Bizi Takip Edin

Avrupa

Saygın Alman siyaset bilimci Ulrike Guérot nasıl ‘devlet düşmanı’ ilan edildi?

Yayınlanma

Editörün notu: İtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi, Alman siyaset bilimci Ulrike Guérot’un yaşadığı siyasi zulmü mercek altına alıyor. Ulrike Guérot, Almanya’nın saygın akademisyenlerinden biriyken, Kovid-19 salgını önlemlerini ve Ukrayna’daki vekalet savaşını eleştirmesinin ardından hedef hâline geldi, medya tarafından karalandı ve sonunda intihal suçlamalarıyla üniversitedeki görevinden atıldı. Fazi, bu süreci Guérot’un itibarını sarsmak ve onu susturmak amacıyla yürütülen, siyasi güdümlü ve hatta istihbarat kurumlarının dâhil olabileceği planlı bir kampanya olarak değerlendiriyor. Fazi, Ulrike Guérot vakasının, Almanya ve genel olarak Batı toplumlarında artan otoriterleşmenin, ifade özgürlüğünün daraltılmasının ve muhalif seslere yönelik tahammülsüzlüğün endişe verici bir yansıması olduğuna işaret ediyor.


Devlet düşmanı: Ulrike Guérot’un maruz kaldığı siyasi zulüm

Guérot, yıllarca Almanya’nın en saygın siyaset bilimcilerinden biriydi. Ancak salgınla mücadeleyi ve Ukrayna’daki vekalet savaşını eleştirmesinin ardından kendini halk düşmanı olarak buldu.

Thomas Fazi

12 Mayıs 2025

Pek çok okur Ulrike Guérot’un adını hiç duymamış olabilir; ancak bu makalenin sonunda, onun Avrupa’da yakın tarihin en şaşırtıcı siyasi zulüm vakalarından birinin merkezinde yer aldığı düşünüldüğünde, bunun nasıl mümkün olduğunu merak edeceklerdir.

Daha birkaç yıl öncesine kadar Guérot, Almanya’nın ve Avrupa’nın en saygın siyaset bilimcilerinden ve AB’ye entegrasyon konusunda önde gelen seslerden biri olarak kabul ediliyordu. Son yirmi yıldır AB’nin geleceği üzerine yapılan tartışmaları takip eden herkes için Guérot ve onun “Avrupa Cumhuriyeti” hakkındaki fikirleriyle karşılaşmamış olmak neredeyse imkânsızdı. Üretken bir akademisyen ve kamu entelektüeli olarak, sık sık AB politikasının çeşitli yönleri hakkında konuşmaya davet edilirdi.

Guérot ile ilk kez 2018’de Helsinki’de, Avrupa Birliği hakkında canlı bir kamuoyu tartışmasına girdiğimizde tanıştım. Birliğin mevcut hâliyle eksiklikleri konusunda hemfikir olsak da çözüm konusunda keskin bir şekilde ayrışıyorduk: Ben AB’nin dağıtılmasını ve egemen ulus devletlere geri dönülmesini savunurken, Guérot birliğin radikal bir şekilde demokratikleştirilmesini savunuyordu. Guérot’un vizyonu ilham vericiydi ama aynı zamanda, özellikle akademik çevrelerde uzun süredir ana akımı temsil eden bir perspektif olan ilerici Avrupacılığın köklü geleneğine de tam olarak uyuyordu.

Sahiden de kariyerinin büyük bölümünde Guérot, Almanya’nın (ve Avrupa’nın) entelektüel-siyasi düzeninin tam teşekküllü bir üyesiydi. Doksanlı yıllarda, o zamanki Alman Hristiyan Demokrat Partisi dış ilişkiler sözcüsü Karl Lamers ve eski AB Komisyonu başkanı Jacques Delors gibi önde gelen siyasetçilerin himayesinde çalışmaya başladı.

2000’li yılların başlarından itibaren önce German Marshall Fund’ın dış politika direktörlüğü, ardından da Avrupa’nın en önemli transatlantik düşünce kuruluşlarından ikisi olan Avrupa Dış İlişkiler Konseyi’nin direktörlüğü görevlerini üstlendi. 2013 yılında Guérot, Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck’un Fransa’ya yaptığı resmi ziyaretteki resmi heyette bile yer aldı.

2010’lu yılların ortalarına gelindiğinde, Berlin’deki European School of Governance’a bağlı European Democracy Lab’ı kurduğunda, Guérot Avrupa meseleleri konusunda önde gelen uzmanlardan biri olarak kendini kabul ettirmiş, Alman ve Avrupa gazetelerinde geniş çapta yayınlar yapmış ve kendi ülkesindeki tartışma programlarına sık sık katılır olmuştu.

Helsinki’deki karşılaşmamızın ardından Guérot ve ben zaman zaman Avrupa hakkında fikir alışverişinde bulunmaya devam ettik, ta ki salgın patlak verene kadar. 2020’de dünyayı saran çılgınlığı anlamlandırmaya çalışırken, kendimi uzun süredir çalışmalarımı tanımlayan AB’ye (dez)entegrasyon tartışmasından uzaklaşırken buldum.

Dahası, Kovid rejimine karşı son derece eleştirel bir duruş sergileyen soldan bir yazar olarak, bu deneyim bir zamanlar kendime ait gördüğüm siyasi toplulukla kesin bir kopuşu işaret ediyordu. Salgının aşırı kutuplaşmış atmosferinde, bir zamanlar Guérot gibi liberal ilericilerle diyaloğu mümkün kılan ana akım sol ile hâlâ paylaştığım ne kadar ortak zemin varsa hepsi tamamen ortadan kalktı. Gerçekten de, biraz mahcup bir şekilde itiraf etmeliyim ki, entelektüel ve akademik camiadaki hemen hemen tüm meslektaşlarının yaptığı gibi, Guérot’un da Kovid ortodoksluğuyla aynı çizgide olduğunu varsaymıştım.

İşte bu yüzden, iki yıl önce beklenmedik bir anda beni aradığında, anlatacağı hikâye karşısında şaşkına döndüm ve olayların tamamen benim radarımın dışında gelişmiş olmasından biraz utandım. Son konuşmamızdan bu yana Almanya’nın en çok karalanan figürlerinden biri hâline geldiğini; üniversitedeki görevinden alındığını, medya tarafından karalandığını, akademik çevre tarafından dışlandığını ve hatta devlet düşmanı olarak etiketlendiğini anlattı. Nutkum tutulmuştu. Ülkenin en saygın kamu entelektüellerinden birinin başına bu nasıl gelebilirdi?

Guérot’un gözden düşüşü, Ekim 2020’de salgın tedbirlerini, artan ideolojik uyum iklimini ve buna eşlik eden kabul edilebilir görüşlerin endişe verici daralmasını —Kovid politikasını sorgulayan herkesin siyasi ve medya düzeni tarafından hızla düşmanlıkla karşılandığı bir ortamda— alenen eleştirmeye başlamasıyla başladı.

Guérot’un liberal-ilerici bakış açısıyla —belki biraz safça— sadece Habermasçı açık tartışma ilkelerini, yani kamuoyunun daha iyi olan argümanın gücünden doğması gerektiği inancını savunuyordu. Başlangıçta kendisi bile salgının başlattığı otoriter “yeni normalin” boyutunu —ya da salgın kısıtlamalarını sorgulayarak ve demokratik gerileme uyarısında bulunarak görünmez bir kırmızı çizgiyi aştığını— tam olarak fark etmemişti. Neredeyse bir gecede, kurumların, medyanın ve kamuoyunun geniş kesimlerinin gözünde, beğenilen bir düşünürden “sorunlu bir figüre” dönüştü.

