önümüzdeki üç aya ilişkin fiyat artışı beklentisi ise yüzde 5,8’den yüzde 6,2’ye çıktı.
Piyasa uzmanları, faiz indirimine verilen aranın regülatöre lojistik ve yakıt altyapısındaki aksaklıkların enflasyonist etkilerini tartma fırsatı sunacağı görüşünde birleşiyor.
Vedomosti gazetesine konuşan İK Region Analiz Departmanı Direktörü Valeriy Vaysberg, bütçe kuralı belirsizliği, akaryakıt piyasasındaki hassas denge ve 1 Ekim’de yürürlüğe girecek kamu hizmeti tarife zamlarının karar üzerinde etkili olduğunu belirtti.
Sberbank Makroekonomik Araştırmalar Merkezi ile VTB analistleri, yıl sonuna kadar politika faizinin yüzde 13,5 ila 13,75 seviyelerine çekilebileceğini tahmin ediyor.
Sovcombank Başanalisti Mihail Vasilyev ise jeopolitik risklerin sürmesi ve rubledeki değer kaybının devamı halinde bankanın yılı yüzde 14 faizle kapatabileceğini savundu.
Rusya
Bir komplonun anatomisi

Rus istihbaratının İngiltere’nin Moskova Büyükelçisine yönelik hazırlanan suikast girişimini engellemesi, Londra’nın kurguladığı Ukrayna politikasının kontrol edilemez bir aşamaya sürüklendiğini gösteriyor. Geçmişin imparatorluk refleksleriyle şekillenen bu hamle, İngiliz dış politikasında bugüne dek az maliyetle yüksek etki üretme aracı olarak görülüyordu. Moskovskiy Komsomolets gazetesinin genel yayın yönetmeni ve başyazarı Mihail Rostovskiy, Rusya ile Batı arasında doğrudan savaş zemini arayan Ukraynalı odakların provokasyonlarının, Londra’yı kendi planladığı stratejinin kurbanı olma ihtimaliyle karşı karşıya bıraktığına dikkat çekiyor. Rostovskiy’e göre diplomatik misyona dönük bu son tertip, söz konusu bölgesel politikanın artık İngiltere açısından denetlenemez güvenlik riskleri taşıdığının somut bir işareti.
Bir komplonun anatomisi: İngiltere’nin Moskova Büyükelçisine yönelik suikast girişimi neye işaret ediyor?
Mihail Rostovskiy
Moskovskiy Komsomolets
10 Eylül 2026
Londra’dan bakıldığında dünya şöyle görünür: Birinci evren kuralı; Ukrayna iyidir, Rusya kötü. İkinci evren kuralı; Moskova daima yalan söyler, Kiev daima doğruyu. Üçüncü evren kuralı; şayet gerçekler birinci ve ikinci kuralla uyuşmuyorsa, kuralları bir kez daha oku ve gerçeğe bakışını bu kurallara göre yeniden şekillendir.
Hayır, bu bir “felsefe yapma” çabası değil. FSB’nin, Ukraynalı bir blog yazarının Moskova’daki İngiliz Büyükelçiliği bünyesinde devşirdiği bir güvenlik görevlisi aracılığıyla misyon şefini ve beraberindeki bazı elçilik çalışanlarını öldürmeyi planladığı yönündeki açıklamasına, İngiliz siyasi zümresinin nasıl bir tepki vereceğini önceden kestirme denemesidir.
Şayet olgular belirlenmiş “doğru” ideolojiyle örtüşmüyorsa, vay olguların haline… Onları derhal yalan, provokasyon, dezenformasyon ve benzeri yaftalarla geçiştirirler. Yine de Londra’da karar verici konumda bulunanların zihninde bir çentik, bir tortu kalacağını umut ediyorum. Zira işin doğrusu, Britanya’da “bilmesi gerekenler”, ellerinin altındaki Ukraynalı himayelilerinin ne mal olduğunu gayet iyi bilir.
