Ortadoğu
Siyonistlerin kafa kesme hakkı

İsrail’in Lübnan’daki çağrı cihazı saldırılarının ardından Bloomberg’de yer alan bir değerlendirmenin başlığı, “Hizbullah’a Çağrı Cihazı Saldırısı Kafa Kesmeye Benziyor” idi.
Yazının içinde, imza sahibi Marc Champion, imasını daha da açık ediyor: “Başbakan Binyamin Netanyahu’nun savaşı Lübnan’a doğru genişletmeyi planladığına dair spekülasyonların arttığı bir dönemde, Hizbullah’ın üst düzey komuta kademesini etkisiz hale getiren bu saldırı, kafa kesme saldırısına çok benziyor.”
Hem mecazi, hem gerçek bir anlamı var bu kafa kesmenin: Kafa veya uzuv kesmek, bir siyonist geleneği olarak, öldürmeye/yok etmeye/soy kırmaya yönelik canavarlığın “insanileştirilmiş” bir hali olarak gündelik bir pratik haline geldiği gibi, aynı zamanda mecazen de direnme kapasitesini ortadan kaldırmayı, gövde (kitle) ile baş (öncü) arasındaki bağı ortadan kaldırmayı hedefler.
Tarihte örneği çok ve tahmin edileceği gibi “İsrail devleti” kurulmadan önce siyonistler bilinçli bir “uzuv kesme” (ve bunun başka bir versiyonu olarak altyapıyı yok etme) kampanyasına yönelmişti. Şimdilerde Filistinlilerin etnik temizliğinin hararetli bir destekçisi haline gelen tarihçi Benny Morris, Filistinli Mülteci Sorununun Doğuşu isimli kitabında, Filistinli yerlilerin siyonist çetelerin gaddarlığı karşısında şok olarak moral bakımdan nasıl gerilediğine işaret ediyor.
Çok sayıda örnek vermek mümkün. 1947’de Cibaliye’de, Tiberias’ta, Deyr Yasin’de örgütlenen katliamlar, basitçe Filistinlileri öldürmek için değil, Filistinlilerin evlerinde kalarak dahi olsa direnme kapasitelerini yok etmeyi hedefliyordu. Bu bakımdan İngiliz icadı tipik bir kontrgerilla operasyonunu andırıyordu.
Ama dahası var. Morris yazıyor: “Nisan ortasına gelindiğinde, Yafa sakinleri de ülkenin başka yerlerinde, özel olarak da Deyr Yasin’de yaşanan olaylar nedeniyle demoralize olmuştu. Bir Yafa sakini, Mısır’daki bir arkadaşına veya akrabasına şunu yazıyordu: ‘Yahudiler çok gaddar. Tiberias’ta da Deyr Yasin’de olduğu gibi barbarca davrandılar ve ahalinin ve çocukların ellerini ve bacaklarını kesmek için balta kullandılar. Kadınlara ağza alınamayacak şeyler yaptılar, ama bunu yazan kişi utancından dolayı onları yazamaz.”
***
Yerli halkı sakat bırakmak elbette siyonistlere özgü değil; tüm sömürge savaşlarında yerlileri “total yok etme” hedefinin yanı sıra, onları sakat bırakma arzusu da öne çıkar. Belçika Kongo’su, Fransa’nın Cezayir savaşı, Britanya’nın özel olarak Hindistan’daki faaliyetleri bunun binlerce örneğiyle dolu.
Siyonistleri özel kılan, bugün emperyalistler için “laboratuvar” veya koç başı olarak kullanıldıkları için, dünyadaki tüm emperyalist hükümetlerin olmak istediği (ama şimdilik olamadığı) bir “öz-imge” haline geldiği için, Filistinlileri ve Lübnanlıları “sakat bırakma hakkına” sahip çıkması.
İsrail devletinin biyopolitik bir kontrol mekanizması olarak, üstü kapalı, görünmeyen bir sakat bırakma ve Filistinli bedenlerini güçsüzleştirme “hakkına” sahip olmasına Jasbir K. Puar, Sakat Bırakma Hakkı kitabında ayrıntılı bir şekilde değinir.
Filistinlilerin direniş kapasitesini ortadan kaldırmak, “bilimsel olarak yetkilendirilmiş insani ekonomi” için merkezi önemde sayılır. Yazarın “spekültatif rehabilitasyon ekonomisinin kârlılığı” dediği şey, aynı zamanda sakat bırakma politikasının “üretken” tarafıdır.
Güçten düşürmenin (debilitation) biyopolitikası, sakatlanmaya hazır nüfusun yerleşimci sömürgeciliğin hizmetine koşulması anlamına gelir.
“Kötürüm bırakmak için ateş etmek” bunun tipik bir göstergesidir. Gösterileri dağıtmak için kullanılan “geleneksel” yöntemlerden (biber gazı, plastik mermi, vb.) göstericilerin dizine, uyluk kemiğine ve hayati organlarına hedef alarak ateş etmek, İsrail devletinin yeni uygulamalarına da işaret eder.
Puar bunu şöyle anlatır: “İlk intifadada taş atanların kollarını kırma uygulamasının devamı ve yoğunlaştırılması olarak, kötürüm bırakmak için ateş etmek, bir sonraki intifadanın direniş kapasitelerini önleyici bir şekilde zayıflatma girişimidir.”
Kötürüm bırakmak için ateş açmak, İsrail ordusunun savaşta “insani yüzü” için de propaganda edilir. Yitzhak Rabin Birinci İntifada’da, gösterilere katılanlar arasında yaralananların sayısını mümkün olduğunca artırmak ama onları öldürmemek için plastik mermi kullanmaya başlamaktan bahsediyordu.
