Ortadoğu
Suriye denkleminde Türkiye nerede duruyor?

Türkiye yaptığı resmî açıklamalarda Suriye’nin kuzeybatısında 27 Kasım’da yeniden tırmanan çatışmalara müdahil olmadığını söylüyor. Ancak hem Ankara’nın doğrudan desteklediği ÖSO’nun (kendi ifadeleri ile SMO) bazı unsurlarının HTŞ safında Halep’teki çatışmalara katılması hem de Tel Rıfat’a girmesi Türkiye’nin denklemin dışında olmadığını gösteriyor. Ayrıca operasyondan kısa bir süre önce Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Astana ortaklarını Suriye’deki terörle mücadele ve mülteciler konusunda atılmadıkları için eleştirmiş ve “diplomasiyle cevap alınamadığı yerde başka türden adımları atabileceklerini” söylemişti.
İdlib’deki terör örgütlerinin Suriye ordusuna yönelik 27 Kasım’da başlattıkları ve Halep’i ele geçirerek Hama’ya yöneldikleri saldırılarla ilgili Türkiye’den ilk resmî açıklama 29 Kasım’da yapıldı.
Ankara: Uyarmıştık
Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Öncü Keçeli, sosyal medya hesabından yapıldığı açıklamada isim vermeden HTŞ’nin Halep’e saldırısının “İdlib’e yönelik son dönemde artan saldırılar” nedeniyle gerçekleştiğini söyledi. Keçeli’nin ikinci dikkat çektiği nokta ise artan istikrarsızlık ortamında yine isim vermeden Tel Rıfat ve Münbiç’teki PKK’nın Suriye uzantısı YPG’nin Türkiye’ye yönelik saldırılarını artırdığını belirtmesi oldu.
Keçeli, “İdlib’e yönelik son dönemdeki saldırıların, Astana mutabakatlarının ruhuna ve işleyişine zarar verecek boyuta ulaştığı ve ciddi sivil kayıplara yol açtığı konusunda gerekli uyarıları çeşitli uluslararası platformlarda yapmış ve bu saldırıların durdurulması gerektiğini kayda geçirmiştik” dedi.
Son günlerde yaşanan çatışmaların bölgedeki gerginliğin istenmeyen şekilde artmasına neden olduğunu belirten Keçeli, yeni ve daha büyük istikrarsızlıklara yol açılmamasının ve sivil halkın zarar görmemesinin Türkiye bakımından büyük önem teşkil ettiğinin altını çizdi.
Keçeli, şunları kaydetti: “Mevcut istikrarsızlık ortamından istifade etmeye çalışan Tel Rıfat ve Münbiç’teki terör gruplarının sivil halkı ve Türkiye’yi hedef alan saldırılarındaki artışı da dikkatle izliyoruz. Bu bölgelerdeki terörist varlığının sonlandırılması amacıyla paydaşlarla daha önce varılan mutabakatların gereğinin yerine getirilmemiş olması endişelerimizi artırmaktadır.”
“Müdahil değiliz”
Bir gün sonra Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, TRT World Forumu’nda konuyla ilgili açıklamasında Türkiye’nin Halep’te süren çatışmalara müdahil olmadığını söyledi, “Yeni bir göç dalgasını tetikleyecek hiçbir aksiyona girişmeyiz” dedi.
Suriye’deki gelişmelerin yakından takip edildiğini belirten Fidan, “Halep’te yaşanan çatışmalara Türkiye müdahil değil. Tedbirler alınıyor. Yeni bir göç dalgasını tetikleyecek hiçbir aksiyona girişmeyiz” ifadelerini kullandı.
Yaklaşık 3 milyon Suriyeliyi barındıran Türkiye, yaklaşık 2 milyon nüfusa sahip İdlib bölgesine yapılacak olası bir operasyonun sınırlarına dönük yeni bir kitlesel göç hareketini tetikleyeceğini uzun zamandır söylüyor.