Bunların neye muktedir olduklarını bilmemek ya da bu konuda samimi bir yanılgıya düşmek için İngilizlerin elinde türlü “mini imparatorluklar” kurma, entrikalar çevirme ve “etki operasyonları” yürütme hususunda fazlasıyla tecrübe birikimi var. Emekli ABD Dışişleri Bakanı Dean Acheson, 1962 yılında Amerikan ordusunun subay ocağı West Point’te yaptığı konuşmada, “Büyük Britanya bir imparatorluk kaybetti, fakat henüz kendine uygun yeni bir rol bulamadı” demişti.
Resmi Londra’nın en geç bu yüzyılın başlarında, hatta belki çok daha evvel başlattığı Ukrayna projesi, İngiliz dış politika seçkinlerinin kendilerine o “uygun yeni rolü” bulma arayışlarının bir parçası. Ada’nın siyaset sınıfı penceresinden bakıldığında bu projenin bir hayli cazip yönü var (ya da vardı).
İngilizler devamlılığı, gelenekleri ve “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” günlerine yapılan atıfları sever. Ukrayna’yı Rusya’dan koparmayı hedefleyen bir proje; Lord Palmerston, Benjamin Disraeli ya da Lord Salisbury gibi 19. yüzyılın önde gelen Londralı devlet adamlarınca da gayet iyi anlaşılırdı.
Bu yüzyılın önemli bir kesitinde Sisli Albion tahtında oturan Kraliçe Victoria, Rus imparatorluk ailesinin yakın bir akrabası olmasına karşın iflah olmaz bir Rus karşıtıydı. Bu gelenekler ölmedi; İngiliz siyaset sınıfının bilinçaltında pusuda bekliyor ve nispeten elverişli ilk fırsatta gün yüzüne çıkıyor.
Dışişleri, ordu ve benzeri kurumların bütçelerinde sürekli kısıntıya giden bugünün Londrası için “nispeten elverişli fırsat”, çoğunlukla dış politikada çok az masrafla son derece mühim işler başarma imkânı anlamına gelir. İngilizler de Ukrayna projelerini işte böyle, “az maliyetli ama son derece etkili” bir hamle olarak görüyordu. Acaba hâlâ öyle mi görüyorlar, yoksa durum geçmişte mi kaldı? Asıl can alıcı soru burada düğümleniyor.
2022’de, askeri harekâtın öncesinde ve sonrasında, hem emekli hem muvazzaf bir dizi İngiliz generali, Londra ile Moskova arasında doğrudan bir askeri çatışma ihtimaline dair peş peşe karanlık kehanetlerde bulundu. Sözgelimi o yılın haziran ayında Genelkurmay Başkanı Sır Patrick Sanders, “Avrupa’da yeniden savaşmaya” hazır olmaları gerektiğini söyleyerek İngiliz askerlerinin “içini kararttı”.
Sanders’a göre, “müttefiklerle omuz omuza savaşabilecek ve Rusya’yı muharebede mağlup edebilecek bir orduyu gecikmeksizin inşa etme zarureti” vardı. Bu tür sert çıkışları tamamen mutlak gerçek saymak gerekmez. Britanya silahlı kuvvetlerinin mevcudu bugünlerde 140 bin sınırında geziniyor.
Eski dönemlerle kıyaslandığında bu rakam devede kulak kalır. Haliyle İngiliz ordu lobicileri, en azından bu mütevazı sayının daha da erimesini önlemek, hatta mümkünse savunma harcamalarındaki kısıntı eğilimini tersine çevirmek için “Rus tehdidi” söylemini sürekli devreye sokuyor.
Ne var ki belirli bir gaye uğruna başlatılan siyasi süreçler, bir noktadan sonra denetimden çıkarak kendi iç dinamiklerini üretme eğilimi taşır. İngiltere’nin Moskova Büyükelçisine yönelik engellenen suikast planı, Londra’nın yürüttüğü Ukrayna projesinde tam olarak bu kırılmanın yaşandığına dair bir başka işarettir.
İngiliz çıkarları zaviyesinden bakıldığında bu proje, şimdiye dek çoğunlukla “her kazancı elde edelim ama hiçbir bedel ödemeyelim” mantığıyla sürdürüldü. Ancak mevcut dönemin ayırt edici vasfı, Rusya ile Batılı devletler arasındaki kontrolsüz gerilim riskinin giderek tırmanmasıdır.