Bu politikanın çok daha bariz bir şekilde anlatımı için yine Puar’dan uzun bir alıntı gerekiyor:
“2002 yılında İsrailli dilbilimci Tanya Reinhart ikinci intifada sırasındaki ‘yaralama politikasını’ analiz etmiştir. Reinhart ‘İsraillilerin ateş açma politikalarını gizlemeye bile çalışmadıklarını’ iddia etmektedir. Jerusalem Post’un IDF askerleriyle yaptığı röportajlara atıfta bulunan Reinhart, Nashon Taburundan keskin nişancı Çavuş Raz’dan temsili bir örnek seçiyor: ‘İki kişiyi dizlerinden vurdum. Bunun kemiklerini kırması ve onları etkisiz hale getirmesi ama öldürmemesi gerekiyordu.’ Reinhart, gazetenin IDF’nin Filistin mücadelesine olan ilgiyi, sempatiyi ve dayanışmayı saptırmak için Filistinli kayıpları düşük tutma stratejisini açıkça detaylandırdığını belirtiyor. Reinhart ayrıca, pek çok kişinin yaptığı gibi, durumu belgeleyebilecek kadar yakın olan insan hakları örgütlerine de başvuruyor. İnsan Hakları için Hekimler’den bir heyet ‘İsrail askerlerinin hayati tehlike olmayan durumlarda bile Filistinli protestocuların başlarını ve bacaklarını kasten hedef aldığı’ sonucuna varmıştır.”
Reinhart, özel eğitimli İsrail birliklerinin, öldürülen Filistinlilerin istatistiklerini düşük tutarken sakat bırakmak için hesaplı bir şekilde ateş ettiği sonucuna varıyor.
***
Sakat bırakma ve bundan kaynaklı mobilizasyon kısıtları, aslında Filistinlilere yerleşimci sömürgeci baskının yeniden üretildiği alanlardan biridir.
Filistinliler, kendi topraklarında, özellikle de Batı Şeria’da, zaten coğrafi bölünmüşlük ve İsrail güçlerinin kontrol noktaları aracılığıyla halihazırda hareket kısıtlamasına maruz kalmaktadır.
Zaman Filistinliler için zaten yavaş akmaktadır; uzam (veya uzaklık) ise sürekli genişlemekte, zamanla birlikte Filistinlileri birbirinden uzaklaştırmaktadır.
Puar, Hagar Kotef’ten, hareket özgürlüğünün Filistinliler açısından ortaya çıkardığı paradoksal durumu aktarıyor: çok fazla hareket edersen asi sayılırsın; çok az hareket edersen ilkel…
Puar şöyle yazıyor: “Burada söz konusu olan sadece ‘yaşamın kendisinin’ ele geçirilmesi ve soyulması değil, aynı zamanda ‘direnişin kendisinin’ ele geçirilmeye çalışılmasıdır. Nüfusu gerçekten yok etmeden direnişin ne kadarı sökülüp atılabilir? Elbette bir başka soru da şudur: Filistinlilerin canlılığını, metanetini ve isyanını ezmeye yönelik bu tür girişimlerin üretken, dirençli, hatta yaratıcı etkileri nelerdir?”
***
Nazilerin hesapçı, soğuk, yer yer teknik açıdan bilimsel soykırım politikaları üzerine çok yazıldı. Toplama kamplarındaki tanıklıklar, kamplardaki 72 milletten tutsakların direnme kapasitelerinin yok edilmesi için kaba dayağın ötesinde hareket kısıtlamalarının ve diyetin etkisini ayrıntıları ile anlatır.
Eyal Weizman’ın Olası Tüm Kötülüklerin En Küçüğü: Arendt’ten Gazze’ye İnsani Şiddet kitabında, İsrail devletinin Gazze’deki Filistinlilere gidecek gıdayı kalori hesabıyla nasıl kontrol ettiği şok edici ayrıntılarla anlatılır.
İsrail, Gazze’ye girmesine izin verdiği gıda miktarını, Filistinlilerin BM’nin açlık tanımının biraz üzerinde kalmaları için gerekli minimum kalori miktarını hesaplayarak ayarlar.
Weizman’a göre İsrailli yetkililer erkekler için günlük 2.100, kadınlar için 1.700 ve çocuklar için değişen miktarlarda kalori hesaplamıştı; fakat İsrail bu temel kalori alımını bile karşılamak için Gazze’ye giren gıda kamyonlarının miktarını yarıdan fazla azaltmak için nedenler bulduğundan bu rakamlar bile karşılanmamıştı.
Weizman, “öldürmemek ama süründürmek” olarak nitelendirilebilecek bu politikanın özetini, dönemin başbakanı Ehud Olmert’in danışmanı Dov Weisglass’ın ağzından aktarır: “Amaç Filistinlileri diyete sokmak ama açlıktan ölmelerine neden olmak değil.”
***
Sömürgeci yerleşimci zalimliğin arkaik yüzü, yine de bir yerlerden, hatta çağdaşı kimi uygulamalardan tanıdık geliyor. Yerli halkı kötürüm bırakma, onun bedenine, emeğine, nesillerine, geçmişine, şimdisine ve geleceğine el koyma hakkı, tam da Marx’ın fabrika disiplinindeki işçi tasvirine benzemiyor mu?
Kapital’in ilk cildinde, manifaktürün işçiye yaptıklarını, tam da sermayenin emeği nasıl kötürüm bıraktığına ilişkin doğrudan göndermelerle şöyle anlatır:
“Manifaktür, işçinin bir yığın üretken içgüdü ve eğilimini baskı altında tutma yoluyla tek bir parça-işteki hünerini seradaki gibi geliştirerek, onu bir hilkat garibesi [crippled monstrosity](*) haline sokar; tıpkı La Plata devletlerinde kürk veya yağını almak için koca bir hayvanın boğazlanması gibi. … Jehova’nın malı olduğu nasıl seçilmiş kavmin alnında yazılı ise, iş bölümü de manifaktür işçisine sermayenin malı olduğunu gösteren bir damga vurur.”
Marx’ın kapitalizm ve engelli olma hali üzerine kurduğu bağlantıyı inceleyen Staffan Bengtsson, sistemin bilişsel bir engeli kendisini korumak ve güçlendirmek için kullanabileceğine işaret ederek, Marx’ın on sekizinci yüzyılın ortalarında bazı imalatçıların, ticari sır niteliğindeki bazı işlemler için “yarı aptal kişileri” istihdam etmeyi tercih ettiğini söylediğini aktarır.
Bengtsson’a göre Marx, kapitalizmi bir sakatlık üreticisi olarak da tanımlar. Bu nedenle Kapital, kapitalizmin kâr arayışının emek gücünü normal, ahlaki ve fiziksel gelişim ve işlev koşullarından soyarak insan üzerinde nasıl derin bir etkisi olduğunu vurgulayan anlatımlarla doludur.