Hem olası göç tehlikesi hem de iç siyasetin önemli bir tartışma konusu olan Suriyeli mültecilerin geri dönüşü konusunda Suriye hükümeti ve Astana ortaklarının adım atmaya istekli olmaması Türkiye’yi rahatsız ediyordu.
Financial Times’da yer alan habere göre bu yıl Şam ve Ankara arasındaki görüşmelere aracılık eden Iraklı yetkililer, Esad hükümetinin mülteciler konusunda bir adım bile atmayı reddettiğini söyledi. FT’nin haberinde “Esad bunun yerine isyancıların elindeki İdlib’i vurmaya devam ederek binlerce insanı, yaklaşık 3 milyon Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapan ve isyancıları desteklediği Suriye’nin kuzeyinde askerleri bulunan Türkiye sınırına doğru itti” ifadeleri kullanıldı.
Ankara Rusya ve İran’ın Esad’a baskı yapmadığını düşünüyor
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile iki ülke arasında yeni bir dönemi başlatmak amacıyla birden fazla çağrı yapmış ancak Suriye’nin önkoşul olarak koyduğu “Türk askerlerinin Suriye’den çekilmesi” ya da “çekileceğine ilişkin bir takvim ortaya koymayı” reddetmesi bu sürecin önünü tıkamıştı. Türkiye; Astana ortakları Rusya ve İran’ın normalleşme sürecinde Şam’a yeterince baskı uygulamadığını düşünüyor.
Dışişleri Bakanı Fidan, HTŞ’nin saldırısından günler önce 23 Kasım’da yaptığı bir açıklamada “İran’ın Suriye’deki önceliklerinin arasında Türkiye ile Suriye’nin normalleşmesi yok. Rusya açısından da şu anda bölgede zaten bir ateşkes olduğu ve ciddi bir tehdit çok fazla kendini göstermediği için, o türden bir konu gündemde yok” demişti.
Fidan şöyle devam etmişti: “Bizim değerlendirmemize göre şu anda, Astana’da başlattığımız sürecin devamının yeterli olacağını düşünen bir yaklaşım söz konusu ama tabii bunun sürdürülebilirliği meselesi var. Terörle mücadelede ve mülteciler konusunda atılması gereken adımlar atılmadığı için Suriye’nin içerisinde giderek evrilen bir tehdit. Bir başka deyişle, bizim daha sonra yok etme maliyetimizin her geçen gün arttığı bir tehdide evrilebilir. Bunun için bizim çözüm arayışlarımız var. Tabii bu çözüm arayışlarının diplomasiyle ve yapıcı yaklaşımla cevap alınamadığı yerde, başka türden adımları zamanı geldiğinde mecburen nasıl atarız ona bakacağız.”
“Ankara’ya koz verdi”
Türkiye’deki Suriyeli “muhalif” kaynaklar Al-Akhbar’a, Türkiye’nin tutumuyla ilgili olarak “Onun onayı olmadan savaş başlamazdı ama Ankara’nın istediği ile Suriye muhalefetinin istediği arasında hedef uyumu olmayabilir” dedi.
FT’de yer alan habere göre de analistler Türkiye’nin HTŞ öncülüğündeki saldırıyı açıkça onaylamamış olabileceğini, ancak saldırının Türkiye’nin çıkarlarına hizmet edeceğini ve herhangi bir müzakerede Ankara’ya daha fazla koz vereceğini söyledi.
Suriyeli analist Malik al-Abdeh, “Esad’ın yazdan beri Erdoğan’la oturup Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde bir nüfuz bölgesi oluşturacağı bir plan üzerinde çalışma şansı vardı. Bu durumu siyasi olarak itibarını koruyarak müzakere etme şansı vardı, ancak reddetti” dedi.
HTŞ, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından terör örgütü olarak nitelendiriliyor. Dolayısıyla Türkiye de HTŞ’yi terör örgütü olarak sınıflandırıyor. Ancak Türkiye’nin resmen desteklediği ÖSO’nun bazı unsurlarının HTŞ liderliğindeki saldırılara katıldığı da bilinen bir gerçek.