Bu devletlerin arasında yalnızca Büyük Britanya yok; fakat Londra’nın listenin en tepelerinde yer aldığı kesin. Bu durum da onu, Rusya ile Batı arasındaki doğrudan askeri çatışma ihtimalini bir emrivakiye dönüştürmek isteyen Ukraynalı çevreler için cazip bir hedef haline getiriyor.
İngiltere’nin Moskova Büyükelçisine yönelik önlenen suikast girişimini bir uyarı levhası olarak okumak gerekir. Londra’nın Ukrayna projesi artık “ucuza kapatılmış verimli bir yatırım” olmaktan çıkmıştır. Projenin o pek övülen “ucuzluğu”, her an etraftaki her şeyi havaya uçurabilecek bir tehlike barındırıyor.
Rusya
FSB: Ukrayna İngiltere’nin Moskova Büyükelçisine saldırı planladı

Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB), İngiltere’nin Moskova Büyükelçisi Nigel Casey ve diğer diplomatlara saldırı hazırlığı yaptığı gerekçesiyle bir güvenlik görevlisini gözaltına aldı. Şüphelinin Ukrayna istihbaratı adına hareket eden bir yayıncıya bilgi sızdırdığı ve vatana ihanet suçlamasıyla soruşturulduğu açıklandı.
Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB), Ukrayna’nın İngiltere’nin Moskova Büyükelçisi Nigel Casey’ye yönelik bir saldırı hazırlığı içinde olduğunu açıkladı.
Kurum, başkent Moskova’daki İngiltere Büyükelçiliğini koruyan güvenlik şirketinde görev yapan 45 yaşındaki bir Rus vatandaşını gözaltına aldığını açıkladı.
FSB, şüphelinin Ukrayna Güvenlik Servisi (SBU) ile işbirliği yaptığını savunuyor. Rus istihbaratının iddiasına göre zanlı, Büyükelçi Nigel Casey ve elçilik bünyesindeki diğer diplomatik temsilcilere yönelik saldırılarda kullanılmak üzere bilgi topladı.
FSB, gözaltına alınan şahsın diplomatların ikametgah adreslerini, büyükelçiliğin güvenlik sistemine ilişkin verileri ve burada düzenlenen etkinliklere dair detayları karşı tarafa aktardığını bildirdi.
Açıklamada, şüphelinin talimatları SBU adına hareket eden ve “Apostol Dmitriy” takma adıyla bilinen Ukraynalı internet yayıncısı Dmitriy Karpenko üzerinden aldığı kaydedildi.
Rus istihbaratı, planlanan eylemlerin ardından suçun Moskova yönetimine yıkılmasının hedeflendiğini kaydetti. FSB’ye göre amaç; İngiltere’yi Rusya ile doğrudan silahlı bir çatışmaya çekmek, Kiev’e yönelik silah sevkiyatını artırmak ve Rusya’ya karşı yaptırımları sertleştirmekti.
Zanlı hakkında Rusya Ceza Kanunu’nun vatana ihanet suçunu düzenleyen 275. maddesi kapsamında ceza davası açıldı ve ön soruşturma süreci başlatıldı.
Rus istihbarat servisi, güvenlik görevlisi ile Karpenko arasında geçtiği iddia edilen yazışmaların ekran görüntülerini de kamuoyuyla paylaştı.
Söz konusu kayıtlarda elçilik korumasının; büyükelçilik konutunda yaşayanların listesini, telefon numaralarını, misyon şefinin programını, geliş-gidiş saatlerini ve aralarında İsrail ile İsveç büyükelçileriyle yapılan görüşmelerin de yer aldığı etkinlik planlarını ilettiği görülüyor. FSB ayrıca zanlının istihbaratın öne sürdüğü iddiaları yinelediği bir video kaydı da yayımladı.
Açıklamasının sonunda Rus vatandaşlarına uyarıda bulunan FSB, Karpenko ve diğer Ukrayna yanlısı yayıncılarla her türlü temasın kesilmesini istedi.
Servis, bu kişilerin Rusya vatandaşlarını müebbet hapis cezası gerektiren vatana ihanet ve diğer ağır suçlara alet ettiğini savundu.
Avrupa6 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa5 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Avrupa6 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya5 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya2 hafta önceÇin insansı robot pazarında liderliği hedefliyor