Sanayileşme, “endüstriyel savaşa” eşittir. Yeni teknoloji aynı zamanda daha hızlı hareket etmeyi de gerektirir. Yeni iplik makinesinde çalışan işçiler, parmaklarının kopmamasını istiyorlarsa hız ve dikkati azamileştirmelidirler, “çünkü tereddütle ya da dikkatsizlikle yerleştirildiklerinde feda edilirler.”
Bu nedenle vücut fonksiyonlarındaki en sınırlı bir azalma bile, örneğin bir parmağın kaybı, bireyin işgücü piyasasında rekabet etme yeteneği üzerinde çok önemli bir etkiye sahip olabilir. İşgücü piyasasından atılmak ise, özellikle yerleşimci sömürgecilik koşullarında, sömürgeci güce neredeyse tam kölelik anlamına gelir.
Bengtsson şu sonuca varır:
“Dolayısıyla, Marx’ın görüşüne göre, engelli insanlar, siyasal iktisadi sistem nedeniyle zayıf ve savunmasız bırakılmışlardır ve kendi failliklerinden yoksundurlar. Örneğin, zayıf iktisadi kaynaklara dayalı olarak, onları haklarını uygulamak için yasal sistemden yararlanamayan kişiler olarak resmetmiştir ki bu da engellilik söz konusu olduğunda çeşitli faktörlerin nasıl çakıştığına dair fikirlerinin altını çizmektedir. 1800’lerde Britanya’da engellilikle başa çıkmanın bir yolu, Marx’ın hüsnükuruntu olarak reddettiği hukuk sistemiydi. Engelli bir işçinin işverene dava açacağını düşünmek, Marx’a göre, ‘İngiliz yasal maliyetleri göz önüne alındığında tam bir alay konusuydu.’”
***
BM Engelli Hakları Komitesi (CRPD) geçen mayıs ayında bir rapor yayınladı. Komitenin raporunun BM’nin resmi sitesinde duyurulduğu manşet her şeyi anlatıyordu: “Engelli Filistinliler ilk önce öldürülmekten korkuyor”
Komitenin yayınladığı bir bildiride, erişilebilir formatlarda önceden uyarı yapılmamasının ve iletişim ağlarının tahrip edilmesinin engelli Filistinliler için tahliyeyi imkansız hale getirdiğinin altını çizdi.
Meselenin sadece iletişim ağının tahribatı olmadığının altını çizmek gerek. Araştırmacılar, Filistinlilerinmiş gibi görünen telekomünikasyon altyapısının İsrail tarafından kontrol edildiğini ortaya çıkarmış durumda. Örneğin Puar, Gazze’nin tamamını dış dünyaya bağlayan tek fiber-optik kablonun İsrail’den geçtiğine ve İsrail tarafından kontrol edildiğine işaret ediyor. Filistinlilerin cep telefonlarına saldırılardan önce İsrail tarafından gönderilen tahliye SMS’leri de bunun bir başka kanıtı.
Fakat tekrar olacak, mesele sadece bu değil. “Dijital işgal”, Filistinlilere siyonist düşman karşısında ne kadar güçsüz olduklarını göstermeye hizmet ediyor.
Tıpkı çağrı cihazı saldırıları gibi. Siyonizme direnişi başsız bırakmanın ötesinde, baş ile bir araya gelmeye hevesli gövdeye, sonsuz bir sakat kalma halinden başka bir çıkışının olmadığını benimsetmeye çalışıyor.
Kapitalist barbarlığın yerleşimci sömürgeci evreninde, kötürüm bırakılmak, ölümden beter olduğu için. Kötürüm bırakmak için ateş açmak, daha “insani” sayıldığı için. Engelli olmaya hazır bir nüfus bölmesinin her anlamda kârlı olacağını düşündükleri için.
(*) Kapital’in İngilizce metninde geçen “crippled” sözcüğü, aynı zamanda “kötürüm” anlamına da geliyor. Nitekim İsrail’in Filistinlilere uyguladığı uzuvlarından mahrum bırakma, kötürüm etme stratejisi de aynı sözcükle karşılanıyor. Kapitalistin karşısındaki proleter ile yerleşimci sömürgecinin karşısındaki yerlinin tıpatıp aynı muameleye tabi tutulmaları, dile de yansıyor.
Kaynaklar:
Eyal Weizman, The Least of All Possible Evils: Humanitarian Violence from Arendt to Gaza, 2012, Verso, New York.
Jasbir K. Puar, The Right to Maim: Debility, Capacity, Disability, 2017, Duke University Press, Durham&Londra.
Staffan Bengtsson, “Out of the frame: disability and the body in the writings of Karl Marx”, Scandinavian Journal of Disability Research, 2017, Cilt: 19, Sayı: 2, s. 151-160.
Ortadoğu
Büyükelçi Barrack: Türkiye, hiçbir zaman İsrail ile savaş arayışında olmadı

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Ortadoğu Özel Temsilcisi Tom Barrack, yayıncı Mario Nawfal’a bölgedeki son askeri ve diplomatik gelişmeleri değerlendirdi. İsrail’in Suriye’ye yönelik hava saldırılarını ve Türkiye ile yaşanan gerilimi ele alan Barrack, Şam ve Beyrut hatlarındaki müzakere süreçlerinin perde arkasını paylaştı.
ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Ortadoğu Özel Temsilcisi Tom Barrack, yayıncı Mario Nawfal’ın programına konuk olarak bölgedeki askeri hareketliliği, diplomatik girişimleri ve doğrudan çatışma risklerini değerlendirdi.
Barrack, Ortadoğu genelindeki gerilimlerin düşürülmesi ve diplomatik kanalların açık tutulması gerektiğini belirtti.