Türkiye’nin Halep gibi stratejik bir kent üzerinden Esad’ı sıkıştırarak normalleşme konusunda öne sürdüğü şartlardan geri adım atması amacıyla HTŞ’nin saldırısına “olur” verdiği sık dile getirilen bir görüş. Türkiye, Şam ile normalleşme sürecini, mültecilerin geri dönüşü ve YPG tehdidinin ortadan kaldırılması ana hedefleriyle nihayete erdirmek istiyor.
Ancak normalleşmenin adı bile bu tür grupların Türkiye’nin Suriye’deki varlıklarına saldırısı ile sonuçlandığı düşünüldüğünde bu hedef amacıyla bu adımın atılmasının ne kadar akıllıca olduğu ayrıca bir tartışma konusu.
Esad’la görüşen İranlı bakan Türkiye’de
Öte yandan krizle ilgili İran Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi dün akşam Şam’da Beşar Esad ile görüştü. Irakçi ardından Türkiye’ye geldi.
Irakçi, Esad’la yaptığı görüşmeyle ilgili “görüş alışverişinde bulundıklarını söyledi ve şöyle devam etti: “Elbette koşullar zor ancak kesin olan Suriye hükümetinin ruhu ve tekfirci teröristlerin bu son komplosuna karşı dimdik duran direnişi. Geçmişte IŞİD ve diğer terör gruplarının Suriye’yi iç savaşa sürüklediği daha da zor zamanlar oldu ancak bunlarla yüzleşildi ve şimdi başka bir fırsat buldular. Siyonist rejimin Lübnan ve Filistin’i işgalinden kaynaklanan koşullar nedeniyle yeniden dirilmeyi düşünüyorlar.”
Irakçi, “Suriye ordusu ve hükümeti teröristlere karşı koyabilecek güçte. Elbette direniş grupları da yardım edecek. İran İslam Cumhuriyeti de tekfircilerin ortadan kaldırılması için gerekli görülen her türlü desteği sağlayacak” dedi.
İranlı Bakan, Hakan Fidan’la yapacağı görüşmede de “büyük ölçüde ortak kaygılara odaklanacaklarını” söyledi. Türkiye ve İran’ın farklı konularda her zaman birbirlerine danıştıklarını anlaştıkları ve anlaşamadıkları konular olduğunu söyleyen Irakçi, “Bu kez bölgesel istikrara yol açacak ve Suriye’nin ya da bölgenin bir kez daha teröristler için bir merkez haline gelmesini önleyecek konularda ortak bir anlayışa varılacağını umuyoruz” ifadelerini kullandı.
Ortadoğu
Berri: Bu anlaşma asla yürürlüğe girmeyecek ve uygulanmayacak

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, Washington’da ABD ara buluculuğunda imzalanan çerçeve anlaşmasına sert tepki göstererek, bu mutabakatı Lübnan tarihinin en ağır tavizlerinden biri olarak nitelendirdi. Berri, ülkenin ulusal egemenliğini koruma kararlılığını vurgularken, ordu komutasındaki olası bir görevden alma girişimine karşı da net bir uyarıda bulundu.
Lübnan’da hükümet yetkilileri ile İsrail arasında Washington’da ABD nezaretinde imzalanan çerçeve anlaşmasının ardından, başkent Beyrut’taki Meclis Başkanlığı makamı olan Ayn el-Tine Sarayı’nda derin bir huzursuzluk hakim.
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri’nin, Cumhurbaşkanı Joseph Avn ile süregelen siyasi kopuşu ve anlaşmaya yönelik gösterdiği kararlı direnç, ülkedeki anayasal ve askeri dengelerin hassas bir dönüm noktasına geldiğini gösteriyor.
Meclis Başkanı Berri, Cumhurbaşkanı Avn ile olan ilişkisinin mevcut durumunu tarif ederken, “Ne o beni arıyor ne de ben onu arıyorum” ifadelerini kullandı.