Eleştirel yorumlar ve makalelerin ardından Guérot, yoğun medya incelemesinin ve sosyal medya öfkesinin hedefi hâline geldi. Makaleler artık onun argümanlarını tartışmıyor; onu “tartışmalı” olarak etiketleyip “komplo teorisyeni” diyerek göz ardı ederek kişisel olarak ona saldırıyorlardı. İlkeli duruşunun, 2020 yazında Berlin ve diğer şehirlerde büyük gösteriler düzenleyen ve siyasi-medya düzeni tarafından hızla “aşırı sağcı” olarak damgalanan kapanma karşıtı protestocular arasında giderek daha popüler hâle gelmesi, ona yönelik tepkiyi daha da derinleştirdi. Pek çok kişinin gözünde, hayat boyu ilerici olan Guérot artık “ilişkili olduğu çevreler nedeniyle faşistti”.

Bununla birlikte, 2021’in başlarında akademik itibarı hâlâ bozulmamış görünüyordu. 2021 baharında, Avrupa’nın siyasi meseleleri üzerine yıllarca süren akademik araştırmalarının taçlandırılması niteliğinde, prestijli Bonn Üniversitesi tarafından işe alındı. Kovid konusundaki duruşu etrafındaki tartışmalara rağmen Guérot, üniversitedeki meslektaşları tarafından sıcak karşılandı; meslektaşları, böylesine tanınmış ve başarılı bir ismi saflarına katmaktan bariz biçimde memnuniyet duyuyorlardı.

O yıl Noel tatili sırasında Guérot, salgın politikalarına yönelik eleştirilerini kaleme aldı. Sonuç, Mart 2022’de yayımlanan Wer schweigt, stimmt zu (Sessiz kalmak kabul etmek demektir) oldu. Hükümetin Kovid müdahalesinin orantısızlığını sert bir şekilde eleştiren ve acil bir toplumsal ve kamusal hesaplaşma çağrısında bulunan kitap, büyük bir başarı yakaladı. Haftalarca çok satanlar listesinde kaldı ve Guérot, resmi kamusal söylemde susturulmuş veya iftiraya uğramış Alman toplumunun geniş bir kesimine ses verdiği için teşekkür eden insanlardan mektup ve e-posta yağmuruna tutuldu.

Akademik dünya ise Guérot’ya karşı sert bir tavır aldı: Makaleler yazmak veya röportajlar vermek bir şeydi ama kendi deyimiyle, “demokrasiyi bir virüse feda etmeye ve sözde güvenlik için özgürlüklerini bahse yatırmaya istekli olanları” açıkça eleştiren bir kitabın tamamını, hem de çok satan bir kitabı yayımlamak bambaşka bir şeydi. Başka bir görünmez kırmızı çizgiyi daha aşmıştı. Önde gelen akademisyenler Twitter’da ona saldırdı. Konferans davetleri azalmaya başladı. Bonn Üniversitesi’ndeki görece yeni işyerinde bile öğrenciler ve meslektaşları ondan uzaklaşmaya veya aktif olarak ona karşı seferber olmaya başladı. Salgın, akademik dünya ile genel kamuoyu arasında giderek büyüyen bir uçurumu ortaya çıkarmıştı ve Guérot kendini ortada kalmış buldu.

Bu arada, kitap yayımlanmadan hemen önce Rusya Ukrayna’yı işgal etmiş, kamuoyu tartışmasını daha da zehirlemiş ve militarize etmişti. Kovid dönemini tanımlayan Maniheist düşünce ve ahlaki mutlakiyetçilik daha da yoğunlaştı. Ukrayna’yı desteklemek vatani bir turnusol kâğıdı hâline geldi; hükümet politikasının eleştirilmesi artık “kamu sağlığına tehdit” olarak görülmüyor, ihanete yakın olarak çerçeveleniyordu. Guérot bir kez daha kendini tüm bunların merkezinde buldu.

2022’nin ilk yarısında, o zamana kadar seyrekleşmiş birkaç TV programında barış, diyalog ve diplomasi çağrısında bulundu; bu çağrılar, programlardaki hepsi kategorik olarak savaş yanlısı kampta yer alan diğer konuklardan histerik tepkiler aldı. Guérot bir kez daha medyanın ilgi odağına itildi ve yine kendi seçmediği bir role, bu kez sözde “Putin savunucusu” rolüne büründürüldü. Bu durum, önde gelen siyasetçilerden de gelen, ona karşı yeni bir büyük saldırı dalgasını tetikledi. Sosyal medyadaki Guérot’a yönelik suçlamalar giderek artan bir şekilde Bonn Üniversitesi’ne de yöneltiliyordu; bu, sadece onu değil, aynı zamanda işverenini de kamuoyu önünde küçük düşürmeye yönelik açık bir girişimdi. Bonn’daki çeşitli fakülte ve öğrenci grupları Guérot aleyhine açıklamalar yayımladı.

Ancak Guérot yılmadı. Aksine, Rusya-Ukrayna savaşı hakkında bir kitap üzerinde çalışmaya başladı ve bunu mümkün olan en kısa sürede yayımlamaya kararlıydı. Bu arada, 2022 yazında medyada ilk intihal suçlamaları ortaya çıkmaya başladı. Bunlar manşetlere taşınsa da aslında iki kitabındaki başka kaynaklardan dolaylı alıntılanmış veya kısmen alıntılanmış materyalleri içeren, nispeten küçük çaplı iddialardı. Hatta bazı durumlarda, kitabın sonraki baskılarında hataları kabul etmişti. Makalelerde tarif edilen örüntüler —dağınık dipnotlar, belirsiz kaynak kullanımı ve gevşekçe yeniden ifade edilmiş fikirler— aldatmaya değil, en kötü ihtimalle zaman kısıtlamalarından kaynaklanan gözden kaçırmalara işaret ediyordu.

Çok daha endişe verici olan, bazı Alman medya kuruluşlarının, ne kadar küçük olursa olsun herhangi bir hata veya tutarsızlığı ortaya çıkarma umutsuzluğuyla Guérot’un tüm eserlerini satır satır adli bir incelemeden geçirmek için kayda değer kaynaklar ayırmasıydı. Bu gazetecilik değildi; planlı bir imha operasyonuydu. Nitekim Bonn Üniversitesi, iddia edilen bilimsel suistimal nedeniyle Guérot hakkında neredeyse derhal bir soruşturma başlattı. Bu arada, bu karalama kampanyasının ardında, ona kin güden birkaç gazetecinin işinden daha büyük bir şeylerin döndüğünü düşündüren tuhaf şeyler olmaya başladı.

Örneğin, 4 Haziran’da Frankfurter Allgemeine Zeitung‘da çıkan ilk intihal suçlaması, daha 3 Haziran akşamı Guérot’un Wikipedia sayfasında linklenmişti. Ya birileri çok yakından takip ediyordu ya da bu, Guérot’un itibarını yok etmeye yönelik daha planlı bir kampanyanın —potansiyel olarak istihbarat ve güvenlik kurumları içindeki güçlü unsurları içeren bir kampanyanın— parçasıydı.

O zamanlar Guérot’un kendisi bu tür iddialara paranoyakça fanteziler diyerek güler geçerdi. Ta ki Ağustos 2022’nin başlarında, Almanya’nın istihbarat teşkilatı BND için çalışan eski bir arkadaşından beklenmedik bir telefon alana kadar. Arkadaşı bir görüşme teklif etti, fakat telefonunu evde bırakmasını tembihledi. Anlattıkları, doğrudan bir Frederick Forsyth romanından fırlamış gibiydi. Arkadaşı ona, “Dikkatli olmalısın Ulrike. Hedef alındın. Seni yok etmek istiyorlar,” dedi. Wikipedia sayfasındaki son düzenlemelerin, hepsi Atlantik’in diğer yakasında, Washington’da bulunan bir avuç IP adresine kadar takip edilebildiğini söyledi. Mesaj açıktı: Guérot’un aktivizmi, Almanya’da ve ötesinde, NATO çevrelerindeki üst düzey kişilerin dikkatini çekmişti.

Başlangıçta Guérot şüpheciydi. “Neden bu kadar güçlü kurumlar benim gibi birinden bu kadar korksun ki? Ne gücüm var ne de siyasi bir makamım,” diye sordu. Arkadaşı, “Karizman var Ulrike, insanlar sana hayranlık duyuyor ve saygı gösteriyor. Böyle zamanlarda, bu tam da kamuoyunu etkileyebilecek türden bir şeydir,” diye yanıtladı. Guérot toplantıdan şok içinde ayrıldı, ancak içinde bir şüphe kalmıştı, belki de arkadaşı abartmıştı. Sonuçta, istihbarat görevlilerinin her köşede komplo görmesi doğaldır. Fakat yaşananlar, kısa sürede onun son yanılsamalarını —ya da umutlarını— ortadan kaldıracaktı.

Eylül sonlarında, Rusya-Ukrayna savaşı hakkındaki kitabının taslağını teslim ettikten kısa bir süre sonra, Guérot’un prestijli NDR Kurgu Dışı Eser Ödülü için jüri üyesi olarak —aynı sabah kamuoyuna duyurulan— daveti saatler içinde aniden iptal edildi. Günler içinde Ulrike’nin, Milano, Brüksel ve Viyana’daki uzun zamandır planlanmış konferansları da dâhil olmak üzere takvimindeki kalan tüm konuşma etkinliklerinden davetleri geri çekildi. Açıkça görülüyordu ki, sadece Almanya’da değil, tüm Avrupa’da Guérot’u kamusal alaandan silmek için planlı bir çaba yürütülüyordu. Bir keresinde, etkinlik organizatörlerinden biri olan Avusturyalı bir iş derneğinin çalışanı, Guérot’ya özel olarak iptalin “üst makamdan gelen bir telefon” üzerine yapıldığını bildirdi.

Guérot artık arkadaşının doğruyu söylediği korkunç olasılıkla yüzleşmek zorunda kalmıştı. Düşmanları etrafındaki her şeyi yakıp yıkıyordu. Kendisi de hafiften paranoyaklaşarak, bu ani iptal dalgasının, sadece günler sonra raflardaki yerini alan yeni kitabının çıkışıyla kasıtlı olarak aynı zamana denk getirilip getirilmediğini merak etmeden duramadı. Hauke Ritz ile birlikte yazdığı Endspiel Europa (Avrupa’nın Son Oyunu), Ukrayna savaşını, kısmen ABD’nin Ukrayna’ya müdahalesiyle provoke edilmiş, NATO ve Rusya arasında bir vekalet savaşı olarak bağlamsallaştırıyordu. Bu görüş bugün Donald Trump’ın kendisi tarafından bile giderek daha fazla kabul görse de kitap çıktığı zaman Almanya’da lanetlenmiş bir görüştü (ve büyük ölçüde bugün hâlâ öyle).

Kovid metninde olduğu gibi, kitabın yayımlanması Guérot’ya karşı yeni bir kamuoyu karalama dalgasını tetikledi, bu kez daha önce karşılaştığı her şeyden daha yoğun ve agresif bir dalgaydı bu. NATO’yu karşısına alarak Guérot muhtemelen son kırmızı çizgiyi aşmıştı. Kendi üniversitesi, ikisini de açıkça belirtmeden hem Guérot’dan hem de kitabından uzaklaştığını belirten bir kamuoyu açıklaması yayımladı. Kısa bir süre sonra Guérot hastalık iznine ayrıldı: 2021’in sonlarından bu yana hakkında yazılan 200’e yakın kötü niyetli makale ile iki yıl süren amansız saldırılar ve artan psikolojik baskı onu yıpratmıştı. Kampanyanın amacına ulaştığı söylenebilirdi: Guérot, duygusal ve psikolojik olarak çökmüştü. Bu noktada arkadaşlarının çoğu da ondan uzaklaşmıştı. Ve yine de, son iptal eylemi henüz gelmemişti.

Sadece birkaç ay sonra, Şubat 2023’te Guérot’ya, bu tür durumlarda alışılageldiği üzere bir uyarı bildirimi veya olası hataları düzeltme şansı verilmeden, Bonn Üniversitesi’nden intihal gerekçesiyle atıldığı bildirildi. Farkında olduğu ön soruşturmalar vardı ama hastalık izni nedeniyle kendini layıkıyla savunamamıştı. Karar emsalsizdi: Savaş sonrası Almanya’da daha önce hiçbir profesör sadece intihal nedeniyle görevden alınmamıştı. Durumu daha da absürt hâle getiren ise iddia edilen ihlallerin niteliğiydi; akademik tezler bile olmayan, genel bir kitleye yönelik polemik denemeler olan eserlerde, bir düzine sayfaya yayılmış ve toplam içeriğin kabaca yüzde 1’ine tekabül eden küçük atıf hataları söz konusuydu.

Bunun, Guérot’un akademik nitelikleri veya bilimsel dürüstlüğü ile hiçbir ilgisi olmayan, siyasi güdümlü bir karar olduğundan şüphe edilemez. Bir Alman yorumcunun belirttiği gibi: “Suçlamaların —kısmen doğru olsa bile— sadece bir bahane olarak hizmet ettiği açık değil mi? Özünde bu, muhtemelen başkalarını da caydırmak gibi ek bir amaçla, rahatsız edici bir figürü cezalandırmakla ilgiliydi.” Üniversitenin bilimsel suistimal şüphesi durumları için ombudsmanı olan anayasa hukukçusu Prof. Dr. Klaus F. Gärditz’in salgın sırasında hükümetin uyguladığı tedbirlerin sesli bir destekçisi olduğu —ve dolayısıyla Guérot’un pozisyonlarına karşı açıkça önyargılı olduğu— düşünüldüğünde bu durum daha da belirginleşiyor.

Fakat bu hikâyede herhangi bir bireye odaklanmak yanıltıcı olur, zira Guérot’un gözden düşüşünü bu kadar çarpıcı kılan şey, medya, üniversite ve —eğer arkadaşına inanılacak olursa— NATO istihbarat aygıtının unsurları da dâhil olmak üzere birden fazla aktör arasındaki bariz koordinasyondur. Gerçekten de, olayların dizisine bakıldığında, medyanın körüklediği “intihal skandalının”, akademik suistimal kisvesi altında bir işten çıkarma için zemin hazırlayan daha geniş bir stratejinin parçası olup olmadığını merak etmemek elde değil.

Bunları yazarken ironinin; bizzat bu tür teorileri desteklediği iddiasıyla itibarı sarsılan birini savunurken, Guérot’un düşüşünü bazılarının “komplo teorisi” olarak adlandırabileceği bir şeyi öne sürerek anlamlandırmaya çalıştığımın fazlasıyla farkındayım. Ancak tam da bu nedenle, ona ve entelektüel dürüstlüğe, ana akım çevrelerde nasıl karşılanacağına bakılmaksızın, kanıtların bizi nereye götürürse götürsün takip etme borcumuz var.

Ve bunun sadece bir cadı avı değil, siyasi bir zulüm vakası olduğuna —Guérot’un, statükoya tehdit oluşturan etkili bir kamu entelektüeli olduğu için Alman devletinin unsurları da dâhil olmak üzere güçlü güçler tarafından hedef alındığına— inanmak için iyi nedenler var. Bunun için sadece iptal edilmesi değil, yok edilmesi gerekiyordu. İki yıl boyunca Guérot’un on yıllardır inşa ettiği her şey; itibarı, güvenilirliği, arkadaşlıkları ve nihayetinde konumu —geçim kaynağıyla birlikte— sistematik olarak elinden alındı. Hatta cezasının bu kadar ağır olmasının nedeninin, hayatının büyük bölümünde düzenin bir parçası olması ve en büyük sapkınlığı işleyerek, yani kendisi için düşünerek ona ihanet ettiği şeklinde görülmesi olduğu bile iddia edilebilir.

