Bizi Takip Edin

Avrupa

Saygın Alman siyaset bilimci Ulrike Guérot nasıl ‘devlet düşmanı’ ilan edildi?

Yayınlanma

Editörün notu: İtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi, Alman siyaset bilimci Ulrike Guérot’un yaşadığı siyasi zulmü mercek altına alıyor. Ulrike Guérot, Almanya’nın saygın akademisyenlerinden biriyken, Kovid-19 salgını önlemlerini ve Ukrayna’daki vekalet savaşını eleştirmesinin ardından hedef hâline geldi, medya tarafından karalandı ve sonunda intihal suçlamalarıyla üniversitedeki görevinden atıldı. Fazi, bu süreci Guérot’un itibarını sarsmak ve onu susturmak amacıyla yürütülen, siyasi güdümlü ve hatta istihbarat kurumlarının dâhil olabileceği planlı bir kampanya olarak değerlendiriyor. Fazi, Ulrike Guérot vakasının, Almanya ve genel olarak Batı toplumlarında artan otoriterleşmenin, ifade özgürlüğünün daraltılmasının ve muhalif seslere yönelik tahammülsüzlüğün endişe verici bir yansıması olduğuna işaret ediyor.


Devlet düşmanı: Ulrike Guérot’un maruz kaldığı siyasi zulüm

Guérot, yıllarca Almanya’nın en saygın siyaset bilimcilerinden biriydi. Ancak salgınla mücadeleyi ve Ukrayna’daki vekalet savaşını eleştirmesinin ardından kendini halk düşmanı olarak buldu.

Thomas Fazi

12 Mayıs 2025

Pek çok okur Ulrike Guérot’un adını hiç duymamış olabilir; ancak bu makalenin sonunda, onun Avrupa’da yakın tarihin en şaşırtıcı siyasi zulüm vakalarından birinin merkezinde yer aldığı düşünüldüğünde, bunun nasıl mümkün olduğunu merak edeceklerdir.

Daha birkaç yıl öncesine kadar Guérot, Almanya’nın ve Avrupa’nın en saygın siyaset bilimcilerinden ve AB’ye entegrasyon konusunda önde gelen seslerden biri olarak kabul ediliyordu. Son yirmi yıldır AB’nin geleceği üzerine yapılan tartışmaları takip eden herkes için Guérot ve onun “Avrupa Cumhuriyeti” hakkındaki fikirleriyle karşılaşmamış olmak neredeyse imkânsızdı. Üretken bir akademisyen ve kamu entelektüeli olarak, sık sık AB politikasının çeşitli yönleri hakkında konuşmaya davet edilirdi.

Guérot ile ilk kez 2018’de Helsinki’de, Avrupa Birliği hakkında canlı bir kamuoyu tartışmasına girdiğimizde tanıştım. Birliğin mevcut hâliyle eksiklikleri konusunda hemfikir olsak da çözüm konusunda keskin bir şekilde ayrışıyorduk: Ben AB’nin dağıtılmasını ve egemen ulus devletlere geri dönülmesini savunurken, Guérot birliğin radikal bir şekilde demokratikleştirilmesini savunuyordu. Guérot’un vizyonu ilham vericiydi ama aynı zamanda, özellikle akademik çevrelerde uzun süredir ana akımı temsil eden bir perspektif olan ilerici Avrupacılığın köklü geleneğine de tam olarak uyuyordu.

Sahiden de kariyerinin büyük bölümünde Guérot, Almanya’nın (ve Avrupa’nın) entelektüel-siyasi düzeninin tam teşekküllü bir üyesiydi. Doksanlı yıllarda, o zamanki Alman Hristiyan Demokrat Partisi dış ilişkiler sözcüsü Karl Lamers ve eski AB Komisyonu başkanı Jacques Delors gibi önde gelen siyasetçilerin himayesinde çalışmaya başladı.

2000’li yılların başlarından itibaren önce German Marshall Fund’ın dış politika direktörlüğü, ardından da Avrupa’nın en önemli transatlantik düşünce kuruluşlarından ikisi olan Avrupa Dış İlişkiler Konseyi’nin direktörlüğü görevlerini üstlendi. 2013 yılında Guérot, Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck’un Fransa’ya yaptığı resmi ziyaretteki resmi heyette bile yer aldı.

2010’lu yılların ortalarına gelindiğinde, Berlin’deki European School of Governance’a bağlı European Democracy Lab’ı kurduğunda, Guérot Avrupa meseleleri konusunda önde gelen uzmanlardan biri olarak kendini kabul ettirmiş, Alman ve Avrupa gazetelerinde geniş çapta yayınlar yapmış ve kendi ülkesindeki tartışma programlarına sık sık katılır olmuştu.

Helsinki’deki karşılaşmamızın ardından Guérot ve ben zaman zaman Avrupa hakkında fikir alışverişinde bulunmaya devam ettik, ta ki salgın patlak verene kadar. 2020’de dünyayı saran çılgınlığı anlamlandırmaya çalışırken, kendimi uzun süredir çalışmalarımı tanımlayan AB’ye (dez)entegrasyon tartışmasından uzaklaşırken buldum.

Dahası, Kovid rejimine karşı son derece eleştirel bir duruş sergileyen soldan bir yazar olarak, bu deneyim bir zamanlar kendime ait gördüğüm siyasi toplulukla kesin bir kopuşu işaret ediyordu. Salgının aşırı kutuplaşmış atmosferinde, bir zamanlar Guérot gibi liberal ilericilerle diyaloğu mümkün kılan ana akım sol ile hâlâ paylaştığım ne kadar ortak zemin varsa hepsi tamamen ortadan kalktı. Gerçekten de, biraz mahcup bir şekilde itiraf etmeliyim ki, entelektüel ve akademik camiadaki hemen hemen tüm meslektaşlarının yaptığı gibi, Guérot’un da Kovid ortodoksluğuyla aynı çizgide olduğunu varsaymıştım.

İşte bu yüzden, iki yıl önce beklenmedik bir anda beni aradığında, anlatacağı hikâye karşısında şaşkına döndüm ve olayların tamamen benim radarımın dışında gelişmiş olmasından biraz utandım. Son konuşmamızdan bu yana Almanya’nın en çok karalanan figürlerinden biri hâline geldiğini; üniversitedeki görevinden alındığını, medya tarafından karalandığını, akademik çevre tarafından dışlandığını ve hatta devlet düşmanı olarak etiketlendiğini anlattı. Nutkum tutulmuştu. Ülkenin en saygın kamu entelektüellerinden birinin başına bu nasıl gelebilirdi?

Guérot’un gözden düşüşü, Ekim 2020’de salgın tedbirlerini, artan ideolojik uyum iklimini ve buna eşlik eden kabul edilebilir görüşlerin endişe verici daralmasını —Kovid politikasını sorgulayan herkesin siyasi ve medya düzeni tarafından hızla düşmanlıkla karşılandığı bir ortamda— alenen eleştirmeye başlamasıyla başladı.