Resmi açıklamaların ve diplomatik nezaket kurallarının ötesinde, Beyrut yönetiminin attığı bu adımın, Meclis Başkanı Berri’nin uzun süredir savunduğu ulusal ilkeleri çiğnediği belirtiliyor.
Berri’nin siyasi çizgisine göre, İsrail ile yapılacak her türlü müzakerenin katı ulusal ilkeler çerçevesinde yürütülmesi ve askeri alanda elde edilemeyen siyasi kazanımların masada İsrail’e altın tepside sunulmaması gerekiyor.
Lübnan Meclis Başkanı’na göre, herhangi bir müzakere sürecinin başlayabilmesi için öncelikle İsrail’in işgal altında tuttuğu tüm Lübnan topraklarından tamamen çekilmesi, askeri saldırılarını sonlandırması, tutsakları serbest bırakması ve güneydeki göçmenlerin köylerine dönmesi şart koşuluyor.
Washington’da imzalanan mutabakat ise bu öncelikler sıralamasını tersine çevirerek, askeri geri çekilmeyi ucu açık siyasi ve askeri koşullara bağlıyor. Bu durumun, Lübnan’ın egemenliğini uzun yıllar boyunca ipotek altına alma riski barındırdığı ifade ediliyor.
“17 Mayıs anlaşmasından on kat daha kötü”
Meclis Başkanı Nebih Berri, Lübnan’da yayımlanan el-Ahbar gazetesine verdiği mülakatta, Washington’da varılan mutabakatı sert bir dille eleştirdi. Berri, bu uzlaşıyı Lübnan’a dayatılan bir dikte olarak nitelendirerek, “Bu anlaşma bir dayatmadır ve 17 Mayıs 1983 anlaşmasından on kat daha kötüdür” ifadelerini kullandı.
Kendisi de geçmişte Emel Hareketi lideri olarak 17 Mayıs anlaşmasına karşı yürütülen toplumsal ve siyasi direnişin öncü isimleri arasında yer alan Berri, yeni mutabakata karşı tavrını şu sözlerle pekiştirdi:
“On kez 17 Mayıs anlaşması olsun ama bu anlaşma asla olmasın.”
Lübnan halkının sokak hareketlerine veya provokasyonlara kapılmaması gerektiğinin altını çizen Berri, ülkeyi iç çatışma ve kaos sarmalına sürüklemek isteyecek odaklara fırsat verilmemesi çağrısında bulundu.
Anlaşmanın yalnızca siyasi içeriğiyle değil, Lübnan toplumunda yaratabileceği iç bölünmelerle de büyük bir tehdit oluşturduğunu kaydeden Berri, bu durumun en çok İsrail’in çıkarlarına hizmet edeceğini vurguladı.
Siyasi mücadelenin tamamen anayasal, yasal ve ulusal zeminlerde yürütüleceğini belirten Berri, kabinedeki bakanlarının tutumuna dair şu açıklamayı yaptı:
“Emel Hareketi’ne mensup bakanlar, bu anlaşmanın ele alınacağı hiçbir bakanlar kurulu toplantısını boykot etmeyecek. Orada olacağız, mücadele edeceğiz ve net tavrımızı ortaya koyacağız.”
Meclis Başkanı Berri, Washington mutabakatının geleceğine ilişkin ise son derece kararlı konuşarak, “Bu anlaşma asla yürürlüğe girmeyecek ve uygulanmayacak; kendiliğinden hükümsüz kalacaktır” ifadelerini kullandı.
“Müzakerelerin gerçek adresi Amerika ve İran hattıdır”
Lübnan’ın ulusal haklarını geri alabilmesi ve İsrail’i topraklarından tamamen çıkarabilmesi için önünde tek bir gerçekçi diplomatik yol olduğunu savunan Meclis Başkanı Berri, bu adresin Washington ile Tahran arasındaki doğrudan diplomatik süreç olduğunu belirtti.
Berri, konuya ilişkin değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı:
“Lübnan’ın haklarını güvence altına alacak yegane meşru ve gerçekçi zemin, Amerika Birleşik Devletleri ile İran İslam Cumhuriyeti arasında yürütülen müzakere sürecidir.”