İsrail ile Suriye arasındaki sınır ilişkilerinin tarihsel arka planına değinen Barrack, iki ülke arasındaki temasların her zaman çalkantılı olduğunu hatırlattı. Barrack, 1923, 1949 ve 1974 yıllarındaki sınır mutabakatlarına işaret ederek, “1974 yılındaki mutabakat ve Birleşmiş Milletler Ateşkes Gözlem Gücü misyonu sonrasında, İsrail ile Suriye sınırı arasında zaman içinde üzerinde uzlaşılan çok sayıda sınır çizgisi belirlendi. İsrail o dönemde de sınırlarını koruma ve bu alanlarda ne tür askeri personelin ya da teçhizatın kullanılabileceği konusunda haklı bir endişe taşıyordu. Bu doğrultuda, zaman zaman her iki taraftan 5 kilometrelik alanı da kapsayan 90 kilometrelik bir hat tanımlandı ve tampon bölgenin korunması amacıyla Birleşmiş Milletler Barış Gücü devreye girdi” dedi.
“Suriye yönetimi İsrail’e karşı hasmane bir tutum içinde olmadığını açıkça belirtti”
Şam’da 8 Aralık tarihinde göreve gelen Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni hükümetin ardından İsrail tarafında yeni yapının niteliğine dair soru işaretleri doğduğunu ifade eden Barrack, sürecin 7 Ekim sonrasında daha da hassaslaştığını dile getirdi.
Barrack, “İsrail Başbakanı, sınırlarımızdan gelebilecek agresif veya belirsiz hiçbir saldırı riskini kabul etmeyeceğim açıklamasında bulundu. Suriye ise saldırgan bir tutum sergilemedi. Lübnan’da güney bölgesi ve İran’ın uzantısı olan Hizbullah varlığı nedeniyle durum farklıydı ancak Şam’daki yeni yönetimle böyle bir sorun yaşanmadı. Yeni yönetim, İsrail’e karşı hiçbir şekilde saldırgan veya hasmane olmadıklarını akıllıca ve sağduyuyla ifade etti” şeklinde konuştu.
Suriye tarafının talebi üzerine beş resmi ve birkaç gayriresmi arabuluculuk oturumuna ev sahipliği yaptıklarını aktaran Barrack, “Gazze meselesi sürerken ve Filistin meselesi çözümsüz kalmışken Suriye, tıpkı Suudi Arabistan gibi İbrahim Anlaşmaları müzakerelerine girmekte zorlandı. Ancak sınır hattında gerilimi düşürme anlaşması yapmaya, sınırları barışçıl yöntemlerle denetlemeye ve bu hatlardaki mekanizasyon ile kullanım koşullarını ele almaya istekliydiler. Müzakereler son derece olumlu ilerliyordu” ifadelerini kullandı.
Barrack, 8 Aralık’taki iktidar değişimi sırasında sahada yer alan ve İsrail tarafından disiplinsiz görülen yabancı savaşçı unsurların varlığının güvenlik endişelerini artırdığını söyledi.
Süveyda bölgesindeki Dürzilerin durumunun da hassasiyet yarattığını belirten Barrack, “İsrail’in tutumu daha büyük bir İsrail kurma arayışından kaynaklanmıyordu. Karşılarında nasıl bir yapının olduğunu görmek ve zaman kazanmak istiyorlardı. Bu esnada Suriye tarafı da Kürtlerle ve Suriye Demokratik Güçleri ile uğraşıyordu” dedi.
“General Mazlum Suriye Demokratik Güçleri’nin lağvedildiğini duyurdu”
ABD’nin IŞİD ile mücadele sürecinde Suriye Demokratik Güçleri ile birlikte hareket ettiğini hatırlatan Barrack, Kürt unsurların Şam yönetimine entegrasyon sürecinin başlatıldığını vurguladı.
Barrack, “General Mazlum zorlu bir dönemde bizlere yardımcı oldu. Dün kendisi Suriye Demokratik Güçleri’nin lağvedildiğini ve kuzeydoğudaki yapının askeri açıdan Suriye ordusuna tam entegrasyonunu duyurdu. Siyasi ve eğitimsel boyutlar üzerindeki çalışmalar ise sürüyor” açıklamasını yaptı.
Bölgedeki IŞİD varlığına ve tutukluların durumuna ilişkin kapsamlı veriler paylaşan Barrack, “Suriye genelindeki cezaevlerinde haklarında hiçbir resmi iddianame, dosya veya adli süreç bulunmayan 9 bin 400 IŞİD tutuklusu yer alıyor. 14 yıllık süreçte toplanan bu kişiler herhangi bir stratejik çözüm planı olmaksızın cezaevlerinde tutuldu. Bundan daha vahimi ise Hol ve Roj kamplarında bulunan ve bu tutukluların aileleri olan 75 bin kadın ve çocuktur. Sivil toplum kuruluşları ve Birleşmiş Milletler insani koşulları iyileştirmeye çalışsa da ortada kesin bir çözüm süreci bulunmuyor” dedi.
Türkiye’nin güney sınırındaki güvenlik yapılanmasını da değerlendiren Barrack, Ankara’nın PKK ile 40 yılı aşkın süredir mücadele yürüttüğünü anımsattı.
Barrack, “Kürt savaşçıların IŞİD ile mücadeledeki gücü nedeniyle ABD geçmişte bu yapının bir kısmını YPG olarak adlandırdı ve Suriye Demokratik Güçleri bünyesine katarak ayrı bir yapı kurdu. Türkiye de sınırlarını ve güvenliğini korumak amacıyla kuzeydoğu hattında derinlemesine kontrol noktaları ve askeri üsler kurdu; sınır boyunca binlerce asker konuşlandırdı” diye konuştu.
“İsrail Suriye hava kuvvetlerinin neredeyse tamamını devre dışı bıraktı”
İsrail’in 8 Aralık’taki rejim değişikliğinin hemen ertesinde 9 Aralık tarihinde Suriye’deki askeri hedeflere geniş çaplı hava harekatı düzenlediğini hatırlatan Barrack, “İsrail risk almak istemedi ve Suriye hava kuvvetlerinin neredeyse tamamını vurdu. Geriye yalnızca 14 veya 15 uçak kaldı ve askeri havaalanlarının büyük kısmı kullanılamaz hale geldi. İsrail, İran’a karşı yürüttüğü harekatlarda kendisine engel oluşturabilecek herhangi bir savunma radarı veya saldırı kabiliyeti istemiyor. Suriye hava sahasını İran’ı vurmak için temiz ve açık bir şekilde kullanmayı hedefliyor” dedi.