Guérot’un liberal-ilerici bakış açısıyla —belki biraz safça— sadece Habermasçı açık tartışma ilkelerini, yani kamuoyunun daha iyi olan argümanın gücünden doğması gerektiği inancını savunuyordu. Başlangıçta kendisi bile salgının başlattığı otoriter “yeni normalin” boyutunu —ya da salgın kısıtlamalarını sorgulayarak ve demokratik gerileme uyarısında bulunarak görünmez bir kırmızı çizgiyi aştığını— tam olarak fark etmemişti. Neredeyse bir gecede, kurumların, medyanın ve kamuoyunun geniş kesimlerinin gözünde, beğenilen bir düşünürden “sorunlu bir figüre” dönüştü.

Eleştirel yorumlar ve makalelerin ardından Guérot, yoğun medya incelemesinin ve sosyal medya öfkesinin hedefi hâline geldi. Makaleler artık onun argümanlarını tartışmıyor; onu “tartışmalı” olarak etiketleyip “komplo teorisyeni” diyerek göz ardı ederek kişisel olarak ona saldırıyorlardı. İlkeli duruşunun, 2020 yazında Berlin ve diğer şehirlerde büyük gösteriler düzenleyen ve siyasi-medya düzeni tarafından hızla “aşırı sağcı” olarak damgalanan kapanma karşıtı protestocular arasında giderek daha popüler hâle gelmesi, ona yönelik tepkiyi daha da derinleştirdi. Pek çok kişinin gözünde, hayat boyu ilerici olan Guérot artık “ilişkili olduğu çevreler nedeniyle faşistti”.

Bununla birlikte, 2021’in başlarında akademik itibarı hâlâ bozulmamış görünüyordu. 2021 baharında, Avrupa’nın siyasi meseleleri üzerine yıllarca süren akademik araştırmalarının taçlandırılması niteliğinde, prestijli Bonn Üniversitesi tarafından işe alındı. Kovid konusundaki duruşu etrafındaki tartışmalara rağmen Guérot, üniversitedeki meslektaşları tarafından sıcak karşılandı; meslektaşları, böylesine tanınmış ve başarılı bir ismi saflarına katmaktan bariz biçimde memnuniyet duyuyorlardı.

O yıl Noel tatili sırasında Guérot, salgın politikalarına yönelik eleştirilerini kaleme aldı. Sonuç, Mart 2022’de yayımlanan Wer schweigt, stimmt zu (Sessiz kalmak kabul etmek demektir) oldu. Hükümetin Kovid müdahalesinin orantısızlığını sert bir şekilde eleştiren ve acil bir toplumsal ve kamusal hesaplaşma çağrısında bulunan kitap, büyük bir başarı yakaladı. Haftalarca çok satanlar listesinde kaldı ve Guérot, resmi kamusal söylemde susturulmuş veya iftiraya uğramış Alman toplumunun geniş bir kesimine ses verdiği için teşekkür eden insanlardan mektup ve e-posta yağmuruna tutuldu.

Akademik dünya ise Guérot’ya karşı sert bir tavır aldı: Makaleler yazmak veya röportajlar vermek bir şeydi ama kendi deyimiyle, “demokrasiyi bir virüse feda etmeye ve sözde güvenlik için özgürlüklerini bahse yatırmaya istekli olanları” açıkça eleştiren bir kitabın tamamını, hem de çok satan bir kitabı yayımlamak bambaşka bir şeydi. Başka bir görünmez kırmızı çizgiyi daha aşmıştı. Önde gelen akademisyenler Twitter’da ona saldırdı. Konferans davetleri azalmaya başladı. Bonn Üniversitesi’ndeki görece yeni işyerinde bile öğrenciler ve meslektaşları ondan uzaklaşmaya veya aktif olarak ona karşı seferber olmaya başladı. Salgın, akademik dünya ile genel kamuoyu arasında giderek büyüyen bir uçurumu ortaya çıkarmıştı ve Guérot kendini ortada kalmış buldu.

Bu arada, kitap yayımlanmadan hemen önce Rusya Ukrayna’yı işgal etmiş, kamuoyu tartışmasını daha da zehirlemiş ve militarize etmişti. Kovid dönemini tanımlayan Maniheist düşünce ve ahlaki mutlakiyetçilik daha da yoğunlaştı. Ukrayna’yı desteklemek vatani bir turnusol kâğıdı hâline geldi; hükümet politikasının eleştirilmesi artık “kamu sağlığına tehdit” olarak görülmüyor, ihanete yakın olarak çerçeveleniyordu. Guérot bir kez daha kendini tüm bunların merkezinde buldu.

2022’nin ilk yarısında, o zamana kadar seyrekleşmiş birkaç TV programında barış, diyalog ve diplomasi çağrısında bulundu; bu çağrılar, programlardaki hepsi kategorik olarak savaş yanlısı kampta yer alan diğer konuklardan histerik tepkiler aldı. Guérot bir kez daha medyanın ilgi odağına itildi ve yine kendi seçmediği bir role, bu kez sözde “Putin savunucusu” rolüne büründürüldü. Bu durum, önde gelen siyasetçilerden de gelen, ona karşı yeni bir büyük saldırı dalgasını tetikledi. Sosyal medyadaki Guérot’a yönelik suçlamalar giderek artan bir şekilde Bonn Üniversitesi’ne de yöneltiliyordu; bu, sadece onu değil, aynı zamanda işverenini de kamuoyu önünde küçük düşürmeye yönelik açık bir girişimdi. Bonn’daki çeşitli fakülte ve öğrenci grupları Guérot aleyhine açıklamalar yayımladı.

Ancak Guérot yılmadı. Aksine, Rusya-Ukrayna savaşı hakkında bir kitap üzerinde çalışmaya başladı ve bunu mümkün olan en kısa sürede yayımlamaya kararlıydı. Bu arada, 2022 yazında medyada ilk intihal suçlamaları ortaya çıkmaya başladı. Bunlar manşetlere taşınsa da aslında iki kitabındaki başka kaynaklardan dolaylı alıntılanmış veya kısmen alıntılanmış materyalleri içeren, nispeten küçük çaplı iddialardı. Hatta bazı durumlarda, kitabın sonraki baskılarında hataları kabul etmişti. Makalelerde tarif edilen örüntüler —dağınık dipnotlar, belirsiz kaynak kullanımı ve gevşekçe yeniden ifade edilmiş fikirler— aldatmaya değil, en kötü ihtimalle zaman kısıtlamalarından kaynaklanan gözden kaçırmalara işaret ediyordu.

Çok daha endişe verici olan, bazı Alman medya kuruluşlarının, ne kadar küçük olursa olsun herhangi bir hata veya tutarsızlığı ortaya çıkarma umutsuzluğuyla Guérot’un tüm eserlerini satır satır adli bir incelemeden geçirmek için kayda değer kaynaklar ayırmasıydı. Bu gazetecilik değildi; planlı bir imha operasyonuydu. Nitekim Bonn Üniversitesi, iddia edilen bilimsel suistimal nedeniyle Guérot hakkında neredeyse derhal bir soruşturma başlattı. Bu arada, bu karalama kampanyasının ardında, ona kin güden birkaç gazetecinin işinden daha büyük bir şeylerin döndüğünü düşündüren tuhaf şeyler olmaya başladı.

