Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Siyonistlerin kafa kesme hakkı

Yayınlanma

İsrail’in Lübnan’daki çağrı cihazı saldırılarının ardından Bloomberg’de yer alan bir değerlendirmenin başlığı, “Hizbullah’a Çağrı Cihazı Saldırısı Kafa Kesmeye Benziyor” idi. 

Yazının içinde, imza sahibi Marc Champion, imasını daha da açık ediyor: “Başbakan Binyamin Netanyahu’nun savaşı Lübnan’a doğru genişletmeyi planladığına dair spekülasyonların arttığı bir dönemde, Hizbullah’ın üst düzey komuta kademesini etkisiz hale getiren bu saldırı, kafa kesme saldırısına çok benziyor.”

Hem mecazi, hem gerçek bir anlamı var bu kafa kesmenin: Kafa veya uzuv kesmek, bir siyonist geleneği olarak, öldürmeye/yok etmeye/soy kırmaya yönelik canavarlığın “insanileştirilmiş” bir hali olarak gündelik bir pratik haline geldiği gibi, aynı zamanda mecazen de direnme kapasitesini ortadan kaldırmayı, gövde (kitle) ile baş (öncü) arasındaki bağı ortadan kaldırmayı hedefler.

Tarihte örneği çok ve tahmin edileceği gibi “İsrail devleti” kurulmadan önce siyonistler bilinçli bir “uzuv kesme” (ve bunun başka bir versiyonu olarak altyapıyı yok etme) kampanyasına yönelmişti. Şimdilerde Filistinlilerin etnik temizliğinin hararetli bir destekçisi haline gelen tarihçi Benny Morris, Filistinli Mülteci Sorununun Doğuşu isimli kitabında, Filistinli yerlilerin siyonist çetelerin gaddarlığı karşısında şok olarak moral bakımdan nasıl gerilediğine işaret ediyor.

Çok sayıda örnek vermek mümkün. 1947’de Cibaliye’de, Tiberias’ta, Deyr Yasin’de örgütlenen katliamlar, basitçe Filistinlileri öldürmek için değil, Filistinlilerin evlerinde kalarak dahi olsa direnme kapasitelerini yok etmeyi hedefliyordu. Bu bakımdan İngiliz icadı tipik bir kontrgerilla operasyonunu andırıyordu.

Ama dahası var. Morris yazıyor: “Nisan ortasına gelindiğinde, Yafa sakinleri de ülkenin başka yerlerinde, özel olarak da Deyr Yasin’de yaşanan olaylar nedeniyle demoralize olmuştu. Bir Yafa sakini, Mısır’daki bir arkadaşına veya akrabasına şunu yazıyordu: ‘Yahudiler çok gaddar. Tiberias’ta da Deyr Yasin’de olduğu gibi barbarca davrandılar ve ahalinin ve çocukların ellerini ve bacaklarını kesmek için balta kullandılar. Kadınlara ağza alınamayacak şeyler yaptılar, ama bunu yazan kişi utancından dolayı onları yazamaz.”

***

Yerli halkı sakat bırakmak elbette siyonistlere özgü değil; tüm sömürge savaşlarında yerlileri “total yok etme” hedefinin yanı sıra, onları sakat bırakma arzusu da öne çıkar. Belçika Kongo’su, Fransa’nın Cezayir savaşı, Britanya’nın özel olarak Hindistan’daki faaliyetleri bunun binlerce örneğiyle dolu.

Siyonistleri özel kılan, bugün emperyalistler için “laboratuvar” veya koç başı olarak kullanıldıkları için, dünyadaki tüm emperyalist hükümetlerin olmak istediği (ama şimdilik olamadığı) bir “öz-imge” haline geldiği için, Filistinlileri ve Lübnanlıları “sakat bırakma hakkına” sahip çıkması.

İsrail devletinin biyopolitik bir kontrol mekanizması olarak, üstü kapalı, görünmeyen bir sakat bırakma ve Filistinli bedenlerini güçsüzleştirme “hakkına” sahip olmasına Jasbir K. Puar, Sakat Bırakma Hakkı kitabında ayrıntılı bir şekilde değinir.

Filistinlilerin direniş kapasitesini ortadan kaldırmak, “bilimsel olarak yetkilendirilmiş insani ekonomi” için merkezi önemde sayılır. Yazarın “spekültatif rehabilitasyon ekonomisinin kârlılığı” dediği şey, aynı zamanda sakat bırakma politikasının “üretken” tarafıdır.

Güçten düşürmenin (debilitation) biyopolitikası, sakatlanmaya hazır nüfusun yerleşimci sömürgeciliğin hizmetine koşulması anlamına gelir. 