Bu süreçte taraflar arasında koordinasyon sağlamak amacıyla Ürdün’ün başkenti Amman’da teknik heyetlerden oluşan bir temas merkezi kurulduğunu açıklayan Barrack, Türkiye, İsrail ve Suriye arasında her akşam IŞİD teröristlerinin takibine dair istihbarat koordinasyonu yürütüldüğünü bildirdi.
İsrail’in Suriye’deki askeri tesislere yönelik son hava saldırısına değinen Barrack, saldırının arka planına dair üç ihtimal üzerinde durulduğunu belirtti.
Barrack, “İlk ihtimal sahada Türk askeri unsurlarının veya varlıklarının bulunduğu yönündeki istihbarattı ancak yaptığımız incelemelerde bunun doğru olmadığını tespit ettik. İkinci ihtimal İsrail istihbaratının derhal harekete geçmeyi gerektiren anlık bir hareketlilik tespit etmiş olmasıydı. Üçüncü ve en güçlü ihtimal ise Türkiye’nin bu tesiste bir eğitim programı planladığına dair istihbarat konuşmalarının yakalanmış olmasıdır” ifadelerini kullandı.
Türkiye’nin Suriye’nin egemenliğini desteklediğini vurgulayan Barrack, ABD Başkanı Donald Trump ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki bir diyaloğu şu sözlerle aktardı:
“Başkan Trump daha önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, 8 Aralık’ta madem bu kadar etkiliydiniz neden Suriye’yi doğrudan kontrolünüz altına almadınız sorusunu yöneltti. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise ‘Çünkü biz orayı istemiyoruz. Suriye’nin bu zorlu coğrafyada egemen ve bağımsız bir ülke olarak kalmasını istiyoruz’ cevabını verdi.”
İsrail sınırına 85 kilometre mesafede bulunan T4 ve Palmira üslerine ilişkin daha önce de temaslar yürütüldüğünü belirten Barrack, Türk tarafının hiçbir zaman İsrail ile çatışma arayışında olmadığını ve sakin bir tutum izlediğini ifade etti.
“Türk ordusu ve istihbaratı son derece güçlü ve yetkindir”
Saldırı öncesinde Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile yeni Mossad Başkanı arasında cuma günü iki saatlik verimli bir doğrudan görüşme yapıldığını kaydeden Barrack, sahadaki komutanların yanlış değerlendirmelerle pistleri hedef almış olabileceğini belirtti.
Barrack, “Türk ordusu ve Türk istihbaratı son derece güçlü ve yetkindir. Sınıra doğru yaklaşan uçakları gördüklerinde kendi jetlerini havalandırma aşamasına geldiler. Sağduyulu aktörlerin anlık müdahalesi sayesinde doğrudan bir askeri çatışmanın eşiğinden dönüldü” dedi.
Barrack, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun sürekli temas ve diplomasi kanallarını açık tutma yönündeki çabalarının hayati önem taşıdığını ifade ederek, Tel Aviv Büyükelçisi Mike Huckabee ve bölgedeki diğer temsilcilerin koordinasyon içinde çalıştığını aktardı.
Lübnan’daki duruma da geniş yer ayıran Barrack, sivil yerleşim yerlerinin yıkılmasına ve masum sivillerin ölümüne şahsen ve ilkesel olarak kesinlikle karşı olduğunu vurguladı.
Barrack, Lübnan Cumhurbaşkanı Jozef Aun, Başbakan Nevvaf Selam, Meclis Başkanı Nebih Berri ve ABD’nin Beyrut Büyükelçisi Michel Issa’nın zor şartlar altında yürüttüğü çalışmaları takdir ettiğini söyledi.
İsrail’in Lübnan köylerindeki tünel ağlarına dair endişelerine işaret eden Barrack, “Hizbullah, Gazze’deki taktiklere benzer şekilde yerleşim yerlerinin altına geniş tüneller inşa etti ve bu tünellerde on binlerce roket ve füze barındırıyor. Ancak sivillerin evlerinin yıkılması ve köylerin yok edilmesi kabul edilemez. Lübnan ordusu ekonomik sıkıntılar nedeniyle zor durumda bulunuyor. Bir Hizbullah mensubu ayda 2 bin 400 dolar gelir elde ederken Lübnan ordusundaki bir asker yaklaşık 300 dolar alıyor” dedi.
“İran Hizbullah’a her ay yaklaşık 90 milyon dolar aktarıyor”
Lübnan’daki krizin çözümünde Hizbullah’ın silahsızlandırılması kadar ekonomik alternatiflerin üretilmesinin de şart olduğunu belirten Barrack, “İran geleneksel olarak örgüte ayda yaklaşık 90 milyon dolar mali kaynak aktarıyor. Bu finansman akışı kesilmeden ve askerlere alternatif bir yaşam sunulmadan yalnızca silah bırakmalarını istemek gerçekçi bir sonuç üretmiyor” değerlendirmesinde bulundu.
İsrail’in Lübnan topraklarını kalıcı olarak ilhak etme ihtimalinin düşük olduğunu belirten Barrack, “İsrail yönetimi böyle bir adıma uluslararası alanda ve ABD nezdinde izin verilmeyeceğini biliyor. Başkan Trump gerilimi düşürme çizgisini net bir şekilde ortaya koydu. Ancak Golan Tepeleri’ndeki işgal durumu uluslararası kararlara rağmen devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Steve Witkoff ve Jared Kushner’ın İran ile yürütülen dolaylı müzakerelerde büyük gayret gösterdiğini dile getiren Barrack, İran’ın Lübnan’ı kendi etki alanında tutma çabalarına karşı Lübnan hükümetinin bağımsız kalma isteğini desteklediklerini belirtti.
Ortadoğu’daki tarihsel ve inançsal dinamiklere de değinen Barrack, “Başkan Trump’a bölgenin karmaşıklığını anlatırken şu ifadeyi kullandım: Musevilik ve Hristiyanlık tarihine bakıldığında 57 peygamberin tamamı bu coğrafyaya gönderildi. İslamiyet’e bakıldığında binlerce peygamber yine bu dar coğrafyada yer aldı. Bu coğrafyanın çözümü sabır ve sürekli diplomasi gerektiriyor” dedi.