Örneğin, 4 Haziran’da Frankfurter Allgemeine Zeitung‘da çıkan ilk intihal suçlaması, daha 3 Haziran akşamı Guérot’un Wikipedia sayfasında linklenmişti. Ya birileri çok yakından takip ediyordu ya da bu, Guérot’un itibarını yok etmeye yönelik daha planlı bir kampanyanın —potansiyel olarak istihbarat ve güvenlik kurumları içindeki güçlü unsurları içeren bir kampanyanın— parçasıydı.

O zamanlar Guérot’un kendisi bu tür iddialara paranoyakça fanteziler diyerek güler geçerdi. Ta ki Ağustos 2022’nin başlarında, Almanya’nın istihbarat teşkilatı BND için çalışan eski bir arkadaşından beklenmedik bir telefon alana kadar. Arkadaşı bir görüşme teklif etti, fakat telefonunu evde bırakmasını tembihledi. Anlattıkları, doğrudan bir Frederick Forsyth romanından fırlamış gibiydi. Arkadaşı ona, “Dikkatli olmalısın Ulrike. Hedef alındın. Seni yok etmek istiyorlar,” dedi. Wikipedia sayfasındaki son düzenlemelerin, hepsi Atlantik’in diğer yakasında, Washington’da bulunan bir avuç IP adresine kadar takip edilebildiğini söyledi. Mesaj açıktı: Guérot’un aktivizmi, Almanya’da ve ötesinde, NATO çevrelerindeki üst düzey kişilerin dikkatini çekmişti.

Başlangıçta Guérot şüpheciydi. “Neden bu kadar güçlü kurumlar benim gibi birinden bu kadar korksun ki? Ne gücüm var ne de siyasi bir makamım,” diye sordu. Arkadaşı, “Karizman var Ulrike, insanlar sana hayranlık duyuyor ve saygı gösteriyor. Böyle zamanlarda, bu tam da kamuoyunu etkileyebilecek türden bir şeydir,” diye yanıtladı. Guérot toplantıdan şok içinde ayrıldı, ancak içinde bir şüphe kalmıştı, belki de arkadaşı abartmıştı. Sonuçta, istihbarat görevlilerinin her köşede komplo görmesi doğaldır. Fakat yaşananlar, kısa sürede onun son yanılsamalarını —ya da umutlarını— ortadan kaldıracaktı.

Eylül sonlarında, Rusya-Ukrayna savaşı hakkındaki kitabının taslağını teslim ettikten kısa bir süre sonra, Guérot’un prestijli NDR Kurgu Dışı Eser Ödülü için jüri üyesi olarak —aynı sabah kamuoyuna duyurulan— daveti saatler içinde aniden iptal edildi. Günler içinde Ulrike’nin, Milano, Brüksel ve Viyana’daki uzun zamandır planlanmış konferansları da dâhil olmak üzere takvimindeki kalan tüm konuşma etkinliklerinden davetleri geri çekildi. Açıkça görülüyordu ki, sadece Almanya’da değil, tüm Avrupa’da Guérot’u kamusal alaandan silmek için planlı bir çaba yürütülüyordu. Bir keresinde, etkinlik organizatörlerinden biri olan Avusturyalı bir iş derneğinin çalışanı, Guérot’ya özel olarak iptalin “üst makamdan gelen bir telefon” üzerine yapıldığını bildirdi.

Guérot artık arkadaşının doğruyu söylediği korkunç olasılıkla yüzleşmek zorunda kalmıştı. Düşmanları etrafındaki her şeyi yakıp yıkıyordu. Kendisi de hafiften paranoyaklaşarak, bu ani iptal dalgasının, sadece günler sonra raflardaki yerini alan yeni kitabının çıkışıyla kasıtlı olarak aynı zamana denk getirilip getirilmediğini merak etmeden duramadı. Hauke Ritz ile birlikte yazdığı Endspiel Europa (Avrupa’nın Son Oyunu), Ukrayna savaşını, kısmen ABD’nin Ukrayna’ya müdahalesiyle provoke edilmiş, NATO ve Rusya arasında bir vekalet savaşı olarak bağlamsallaştırıyordu. Bu görüş bugün Donald Trump’ın kendisi tarafından bile giderek daha fazla kabul görse de kitap çıktığı zaman Almanya’da lanetlenmiş bir görüştü (ve büyük ölçüde bugün hâlâ öyle).

Kovid metninde olduğu gibi, kitabın yayımlanması Guérot’ya karşı yeni bir kamuoyu karalama dalgasını tetikledi, bu kez daha önce karşılaştığı her şeyden daha yoğun ve agresif bir dalgaydı bu. NATO’yu karşısına alarak Guérot muhtemelen son kırmızı çizgiyi aşmıştı. Kendi üniversitesi, ikisini de açıkça belirtmeden hem Guérot’dan hem de kitabından uzaklaştığını belirten bir kamuoyu açıklaması yayımladı. Kısa bir süre sonra Guérot hastalık iznine ayrıldı: 2021’in sonlarından bu yana hakkında yazılan 200’e yakın kötü niyetli makale ile iki yıl süren amansız saldırılar ve artan psikolojik baskı onu yıpratmıştı. Kampanyanın amacına ulaştığı söylenebilirdi: Guérot, duygusal ve psikolojik olarak çökmüştü. Bu noktada arkadaşlarının çoğu da ondan uzaklaşmıştı. Ve yine de, son iptal eylemi henüz gelmemişti.

Sadece birkaç ay sonra, Şubat 2023’te Guérot’ya, bu tür durumlarda alışılageldiği üzere bir uyarı bildirimi veya olası hataları düzeltme şansı verilmeden, Bonn Üniversitesi’nden intihal gerekçesiyle atıldığı bildirildi. Farkında olduğu ön soruşturmalar vardı ama hastalık izni nedeniyle kendini layıkıyla savunamamıştı. Karar emsalsizdi: Savaş sonrası Almanya’da daha önce hiçbir profesör sadece intihal nedeniyle görevden alınmamıştı. Durumu daha da absürt hâle getiren ise iddia edilen ihlallerin niteliğiydi; akademik tezler bile olmayan, genel bir kitleye yönelik polemik denemeler olan eserlerde, bir düzine sayfaya yayılmış ve toplam içeriğin kabaca yüzde 1’ine tekabül eden küçük atıf hataları söz konusuydu.