Bu eksenin dışında, Lübnan’ın tek başına ABD ve İsrail tarafından belirlenen koşullar altında masaya oturmasının büyük bir hata olacağını kaydeden Berri, böyle bir girişimin işgali meşrulaştırmaktan ve İsrail’e sahada yeni fiili durumlar yaratması için zaman kazandırmaktan başka bir işe yaramayacağını sözlerine ekledi.
“Kimse orduyla oynamaya kalkışmasın”
Son günlerde Lübnan kamuoyunda sıkça tartışılan ve Lübnan Ordusu Komutanı General Rudolf Heykel’in görevden alınacağına yönelik iddialara da doğrudan değinen Meclis Başkanı Nebih Berri, askeri vesayet ve komuta kademesine yönelik müdahalelere karşı uyarıda bulundu.
Silahlı kuvvetlerin ülkenin birliğini koruyan en önemli yapı taşı olduğunu hatırlatan Berri, şöyle konuştu:
“Hiç kimse böyle bir şaka yapmaya yeltenmesin ve hiç kimse Lübnan Ordusu ile oynamaya kalkışmasın.”
Askeri kurumun ulusal güvenliğin, toplumsal huzurun ve iç barışın teminatı olduğunu vurgulayan Berri, ordunun kendileri için kırmızı çizgi olduğunu ifade etti.
Anlaşmanın imzalanmasının hemen ardından yayımladığı kısa mesajda Lübnan halkını uyararak, “Ey Lübnan halkı, bu bir fitnedir” diyen ve Şii inancının önemli liderlerinden İmam Ali’nin fitne dönemlerinde tarafsız kalmayı salık veren özlü sözlerine atıfta bulunan Berri, bu mesajının bazı çevreler tarafından pasif veya yumuşak bulunmasına da tepki gösterdi.
El-Ahbar gazetesinin bu yöndeki sorusunu yanıtlayan Lübnan Meclis Başkanı Berri, şu ifadeleri kullandı:
“Ben bu anlaşmayı doğrudan fitne olarak nitelendirmişken daha ne söylememi bekliyorsunuz? Küfür mü etmeliydim?”
Anlaşmayı “fitne” olarak adlandırmanın siyasi literatürdeki en üst düzey uyarı seviyesi olduğunu dile getiren Nebih Berri, meselenin basit bir görüş ayrılığı olmadığını, doğrudan Lübnan’ın toprak bütünlüğünü ve toplumsal birliğini hedef alan varoluşsal bir tehdit olduğunu belirtti.
Ortadoğu
İsrail-Lübnan anlaşmasının gizli güvenlik eki ortaya çıktı

Times of Israel gazetesi, ABD arabuluculuğunda İsrail ile Lübnan arasında geçen hafta imzalanan çerçeve anlaşmasına ait olduğu belirtilen gizli bir güvenlik ekinin ayrıntılarını yayımladı. Habere göre ek metin, İsrail ordusuna Güney Lübnan’daki güvenlik bölgesinde belirli koşullar altında operasyon düzenleme imkânı tanıyor.
İsrail basınına göre, ABD arabuluculuğunda İsrail ile Lübnan arasında geçen hafta imzalanan çerçeve anlaşmasına ait gizli bir güvenlik eki bulunuyor.
The Times of Israel’in üst düzey bir İsrailli yetkiliye dayandırdığı haberine göre söz konusu ek, İsrail ordusunun Güney Lübnan’daki güvenlik bölgesinde ortaya çıkabilecek tehditlere karşı askeri harekât düzenleme serbestisini güvence altına alıyor.
Haberde, Washington’da varılan uzlaşmanın gizli eki sayesinde İsrail ordusunun bölgeden otomatik olarak çekilmeyeceğinin de kayıt altına alındığı belirtildi.