“Kötürüm bırakmak için ateş etmek” bunun tipik bir göstergesidir. Gösterileri dağıtmak için kullanılan “geleneksel” yöntemlerden (biber gazı, plastik mermi, vb.) göstericilerin dizine, uyluk kemiğine ve hayati organlarına hedef alarak ateş etmek, İsrail devletinin yeni uygulamalarına da işaret eder.

Puar bunu şöyle anlatır: “İlk intifadada taş atanların kollarını kırma uygulamasının devamı ve yoğunlaştırılması olarak, kötürüm bırakmak için ateş etmek, bir sonraki intifadanın direniş kapasitelerini önleyici bir şekilde zayıflatma girişimidir.”

Kötürüm bırakmak için ateş açmak, İsrail ordusunun savaşta “insani yüzü” için de propaganda edilir. Yitzhak Rabin Birinci İntifada’da, gösterilere katılanlar arasında yaralananların sayısını mümkün olduğunca artırmak ama onları öldürmemek için plastik mermi kullanmaya başlamaktan bahsediyordu.

Bu politikanın çok daha bariz bir şekilde anlatımı için yine Puar’dan uzun bir alıntı gerekiyor:

“2002 yılında İsrailli dilbilimci Tanya Reinhart ikinci intifada sırasındaki ‘yaralama politikasını’ analiz etmiştir. Reinhart ‘İsraillilerin ateş açma politikalarını gizlemeye bile çalışmadıklarını’ iddia etmektedir. Jerusalem Post’un IDF askerleriyle yaptığı röportajlara atıfta bulunan Reinhart, Nashon Taburundan keskin nişancı Çavuş Raz’dan temsili bir örnek seçiyor: ‘İki kişiyi dizlerinden vurdum. Bunun kemiklerini kırması ve onları etkisiz hale getirmesi ama öldürmemesi gerekiyordu.’  Reinhart, gazetenin IDF’nin Filistin mücadelesine olan ilgiyi, sempatiyi ve dayanışmayı saptırmak için Filistinli kayıpları düşük tutma stratejisini açıkça detaylandırdığını belirtiyor. Reinhart ayrıca, pek çok kişinin yaptığı gibi, durumu belgeleyebilecek kadar yakın olan insan hakları örgütlerine de başvuruyor. İnsan Hakları için Hekimler’den bir heyet ‘İsrail askerlerinin hayati tehlike olmayan durumlarda bile Filistinli protestocuların başlarını ve bacaklarını kasten hedef aldığı’ sonucuna varmıştır.”

Reinhart, özel eğitimli İsrail birliklerinin, öldürülen Filistinlilerin istatistiklerini düşük tutarken sakat bırakmak için hesaplı bir şekilde ateş ettiği sonucuna varıyor.

***

Sakat bırakma ve bundan kaynaklı mobilizasyon kısıtları, aslında Filistinlilere yerleşimci sömürgeci baskının yeniden üretildiği alanlardan biridir.

Filistinliler, kendi topraklarında, özellikle de Batı Şeria’da, zaten coğrafi bölünmüşlük ve İsrail güçlerinin kontrol noktaları aracılığıyla halihazırda hareket kısıtlamasına maruz kalmaktadır.

Zaman Filistinliler için zaten yavaş akmaktadır; uzam (veya uzaklık) ise sürekli genişlemekte, zamanla birlikte Filistinlileri birbirinden uzaklaştırmaktadır.

Puar, Hagar Kotef’ten, hareket özgürlüğünün Filistinliler açısından ortaya çıkardığı paradoksal durumu aktarıyor: çok fazla hareket edersen asi sayılırsın; çok az hareket edersen ilkel…

Puar şöyle yazıyor: “Burada söz konusu olan sadece ‘yaşamın kendisinin’ ele geçirilmesi ve soyulması değil, aynı zamanda ‘direnişin kendisinin’ ele geçirilmeye çalışılmasıdır. Nüfusu gerçekten yok etmeden direnişin ne kadarı sökülüp atılabilir? Elbette bir başka soru da şudur: Filistinlilerin canlılığını, metanetini ve isyanını ezmeye yönelik bu tür girişimlerin üretken, dirençli, hatta yaratıcı etkileri nelerdir?”

***

Nazilerin hesapçı, soğuk, yer yer teknik açıdan bilimsel soykırım politikaları üzerine çok yazıldı. Toplama kamplarındaki tanıklıklar, kamplardaki 72 milletten tutsakların direnme kapasitelerinin yok edilmesi için kaba dayağın ötesinde hareket kısıtlamalarının ve diyetin etkisini ayrıntıları ile anlatır.

Eyal Weizman’ın Olası Tüm Kötülüklerin En Küçüğü: Arendt’ten Gazze’ye İnsani Şiddet kitabında, İsrail devletinin Gazze’deki Filistinlilere gidecek gıdayı kalori hesabıyla nasıl kontrol ettiği şok edici ayrıntılarla anlatılır.