Bunun, Guérot’un akademik nitelikleri veya bilimsel dürüstlüğü ile hiçbir ilgisi olmayan, siyasi güdümlü bir karar olduğundan şüphe edilemez. Bir Alman yorumcunun belirttiği gibi: “Suçlamaların —kısmen doğru olsa bile— sadece bir bahane olarak hizmet ettiği açık değil mi? Özünde bu, muhtemelen başkalarını da caydırmak gibi ek bir amaçla, rahatsız edici bir figürü cezalandırmakla ilgiliydi.” Üniversitenin bilimsel suistimal şüphesi durumları için ombudsmanı olan anayasa hukukçusu Prof. Dr. Klaus F. Gärditz’in salgın sırasında hükümetin uyguladığı tedbirlerin sesli bir destekçisi olduğu —ve dolayısıyla Guérot’un pozisyonlarına karşı açıkça önyargılı olduğu— düşünüldüğünde bu durum daha da belirginleşiyor.

Fakat bu hikâyede herhangi bir bireye odaklanmak yanıltıcı olur, zira Guérot’un gözden düşüşünü bu kadar çarpıcı kılan şey, medya, üniversite ve —eğer arkadaşına inanılacak olursa— NATO istihbarat aygıtının unsurları da dâhil olmak üzere birden fazla aktör arasındaki bariz koordinasyondur. Gerçekten de, olayların dizisine bakıldığında, medyanın körüklediği “intihal skandalının”, akademik suistimal kisvesi altında bir işten çıkarma için zemin hazırlayan daha geniş bir stratejinin parçası olup olmadığını merak etmemek elde değil.

Bunları yazarken ironinin; bizzat bu tür teorileri desteklediği iddiasıyla itibarı sarsılan birini savunurken, Guérot’un düşüşünü bazılarının “komplo teorisi” olarak adlandırabileceği bir şeyi öne sürerek anlamlandırmaya çalıştığımın fazlasıyla farkındayım. Ancak tam da bu nedenle, ona ve entelektüel dürüstlüğe, ana akım çevrelerde nasıl karşılanacağına bakılmaksızın, kanıtların bizi nereye götürürse götürsün takip etme borcumuz var.

Ve bunun sadece bir cadı avı değil, siyasi bir zulüm vakası olduğuna —Guérot’un, statükoya tehdit oluşturan etkili bir kamu entelektüeli olduğu için Alman devletinin unsurları da dâhil olmak üzere güçlü güçler tarafından hedef alındığına— inanmak için iyi nedenler var. Bunun için sadece iptal edilmesi değil, yok edilmesi gerekiyordu. İki yıl boyunca Guérot’un on yıllardır inşa ettiği her şey; itibarı, güvenilirliği, arkadaşlıkları ve nihayetinde konumu —geçim kaynağıyla birlikte— sistematik olarak elinden alındı. Hatta cezasının bu kadar ağır olmasının nedeninin, hayatının büyük bölümünde düzenin bir parçası olması ve en büyük sapkınlığı işleyerek, yani kendisi için düşünerek ona ihanet ettiği şeklinde görülmesi olduğu bile iddia edilebilir.

Onun davası, Alman toplumunun ve daha genel olarak Batı toplumlarının otoriter sürüklenişinin —muhalefetin artık tartışılmadığı, cezalandırıldığı, hatta bir zamanlar neredeyse dokunulmaz olan kadrolu profesörlerin bile peşine düşülecek kadar ileri gidildiği— ürkütücü bir kanıtı olarak duruyor. Bu, Batı liberal demokrasisinin gerçek durumu hakkındaki kalan tüm yanılsamaları paramparça etmesi gereken bir hikâye. Fakat sonuçta, Guérot’ya yapılan muamele karşısında dehşete düşmek için bir komplo kanıtına ihtiyaç yok. Eğer olaya karışan her aktör gerçekten bağımsız hareket ediyorsa, resim —muhalefete ve çelişkiye karşı o kadar hoşgörüsüz bir düzenin, nerede ortaya çıkarsa çıksın içgüdüsel olarak onu ezmeye yöneldiği bir resim— tartışmasız daha da endişe verici.

Hakikaten de, yakın zamanda yapılan bir çalışma, Almanya’da ana akım anlatılara aykırı görüşler ifade ettikleri için —ya da yazarların kendi deyimiyle, “ideolojik itaatsizlik” nedeniyle— profesörlerin işten çıkarılmasında keskin bir artış olduğunu vurguladı. Bu, kadrolu akademik pozisyonların önceki neredeyse dokunulmazlığına kıyasla önemli bir değişiklik. Elbette bu baskı sadece akademik dünyayla sınırlı değil, Almanya’da yerleşen Stasi benzeri daha geniş bir baskı ve zulüm modelinin parçası. Son yıllarda, bilim insanları, doktorlar, avukatlar, hâkimler, memurlar ve sıradan vatandaşlar da dâhil olmak üzere toplumun geniş bir kesiminden insanlar, çağımızın belirleyici iki krizi olan Kovid-19 salgını ve Ukrayna’daki savaş hakkında muhalif görüşler ifade ettikleri için karalandı, işten atıldı, susturuldu veya hatta yargılandı.

Salgın politikalarının orantılılığı ve bilimsel temeli hakkında erken dönemde sorular soran Wolfgang Wodarg ve Sucharit Bhakdi gibi doktorlar kamuoyu önünde karalandı ve kurumsal (ve bazen hukuki) baskıya maruz kaldı. Sigorta yöneticisi Andreas Schöfbeck, aşıların güvenlik profilini sorgulayan verileri yayımladıktan sonra işini kaybetti. Lisa Fitz ve Eva Herzig gibi sanatçılar ve gösteri dünyasından isimler, eleştirel görüşler dile getirdikleri için performanslarının iptal edildiğini ve sözleşmelerinin feshedildiğini gördü. Tanınmış gazeteci Gabriele Krone-Schmalz ve araştırmacı gazeteci Patrick Baab, Ukrayna ihtilafına diplomatik çözümler önerdikleri için saldırıya uğradı ve mesleki olarak dışlandı.

Hâkimler ve avukatlar bile esirgenmedi. Aile mahkemesi hâkimi Christian Dettmar, okullardaki Kovid tedbirleri aleyhine karar verdikten sonra yasal işlemle karşılaştı. CJ Hopkins gibi yazarlar (davası hakkında burada yazdım), Simon Rosenthal gibi sanatçılar ve kapanma karşıtı Querdenken hareketinin kurucusu Michael Ballweg gibi siyasi aktivistler de giderek daha siyasi görünen bahanelerle yargılandı veya gözaltına alındı.

Bu baskı modelinin azalacağına dair pek işaret yok. Aslında, Friedrich Merz’in liderliği altında yoğunlaşmaya hazır görünüyor. Katı Atlantikçiliği ve Rusya’ya karşı saldırgan duruşuyla tanınan Almanya’nın yeni Şansölyesi, Almanya’yı NATO içinde lider bir askeri güç olarak konumlandırma arzusunu gizlemedi. Söylemi, sadece yeniden silahlanmayı değil, aynı zamanda iç cephede ideolojik uyumu da talep eden daha da çatışmacı bir dış politikaya doğru bir eksen kaymasını öneriyor. Bu bağlamda, muhalefetin giderek artan bir şekilde ulusal güvenliğe tehdit olarak çerçevelenmesi beklenebilir.