Trump yönetiminin bölgesel aktörlere kendi güvenlik sorumluluklarını alma çağrısı yaptığını hatırlatan Barrack, ABD’nin artık tüm dünyanın tek güvenlik garantörü rolünü üstlenemeyeceğini ifade etti.
Barrack; Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın arabuluculuk çabalarının önemine değinirken, Türkiye’nin jeopolitik konumuna dikkat çekti:
“Türkiye sekiz komşusu, dört denizi, Orta Asya ve Hazar bağlantılarıyla güçlü, modern ve etkin bir güç merkezidir. Bölgedeki tüm zorluklara rağmen diplomasi ve sağduyunun hakim olacağına inanıyorum.”
Ortadoğu
ABD, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol taşımak için gizli bir operasyon yürütüyor

ABD ordusu her gün milyonlarca varil petrol taşımak üzere Hürmüz Boğazı’na giriş ve çıkış için sessizce bir nakliye koridoru oluşturdu.
Axios’a bilgi veren kaynaklara göre bu, daha geniş kapsamlı savaşın bir çıkmaza girmiş olmasına rağmen dikkate değer bir başarı olarak değerlendiriliyor.
Son birkaç haftadır devam eden operasyon kapsamında, her gece 15–20 tanker, Umman kıyıları boyunca uzanan güney kanalından geçerek boğaza girip çıkıyor.
Yetkililer, günde yaklaşık 10 milyon varil petrolün (savaş öncesi hacminin yaklaşık yarısı) boğazdan dışarı taşınarak küresel enerji piyasasına aktarıldığını belirtti.
ABD öncülüğündeki operasyon, savaşın en acı verici yönlerinden birini hafifletiyor: ham petrol fiyatlarının fırlamasına neden olan petrol arzındaki aksaklık.
Yetkililer, boğazdan geçen petrol miktarının hâlâ savaş öncesi seviyelerin altında olmasına rağmen, küresel arzda gözle görülür bir fark yarattığını belirtiyor.
Bu çaba, gemilerinde petrol taşıyan giden tankerlere refakat etmenin ötesine geçiyor. ABD ordusu, boş tankerlerin Umman Denizi’nden boğaz üzerinden Körfez’e girmesine, bölgedeki ülkelerden petrol almasına ve ardından çıkmasına yardımcı oluyor.
Operasyonun tüm ayrıntıları daha önce kamuoyuna açıklanmamıştı. ABD’li bir yetkili, “İki aydır Hürmüz Boğazı’nın güney şeridini kontrol altında tutuyoruz. Devrim Muhafızları can sıkıcı olabilir, ancak boğazı onlar kontrol etmiyor. Kontrol bizde,” diye konuştu.
Hormuz operasyonunu denetleyen görev gücü, Kuzey Carolina’daki Fort Bragg’daki Kara Kuvvetleri Karargahı’ndan yönetiliyor.
Görev gücü, Körfez bölgesindeki ortaklarla koordinasyon halinde. Körfez’den Hürmüz Boğazı’nı geçerek Arap Denizi’ne giren gemilerin yanı sıra, Arap Denizi’nden boğazı geçerek Körfez ülkelerinin limanlarına daha fazla petrol yüklemek üzere giden kiralanmış boş tankerlerin günlük listesini hazırlıyor.
Her gece, gemilerin belirli bir zaman aralığında tek bir büyük çıkış hattında ve ayrı bir zaman aralığında tek bir büyük giriş hattında hareket etmesi planlanıyor.
Gemiler daha sonra ABD ordusunun yönlendirmelerine göre güney kanalından geçiyor.
ABD Hava Kuvvetleri, İran’ın seyir füzeleri ve insansız hava araçlarına karşı koruma sağlayan avcı uçaklarına sahip.
Yetkililer, bu operasyonun, İran’ın radar ve deniz gözetleme sistemlerini zayıflatan, ABD Merkez Komutanlığı’nın son iki haftadır sürdürdüğü askeri harekât sayesinde mümkün hale geldiğini belirtti.
İran, boğazın güney kanalındaki gemilerin görünürlüğünü azaltmıştı. ABD’li yetkililer, İran’ın izleme kapasitesinin, yeniden faaliyete geçirmeyi başardığı birkaç radar ile Devrim Muhafızları’na ait küçük hızlı teknelerde bulunan “gözcü”lerle sınırlı olduğunu ileri sürüyor.
İranlılar büyük ölçüde “kör” durumda oldukları için, gemilerin geçebileceği genel yöne doğru insansız hava araçları ve seyir füzeleri fırlatıyorlar.
Bazı gemiler İran saldırılarına maruz kaldı ama çoğu ABD ordusu tarafından durduruldu.
Örneğin bu haftanın başlarında, ABD güçleri sekiz İran insansız hava aracını ve iki seyir füzesini düşürdü.
ABD’li yetkililer, son iki hafta boyunca her gece 15–20 tankerin güney kanalından Hürmüz Boğazı’na girip çıktığını ve bu sayede ihracatın devam ettiğini belirtiyor.
ABD’li yetkililer, günlük ortalama ihracatın artmakta olduğunu ve şu anda 10 milyon varile yaklaştığını söylüyor.
Yetkililer, son birkaç hafta içinde bazı gecelerde Körfez’den çıkan petrol miktarının 15 milyon ila 20 milyon varil arasında olduğunu belirtiyor.
Yetkililerden biri, bu hafta bir gecede 20’den fazla geminin güney şeridinden boğaza girip çıkmasının planlandığını ve bu sayede yaklaşık 15 milyon varil petrolün boğazdan çıkabileceğini söyledi.
Trump çarşamba günü Axios’a verdiği demeçte, “Hürmüz Boğazı’ndan muazzam miktarda petrol geçiyor,” dedi.
ABD’nin şu anda İran’la müzakere etmediğini belirten Trump, “Onlar zaman kaybediyorlar. Onlarla müzakere etmek zaman kaybı. İranlıların hâlâ biraz mücadele gücü var fakat genel olarak eskisi gibi değiller,” diye devam etti.