İsrail, Gazze’ye girmesine izin verdiği gıda miktarını, Filistinlilerin BM’nin açlık tanımının biraz üzerinde kalmaları için gerekli minimum kalori miktarını hesaplayarak ayarlar.

Weizman’a göre İsrailli yetkililer erkekler için günlük 2.100, kadınlar için 1.700 ve çocuklar için değişen miktarlarda kalori hesaplamıştı; fakat İsrail bu temel kalori alımını bile karşılamak için Gazze’ye giren gıda kamyonlarının miktarını yarıdan fazla azaltmak için nedenler bulduğundan bu rakamlar bile karşılanmamıştı.

Weizman, “öldürmemek ama süründürmek” olarak nitelendirilebilecek bu politikanın özetini, dönemin başbakanı Ehud Olmert’in danışmanı Dov Weisglass’ın ağzından aktarır: “Amaç Filistinlileri diyete sokmak ama açlıktan ölmelerine neden olmak değil.”

***

Sömürgeci yerleşimci zalimliğin arkaik yüzü, yine de bir yerlerden, hatta çağdaşı kimi uygulamalardan tanıdık geliyor. Yerli halkı kötürüm bırakma, onun bedenine, emeğine, nesillerine, geçmişine, şimdisine ve geleceğine el koyma hakkı, tam da Marx’ın fabrika disiplinindeki işçi tasvirine benzemiyor mu?

Kapital’in ilk cildinde, manifaktürün işçiye yaptıklarını, tam da sermayenin emeği nasıl kötürüm bıraktığına ilişkin doğrudan göndermelerle şöyle anlatır:

“Manifaktür, işçinin bir yığın üretken içgüdü ve eğilimini baskı altında tutma yoluyla tek bir parça-işteki hünerini seradaki gibi geliştirerek, onu bir hilkat garibesi [crippled monstrosity](*) haline sokar; tıpkı La Plata devletlerinde kürk veya yağını almak için koca bir hayvanın boğazlanması gibi. … Jehova’nın malı olduğu nasıl seçilmiş kavmin alnında yazılı ise, iş bölümü de manifaktür işçisine sermayenin malı olduğunu gösteren bir damga vurur.”

Marx’ın kapitalizm ve engelli olma hali üzerine kurduğu bağlantıyı inceleyen Staffan Bengtsson, sistemin bilişsel bir engeli kendisini korumak ve güçlendirmek için kullanabileceğine işaret ederek, Marx’ın on sekizinci yüzyılın ortalarında bazı imalatçıların, ticari sır niteliğindeki bazı işlemler için “yarı aptal kişileri” istihdam etmeyi tercih ettiğini söylediğini aktarır.

Bengtsson’a göre Marx, kapitalizmi bir sakatlık üreticisi olarak da tanımlar. Bu nedenle Kapital, kapitalizmin kâr arayışının emek gücünü normal, ahlaki ve fiziksel gelişim ve işlev koşullarından soyarak insan üzerinde nasıl derin bir etkisi olduğunu vurgulayan anlatımlarla doludur.

Sanayileşme, “endüstriyel savaşa” eşittir. Yeni teknoloji aynı zamanda daha hızlı hareket etmeyi de gerektirir. Yeni iplik makinesinde çalışan işçiler, parmaklarının kopmamasını istiyorlarsa hız ve dikkati azamileştirmelidirler, “çünkü tereddütle ya da dikkatsizlikle yerleştirildiklerinde feda edilirler.”

Bu nedenle vücut fonksiyonlarındaki en sınırlı bir azalma bile, örneğin bir parmağın kaybı, bireyin işgücü piyasasında rekabet etme yeteneği üzerinde çok önemli bir etkiye sahip olabilir. İşgücü piyasasından atılmak ise, özellikle yerleşimci sömürgecilik koşullarında, sömürgeci güce neredeyse tam kölelik anlamına gelir.

Bengtsson şu sonuca varır:

“Dolayısıyla, Marx’ın görüşüne göre, engelli insanlar, siyasal iktisadi sistem nedeniyle zayıf ve savunmasız bırakılmışlardır ve kendi failliklerinden yoksundurlar. Örneğin, zayıf iktisadi kaynaklara dayalı olarak, onları haklarını uygulamak için yasal sistemden yararlanamayan kişiler olarak resmetmiştir ki bu da engellilik söz konusu olduğunda çeşitli faktörlerin nasıl çakıştığına dair fikirlerinin altını çizmektedir. 1800’lerde Britanya’da engellilikle başa çıkmanın bir yolu, Marx’ın hüsnükuruntu olarak reddettiği hukuk sistemiydi. Engelli bir işçinin işverene dava açacağını düşünmek, Marx’a göre, ‘İngiliz yasal maliyetleri göz önüne alındığında tam bir alay konusuydu.’”