Onun davası, Alman toplumunun ve daha genel olarak Batı toplumlarının otoriter sürüklenişinin —muhalefetin artık tartışılmadığı, cezalandırıldığı, hatta bir zamanlar neredeyse dokunulmaz olan kadrolu profesörlerin bile peşine düşülecek kadar ileri gidildiği— ürkütücü bir kanıtı olarak duruyor. Bu, Batı liberal demokrasisinin gerçek durumu hakkındaki kalan tüm yanılsamaları paramparça etmesi gereken bir hikâye. Fakat sonuçta, Guérot’ya yapılan muamele karşısında dehşete düşmek için bir komplo kanıtına ihtiyaç yok. Eğer olaya karışan her aktör gerçekten bağımsız hareket ediyorsa, resim —muhalefete ve çelişkiye karşı o kadar hoşgörüsüz bir düzenin, nerede ortaya çıkarsa çıksın içgüdüsel olarak onu ezmeye yöneldiği bir resim— tartışmasız daha da endişe verici.

Hakikaten de, yakın zamanda yapılan bir çalışma, Almanya’da ana akım anlatılara aykırı görüşler ifade ettikleri için —ya da yazarların kendi deyimiyle, “ideolojik itaatsizlik” nedeniyle— profesörlerin işten çıkarılmasında keskin bir artış olduğunu vurguladı. Bu, kadrolu akademik pozisyonların önceki neredeyse dokunulmazlığına kıyasla önemli bir değişiklik. Elbette bu baskı sadece akademik dünyayla sınırlı değil, Almanya’da yerleşen Stasi benzeri daha geniş bir baskı ve zulüm modelinin parçası. Son yıllarda, bilim insanları, doktorlar, avukatlar, hâkimler, memurlar ve sıradan vatandaşlar da dâhil olmak üzere toplumun geniş bir kesiminden insanlar, çağımızın belirleyici iki krizi olan Kovid-19 salgını ve Ukrayna’daki savaş hakkında muhalif görüşler ifade ettikleri için karalandı, işten atıldı, susturuldu veya hatta yargılandı.

Salgın politikalarının orantılılığı ve bilimsel temeli hakkında erken dönemde sorular soran Wolfgang Wodarg ve Sucharit Bhakdi gibi doktorlar kamuoyu önünde karalandı ve kurumsal (ve bazen hukuki) baskıya maruz kaldı. Sigorta yöneticisi Andreas Schöfbeck, aşıların güvenlik profilini sorgulayan verileri yayımladıktan sonra işini kaybetti. Lisa Fitz ve Eva Herzig gibi sanatçılar ve gösteri dünyasından isimler, eleştirel görüşler dile getirdikleri için performanslarının iptal edildiğini ve sözleşmelerinin feshedildiğini gördü. Tanınmış gazeteci Gabriele Krone-Schmalz ve araştırmacı gazeteci Patrick Baab, Ukrayna ihtilafına diplomatik çözümler önerdikleri için saldırıya uğradı ve mesleki olarak dışlandı.

Hâkimler ve avukatlar bile esirgenmedi. Aile mahkemesi hâkimi Christian Dettmar, okullardaki Kovid tedbirleri aleyhine karar verdikten sonra yasal işlemle karşılaştı. CJ Hopkins gibi yazarlar (davası hakkında burada yazdım), Simon Rosenthal gibi sanatçılar ve kapanma karşıtı Querdenken hareketinin kurucusu Michael Ballweg gibi siyasi aktivistler de giderek daha siyasi görünen bahanelerle yargılandı veya gözaltına alındı.

Bu baskı modelinin azalacağına dair pek işaret yok. Aslında, Friedrich Merz’in liderliği altında yoğunlaşmaya hazır görünüyor. Katı Atlantikçiliği ve Rusya’ya karşı saldırgan duruşuyla tanınan Almanya’nın yeni Şansölyesi, Almanya’yı NATO içinde lider bir askeri güç olarak konumlandırma arzusunu gizlemedi. Söylemi, sadece yeniden silahlanmayı değil, aynı zamanda iç cephede ideolojik uyumu da talep eden daha da çatışmacı bir dış politikaya doğru bir eksen kaymasını öneriyor. Bu bağlamda, muhalefetin giderek artan bir şekilde ulusal güvenliğe tehdit olarak çerçevelenmesi beklenebilir.

Ancak Guérot’un —ve onun gibi diğer çağdaş muhaliflerin— hikâyesi sadece bir baskı hikâyesi değil. Aynı zamanda bir direniş ve dayanma hikâyesidir. Kendi itirafıyla, çok karanlık bir yere sürüklenmiş ve kırılma noktasına çok yaklaşmış, ancak mücadele etme gücünü bulmuştu. Bu güç, kısmen, AfD ve BSW gibi “popülist” alternatifler lehine yerleşik partileri reddeden ülke çapındaki milyonlarca insandan, yani yeni Alman direnişi olarak adlandırılabilecek kesimden aldığı büyük destekten geldi. Gerçekten de Guérot şu anda görevden alınmasına karşı hukuk sistemi aracılığıyla mücadele ediyor.

Bir sonraki duruşma 16 Mayıs’ta Bonn İş Mahkemesi’nde yapılacak. Yargıçların, Guérot’un işten çıkarılmasının siyasi güdümlü olduğunu ve meşru bir temeli bulunmadığını, yani uzun zamandır aşikâr olan şeyi nihayet kabul edeceklerini ummaktan başka çare yok. Lehine verilecek bir karar, maruz kaldığı her şeyden sonra bir nebze adalet sunmakla kalmayacak, aynı zamanda Almanya’da bağımsız bir yargının hâlâ işlediğine ve ülkenin demokratik temellerinin henüz tamamen aşınmadığına dair hayati bir sinyal de gönderecektir.

Avrupa

İngiltere, Rusya ile gerilimi artırıyor

Yayınlanma

Birleşik Krallık ile Rusya arasındaki ilişkilerde yaşanan son tehlikeli gerginlik, iki ülkenin savaşın eşiğine gelmesi endişesini yükseltiyor.

Birleşik Krallık, Ukrayna’ya uzun menzilli insansız hava araçları (İHA) tedarik etmeye başladı ve bu araçların Rusya’nın iç kesimlerindeki hedeflere yönelik saldırılarda kullanılmasına izin verdi.

Kiev, bu insansız hava araçlarını özellikle Rus petrol rafinerilerini vurmak için kullanıyor.

Buna karşılık, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Moskova’nın bunu Birleşik Krallık’ın savaşa müdahalesi olarak değerlendireceğini belirtti.

İngiltere Başbakanı Andy Burnham, ilk yurt dışı ziyareti kapsamında gece treniyle Ukrayna’nın başkenti Kiev’e gitti. Ülkenin bağımsızlık günü kutlamalarına katılan Burnham, Ukrayna’da uzun menzilli füze üretilmesinin önünü açan gizli savunma planlarını teslim etti.

Birleşik Krallık, 2024 yılının sonlarında Ukrayna’ya, Rusya’nın kalbindeki hedefleri vurmak için İngiliz Storm Shadow seyir füzesini kullanma iznini ilk kez vermişti.

O dönemde, Kursk bölgesine yönelik bir Storm Shadow saldırısı başlangıçta doğrulanmıştı.

Sunday Times’ın yakın zamanda doğruladığı üzere, Londra bu karara, Moskova’nın Kiev’in uzun menzilli Batılı silahları kullanmasını kendi “kırmızı çizgilerinden” birini aşmak olarak göreceğini tam olarak bilerek yeşil ışık yakmıştı. 

Fakat Storm Shadow’un kullanılabilirliği, özellikle birim maliyetinin 750.000 İngiliz sterlini üzerinde olması nedeniyle sınırlı kabul ediliyordu. Ayrıca, bu seyir füzesinin menzili yalnızca yaklaşık 250 kilometre.

Bu yıl Birleşik Krallık bir adım daha ileri giderek Ukrayna’ya uzun menzilli insansız hava araçları (İHA) da tedarik etmeye başladı.

Bunlar da artık sadece Donbas ve Kırım’a değil, aynı zamanda Rusya’nın iç bölgelerine yönelik saldırılarda da kullanılıyor.

BAE Systems’ın iştiraki Callen-Lenz’in ürettiği Nyan modeli İHA, Belgorod yakınlarındaki hedeflere yönelik saldırılarda kullanıldı.