Ancak Guérot’un —ve onun gibi diğer çağdaş muhaliflerin— hikâyesi sadece bir baskı hikâyesi değil. Aynı zamanda bir direniş ve dayanma hikâyesidir. Kendi itirafıyla, çok karanlık bir yere sürüklenmiş ve kırılma noktasına çok yaklaşmış, ancak mücadele etme gücünü bulmuştu. Bu güç, kısmen, AfD ve BSW gibi “popülist” alternatifler lehine yerleşik partileri reddeden ülke çapındaki milyonlarca insandan, yani yeni Alman direnişi olarak adlandırılabilecek kesimden aldığı büyük destekten geldi. Gerçekten de Guérot şu anda görevden alınmasına karşı hukuk sistemi aracılığıyla mücadele ediyor.

Bir sonraki duruşma 16 Mayıs’ta Bonn İş Mahkemesi’nde yapılacak. Yargıçların, Guérot’un işten çıkarılmasının siyasi güdümlü olduğunu ve meşru bir temeli bulunmadığını, yani uzun zamandır aşikâr olan şeyi nihayet kabul edeceklerini ummaktan başka çare yok. Lehine verilecek bir karar, maruz kaldığı her şeyden sonra bir nebze adalet sunmakla kalmayacak, aynı zamanda Almanya’da bağımsız bir yargının hâlâ işlediğine ve ülkenin demokratik temellerinin henüz tamamen aşınmadığına dair hayati bir sinyal de gönderecektir.

Avrupa

İsveç, artık bir “sosyal demokrasi” değil

Yayınlanma

Editörün notu: İsveç’teki kritik seçimler öncesinde sağ ve sol blokların suç, göç ve NATO yanlısı dış politika gibi başlıklarda benzer sertlik çizgisine yakınsaması, iktidar değişiminin mevcut gidişatı kökten farklılaştırmayacağını gösteriyor. Ülkenin kapitalizm ile komünizm arasında ‘üçüncü yol’ sunduğu efsanesi, 1990’lardan bu yana uygulanan neoliberal reformlar, zenginlere tanınan vergi ayrıcalıkları ve kamusal refah harcamalarındaki kesintilerle fiilen son bulmuş durumda. İktisatçı Michael Roberts’ın değerlendirmesine göre eğitim ve sağlık gibi kamu hizmetlerinin kâr odaklı özel sektöre devredilmesi nitelik kaybını derinleştirirken, servet eşitsizliği gelişmiş kapitalist ülkeler arasındaki en hızlı tırmanışlardan birini kaydediyor. Yavaşlayan iktisadi büyüme, kamu hizmetlerindeki erozyon ve yoğun göç dalgasının yarattığı toplumsal sıkışma ise aşırı sağcı İsveç Demokratlarının yükselişine zemin hazırlayan temel maddi dinamikleri oluşturuyor.


İsveç, artık bir “sosyal demokrasi” değil

Michael Roberts
The Next Recession
13 Eylül 2026

İsveç, sağ partilerin çoğunluğu elde etmesi halinde aşırı sağın ilk kez hükümete girmesine yol açabilecek, son derece çekişmeli bir genel seçim için bugün sandık başına gidiyor. Bununla birlikte kamuoyu yoklamaları, merkez sol muhalefet ittifakını önde gösteriyor; Sosyal Demokratların lideri Magdalena Andersson ise muhalefette geçen dört yılın ardından yeniden başbakanlık koltuğuna oturmaya en yakın isim konumunda. Ancak Andersson’ın temsil ettiği bloğun aradaki farkı, seçim kampanyasının son günlerinde belirgin biçimde eridi.

Merkez sağdaki Ilımlılar Partisinin lideri ve mevcut Başbakan Ulf Kristersson, 2022 yılında azınlık koalisyonunun hükümet kurabilmesi uğruna köklü bir tabuyu yıkarak göçmen karşıtı İsveç Demokratları (SD) ile uzlaşmaya vardı. Bu mutabakat, SD’ye başta suç ve göç olmak üzere hükümet politikaları üzerinde orantısız bir nüfuz sağladı; Kristersson ise şimdi çıtayı daha da yukarı taşıyarak yeniden iktidara gelmesi durumunda SD’ye bakanlık koltukları vadetti. Andersson’ın Sosyal Demokratları da seçmeni geri kazanma telaşıyla suç, göç ve entegrasyon başlıklarında sağa kaydı. Bu durum, solun olası bir zaferinin yürürlükteki sertlik yanlısı politikalarda köklü bir değişime yol açmayacağı anlamına geliyor. Esasen Danimarka’da tanık olunduğu gibi, Sosyal Demokratlar sağın göç politikasını bütünüyle benimsedi.

Bununla da kalmayıp İsveç’in dış politikadaki köklü ‘tarafsızlık’ çizgisine son verilmesini onayladılar; ülkenin NATO üyeliğini hararetle destekleyerek Ukrayna’da Rus işgaline karşı yürütülen savaşın devamını en tavizsiz savunan aktörlerden biri haline geldiler. Nitekim Rusya’nın Avrupa’yı işgal edeceği varsayımına dayanan ‘tehdit’ algısı, İsveç’teki neredeyse bütün siyasi partilerin ortak teması. Andersson da Financial Times’a verdiği demeçte, hükümetteki temel önceliklerinin Ukrayna ve Avrupa ülkeleriyle “işbirliğini derinleştirmek” olduğunu kaydetti; hayat pahalılığı ya da iktisadi sorunlar ise anlaşılan Andersson’ın öncelikleri arasında yer bulamadı.

Zaten İsveç’in dizginsiz serbest piyasa kapitalizmi ile buyurgan otokratik Komünizm arasında bir ‘üçüncü yol’ sunduğu iddiası baştan beri bir yanılsamaydı. İsveç işçi hareketinin 20. yüzyılın başlarında elde ettiği muazzam kazanımlar adım adım geri alındı. Tıpkı diğer kapitalist ekonomilerde olduğu gibi İsveç’te de 1990’ların ortalarından bu yana neoliberal politikalar uygulanıyor: serbest piyasaya dönüş, zenginler ve şirketler için düşük vergi oranları, refah devletinde ve reel ücretlerde budamalar, tırmanan eşitsizlikler…

İsveç, ABD ve İngiltere’ye kıyasla daha ‘eşitlikçi’ bir gelir dağılımına sahip görünebilir; ancak bu dağılım hâlâ derin bir adaletsizlik barındırıyor ve eşitsizlik, 1990’lardan bu yana gelişmiş kapitalist ekonomiler arasında en hızlı artışı İsveç’te sergiliyor. En yüksek gelire sahip yüzde 10’luk kesim vergi sonrası toplam kişisel gelirin yüzde 33’ünü cebine koyarken, nüfusun alttaki yüzde 50’si yalnızca yüzde 20’lik bir payla yetinmek zorunda kalıyor.