***

BM Engelli Hakları Komitesi (CRPD) geçen mayıs ayında bir rapor yayınladı. Komitenin raporunun BM’nin resmi sitesinde duyurulduğu manşet her şeyi anlatıyordu: “Engelli Filistinliler ilk önce öldürülmekten korkuyor”

Komitenin yayınladığı bir bildiride, erişilebilir formatlarda önceden uyarı yapılmamasının ve iletişim ağlarının tahrip edilmesinin engelli Filistinliler için tahliyeyi imkansız hale getirdiğinin altını çizdi.

Meselenin sadece iletişim ağının tahribatı olmadığının altını çizmek gerek. Araştırmacılar, Filistinlilerinmiş gibi görünen telekomünikasyon altyapısının İsrail tarafından kontrol edildiğini ortaya çıkarmış durumda. Örneğin Puar, Gazze’nin tamamını dış dünyaya bağlayan tek fiber-optik kablonun İsrail’den geçtiğine ve İsrail tarafından kontrol edildiğine işaret ediyor. Filistinlilerin cep telefonlarına saldırılardan önce İsrail tarafından gönderilen tahliye SMS’leri de bunun bir başka kanıtı.

Fakat tekrar olacak, mesele sadece bu değil. “Dijital işgal”, Filistinlilere siyonist düşman karşısında ne kadar güçsüz olduklarını göstermeye hizmet ediyor.

Tıpkı çağrı cihazı saldırıları gibi. Siyonizme direnişi başsız bırakmanın ötesinde, baş ile bir araya gelmeye hevesli gövdeye, sonsuz bir sakat kalma halinden başka bir çıkışının olmadığını benimsetmeye çalışıyor.

Kapitalist barbarlığın yerleşimci sömürgeci evreninde, kötürüm bırakılmak, ölümden beter olduğu için. Kötürüm bırakmak için ateş açmak, daha “insani” sayıldığı için. Engelli olmaya hazır bir nüfus bölmesinin her anlamda kârlı olacağını düşündükleri için.


(*) Kapital’in İngilizce metninde geçen “crippled” sözcüğü, aynı zamanda “kötürüm” anlamına da geliyor. Nitekim İsrail’in Filistinlilere uyguladığı uzuvlarından mahrum bırakma, kötürüm etme stratejisi de aynı sözcükle karşılanıyor. Kapitalistin karşısındaki proleter ile yerleşimci sömürgecinin karşısındaki yerlinin tıpatıp aynı muameleye tabi tutulmaları, dile de yansıyor.


Kaynaklar:

Eyal Weizman, The Least of All Possible Evils: Humanitarian Violence from Arendt to Gaza, 2012, Verso, New York.
Jasbir K. Puar, The Right to Maim: Debility, Capacity, Disability, 2017, Duke University Press, Durham&Londra.
Staffan Bengtsson, “Out of the frame: disability and the body in the writings of Karl Marx”, Scandinavian Journal of Disability Research, 2017, Cilt: 19, Sayı: 2, s. 151-160.

Ortadoğu

İsrail’in İran bombardımanı Trump’ın Kongre seçimi hesabına takıldı

Yayınlanma

Financial Times gazetesinin haberine göre İsrail ordusunun 10 Ekim için hazırladığı çok günlük İran bombardımanı, ABD Başkanı Trump’ın 3 Kasım’daki Kongre ara seçimleri öncesinde çatışmayı büyütmek istememesi nedeniyle rafa kalktı. Güncellenen hedef listesinde nükleer tesislerin yanı sıra elektrik santralleri gibi sivil yapılar da yer aldı.

İsrail ordusunun 10 Ekim için planladığı kapsamlı İran operasyonu, ABD Başkanı Donald Trump’ın 3 Kasım’daki Kongre ara seçimleri öncesinde geniş çaplı savaştan kaçınma kararı nedeniyle gerçekleşmedi.

Financial Times gazetesinin konuya aşina kaynaklara dayandırdığı habere göre, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun talimatıyla günlerce sürecek bir bombardıman hazırlığı yapılmıştı.

Hedef listesinde nükleer tesisler ve İran liderliğine ait noktaların yanı sıra elektrik santralleri ile diğer sivil altyapı tesisleri de yer aldı.

Planlanan saldırıların yoğunluk bakımından ABD ve İsrail’in şubat ayında başlattığı ortak harekatı geride bırakması öngörülüyordu.

Beyaz Saray Sözcü Vekili Anna Kelly, gazeteye yaptığı açıklamada, “Birleşik Devletler ara seçimlerden önceki herhangi bir tarihte İran’a saldırmayacak” ifadesini kullandı.