Bir diğeri ise, sınırdan sırasıyla yaklaşık 340 ve 700 kilometre uzaklıkta bulunan Volgograd ve Yaroslavl’daki petrol rafinerilerine yönelik saldırılarda kullanıldı. Bu model ve üreticisi şu ana kadar gizli tutuldu.

Nisan ayında İngiliz hükümeti, 2026 yılı boyunca Birleşik Krallık’ta üretilen yaklaşık 120.000 insansız hava aracını Ukrayna’ya tedarik edeceğini duyurdu. Bunların kaç tanesinin uzun menzilli silah olduğu bilinmiyor.

Rusya, bundan böyle silahların üretildiği fabrikaların “meşru hedefler” olduğunu ilan edebilir. Hatta Rus hükümeti bunu Nisan ayında zaten yapmıştı. O dönemde Moskova, uzun menzilli silahların üretimi ve teslimatının, ilgili ülkeleri “kademeli olarak Ukrayna’nın stratejik arka cephesi haline getireceğini” belirtmişti. Böylelikle bu ülkeler “Rusya ile bir savaşa sürükleneceklerdi.”

Kremlin’in yanıtlarından biri de Birleşik Krallık’taki büyükelçisini geri çağırmak oldu. Yedi yılı aşkın bir süre boyunca Rusya’nın Birleşik Krallık büyükelçisi olarak görev yapan Andrei Kelin, 21 Temmuz’da diplomatik görevinden ayrıldı.

Moskova, onun yerine geçecek herhangi bir adayı Dışişleri Bakanlığı’na sunmadı ve büyükelçilik personelinin, halefinin ne zaman atanacağına dair herhangi bir bilgisi olmadığı anlaşılıyor.

The Times’a göre yerine geçecek birinin bulunmamasının, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkileri fiilen bir alt seviyeye indirdiği ve Moskova ile Londra arasındaki iletişimin tamamen kopacağına dair endişelere yol açtığı yönünde kaygılar var.

Rusya Büyükelçiliği sözcüsü, Kelin’in Birleşik Krallık ile “ilişkileri ve iletişim kanallarını korumak için önemli çabalar sarf ettiğini” belirterek, Londra yönetimini Rusya ile “çatışma yolunu” seçmekle suçladı.

Sözcü şöyle devam etti:

“Birleşik Krallık’ın ülkemize yönelik politikalarını yeniden gözden geçirmesi halinde, daha yapıcı ve saygılı bir diyaloğun nihayetinde yeniden kurulabileceği umuduyla İngiltere’den ayrıldı. Bu arada, büyükelçiliğin başına maslahatgüzar geçmiştir.”

Pazar günü Londra’daki büyükelçilik, Kremlin’in “iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin seviyesini düşürme” niyetinde olmadığını, “tüm alanlarda Rusya-Birleşik Krallık ilişkilerinin durumunun tamamen Londra’nın inisiyatifiyle eşi görülmemiş derecede düşük bir seviyeye gerilediğini” savundu.

Kelin’in ayrılışı, bir ay önce 11 Haziran’da, büyükelçilikte Rusya Günü’nü kutlamak amacıyla düzenlenen bir parti sırasında kurum içinde duyurulmuştu.

Aynı gün Moskova’da, İngiliz Büyükelçi Nigel Casey, Fransız ve Alman temsilcilerle birlikte, “Kremlin’in Ukrayna’daki saldırganlığını kınamak” üzere Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı ile nadir görülen bir görüşme gerçekleştirmişti.

The Times’a konuşan bir savunma kaynağı, askeri temsilciler arasında hiçbir gizli iletişim kanalı kurulmadığını belirtti.

Üst düzey bir diplomatik kaynak ise diyalogun kesilmesinin son derece endişe verici olduğunu söyledi:

“Özellikle düşman devletler arasında bu iletişim kanallarını sürdürmek önemlidir. İletişim ve gerginliğin azaltılması, potansiyel olarak tehlikeli senaryoların felakete dönüşmesini önlemenin tek yoludur.”

Bir ulusal güvenlik kaynağı, bu hamlenin, Ukrayna’ya destek konusunda İngiltere’nin üstlendiği öncü rolün Kremlin’de öfkeye yol açmasının ardından Moskova’dan gelen kasıtlı bir sinyal olabileceği uyarısında bulundu.

Kaynak, “Temelde ‘sizler önemli değilsiniz’ diyorlar ve açıkçası Londra ile Birleşik Krallık artık hiçbir şey ifade etmiyor,” dedi.

Moskova’daki eski İngiliz askeri ataşesi John Foreman, büyükelçiler arasında bir boşluk oluşmasının daha önce görülmeyen bir durum olmadığını söyledi ama ekledi:

“Fakat bu hafta büyükelçiliğin sert açıklaması ve 2019’dan bu yana, özellikle de Ukrayna’daki savaşın başlamasından beri ikili ilişkilerde yaşanan büyük bozulma, bu sefer ilişkilerin kalitesini kalıcı olarak düşürüp düşürmeyeceklerini merak etmeme neden oluyor.”

Alman hükümeti de, Rusya topraklarının derinliklerine yönelik saldırıları mümkün kılmak amacıyla Almanya’da uzun menzilli insansız hava araçlarının üretilmesini ve Ukrayna’ya teslim edilmesini destekliyor. Bu tür teslimatların halihazırda gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği belirsiz.

Alman şirketleri, Alman tesislerinde Ukraynalı firmalarla işbirliği içinde Ukrayna silahlı kuvvetleri için insansız hava araçları üretmeye başlamakla kalmamış; bu araçların Almanya sınırları içinde Rus saldırılarına karşı güvende olduğunu da savunuyorlar.

Ayrıca, Alman-Amerikan startup’ı Auterion ile Ukraynalı insansız hava aracı üreticisi Airlogix, Münih yakınlarındaki bir tesiste uzun menzilli insansız hava araçları üretmek üzere bir ortak girişim başlatıyor.

Doğu Almanya’da ikinci bir fabrika inşa edilecek. Bu, hükümetin açık talebi üzerine gerçekleşiyor.

Savunma Bakanı Boris Pistorius, Eylül 2025’te Berlin’in Ukrayna’nın “uzun menzilli insansız hava araçları alımına yönelik desteğini” yoğunlaştıracağını duyurmuştu. Bu amaçla yaklaşık 300 milyon avro ayrılacağı bildirildi.

Zaman çizelgesine gelince, nisan ayında Münih bölgesinden Ukrayna’ya ilk uzun menzilli drone sevkiyatının birkaç ay içinde gerçekleştirilmesinin planlandığı belirtilmişti. Bunun gerçekleşip gerçekleşmediği henüz belli değil.

Bu soru büyük önem taşıyor; zira eğer öyleyse, Almanya’da üretilen drone’lar çoktan Rusya’nın kalbindeki hedefleri vurmuş olabilir. Bu durumda Almanya’nın da savaşın bir tarafı haline gelmiş olacağı endişeleri baş gösterecek.

Okumaya Devam Et

Avrupa

CDU ve CSU, AfD konusunda kararsız

Yayınlanma

Almanya için Alternatif’in (AfD) önlenemeyen yükselişi sürerken, “merkez sağ”daki Hıristiyan Birlik partileri CDU ve CSU, ne yapacağını bilemiyor.

POLITICO, federal hükümet ve çeşitli eyalet hükümetlerindeki yetkililere AfD hakkında sorular yöneltti. Cevap verme konusundaki isteksizlik, özellikle CDU ve Bavyera’daki kardeş partisi CSU arasında dikkat çekiciydi. Üst düzey parti yetkilileri ve eyalet bakanları ya yorum yapmayı reddettiler ya da isimlerinin açıklanmasını istemediler.

POLITICO’ya göre bu temkinlilik anlaşılır; zira CDU ve CSU bir zamanlar merkezin sağındaki siyasi alanı tamamen domine ederken, bugün AfD bu alanı yavaş yavaş ele geçiriyor.

Sosyal Demokratlar ve Yeşiller ise AfD’ye karşı harekete geçme konusunda daha istekliydiler.

Haber için yapılan görüşmelerde tek bir endişe ön plana çıktı: AfD’nin Başkan Vladimir Putin’in Rusya’sıyla daha yakın ilişkiler kurulmasını savunması göz önüne alındığında, iç güvenlik ve özellikle istihbarat bilgilerinin korunması.

Thüringen Eyaleti İçişleri Bakanı olarak görev yapan Sosyal Demokrat Georg Maier’e göre, AfD’nin Moskova’ya “iyi kanalları” var.

Maier, “AfD, Saksonya-Anhalt’ta başbakanı çıkarırsa, Kremlin’de şampanya mantarları patlayacak,” dedi.

Saksonya-Anhalt’ta AfD karşıtı güvenlik duvarı çökmek üzere

6 Eylül’de yapılacak seçimlerde Saksonya-Anhalt’ı yönetmesine neredeyse kesin gözüyle bakılan AfD’yi kontrol altına almak için henüz bir eylem planı bulunmasa da, Berlin’de ve bazı eyalet başkentlerinde bu konudaki yaklaşım, soyut aşamayı çoktan geride bırakmış durumda.

POLITICO’ya göre AfD’nin hassas tartışmalara erişimini sınırlamanın bir yolu, basitçe daha fazla tartışma düzenlemek olabilir.

AfD’li Ulrich Siegmund’un bir yıl boyunca başkanlık etmesinin beklendiği eyalet başbakanları toplantısının yanı sıra, Almanya’nın eyaletleri düzenli olarak bakanlar düzeyindeki “konferanslar” ağı aracılığıyla koordinasyon sağlıyor.

Bunların en önemlilerinden biri, ülkenin en acil güvenlik ve istihbarat meselelerinin tartışıldığı içişleri bakanları konferansı.

Dikkate alınan seçeneklerden biri, içişleri bakanlarının olağan toplantılarını sürdürmekle birlikte, özellikle hassas konular için ayrı toplantılar düzenlemek.

Bu toplantılara, Saksonya-Anhalt temsilcisi hariç, yalnızca Almanya’nın diğer 15 içişleri bakanı katılacak. Birkaç bakan, bu varsayımsal senaryoyu POLITICO’ya doğruladı.

Bu fikir, Alman siyasetinde uzun süredir yerleşik bir uygulamaya dayanıyor. Eyalet hükümetleri, hangi siyasi kampın iktidar çoğunluğuna sahip olduğuna bağlı olarak gayri resmi olarak “A” ve “B” eyaletleri olarak gruplandırılıyor: Bir yanda Sosyal Demokratların liderliğindeki hükümetler, diğer yanda muhafazakâr hükümetler. Önemli konferanslar öncesinde her iki kamp da kendi içlerinde koordinasyon sağlıyor.

Doğu Alman seçmenler, AfD’nin hükümete katılmasını istiyor

Bu model AfD’ye uygulandığında, dışlanmış hükümet bir tarafta, diğer herkes ise diğer tarafta yer alır.

Anayasa hukuku emeritus profesörü ve Saksonya Anayasa Mahkemesi’nin eski yargıcı Christoph Degenhart, bu fikrin kesinlikle düşünülebilir olduğunu söylüyor: “Bunun ne kadar süreyle işe yarayacağı ve mahkemelerin buna müsamaha gösterip göstermeyeceği ise elbette ayrı bir soru.”

Maier’e göre, AfD ile ilgili en büyük endişelerden biri, partinin Moskova’ya olan yakınlığı. Bakanın en büyük endişesi, özellikle AfD’nin İçişleri Bakanlığı’nı yönetmesi. Bakan, böyle bir bakanlığı yöneten kişinin son derece gizli bilgilere erişim imkânı elde edeceğini belirtti.

Bununla birlikte, Almanya’nın iç istihbarat ağından devletin tamamını dışlamak mümkün olmaz; “terör saldırılarına” karşı koruma da dahil olmak üzere kamu güvenliği, bunu imkansız kılar.

Bakan, “Fakat ortak bilgi sistemlerimize, belirli bilgileri engelleyen bariyerler, yani ‘Çin setleri’ kurabiliriz. ‘Çin setleri’ buraya tam uyuyor. AfD’nin yalnızca Moskova’ya karşı zaafı yok,” diye ekledi.

Peki Maier hangi bilgileri engelleyebilir? Cevap: “Aşırı sağcılıkla ve casusluk alanının tamamıyla ilgili tüm istihbaratı AfD’den uzak tutmamız gerekir.”

Aldığı hukuki danışmanlığı gerekçe gösteren Maier, böyle bir “önleyici segmentasyon”un yasal olarak mümkün olduğunu da ekledi. Bunun nispeten hızlı bir şekilde uygulanması da mümkün ve ona göre “Hükümetin kurulması bir gecede gerçekleşmeyecek.”

AfD’nin Saksonya-Anhalt şubesi sözcüsü Patrick Harr, Rusya’ya yakınlık yönündeki tüm suçlamaları reddetti ve şöyle konuştu:

“Bu tamamen saçmalık. Moskova’ya bağlı bir ‘kırmızı telefon’umuz yok. Batı ya da Doğu fark etmez, herkesle konuşuruz. Bu, dosyaları teslim edeceğimiz anlamına gelmez. Aksini iddia edenler saçmalıyor. Bu tür bilgilere erişimimiz olursa, bir koalisyon partisi olarak sorumluluğumuzun bilincindeyiz.”

Fakat Yeşiller milletvekili ve istihbarat denetim komisyonu başkan yardımcısı Konstantin von Notz, Avusturya’daki sağcı Özgürlük Partisi’nin (FPÖ) iktidarda olduğu dönemi bir “ibret vesikası” olarak gösterdi.

Söder: AfD’yi öylece ortadan kaldıramazsınız

2017’de iktidara girdikten sonra FPÖ, içişleri bakanlığını devralmıştı. Ertesi yıl polis, Avusturya’nın iç istihbarat servisine baskın düzenlemiş ve müttefik kurumlardan gelen bilgiler de dahil olmak üzere hassas verilere el koymuştu.

Batı istihbarat ortakları bunun üzerine gizli bilgilerin paylaşımını kısıtlamıştı. Avusturya istihbarat servisi ise, resmi olarak gönüllülük esasına dayanan Batı istihbarat servislerinin gayri resmi ağı olan Bern Kulübü’nün çalışma gruplarından geçici olarak çekilmişti.

Von Notz, örneğin müttefiklerin, Almanya’nın iç istihbarat servislerinin “aşırılıkçılar, casuslar ve diğer güvenlik tehditleri” hakkında bilgi alışverişinde kullandığı veri tabanına Rusya’nın erişebileceğinden şüphe duyması halinde, bir AfD hükümeti altında Almanya’nın da benzer bir durumla karşı karşıya kalabileceğini söyledi.

Yeşil politikacı, “İngilizler, Amerikalılar, Polonyalılar, Ukraynalılar: herkes, bilgilerin Moskova’ya aktarılacağı korkusuyla artık bizimle bilgi paylaşmayacaktır,” diye uyardı.

Hem AfD mensupları hem de partinin muhalifleri tarafından bahsedilen bir diğer araç, daha zengin eyaletlerden gelen paralar ve ek federal fonlar yoluyla daha yoksul eyaletlere destek sağlayan Almanya’nın mali dengeleme sistemi.

Saksonya-Anhalt, on yıllardır bu sisteme bağımlı. Ön verilere göre, 2025 yılında eyalet bütçesinin neredeyse beşte birini oluşturan yaklaşık 2,8 milyar avro aldı.

Bu tür ödemeleri azaltmak ya da hatta durdurmak, bir AfD hükümetinin işini zorlaştırmanın ya da partiyi siyasi düzenin kabul edilebilir bulduğu şekilde davranmaya zorlamanın bir yolu olabilir.

AfD’nin Saksonya-Anhalt şubesinde bu senaryo gerçek bir risk olarak görülüyor.

Fakat yasal engeller oldukça büyük olacak. Almanya’nın zengin eyaletlerinden Baden-Württemberg’in Yeşil maliye bakanı Danyal Bayaz, “Mali dengeleme sistemi anayasada yer alıyor ve siyasi rüzgârlara göre kolayca değiştirilebilecek bir araç değil,” dedi.

Öte yandan Bayaz’a göre, dayanışmaya dayalı bir federal devlet, hukukun üstünlüğüne yönelik ortak taahhütlere bağlıdır. Bir eyalet hükümeti bu ilkeleri sorgularsa ya da hukuki açıdan şüpheli özel yollar izlerse, bu durum federal hükümet ve diğer eyaletlerle olan güven ve işbirliğini, “mali konularda da dahil olmak üzere” etkileyecektir.

Bayaz’ın sözcüsü, bunun bakanın kişisel değerlendirmesi olduğunu, Yeşiller’in liderlik ettiği ve CDU’nun küçük ortak olarak yer aldığı koalisyon hükümetinin mutabık kalınmış bir tutumu olmadığını vurguladı.

Bir diğer seçenek ise en güçlü anayasal aracı, yani “federal zorlama”yı (Bundeszwang) kullanmak.

Almanya Anayasası’nın 37. maddesi uyarınca, federal hükümet, eyaletleri temsil eden Bundesrat’ın onayıyla, bir eyaleti yasal yükümlülüklerini yerine getirmeye zorlamak için “gerekli önlemleri” alabilir.

Basitçe söylemek gerekirse: Berlin, bir eyalet hükümetini federal yasalara uymaya zorlayabilir.

Bu hüküm bugüne kadar hiç kullanılmadı.

AfD’nin sağcı entelektüel çevrelerinde, federal zorlama uzun süredir gerçekçi bir senaryo olarak değerlendiriliyor.

2025 yılında, mülkü Saksonya-Anhalt’ta bulunan ve New York Times tarafından bir zamanlar “Almanya’nın yeni sağının peygamberi” olarak nitelendirilen yayıncı Götz Kubitschek, POLITICO’ya verdiği demeçte, tam da bunun gerçekleşmesini beklediğini söyledi.

Olası bir tetikleyici unsur yalnızca tahmin edilebilir. Örneğin, Saksonya-Anhalt’ta bir AfD hükümeti sığınmacıların en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamazsa, federal hükümet bu hizmetlerin yeniden sağlanması için bağlayıcı talimatlarla müdahale edebilir.

Bu müdahale, nihayetinde eyalete ve tüm eyalet makamlarına talimat verme yetkisine sahip bir federal komiser aracılığıyla gerçekleştirilebilir.

Öte yandan Almanya’nın siyasi müesses nizamı, ülkenin ilk AfD hükümetini bu sonbaharda ya da daha sonra kontrol altına almak için ne yaparsa yapsın, riskler ortada.

“Liberal demokrasiyi savunmak” amacıyla alınan önlemler, AfD’nin ve seçmenlerinin çoğunun temel şikâyetini daha da körükleyebilir: Müesses nizamın, parti kazansa bile onu kabul etmeyi reddetmesi.

Bu konudaki kamuoyu, eskisine göre daha bölünmüş durumda. Temmuz ayında yapılan temsili bir ankete göre, Almanların sadece yüzde 42’si Sosyal Demokratlar ve CDU’nun AfD ile işbirliğini reddetmesini hâlâ doğru buluyor.

Başka bir anket ise dışlama stratejisine verilen desteğin 2025’in başındaki yüzde 54’ten yüzde 46’ya düştüğünü gösterdi.

AfD ile MAGA arasındaki dans tüm Alman sağını memnun etmiyor

Olağan dışı bir şey yapmamak, yerleşik partiler için en güvenli seçenek olabilir. AfD, yıllardır muhalefette güçlenerek rakiplerinin hatalarını ve tutulmayan vaatlerini siyasi yakıt olarak kullandı ama hiçbir zaman iktidarda olmadı.

İktidara geldiğinde, yetersizlik ve iç çekişmelerin batağına saplanabilir ve bu da rakiplerinin özel savunma manevralarına gerek kalmamasını sağlayabilir.

AfD’nin kendi çevresindeki kilit isimler bu tehlikenin farkında. Kubitschek, 2025 yılında POLITICO’ya Siegmund’un eyalet şubesiyle ilgili olarak, “En başarılılar gibi hazırlanmak zorundalar,” demişti.

Bir başka etkili aşırı sağcı entelektüel ve bir AfD milletvekilinin danışmanı Benedikt Kaiser de partinin mutlak çoğunluğu kazanması durumunda ihtiyatlı olunması gerektiğini tavsiye ederek, “Hükümetteki ilk 90 gün içinde AfD, korku yaratmayan bir politika izlemeli,” dedi ve örnek olarak “aile yardımları, ücretsiz okul yemekleri, bunun gibi şeyler”i gösterdi.

Almanya’nın siyasi kurumu bir AfD eyalet hükümetini kontrol altına almanın yollarını ararken, partinin entelektüel liderleri daha acil bir endişeyle boğuşuyor: Basitçe iktidarda olmak, ülkenin siyasi ana akımının tasarlayabileceği herhangi bir önlemden daha etkili bir kısıtlama unsuru haline gelebilir.

Okumaya Devam Et

Avrupa

NATO, Fransa seçimlerinden endişeli

Yayınlanma

Fransa’da 2027’de yapılacak seçimlerde NATO ile ilişkileri değiştirmek isteyen güçlü adayların varlığı Brüksel’de kaygıyla karşılanıyor.

POLITICO’da yer alan habere göre Ulusal Birlik (RN) lideri Marine Le Pen NATO’nun entegre komutanlığından ülkesini çıkarmak isterken, solcu Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) lideri Jean-Luc Mélechon ise ittifaktan tamamen ayrılmayı savunuyor.

Hem Le Pen hem de Mélenchon, görüşlerini yüksek sesle ve net bir şekilde dile getirdi.

Le Pen mayıs ayında yaptığı açıklamada, “NATO’nun entegre komutasından ayrılmalıyız,” demişti.

Üstelik bu sadece seçim kampanyası retoriği gibi görünmüyor. Konuyu ilk elden bilen bir yetkiliye göre, Le Pen bu yılın başlarında üst düzey bir Fransız askeri komutanla yaptığı kapalı kapılar ardındaki toplantıda da aynı noktaya değindi.

Yetkili, Le Pen’in ayrıca Fransa’nın eninde sonunda Rusya ile ilişkilerini yeniden kurmak zorunda kalacağını savunduğunu da ekledi.

Hükümete yakın bir Fransız milletvekili, “Bugün, Ulusal Birlik içinde iktidarı yeniden ele geçiren … Rus yanlısı kanattır,” dedi.

Mélenchon ise daha da ileri ediyor. Uzun süredir NATO’yu eleştiren Mélenchon, geçen ayın sonlarında, Amerika’nın “açıkça düşmanca” tutumu nedeniyle NATO’dan tamamen çekilmeyi de içeren bazı temel uluslararası önceliklerini ana hatlarıyla açıkladı.

Fransız siyasetçi, haziran ayında katıldığı bir konferansta, “NATO üyeliğinin devamı söz konusu olamaz,” demişti.

POLITICO’ya göre ittifak, Avrupa’ya yönelik Washington’un savunma taahhüdüne ilişkin şüphelerle boğuşurken ve Rusya’nın olası bir saldırısına karşı hazırlık amacıyla silahlanmasını sürdürürken, Fransa’da yapılan son anketler, gelecek yılki seçimlerde Fransız seçmenlerin yaklaşık yarısının NATO’ya karşı çıkan “sert çizgideki” adayları desteklediğini gösteriyor.

AB’nin tek nükleer gücü olan Fransa’nın NATO’dan çekilmesi, ittifakta şok dalgaları yaratacak, Romanya ve Estonya’daki Fransız birliklerinin konuşlandırılmasını belirsizliğe sürükleyecek, önemli savaş teçhizatına erişimi kısıtlayacak ve 32 üye ülke arasındaki askeri koordinasyonu zayıflatacak.

Friends of Europe düşünce kuruluşunda kıdemli savunma uzmanı ve eski NATO sözcüsü Jamie Shea, ABD’nin varlığının azalmasıyla birlikte, hedefin Fransa da dahil olmak üzere Avrupalıların daha fazla sorumluluk üstlenmesi olduğu bir dönemde, “büyük bir Avrupa ülkesinin ittifaktan uzaklaşmasını istemeyeceklerini” söyledi.

NATO’nun birleşik komutasından ayrılmanın yaratacağı etkiler, hem Paris hem de ittifak için sorunlara yol açacak.

Finlandiya Savunma Bakanı Antti Häkkänen, POLITICO’ya verdiği demeçte şunları söyledi:

“Fransa’nın güçlü bir NATO’nun uzun vadeli faydalarını anlamasını umuyoruz… ve bu, Fransa’nın NATO yapılarına oldukça tam bir şekilde entegre olmasını da gerektiriyor. Bu nedenle, savunma politikasında… siyasi çizgilerini güçlü bir konumda tutacaklarını umuyoruz.”

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hâlâ sekiz ay varken, sonucun ne olacağı belirsiz. Adayların seçildikten sonra ittifak hakkındaki görüşlerini yumuşatma ihtimali de var; tıpkı İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin 2022’de yaptığı gibi. 

Fakat ülkenin ittifakla olan tarihsel olarak gergin ilişkisi göz önüne alındığında, NATO için tehdit ciddi boyutta.

İsminin açıklanmasını istemeyen bir NATO diplomatı, “O seçimlerden korkuyorum. Fransa’yı kaybetmek korkunç olur,” dedi.

Le Pen’in önerdiği seçenek Fransa’da ilk kez tartışılmıyor. 1966 yılında, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, daha fazla egemenlik ihtiyacını gerekçe göstererek ülkesinin NATO askeri yapılarına katılımını sonlandırmıştı.

Yaklaşık 26.000 askeri geri çeken De Gaulle, NATO’nun Belçika’ya taşınmasına neden olmuştu.

Paris, bu kararını ancak 2009 yılında, eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy döneminde geri aldı.

Rasmussen Global siyasi danışmanlık şirketinin CEO’su ve NATO’nun eski politika planlama başkanı Fabrice Pothier, bunun tekrar olması durumunda Paris’in ittifakla ilişkilerini tamamen kesmesinin pek olası olmadığını belirtti. 

Fakat ona göre yeni bir “sert çizgideki” cumhurbaşkanının yönetiminde “sürekliliğin olacağını düşünmek “aptalca” olur.

“Fransızlar hiçbir zaman en NATO yanlısı üyeler arasında yer almadı” diyen Pothier, bu konunun “popülistler” için “kolay bir hedef” olduğunu belirtti.

POLITICO’nun elde ettiği bu bahar aylarında yapılan ittifak içi anket sonuçlarına göre, Fransız seçmenlerin yaklaşık yüzde 54’ü NATO’da kalmak için oy kullanacaklarını belirtti.

Bu oran, Karadağ’dan sonra NATO’nun 32 üyesi arasında en düşük ikinci oran.

Fransa’nın iki turlu cumhurbaşkanlığı seçim sistemi, seçmenlerin daha ılımlı adayların etrafında birleşmesi nedeniyle daha önce sert çizgideki adayların kazanmasını engellemiş olsa da, bu durum gelecek yıl gerçekleşmeyebilir.

Bu tehdidi hayata geçirmek, NATO için ciddi sonuçlar doğuracak. Avrupa Parlamentosu Savunma Komisyonu Başkanı Alman siyasetçi Marie-Agnes Strack Zimmermann şöyle konuştu:

“Fransa sadece kurucu bir üye değil, aynı zamanda bu ittifakın kilit aktörlerinden biri… özellikle de nükleer silah envanteri nedeniyle. Bundan kazanç sağlayacak tek bir grup var — o da özgürlüğümüzün düşmanlarıdır.”

Teorik olarak, NATO’nun komuta yapılarından ayrılma kararı derhal alınabilir. Fransa cumhurbaşkanının parlamentoya danışmasına gerek yok ve NATO antlaşmasındaki bir yıllık çekilme hükmü, yalnızca ittifakın siyasi yapılarından ayrılan ülkeler için geçerli; ki bu, Le Pen’in politikası kapsamında mutlaka böyle olmayabilir.

Fakat pratikte, bu sürecin yaklaşık bir yıl süreceğini tahmin ediliyor zira geçiş süreci, NATO’da kalıcı olarak görevlendirilmiş yaklaşık 1.000 subayın geri çekilmesini ve ileride ittifakla koordinasyonu sağlamak üzere bir irtibat organının kurulmasını gerektirecek.

Öte yandan De Gaulle’ün hamlesinden sonra bile Paris, NATO ile yakın bağlarını sürdürmeye devam etti ve sık sık operasyonlara katıldı.

Gelecek yıl sert çizgide bir cumhurbaşkanının göreve gelmesiyle, durum farklı bir şekilde gelişebilir.

Üç NATO diplomatına göre, bu senaryodaki en büyük endişeler, Romanya’daki 1.200 kişilik Fransa liderliğindeki muharebe grubunun geleceği, Fransa’nın nükleer silahlar konusunda NATO ile gayri resmi işbirliği ve uydu ve istihbarat gibi özel yetenekleriyle ilgili.

Örneği Fransa olmadan NATO’nun askeri planlayıcıları, Avrupa’nın tek nükleer güçle çalışan uçak gemisine, Mistral sınıfı gemileri içeren amfibi filoya, CERES istihbarat uydularına ve filosunun yaklaşık yüzde 65’ini konuşlandırabilen güçlü bir donanmaya erişim imkânını yitirecek.

Öte yandan NATO’nun komuta yapılarından ayrılmak Fransa’ya da zarar verecek. Ülke NATO’nun siyasi organlarındaki koltuğunu korusa da askeri öneriler söz konusu olduğunda yetkileri büyük ölçüde azalacak.

Bu, Paris’in nihai önerileri yalnızca “kabul etmek ya da reddetmek”le yetineceği anlamına gelir.

Fransa bu durumda ittifak içindeki üst düzey pozisyonlarını da kaybedecek. Bunlara Müttefik Dönüşüm Yüksek Komutanlığı, NATO Hava Kuvvetleri Karargahı’ndaki komutan yardımcılığı ve Almanya’daki Brunssum üssündeki genelkurmay başkanlığı da dahil.

Ayrıca Fransa bilgi paylaşımını sonlandırırsa, ittifakın geri kalanında olup bitenlere ilişkin bilgilere erişimi de engellenebilir.

Siyasi açıdan da bu, Almanya’nın Avrupa’nın önde gelen NATO üyesi haline gelmesi anlamına gelebilir. Yukarıda alıntılanan NATO diplomatı, “Fransa’nın ayrılması ve Amerikalıların geri çekilmesiyle… Almanya’nın öne çıkması gerekecek. Eğer çıkarsanız, her şeyi kaybedersiniz,” dedi.

Eski NATO sözcüsü Shea, “Ekonomik ve siyasi açıdan, artık GSYİH açısından en fazla harcama yapan ülkeler olan Almanya ve Polonya’ya doğru zaten muazzam bir kayma yaşandı. Bu, halihazırda olanları sadece hızlandıracaktır,” diye konuştu.

Shea, en kötü senaryoyu önlemek için NATO yetkililerinin, EN ve LFI partilerinden milletvekilleri ile perde arkasında girişimlerde bulunmaya başlamaları gerektiğini savundu.

Seçimler yaklaştıkça, NATO’ya şüpheci bir kişinin Paris’te iktidara gelme ihtimali ittifak içinde giderek artan bir endişe kaynağı haline geliyor.

Aynı diplomat, “Hayatta kalacağız [ama] bu çok, çok tehlikeli olacak,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English