Servet eşitsizliğinde ise tablo daha da vahim. 1980 yılında en zengin yüzde 1’lik kesim toplam kişisel servetin yüzde 17,7’sini elinde tutuyordu; bugün bu oran yüzde 22,5’e ulaştı. En varlıklı yüzde 10’luk dilim 1980’de servetin yüzde 54,4’üne sahipken, bu pay günümüzde yüzde 68,2’ye çıktı. Buna mukabil İsveç nüfusunun en alttaki yüzde 50’lik kesimi 1980’de toplam servetin yalnızca yüzde 13,4’ünü alabiliyordu; şimdilerde ise borçlanmadaki (ipotek kredileri vb.) fahiş artış yüzünden varlıkları eksi yüzde 10,9 düzeyinde, yani servetlerinden çok borçları bulunuyor (Dünya Eşitsizlik Veritabanı verileri). Çoğu İskandinav ülkesinde olduğu gibi İsveç’te de 1990’lar boyunca yürürlüğe konan vergi reformları; sermaye kazançları vergisinin düşürülmesi, servet vergisinin hafifletilmesi veya tamamen kaldırılması yoluyla varlıklı hanelerin vergi yükünü hafifletti. Eşzamanlı olarak da yoksullara yönelik sosyal yardımlarda kesintiye gidildi.

İsveç artık kamusal hizmet sunumunun timsali sayılmaz. Ülke, bedeli devlet tarafından ödenen kamu hizmetlerinin özel sektör eliyle temin edilmesinde dünya liderleri arasında yer alıyor. Ortaöğretim kurumlarının yaklaşık üçte biri ‘bağımsız okul’ statüsünde ve bunların çoğunluğu kâr amacı güden şirketler tarafından işletiliyor; temel sağlık hizmeti sağlayıcılarının ise yaklaşık yüzde 40’ı özel mülkiyete ait. Hatta bu işletmelerin hisseleri borsada işlem görüyor. Hizmet üretiminin taşerona devredilmesi, nitelik kaybını beraberinde getirdi. İsveç okulları, uluslararası değerlendirmelerde dünyanın en iyileri arasından “en vasatlarından birine” geriledi. Sosyal Demokratlar bağımsız okulların kâr elde etmesine ve temettü dağıtmasına uzun süredir karşı çıkıyor; ne var ki bu uygulamayı sona erdirecek bir meclis çoğunluğunu hiçbir zaman toparlayamadılar.

Bir de göç meselesi var. Suriye ve Irak’taki felaketin ardından ülkeye Orta Doğu’dan 600 bini aşkın göçmen giriş yaptı. Göçmenlerin kayda değer bölümünü genç ve bekâr erkekler oluşturuyor; bu işgücü, kapitalist işletmelerin ve kamu sektörünün vasıfsız işlerdeki ağır emek açığını kapatmasına katkı sağladı. Ancak nüfus başına düşen göçmen yoğunluğu diğer tüm Avrupa ekonomilerinden katbekat fazla ve bu durum, neoliberal tedbirlerin hırpaladığı kamu hizmetleri üzerindeki baskıyı iyice ağırlaştırdı. İsveç’in küçük kasabaları bir yandan düşük ücretler ve zayıflayan hizmetlerle boğuşurken diğer yandan yoğun bir göç akınıyla karşılaştı. İsveç Demokratlarının ‘İsveç İsveçlilerindir’ eksenindeki ırkçı ve milliyetçi söyleminin zemin bulup yeşerdiği ortam tam olarak buydu.

İsveç Demokratlarının yükselişi; Almanya, Fransa, İtalya, Danimarka ve diğer AB ülkelerinin yanı sıra İngiltere’deki Brexit sürecinde ve ABD’de Trump örneğinde gözlemlenen sözde popülizm dalgasının bir kopyası niteliğinde. Bu tablo, 1960’ların ortasında Altın Çağ’ın kapanmasının ardından, bilhassa da küresel finansal çöküş, Büyük Durgunluk ve bunu izleyen Uzun Depresyon sonrasında kapitalizmin vaatlerini yerine getiremeyişinin doğal bir sonucu. İsveç kapitalizmi, tıpkı Almanya gibi (fakat çok daha küçük bir ölçekte), son birkaç on yıldır ve özellikle 2008’den bu yana iktisadi büyümede belirgin bir yavaşlama yaşıyor.

Yeni parlamentoda hangi siyasi blok -ister sol ister sağ- çoğunluğu elde ederse etsin, sonuç pek bir şeyi değiştirmeyecek.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Polonya kendi uydu ağını kurarak Musk’a bağımlılığı bitirmeyi hedefliyor

Yayınlanma

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin Starlink benzeri yerli bir uydu iletişim ağı kuracağını açıkladı. 34. Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı (MSPO) kapsamında konuşan Tusk, Polonya ve Avrupa’nın güvenliğinin “tek bir kişinin hevesine bağlı kalamayacağını” vurguladı.

Tusk, Polonya haber platformu Wiadomosci’nin aktardığı konuşmasında projenin ciddiyetine dikkat çekti: “Evet, bu bir meydan okuma, bir hayal; ancak kesinlikle boş bir heves değil. Bugün başlattığımız bu sürecin nihai hedefinin Polonya’nın kendi Starlink sistemi olabileceğini ve olacağını ifade ettik.”

Polonya’nın uzay alanında sahiden kayda değer bir ortak olduğunu belirten Tusk, bu girişimin yalnızca milli bir tatmin meselesi taşımadığını dile getirdi. Başbakan konuşmasını şöyle sürdürdü: “Açık konuşayım: Polonya’nın ve Avrupa’nın güvenliği tek bir kişinin hevesine bırakılamaz. Kendi uydu iletişim sistemimiz olmadan tam bir güvenlikten söz edemeyiz.”

Donald Tusk, yıl sonuna kadar Polonya’nın uzaydan birkaç dakika içinde görüntü aktarabilen dokuz uyduya sahip olacağını kaydetti.

Tusk, savunma fuarında uydu projesinin yanı sıra yeni ağır piyade muharebe aracının adını da duyurdu. “Ayı” (Niedźwiedź) ismi verilen araç, mevcut Borsuk modelinden 12 ton daha ağır bir yapıyla üretildi. Aracın yüksek hareket kabiliyetini koruduğu ve mürettebat korumasını önceliklendirdiği bildirildi.

Polonya basınından Rzeczpospolita gazetesi, ağustos ayında Elon Musk’ın sahibi olduğu SpaceX şirketinin uydu interneti hizmet koşullarını değiştirdiğini yazmıştı.

Yeni kuralların Polonya’yı Avrupa mobil kapsama bölgesinden çıkarması, Polonyalı kullanıcılar açısından maliyet artışı riskini beraberinde getirdi.

Gelişmeler üzerine Polonya Dışişleri Bakanı Radosław Sikorski, sosyal medya üzerinden SpaceX’in sahibi Elon Musk’a yönelik bir uyarıda bulundu. Sikorski mesajında şu ifadelere yer verdi: “Bak Elon Musk, Polonyalı Starlink kullanıcılarına yönelik ayrımcılığı durdur; aksi takdirde hizmetlerin karşılığında sana ödediğimiz yıllık 50 milyon doları yeniden değerlendirebiliriz.”