Aynı yetkili, Tel Aviv yönetiminin İran’ın olası girişimlerinin anlaşmayı sekteye uğratabileceği ihtimaline karşı temkinli davrandığını ifade etti. Bu açıklama, İsrail’in Kanal 12 televizyonunun daha önce yayımladığı haberi de doğrular nitelikte aktarıldı.
The Times of Israel’in haberine göre ana anlaşma metninde atıfta bulunulan güvenlik eki, Lübnan hükümetinin talebi üzerine kamuoyuna açıklanmadı.
Sızdırıldığı belirtilen bilgilere göre ek metnin dördüncü maddesi, İsrail ordusunun güvenlik bölgesi sınırları içinde aniden ortaya çıkan tehditlere karşı askeri operasyon düzenleme yetkisini korumasını öngörüyor.
Habere göre bu hüküm, ABD ile İran arasında yürütülen görüşmelerin İsrail’in Hizbullah’tan gelebilecek tehditlere müdahale kapasitesini sınırlandırabileceği yönündeki kaygılar nedeniyle Tel Aviv’in öncelikleri arasında yer alıyordu.
Aynı maddede, İsrail askerlerinin çekilme sürecinin otomatik ya da önceden belirlenmiş sabit bir takvime bağlanmayacağı konusunda İsrail ile Lübnan’ın uzlaştığı belirtiliyor.
Buna göre askeri yeniden konuşlanma, sahadaki güvenlik koşullarına bağlı olacak. Ana anlaşma metninde de çekilme sürecinin tarafların yükümlülüklerini yerine getirme düzeyine bağlı olduğu ifade ediliyor.
Haberde ayrıca cumartesi günü kamuoyuna açıklanan iki pilot çekilme bölgesinin öngörülebilir gelecekte bu kapsamda değerlendirilecek tek alanlar olacağı, uygulamanın kısa vadede genişletilmesine yönelik bir plan bulunmadığı kaydedildi.
İsrail ordusunun mevcut değerlendirmelerine göre Lübnan ordusunun gerekli eğitim ve güvenlik taramalarını tamamlamasının ardından başlangıçta belirlenen iki pilot bölgeye konuşlanması birkaç hafta sürebilir.
Bu süreçte Lübnan ordusunun söz konusu bölgelerde güvenlik sorumluluğunu devralması öngörülüyor.
Habere göre İsrailli yetkililer, İran’ın Washington ile yürüttüğü paralel diplomatik temaslar aracılığıyla süreci olumsuz etkileyebileceğinden endişe ediyor.
Aynı kaynaklar, Tahran’ın daha kapsamlı bir ABD-İran uzlaşmasının parçası olarak Washington’dan İsrail’in Güney Lübnan’dan tamamen ve koşulsuz çekilmesini talep etmesini olası bir risk olarak değerlendirdiğini aktardı.
Anlaşmaya Hizbullah’tan ret
İsrail ile Lübnan arasında varılan çerçeve anlaşması, pilot uygulama kapsamında Lübnan ordusunun halen İsrail’in kontrolündeki bazı küçük alanların denetimini devralmasını ve Hizbullah’ın kademeli biçimde silahsızlandırılmasını hedefleyen bir süreci içeriyor.
Hizbullah anlaşmayı reddettiğini açıklarken, İsrail de örgüte yönelik askeri operasyonlarını sürdüreceğini duyurdu.
İsrail Genelkurmay Başkanı Korgeneral Eyal Zamir, pazar günü yaptığı açıklamada anlaşmayı “tarihi ve önemli” sözleriyle nitelendirdi ve sahadaki askeri başarıların bu mutabakata zemin hazırladığını söyledi.
İsrail ordusunun basın biriminin aktardığına göre Zamir, “Anlaşmanın şartlarına sadık kalacağız ve başarılı olması için çalışacağız. Ancak asıl sınav, her iki tarafın da sahada sergileyeceği eylemler olacak; önümüzdeki dönem geleceğin nasıl şekilleneceğini belirleyecek” ifadelerini kullandı.