Ortadoğu
Suudi Arabistan, Irak’a “Şii milisler” baskısını artırdı

Suudi Arabistan, Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’den, İran ile çatışmanın başlamasından bu yana krallığı hedef alan “Şii milisler” aleyhine cezai önlemler almasını istedi.
Riyad, geçen ay ABD ile birlikte Irak’ta misilleme amaçlı hava saldırıları düzenlediğini kamuoyuna açıklamıştı.
Fakat Al-Monitor’a göre krallık, çeşitli cephelerdeki tehditlere karşı koymak için savunma anlaşmaları imzalarken, aynı zamanda gerginliği azaltmayı amaçlayan İran ile ayrı gizli görüşmeler de yürütüyor.
Savaşın başlangıcından bu yana Suudi Arabistan’a yönelik saldırıların büyük bir kısmı Irak’tan kaynaklanıyor.
bölge yetkililerinden biri şöyle dedi:
“Suudiler, Suudi Arabistan’a saldırı düzenleyenlerin tutuklanıp cezalandırılmasını istiyor. Tetiği çekenler değil, emri verenler. Milis liderlerinin hesap vermesini istiyorlar. Sorumluların cezalandırılmasını istiyorlar.”
Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan, ülkesinin komşusuyla gerginliği azaltmak amacıyla Suudi yetkililerle görüşmek üzere bu hafta Riyad’a gitti.
Sık sık “Irak kralı” olarak anılan Zeydan, Irak’taki en güçlü isimlerden biri olarak kabul ediliyor ve bazı gözlemcilere göre etkisi başbakanınkini bile aşıyor.
Mayıs ayında göreve geldiğinden beri Zeydan, Tahran ve Şii müttefiklerini kışkırtmadan İran’ın Irak üzerindeki etkisini azaltmak için çalışıyor.
Zeydi’nin, ABD’nin desteğiyle Trump yönetiminin Körfez müttefikleriyle ve Türkiye ile daha yakın ilişkiler kurma çabalarının bir parçası olarak, 30 Temmuz’da Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve fiili hükümdar Muhammed bin Selman ile görüşmek üzere Riyad’a gitmesi planlanıyordu.
Fakat 28 Temmuz’da ABD ve Suudi uçaklarının sekiz ildeki milis karargahlarını hedef alan çok sayıda hava saldırısı düzenlemesi üzerine gezi iptal oldu.
Riyad, bu saldırıların “İran destekli terörist milisler” tarafından krallığın enerji altyapısına yönelik gerçekleştirilen bir dizi insansız hava aracı saldırısına misilleme niteliğinde olduğunu açıkladı.
ABD Merkez Komutanlığı, İran’ı doğrudan suçlayarak Devrim Muhafızları’nın Suudi petrol tesislerine ve krallık içindeki ABD güçlerine yönelik saldırıları yönettiğini belirtti.
13 Ağustos’ta, hasarı telafi etmek amacıyla üst düzey bir Irak askeri ve istihbarat heyeti Suudi Arabistan’ı ziyaret etti.
Bir hafta önce, 7 Ağustos’ta Zeydi, Bağdat’ta Suudi istihbarat şefi Halid el-Humaydan ile bir araya gelmişti.
27 Temmuz’dan bu yana Irak topraklarından Suudi Arabistan’a yönelik herhangi bir saldırı bildirilmedi.
Tahminler farklılık gösterse de, Halk Seferberlik Güçleri (Haşd eş-Şabi) genel komutanlığına göre 28 Temmuz’daki saldırılarda en az 20 kişi öldü, 32 kişi yaralandı.
Haşd eş-Şabi, 2014 yılında IŞİD ile mücadele etmek üzere kurulan milis gruplarının çatı örgütü.
Associated Press, Iraklı askeri yetkililere atıfta bulunarak, saldırılarda altı İranlı askeri danışmanın öldürüldüğünü bildirdi.
Bu kişilerin Haşd eş-Şabi tarafından teyit edilen 20 ölü arasında olup olmadığı hâlâ belirsiz.
Bölgesel yetkililerden birine göre belli olan şey ise, bu ölümlerin milislerin “Selefi Sünniler, Amerika’nın yardımıyla Şii kanı akıtıyor ve Zeydi de buna suç ortağı” şeklindeki söylemini beslediği.
Tüm devlet dışı silahlı grupların silahlarını teslim etmeleri ya da yasal sonuçlarla karşı karşıya kalmaları için belirlenen 30 Eylül son tarihi yaklaşırken, ortam giderek daha da gerginleşiyor.
Tahran ve Trump yönetiminin ortak desteğiyle başbakan olan Zeydi, bu son tarihin yerine getirileceğine söz verdi.
Başbakan, yolsuzluk yapan yetkililere karşı eşi görülmemiş bir baskı kampanyası başlatırken, milislerin üslerine de baskınlar düzenlemesini emretti.
En sert çizgideki gruplardan biri olan Nuceba Hareketi, yakın zamanda bir baskın girişimi sırasında Irak hükümet güçlerini geri püskürttü.
Bu hafta Zeydi’yi zor durumda bırakan bir başka gelişme daha yaşandı. Çarşamba günü, Bağdat’taki bir mahkeme, sadece birkaç gün önce gözaltına alınan Nuceba’ya bağlı istihbarat görevlisi Abbas Yakubi’yi beraat ettirdi.
Nuceba Hareketi, 28 Temmuz’daki hava saldırılarının ardından hükümeti tüm ABD güçlerini ülkeden çıkarmaya ve Suudi Arabistan ile ilişkilerini kesmeye çağırmış, bunun ABD ve Suudi çıkarlarına ağır bir bedel ödeteceğini söylemişti.
30 Eylül, tüm ABD güçlerinin Irak’tan çekilmesi için son tarih. Suudiler ve Zeydi için ek bir sorun ise Irak’ın, Trump yönetiminin öncelikler listesinde çok gerilere düşmüş olması.
Bu arka plan karşısında, Suudiler de dahil olmak üzere çok az kişi, başbakanın milisleri kontrol altına alabileceğine inanıyor.