Ukrayna ordusu, Şubat 2022’de çatışmaların başlamasından bu yana cephede Starlink uydu terminallerini yoğun biçimde kullanıyor. Ukrayna Silahlı Kuvvetleri için sağlanan Starlink hizmetinin faturasını Polonya Dijitalleşme Bakanlığı karşılıyor.

Geçen yılın mart ayında Musk, Starlink erişiminin kesilmesi halinde Ukrayna’nın cephe hattının çökeceğini ileri sürmüştü. Musk yaptığı paylaşımda, “Benim Starlink sistemim Ukrayna ordusunun omurgasını oluşturuyor. Sistemi kapatırsam tüm cephe hatları çöker” demişti.

Polonya Dışişleri Bakanı Sikorski ise Musk’ın bu sözlerine karşılık, Ukrayna’daki Starlink bağlantısının masraflarını karşıladıklarını, böyle bir senaryoda yıllık 50 milyon dolar harcayan Polonya’nın farklı hizmet sağlayıcılarına yönelmek zorunda kalacağını belirtmişti.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Leipzig’deki İHA olayında tanık ifadeleri resmi iddialarla çelişiyor

Yayınlanma

Leipzig/Halle Havalimanı’nda geçen ay düşürülen insansız hava aracına ilişkin çalışan ifadeleri, Almanya’nın Rusya’yı suçlayan resmi anlatımıyla ve basına yansıyan patlayıcı görüntüleriyle uyuşmuyor. Görgü tanığı personel, kargo alanına inen sıradan bir tüketici cihazının elle yakalandığını, patlayıcı taşımadığını ve hemen peşinden özel ekiplerin olağandışı bir hızla sahaya ulaştığını savunuyor.

Almanya basını ile NATO müttefiklerinin yayın organlarında yer alan ve Leipzig Havalimanı sahasına geçen ay Rus ajanları tarafından yerleştirildiği iddia edilen patlayıcı düzeneğe ait fotoğrafların gerçek olmadığına dair ikna edici kanıtlar ortaya çıktı.

Ukraynalı araştırmacı gazeteci Anatoliy Şariy, havalimanı çalışanlarının tanıklıklarına dayandırdığı anlatımında, yayımlanan görsellerin olay yerindeki ilk manzarayla örtüşmediğini, söz konusu hava aracının ise fotoğraf ve video çekimi amacıyla üretilmiş, piyasada kolayca erişilebilen küçük ve ucuz bir tüketici cihazı olduğunu kaydetti.

Şariy’nin 6 Eylül tarihinde X platformunda paylaştığı ayrıntılı aktarım, insansız hava aracının ele geçirilişine ve sonrasındaki resmi müdahaleye bizzat tanıklık eden havalimanı personeline dayanıyor.

Anlatılanlara göre çalışanlardan biri, böylesi bir cihazın kayda değer ilave bir yük taşıyabileceğinden dahi şüphe duyuyor.

Berlin yönetimi ise Leipzig’deki hadiseden doğrudan Moskova’yı sorumlu tutuyor. Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, 1 Eylül günü yaptığı açıklamada Rusya’yı işaret ederek şunları söyledi:

“Leipzig’deki saldırı girişimiyle Rus yönetimi, zaten ağır baskı altındaki ikili ilişkilerimize bilinçli şekilde daha büyük zararlar verme kararı almıştır. Federal İçişleri Bakanı’nın az önce dile getirdiği hükümet çizgisi geçerlidir. Almanya güvenliğini koruyor; güvensizlik yaymak isteyen karşı güçlere karşı kendini savunuyor. Federal Hükümet bu nedenle Leipzig’deki hibrit saldırının faili olarak Rusya’ya karşı gerekli adımları atıyor.”

Wadephul, Rusya’nın sergilediği tutumu Avrupa genelindeki eylemlerin bir halkası olarak niteledi:

“Rusya Federasyonu’nun az önce tarif edilen tehlikeli adımları; Avrupa’ya dönük istikrarsızlaştırma, dezenformasyon yayma, tehdit, sabotaj ve saldırganlık girişimlerinin uzun bir zincirini oluşturuyor. Ne yazık ki Almanya da bunun dışında kalmadı. Rus liderliği ülkemize açık bir husumetle yaklaşıyor.”

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise aynı gün Rus basınına verdiği demeçte suçlamaları reddederek hadisenin bir kurgu olduğunu savundu. Putin, meselenin iç siyasetle ilişkili olduğunu öne sürdü:

“Bunun büyük ölçüde iç siyasi durumla ilgili olduğuna inanıyorum. Şansölye’nin siyasi pozisyonu karmaşık. Vatandaşları kendisine güvenmiyor. Bunun sebebi de açık; ulusal çıkarları savunmak yerine bunları heba ediyor. Belirgin ekonomik hatalar ortada: İşletmeler kapanıyor, insanlar işlerini kaybediyor, hayat standartları hızla geriliyor. Bu adımı neden attıkları meçhul. Sadece tek bir açıklamaları var: ‘Saldırgan Rusya’ya’ karşı durmak zorundalar. Kanıt mı istiyorsunuz? İşte oraya kendileri yerleştirdi.”

Kuzey Akım boru hattına yönelik sabotaja da değinen Putin, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Birkaç ay ya da bir yıl önce Alman makamlarının Kuzey Akım boru hattını patlatmakla Rusya’yı suçladığını herkese hatırlatmak isterim. Böylesine tuhaf bir fikir ortaya atmalarına gerçekten şaşırmıştım; zira biz Avrupa’ya gaz satmak istiyorduk. Bugün de gaz sağlamaya hazırız. Yapmaları gereken tek şey düğmeye basmak, bu kararı almak. Ancak ABD yaptırımları ve diğer her şey yüzünden buna cesaret edemiyorlar. Güzel, ama şimdi attıkları adımların ardındaki sebepleri açıklamak zorundalar. Düşen oy oranları ve Saksonya dahil yaklaşan seçimler göz önüne alındığında, Alman iktidar çevrelerinin siyasi geleceği tartışmalı hale geliyor. Bence açıklama tam olarak budur. Bunun yeni bir hata olduğunu ve Alman halkının menfaatleriyle çeliştiğini düşünüyorum.”

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da 6 Eylül’de yaptığı değerlendirmede, Berlin yönetiminin suçlamalarını fiili bir savaş ilanı olarak gördüklerini dile getirdi. Vesti internet sitesinin aktardığına göre Lavrov şu ifadeleri kullandı:

“Leipzig, havalimanı. Orada bir insansız hava aracı buldular. Rus yapımı olduğunu söylediler, kimse araştırmaya dahi gerek duymadı. Bu durum, özünde gerçek bir savaşın başlangıcıdır. Başkonsolosluğu Bonn’dan çıkardılar, anlaşmayı feshettiklerini ilan ettiler. Berlin’deki Rus Evi kapatılıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, daha doğrusu Büyük Vatanseverlik Savaşı’nın başlamasından önce de Almanların diplomatik temsilciliklerini kapattığını hatırlıyorum. Merz’in Almanya’yı yeniden Avrupa’nın lider askeri gücü yapma yönündeki tüm açıklamaları hayata geçiriliyor. Aslında bize savaş açıyor. Tarihin dersleri hiç alınmamış. Nazizmin metastazlarının yeniden yüzeye çıktığı görülüyor. Bu tehlikeli bir gelişme. Rus liderliğinin gereken sonuçları çıkaracağına inanıyorum.”