Kelly, Tahran yönetiminin hem ekonomik hem de askeri açıdan zor durumda olduğunu, İran limanlarına uygulanan abluka ile ABD’nin Hürmüz Boğazı üzerinden petrol sevkiyatını güvenceye alma çabalarının sonuç verdiğini savundu.

Gazeteye konuşan kaynaklardan biri, saldırıların önümüzdeki haftalarda yeniden başlama ihtimaline değinerek “Ya bir anlaşma olacak ya da saldırı” değerlendirmesinde bulundu.

Aynı kaynak, Washington’ın Hürmüz Boğazı ve nükleer program başlıklarında çatışmayı tamamen bitirecek bir uzlaşma hedeflediğini aktardı; iptal edilen operasyona ABD’nin doğrudan katılıp katılmayacağı ise netleşmedi.

Bir diğer kaynak ise operasyon hazırlığının müzakerelerde Tahran üzerinde baskı kurma aracı olarak kullanılmış olabileceğini, yeni bir askeri adımda nihai kararın ABD Başkanına ait olduğunu ifade etti.

Hegseth İsrail’de güncellenen hedef listesini görüştü

İsrailli bir yetkili, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in 19 Ekim’de İsrail’i ziyaret ederek Netanyahu ve üst düzey temsilcilerle bir araya geldiğini aktardı.

Bir başka kaynak, İsrail tarafının yeni istihbarat verileriyle hazırladığı ve bu yıl daha önce vurulmamış sivil altyapı unsurlarını da içeren güncel hedef listesini Amerikalı muhataplarına sunduğunu belirtti.

Söz konusu temaslara ilişkin soruları Pentagon yanıtlamadı; Netanyahu’nun ofisi ve İsrail ordusu da açıklama yapmaktan kaçındı.

Operasyonun ertelenmesine rağmen Trump ve Netanyahu kamuoyu önünde İran’a yönelik askeri uyarılarda bulunmayı sürdürdü.

Netanyahu 19 Ekim’de yayımlanan videoda Trump’a hitaben “Donald, bu işi bitirmemiz gerektiğini söyledin ve bunu birlikte bitireceğiz” dedi; Trump ise hoparlör üzerinden “Sen büyük bir savaşçısın ve bunu çok yakında kanıtlayacağız” karşılığını verdi.

Liderlerin bu temasları iki ülkedeki kritik seçim süreçleriyle kesişiyor.

İsrail’de parlamento seçimleri ABD’deki oylamadan bir hafta önce, 27 Ekim’de düzenlenecek.

Ülkedeki kamuoyu yoklamalarının büyük kısmı muhalefet bloğunu Netanyahu koalisyonunun az farkla önünde gösterse de tarafların net bir çoğunluğu bulunmuyor.

ABD merkezli yayın organı Axios da Pentagon’un İran’a dönük saldırı hazırlıklarını tamamlama talimatı verdiğini, ancak direktifte belirli bir tarihin yer almadığını ve Trump’ın kesin kararını vermediğini aktarmıştı.

15 Ekim’de CNN kanalı, “tüm bombaların anası” olarak bilinen GBU-43/B tipi mühimmatın İran nükleer tesislerine karşı kullanım planını haberleştirdi; yayına konuşan Amerikalı yetkililer bombanın derindeki sığınakları imha kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Tahran yönetimi diplomatik çözüme açık olduğunu duyururken olası bir operasyona sert karşılık verileceğini bildirdi.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, rakiplerinin askeri çatışmayı seçmesi halinde yanıtın “öncekinden çok daha sert” olacağını vurguladı.

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta başlattığı operasyona karşılık İran bölgedeki hedefleri vurmuş, Hürmüz Boğazı’ndaki gemi geçişlerini sınırlandırmıştı.

Taraflar haziran ayında ateşkesi ve boğazdaki ablukanın kaldırılmasına dönük müzakereleri içeren bir mutabakata varsa da ABD ile İran arasındaki karşılıklı saldırılar kesilmedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump desteği yetmedi: Netanyahu muhalefet lideri Eisenkot’un gerisinde

Yayınlanma

İsrail’de 27 Ekim seçimleri öncesinde yayımlanan anketler, eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot liderliğindeki muhalefetin Başbakan Binyamin Netanyahu’nun önünde olduğunu gösteriyor. Ancak iki blok da 120 sandalyeli Knesset’te hükümet kurmak için şart olan 61 vekile ulaşamıyor.

İsrail’de 27 Ekim’de yapılması planlanan genel seçimler yaklaşırken eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot liderliğindeki muhalefet cephesi, kamuoyu yoklamalarında Başbakan Binyamin Netanyahu’nun önünde yer almayı sürdürüyor.

İsrail basınında 19 ve 20 Ekim tarihlerinde yayımlanan anket verileri, ABD Başkanı Donald Trump’ın açık desteğine rağmen iktidar koalisyonunun muhalefeti yakalayamadığını ortaya koyuyor.

Ancak mevcut oy dağılımı, iki kanadın da tek başına hükümet kurma çoğunluğuna erişemediğini belgeliyor.

Hiçbir blok hükümet kurmak için gereken 61 sandalyeye ulaşamıyor

Kanal 13 tarafından yapılan ankete göre sandık bugün kurulsa Eisenkot’un bloku 51, Netanyahu koalisyonu ise 50 sandalye kazanıyor.

Kanal 12 araştırması ise farkın biraz daha açıldığına işaret ediyor; bu yoklamada Eisenkot ittifakı 55, iktidar bloku 51 milletvekiline ulaşıyor. Toplam 120 sandalyeli İsrail parlamentosu Knesset’te hükümet kurabilmek için asgari 61 sandalye gerekiyor.

Siyasi aritmetiği kilitleyen temel etkenlerden biri, her iki kanadın da İsrail vatandaşı Filistinlilerin partileriyle koalisyon kurmayı reddetmesi oluyor. Bu yaklaşım, seçim sonrasında meclis çoğunluğunun sağlanmasının önündeki en somut engel olarak duruyor.

Kanal 12 verilerine göre genel seçmen katılımının yüzde 72 seviyesinde kalması bekleniyor. Sandığa gitme eğilimi muhalefet seçmeninde yüzde 81’e kadar tırmanırken Netanyahu destekçilerinde bu oran yüzde 74 olarak ölçülüyor.

Aynı yoklama, başbakanlık tercihlerinde Eisenkot’un Netanyahu karşısındaki puan farkını iki puan daha açtığını kayda geçiriyor.

Gantz’ın çekilmesiyle Yashar Partisi yükselişe geçti

Walla sitesinde yer alan anket ise Benny Gantz’ın Mavi Beyaz partisini yarıştan çekme kararının ardından dengelerin değiştiğini gösteriyor. Bu kararla birlikte Eisenkot’un Yashar Partisi sandalye sayısını 23’e çıkarırken Netanyahu’nun Likud Partisi bir kayıpla 19 sandalyeye indi.

Eisenkot’un partisi ve çatısı altında yer aldığı “Siyonist Muhalefet” bloku birkaç aydır yoklamaların zirvesinde kalmayı sürdürüyor.

Trump, daha önceki destek mesajında Netanyahu’yu “harika bir savaşçı başbakan ve barış için daha da büyük bir ortak” sözleriyle övmüştü. Kamuoyu yoklamaları, bu diplomatik ve siyasi desteğin İsrail seçmeninin tercihini iktidar lehine çevirmeye yetmediğini belgeliyor.

Genç seçmenler arasında Ben Gvir’in desteği yükseliyor

Netanyahu’nun ittifakı toplam güç bazında geride kalsa da koalisyon ortağı aşırı sağcı aktörlerin tabanlarını genişlettiği görülüyor. Özellikle genç seçmenler arasında İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben Gvir’in Yahudi Gücü Partisine ilginin arttığı ölçülüyor.

Kudüs’teki İbrani Üniversitesine bağlı Agam Labs tarafından yürütülen araştırmada konuşan 18 yaşındaki bir öğrenci tercihindeki değişimi, “Eskiden biraz deli olduğunu düşünüyordum ama sonra söylediklerine gerçekten baktım ve hepsi anlamlı geldi” sözleriyle aktardı.

Bir diğer İsrail vatandaşı ise Ben Gvir’in Batı Şeria’daki yerleşimcileri silahlandırma hamlesinin kendisine “nefes aldırdığını” ifade etti.

Ben Gvir, yerleşimcilerin Mescid-i Aksa’ya yönelik baskınlarına öncülük etmesi ve 7 Ekim 2023’ten bu yana on binlerce yerleşimciye askeri nitelikli tüfek dağıtmasıyla biliniyor.

Filistinlilere yönelik şiddeti tırmandırmakla eleştirilen Ben Gvir; Gazze’nin aç bırakılması, Lübnan’daki askeri harekatın sürmesi ve Beyrut’un bombalanması çağrıları yapıyor. Aşırı sağcı bakanın bu askeri yaklaşımları İsrail’deki birçok muhalefet partisinde de siyasi taban buluyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Netanyahu’dan seçim öncesi tampon bölge ve ittifaklar haritası

Yayınlanma

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 27 Ekim genel seçimleri öncesinde ön alıcı saldırılar, sınır ötesi tampon bölgeler ve bölgesel ittifak bloklarına dayanan yeni güvenlik doktrinini haritayla duyurdu. Başbakanlık belgesi iç siyasette yapay ve yetersiz olduğu gerekçesiyle tepki topladı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 27 Ekim’de yapılması planlanan genel seçimler öncesinde güncellediği güvenlik doktrinini kamuoyuyla paylaştı.

Başbakanlık tarafından 18 Ekim’de duyurulan ve Ulusal Güvenlik Konseyinin katkısıyla şekillenen çalışma, İsrail’in bölgesel müttefiklerini, hasımlarını ve etki alanlarını tasnif eden ayrıntılı bir harita içeriyor.

Yeni doktrin, tehdit olarak tanımlanan unsurları sınırlandırmak yerine ön alıcı askeri müdahalelerle doğrudan ortadan kaldırmayı, tampon bölgeleri genişletmeyi ve yeni bölgesel ortaklıklar kurmayı hedefliyor.

El-Cezire kanalı, bu yaklaşımın İsrail’in son dönemde komşu ülkelere yönelik askeri harekat ve saldırılarında fiilen uygulandığına işaret ediyor.

Haritada bölgesel kamplaşmalar ve müttefikler sınıflandırıldı

Netanyahu’nun tanıttığı harita yalnızca egemen devletleri değil; silahlı örgütleri, fiili yönetimleri ve farklı güçlerin denetimindeki coğrafyaları da bloklar halinde sınıflandırıyor.

Haritada kullanılan “ittifak” ve “dost” ibareleri, bu yapıların tamamıyla resmi ve bağlayıcı bir ortaklık kurulduğu anlamına gelmiyor.

Haritada İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) eksenindeki “Altıgen İttifakı” ve bu bloğa “dost” sayılan taraflar mavi ve açık mavi tonlarla gösteriliyor.

Bu grupta Azerbaycan, Yunanistan, Güney Kıbrıs, Suriye’nin Süveyda vilayetindeki Dürziler, Halife Hafter kontrolündeki Doğu Libya, Etiyopya, Somaliland, Puntland, Yemen’de BAE destekli eski Güney Geçiş Konseyi sahaları ile Sudan’da Hızlı Destek Kuvvetlerinin elindeki bölgeler yer alıyor.

Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın meydana getirdiği “Sünni Elmas İttifakı” ile çevre aktörleri ise yeşil ve açık yeşil tonlarla ayırt ediliyor.

Bu kümede Azerbaycan, Suriye, Katar, Kuveyt, Yemen’de Suudi Arabistan destekli Başkanlık Liderlik Konseyi sahaları, Eritre, Sudan, Batı Şeria, Ürdün, Lübnan hükümeti, Kuzey Kıbrıs ve Somali işaretleniyor. Libya’da ise hem Trablus merkezli batı yönetimi hem de Hafter ağırlıklı doğu idaresi bu blokla ilişkili gösteriliyor.

İran ve Direniş Ekseni haritada kırmızı ve pembe renklerle tanımlanıyor. Irak’taki Haşdi Şabi, Lübnan’da Hizbullah’ın etkin olduğu doğu ve güney kesimleri, Yemen’de Ensarullah denetimindeki bölgeler ile Hamas idaresindeki Gazze bu eksende yer buluyor. Rusya ise bu bloğa “dost” statüsünde pembe renkle haritaya işleniyor.

NATO üyeleri, ittifak ortakları ve Washington ile dostane ilişkilere sahip aktörlerin çevresinde ayrıca turuncu ve sarı işaretlemeler kullanılıyor. Çizgiler, bloklar arasındaki geçişkenliği de gözler önüne seriyor.

Örneğin Azerbaycan hem İsrail-BAE ekseninin hem de Türkiye öncülüğündeki bloğun dostu olarak çift renkli çizgilerle sunulurken, Hindistan tarafların tamamıyla “dost” olarak sınıflandırılan tek aktör olarak öne çıkıyor.

Söz konusu haritanın, mayıs ayında Marc Saxer ve Marcus Schneider tarafından, 1978 yılından bu yana İsrail hükümetleriyle temas yürüten Almanya merkezli Friedrich Ebert Vakfı için hazırlandığı belirtiliyor.

Seçim öncesi “vazgeçilmez lider” söylemi

Hakkındaki yolsuzluk davası, 7 Ekim 2023 saldırıları ve sonrasındaki çatışma süreçlerinin yönetimine ilişkin eleştiriler sürerken Netanyahu, iktidarını koruma arayışıyla seçmenin karşısına çıkıyor.

El-Cezire‘nin analizine göre güvenlik doktrini ve haritanın seçim arifesinde açıklanması, Netanyahu’nun kendisini İsrail’i koruyabilecek tek yetkin lider olarak kabul ettirme stratejisine dayanıyor.

ABD Başkanı Donald Trump’ın seçim desteğini arkasına alan Netanyahu, sunumunda Beyaz Saray’da yaşanabilecek olası bir iktidar değişimine işaret etti.

İki yıl içinde Washington’da İsrail’e mesafeli veya hasmane bir yönetimin göreve gelebileceğini savunan Netanyahu, bu ihtimal nedeniyle ülkesinin ittifak ağını genişletmek ve cazip bir bölgesel ortak haline gelmek zorunda olduğunu söyledi.

Malcolm H. Kerr Carnegie Ortadoğu Merkezi Araştırmalardan Sorumlu Direktör Yardımcısı Muhenned Hac Ali, rakip bloklar ve güvenlik koridorları üzerine kurulu bu sunumun toplumdaki varoluşsal kaygıları derinleştirdiğini kaydetti.

Hac Ali’ye göre bu yaklaşım, seçmende sert bir lidere duyulan ihtiyacı pekiştiriyor; Netanyahu da belirsizlikten çekinen kitlelerin desteğini bu güvence üzerinden toplamayı deniyor.

İsrail muhalefetinden sert tepkiler geldi

Belgenin yayımlanması İsrail iç siyasetinde tepkilere yol açtı.

Yashar Partisi lideri ve eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot, çalışmayı “gerçek bir güvenlik doktriniyle hiçbir bağlantısı olmayan sloganlarla doldurulmuş iki boş sayfadan ibaret” sözleriyle eleştirdi.

Netanyahu hükümetinin 7 Ekim’de “İsrail tarihinin en ağır başarısızlık ve felaketinden” sorumlu olduğunu vurgulayan Eisenkot, sonrasında tırmanan bölgesel çatışmaların da bütün cepheleri alevler içinde bıraktığını dile getirdi.

Eisenkot, belgenin geride bırakılan stratejik boşluğu sergilediğini, Başbakanın ise seçim vaatlerindeki yanıltıcı söylemlerden dikkati kaçırmak adına korkuları canlandırdığını savundu.

Gelecek Var Partisi lideri ve eski Başbakan Yair Lapid de metni yüzeysel bulduğunu belirtti.

Lapid, “Yorgunluk ve gerçeklikten kopuşla tanımlanan Netanyahu’nun bugünkü standartlarına göre bile bu belge, bir yapay zekâ sohbet robotunun ücretsiz sürümü kullanılarak yazılmış gibi görünüyor” dedi.

Lapid, alt alta sıralanmış başlıklardan ibaret bir metnin doktrin sayılamayacağını, girişimin doğrudan Başbakanın yol açtığı felaketlerin üzerini örtme çabasından ibaret olduğunu sözlerine ekledi.

Tampon bölge modeli

Strateji belgesinde öne çıkan tampon bölge kurgusu, İsrail’in sınır ötesi topraklarda doğrudan askeri denetim kurmasını temel alıyor.

El-Cezire, Gazze ve Güney Lübnan’daki mevcut işgal şartlarının bu politikanın fiili yansımaları olduğuna işaret ediyor.

Muhenned Hac Ali, askeri denetimi kalıcı hale getirmeye dayalı planın yeni çatışmaları ve etnik temizlik riskini beraberinde getirebileceği uyarısında bulundu.

Hac Ali ayrıca, Sudan’daki Hızlı Destek Kuvvetleri ve Hafter güçleri gibi aktörlerin İsrail-BAE ekseninde resmedilmesinin bu yapıların Arap coğrafyasındaki meşruiyetini zedeleyebileceğine dikkat çekti.

Bu tercihin Netanyahu’nun iç kamuoyu önceliklerini yansıttığını savunan Hac Ali, “İsraillilerin ne düşündüğü, müttefiklerinizin itibarından ve bu ittifakların sürdürülebilirliğinden daha önemli hâle geliyor” değerlendirmesinde bulundu.

Netanyahu’nun yıl başında gündeme getirdiği; Hindistan, Yunanistan, Güney Kıbrıs ile adı belirtilmeyen bazı Arap, Afrika ve Asya ülkelerini kapsayan “ittifaklar altıgeni” önerisi ise henüz resmiyet kazanmış değil.

Girişim uluslararası analizlerde bağlayıcı bir savunma paktından ziyade diplomatik imaj çalışması olarak nitelenirken, Hindistan gibi aktörlerin katı bloklar yerine ticari çıkarlara ve bağlantısızlık çizgisine öncelik verdiği hatırlatılıyor.

Hac Ali son olarak, sunulan haritanın Tahran yönetimi ile müttefiklerine propaganda zemini sağlayacağını, İsrail’in bölgede alan genişletme ve hakimiyet kurma emelleri taşıdığı yönündeki tezleri kuvvetlendireceğini belirtti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English