Hizbullah Milletvekili Hasan Fadlallah ise örgütün reddettiği anlaşmanın Lübnan’da “iç çatışmaya” yol açabileceği uyarısında bulundu ve metnin sahada uygulanmasının mümkün olmadığını söyledi.
Fadlallah’ın açıklaması, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn’ın ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı telefon görüşmesinde Lübnan devletinin çerçeve anlaşmasının uygulanmasına ilişkin “tüm sorumluluklarını üstleneceğini” ifade etmesinden bir gün sonra geldi.
Ortadoğu
ABD ve İran teknik müzakerelere devam edecek

ABD ve İran’ın, gerçekleştirdikleri karşılıklı askeri misillemelerin ardından mutabakat muhtırasının tüm maddeleri üzerindeki teknik müzakereleri sürdüreceği bildirildi. Tarafların askeri eylemlerden kaçınma ve Hürmüz Boğazı’ndaki gemi geçişlerinin güvenliğini sağlama konusunda anlaştığı belirtiliyor.
ABD ve İran’ın, karşılıklı askeri saldırıların ardından mutabakat muhtırasının tüm maddeleri üzerindeki teknik müzakereleri sürdüreceği bildirildi. Reuters haber ajansı ve The Hill gazetesinin Amerikalı bir yetkiliye dayandırdığı bilgilere göre, taraflar diplomatik kanalları açık tutma kararı aldı.
İlgili yetkili, sürece dair yaptığı açıklamada, “Her iki taraf da şimdilik aktif askeri eylemlerden kaçınacak ve gemiler Hürmüz Boğazı’nda serbestçe hareket edebilecek” ifadelerini kullandı.
Daha önce Axios portalında yayımlanan haberde, Washington ve Tahran yönetimlerinin karşılıklı saldırıları durdurma konusunda uzlaştığı ve 30 Haziran Salı günü Katar’ın başkenti Doha’da bir araya geleceği aktarılmıştı.
Söz konusu haberde yer alan bilgilere göre, başlangıçta aynı gün İsviçre’de İran’ın nükleer programına ilişkin müzakerelerin gerçekleştirilmesi planlanıyordu.
Ancak son dönemde yaşanan askeri hareketlilik ve yeni karşılıklı saldırlar nedeniyle toplantının yeri değiştirilerek Doha’ya alındı.
Bu gelişmeyle birlikte müzakere gündeminin de Hürmüz Boğazı ve çevresindeki güvenlik durumuna kaydırıldığı belirtildi.
Amerikan televizyon kanalı CNN’e konuşan üst düzey bir yetkili ise barış muhtırasına yönelik teknik müzakerelerin iptal edilmediğini ve planlandığı şekilde önümüzdeki günlerde gerçekleştirileceğini ifade etti.
Yetkili, taraflar arasındaki “çatışmayı önleme kanallarının olağan seyrinde faaliyet gösterdiğini” kaydetti.
Karşılıklı saldırıların ardından değerlendirmelerde bulunan ABD Başkanı Donald Trump ise askeri harekatın yeniden tam kapsamlı hale gelmesi durumunda İran’ın varlığının tehlikeye gireceğini ifade etti.
Trump, konuya ilişkin açıklamasında, “Daha fazla mantıklı davranamayacağımız ve yarım kalan işi askeri yöntemlerle bitirmek mecburiyetinde kalacağımız bir an gelebilir” uyarısında bulundu.
Amerika2 hafta öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Avrupa6 gün önceKuzey Akım sabotajında ‘porno filmi kılıfı’ iddiası
Asya2 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Ortadoğu2 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Görüş1 hafta önceHeidegger’in kulübesindeki Avrupa solu
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz iktisatçı Pettifor: Yapay zeka çöküşü kaçınılmaz bir krize yol açacak
Dünya Basını2 hafta önceForeign Policy: İran, Vietnam’dan Daha Ağır Bir Yenilgi
Dünya Basını1 hafta önceİran savaşı küresel güç dengelerini nasıl yeniden şekillendirdi?