Moskova’dan yazan deneyimli gazeteci John Helmer’ın aktardığı kulis bilgilerine göre bazı Alman kaynaklar, Alman polis ve istihbaratınca izlenen, içine sızılmış yerel muhalif grupların ve aşırı sol yapıların bu olayda kullanılmış olabileceğine işaret ediyor.

Güvenlik birimlerinin hadiseden önceden haberdar olabileceğini öne süren kaynaklar, Kızıl Ordu Fraksiyonu çizgisindeki aşırı sol unsurların askeri üretime müdahale tatbikatları yaptığını savunuyor.

Aynı kaynaklar, Ukrayna tarafının sahip olduğu insansız hava aracı tecrübesiyle Rus parçalarından cihazlar üretip sahte bayrak operasyonu yürütebilecek yetenekte olduğunu ve Kuzey Akım soruşturmasında Almanya’da tutuklanan dalgıçların intikamını alma saikine sahip olabileceğini iddia ediyor.

Hadiseye ilişkin yeni tanıklıkları kamuoyuna taşıyan Ukraynalı gazeteci Anatoliy Şariy, 2012 yılından bu yana sürgünde yaşıyor ve uzun yıllardır çeşitli fiziki saldırıların hedefi durumunda.

Şariy’nin İngilizce kaleme aldığı ve havalimanı tanıklıklarına dayanan haberi şu detayları aktarıyor:

Leipzig/Halle Havalimanı sahası daha önce güvenlik ihlallerine sahne olmuştu. 1 Ağustos 2024 tarihinde “Letzte Generation” (Son Nesil) adlı çevre hareketine mensup yedi eylemci, dış güvenlik çitlerini üç ayrı noktadan keserek havalimanının kısıtlı bölgesine girmişti. Eylemcilerden beşi kendilerini taksi yollarına yapıştırmış, diğer iki kişi ise eylemi gerçekleştiremeden yakalanmıştı. Yaşanan bu olay, yabancı kişilerin gece vakti güvenlik çemberini aşarak uçuş operasyon sahasına erişebildiğini belgelemişti.

Şariy’ye konuşan çalışan, insansız hava aracı hadisesinin kamuoyuna yansıtılandan çok farklı bir seyir izlediğini aktarıyor. Olay, gece saatlerinde DHL uçaklarının bakımının yapıldığı ve Antonov uçaklarının konuşlandığı “Vorfeld 2” bölgesinde, bir kargo uçağının yükleme aşamasında meydana geldi. Havalimanı personeli daha önce de tesis çevresinde uçan cihazlara rastlıyordu. Havalimanı sınırından geçen S8a karayolunun yakınında bir acil çıkış kapısı ile pisti rahat gören bir nokta bulunuyor. Gece saatlerinde havacılık meraklıları iniş ve kalkış yapan uçakları fotoğraflamak için bu alanda toplanıyor. Kaynak, geçmişte bu bölgede çok sayıda insansız hava aracının görüldüğünü, ancak bu araçların insanlara veya uçaklara bu denli yaklaşmadığını dile getiriyor.

Olay gecesi ise yükleme sürerken küçük bir hava aracı kargo uçağının etrafında dönmeye başladı ve bir personelin hemen yanında havada asılı kaldı. Görgü tanığı çalışanlar aygıtın nereden havalandığını göremedi. Cihaz yeterince alçaldığında personel müdahale ederek aracı eliyle yere bastırdı ve pervanelerine hasar vererek etkisiz hale getirdi. Ardından telsizle cihazın zaptedildiğini bildirdi.

Tanık çalışanın asıl dikkat çektiği nokta bundan sonraki süreç oldu. Telsiz anonsunun hemen ardından, yalnızca birkaç dakika içinde polis ekipleri, bomba imha uzmanları, itfaiye personeli, özel bomba imha robotu dahil ağır ekipmanlar ve televizyon ekipleri aprona ulaştı. Havalimanının Leipzig kent merkezine yaklaşık 20 kilometre mesafede yer alması, personelin zihninde soru işaretleri doğurdu. Zira dışarıdan gelen kişilerin doğrudan piste girmesi mümkün değil; güvenlik kontrolünden geçip “Tagesausweis” (günlük giriş kartı) almaları gerekiyor. Kaynak, yalnızca bu onay prosedürünün bile ciddi vakit aldığını, dolayısıyla tam teçhizatlı özel ekiplerin ve kameramanların anonsun hemen peşinden alana ulaşmasının olağandışı bir hız taşıdığını belirtiyor.

Tanık, cihazda patlayıcı veya fünye bulunduğu yönündeki haberleri kesin bir dille reddediyor. Aracı eliyle düşüren personelin hiçbir patlayıcı madde ya da fünye görmediğini aktaran kaynak, basında Çek yapımı Semtex patlayıcı ile servis edilen fotoğrafların sahadaki ilk durumla uyuşmadığını ifade ediyor. İlgili çalışan, haberleri izledikten sonra olayın kamuoyuna sunuluş biçimine tepki gösterse de işini kaybetme endişesiyle sessiz kalıyor.

Olayın ardından havalimanı çevresinde güvenlik önlemleri artırıldı. Daha önce uçak gözlemcilerinin beklediği S8a yolu üzerindeki acil çıkış kapısı çevresinde artık polis ekipleri 24 saat nöbet tutuyor.

Mevcut tablo, hadiseye dair birbiriyle taban tabana zıt iki anlatı ortaya koyuyor: Resmi makamların sunduğu, tehlikeli bir insansız hava aracının tespit edilip acil durum protokollerinin işletildiği anlatım ile sıradan bir sivil cihazın personelce düşürüldüğü ve hemen ardından önceden hazırlanmış izlenimi veren geniş çaplı bir güvenlik ve medya operasyonunun başlatıldığını savunan çalışan anlatımı.

Havalimanı personelinin ifadeleri olayın kesin olarak provokasyon olduğunu tek başına kanıtlamasa da yanıtlanması gereken somut sorular barındırıyor: Telsiz anonsu tam olarak saat kaçta yapıldı; polis, uzmanlar ve gazeteciler hangi saatte arandı; ekipler kısıtlı alana ne zaman ayak bastı; patlayıcıyı ilk kim, hangi aşamada tespit etti; patlayıcı madde düşürüldüğü an cihaza monteli halde miydi; aygıtı ilk hangi görevli inceledi; bomba uzmanları gelmeden önce çekilmiş fotoğraflar mevcut mu ve medya çalışanları aprona nasıl giriş sağladı?

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English