“Suudilerin değerlendirmesi, Irak hükümetinin milisleri dizginleyemeyeceği yönünde,” diyen kaynaklardan biri, Zeydi’nin konumunu İran’a farklı derecelerde yakınlık gösteren Şii partiler koalisyonuna borçlu olduğunu belirtti. Fakat çıkarları örtüştüğünde İran’ın etkisi onun lehine işleyebilir.
Görünüşe bakılırsa, işaretler pek de umut verici değil. Pazartesi günü, Ketaib Hizbullah, Zeydi’yi ABD ile kurduğu yakın bağlar nedeniyle sert bir şekilde eleştiren bir açıklama yayınladı.
Açıklamada, silah bırakmayı ancak üç koşulun yerine getirilmesi halinde değerlendirecekleri belirtildi.
Bunlardan biri, tüm ABD güçlerinin Irak’tan ayrılması ve bir daha geri dönmemesi. Bir diğeri, Türk güçlerinin Kuzey Irak’tan çekilmesi. Son olarak da Kürdistan Bölgesi’ndeki Peşmerge güçlerinin lağvedilmesi.
Ketaib Hizbullah’ın tutumu, Suudi Arabistan için özellikle önemli. BM Güvenlik Konseyi’nin Yemen uzmanlar heyeti, 2024 yılında en az 80 Husi savaşçısının, Ketaib Hizbullah’ın önemli bir kalesi olan Curf es-Sahr bölgesinde Iraklı silahlı gruplardan eğitim aldığını bildirmişti.
Washington merkezli Savaş Araştırmaları Enstitüsü (Institute for the Study of War) geçen ay, Husilerin JCurf es-Sahr’da bir operasyon karargahı kurduğunu bildirdi.
Bağdat, Anbar ve Necef’in kesiştiği noktada yer alan ve Fırat Nehri’ne yakın olan bu bölge, muazzam bir stratejik ve tarımsal değere sahip.
Operasyonlar hakkında bilgi sahibi üç kaynak, Al-Monitor’a verdikleri bilgide, Suudilerin 28 Temmuz’daki operasyonlar sırasında Curf es-Sahr’a saldırmayı planladıklarını fakat Zeydi’nin bölgeyi kendisinin halletmek için zaman talep etmesi ve Irak ordusunun bu işi halledeceğini söylemesi üzerine saldırıları iptal ettiklerini aktardı.
Olaylar hakkında doğrudan bilgi sahibi olan bu kaynaklardan biri, kararın “bölgesel ortaklar arasında yapılan istişarenin ardından” alındığını söyledi. Kaynak, konuyla ilgili daha fazla ayrıntıya girmekten kaçındı.
Bir Batılı diplomata göre Irak ordusu Curf es-Sahr’a girmeye kalkışırsa, bu muhtemelen Zeydi’nin düşüşünü hızlandıracaktır.
Öte yandan milisler, Ağustos başında Suudi Arabistan’a karşı bir dizi karşı saldırı için hazırlık yaparken, Kudüs Gücü Başkanı İsmail Kaani, 10 Ağustos’ta önceden haber vermeden Bağdat’a gitti.
Çeşitli haber kaynaklarına göre Kaani, milis liderlerine kapalı kapılar ardında henüz silahlarını bırakmamalarını, bunun yerine hükümetle silahlı çatışmaya sürüklenmek yerine 30 Eylül’den önce barışçıl bir uzlaşma sağlamalarını söyledi.
Fakat Al-Monitor’a bilgi veren bölgesel yetkililerden biri, haberlerde yer almayan bir noktaya dikkat çekti: Kaani’nin milisleri Suudi Arabistan’a yönelik yeni saldırılardan kaçınmaları konusunda uyardığını belirtti.
Kaynak, bunun sadece ABD’nin daha fazla müdahalesini beraberinde getirebilecek daha geniş çaplı bir çatışmadan duyulan endişeden kaynaklanmadığını, aynı zamanda “Suudi Arabistan’ı Türkiye’nin kucağına daha da itmek istemedikleri” için de böyle bir uyarıda bulunulduğunu kaydetti.
30 Temmuz’da Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, Mekke’de bir üyeye yönelik saldırının tüm üyelere yönelik saldırı olarak kabul edileceğini belirten bir savunma anlaşması imzaladı.
Anlaşma henüz sınanmadı, fakat NATO üyesi Türkiye, nükleer silaha sahip Pakistan ve Arap dünyasının önde gelen gücü Suudi Arabistan’ı bir araya getiren bu anlaşma, Başkan Donald Trump tarafından desteklendi.
Birkaç gün önce duyurulan, Kızıldeniz’de deniz güvenliği için Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan bir başka ittifakın da açıkça Husileri caydırmayı amaçladığı görülüyor.
Fakat bu anlaşmalar dizisi, 20 Temmuz’da Bab el-Mandeb’de deniz ambargosu ilan eden Husiler üzerinde pek bir etki yaratmadı.
Bazı analistler Mekke anlaşmasının esas olarak İran’a yönelik olduğunu söylese de, Tahran bu tehdidi önemsiz göstermeye çalışıyor.
Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Çalışmalar Okulu’nda uluslararası ilişkiler profesörü olan İran asıllı Amerikalı Vali Nasr, Al-Monitor’a “İran, Mekke anlaşmasının çoğunlukla göstermelik olduğuna inanıyor” dedi.
Anlaşma imzalanmadan önce bile, BAE-İsrail ekseni karşısında İran ve Suudi Arabistan’ın tutumları birbirine yaklaşıyordu.
Nasr, “İslam Cumhuriyeti bunu kendisine yönelik bir tehdit olarak görmek yerine, daha çok İsrail-BAE-Hindistan bloğuna karşı dengeyi sağlayacak yararlı bir yanıt olarak değerlendiriyor,” diye belirtti.
Değişen ittifaklar, Irak’ta da Suudi-Irak gerilimini hafifletebilecek şekilde sonuçlanabilir.
Birleşik Arap Emirlikleri, Bağdat’ı dışlayan ülkeler arasında yer alıyor. 18 Ağustos’ta BAE, kendi topraklarına yakın deniz alanlarından fırlatılan iki balistik füze tespit ettiğini açıkladı. İran ise saldırıyla ilgisi olduğunu reddetti.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Dünya Basını5 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Rusya6 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı










