Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Suriye denkleminde Türkiye nerede duruyor?

Yayınlanma

Türkiye yaptığı resmî açıklamalarda Suriye’nin kuzeybatısında 27 Kasım’da yeniden tırmanan çatışmalara müdahil olmadığını söylüyor. Ancak hem Ankara’nın doğrudan desteklediği ÖSO’nun (kendi ifadeleri ile SMO) bazı unsurlarının HTŞ safında Halep’teki çatışmalara katılması hem de Tel Rıfat’a girmesi Türkiye’nin denklemin dışında olmadığını gösteriyor. Ayrıca operasyondan kısa bir süre önce Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Astana ortaklarını Suriye’deki terörle mücadele ve mülteciler konusunda atılmadıkları için eleştirmiş ve “diplomasiyle cevap alınamadığı yerde başka türden adımları atabileceklerini” söylemişti.

İdlib’deki terör örgütlerinin Suriye ordusuna yönelik 27 Kasım’da başlattıkları ve Halep’i ele geçirerek Hama’ya yöneldikleri saldırılarla ilgili Türkiye’den ilk resmî açıklama 29 Kasım’da yapıldı.

Ankara: Uyarmıştık

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Öncü Keçeli, sosyal medya hesabından yapıldığı açıklamada isim vermeden HTŞ’nin Halep’e saldırısının “İdlib’e yönelik son dönemde artan saldırılar” nedeniyle gerçekleştiğini söyledi. Keçeli’nin ikinci dikkat çektiği nokta ise artan istikrarsızlık ortamında yine isim vermeden Tel Rıfat ve Münbiç’teki PKK’nın Suriye uzantısı YPG’nin Türkiye’ye yönelik saldırılarını artırdığını belirtmesi oldu.

Keçeli, “İdlib’e yönelik son dönemdeki saldırıların, Astana mutabakatlarının ruhuna ve işleyişine zarar verecek boyuta ulaştığı ve ciddi sivil kayıplara yol açtığı konusunda gerekli uyarıları çeşitli uluslararası platformlarda yapmış ve bu saldırıların durdurulması gerektiğini kayda geçirmiştik” dedi.

Son günlerde yaşanan çatışmaların bölgedeki gerginliğin istenmeyen şekilde artmasına neden olduğunu belirten Keçeli, yeni ve daha büyük istikrarsızlıklara yol açılmamasının ve sivil halkın zarar görmemesinin Türkiye bakımından büyük önem teşkil ettiğinin altını çizdi.

Keçeli, şunları kaydetti: “Mevcut istikrarsızlık ortamından istifade etmeye çalışan Tel Rıfat ve Münbiç’teki terör gruplarının sivil halkı ve Türkiye’yi hedef alan saldırılarındaki artışı da dikkatle izliyoruz. Bu bölgelerdeki terörist varlığının sonlandırılması amacıyla paydaşlarla daha önce varılan mutabakatların gereğinin yerine getirilmemiş olması endişelerimizi artırmaktadır.”

“Müdahil değiliz”

Bir gün sonra Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, TRT World Forumu’nda konuyla ilgili açıklamasında Türkiye’nin Halep’te süren çatışmalara müdahil olmadığını söyledi, “Yeni bir göç dalgasını tetikleyecek hiçbir aksiyona girişmeyiz” dedi.

Suriye’deki gelişmelerin yakından takip edildiğini belirten Fidan, “Halep’te yaşanan çatışmalara Türkiye müdahil değil. Tedbirler alınıyor. Yeni bir göç dalgasını tetikleyecek hiçbir aksiyona girişmeyiz” ifadelerini kullandı.

Yaklaşık 3 milyon Suriyeliyi barındıran Türkiye, yaklaşık 2 milyon nüfusa sahip İdlib bölgesine yapılacak olası bir operasyonun sınırlarına dönük yeni bir kitlesel göç hareketini tetikleyeceğini uzun zamandır söylüyor.

Hem olası göç tehlikesi hem de iç siyasetin önemli bir tartışma konusu olan Suriyeli mültecilerin geri dönüşü konusunda Suriye hükümeti ve Astana ortaklarının adım atmaya istekli olmaması Türkiye’yi rahatsız ediyordu.

Financial Times’da yer alan habere göre bu yıl Şam ve Ankara arasındaki görüşmelere aracılık eden Iraklı yetkililer, Esad hükümetinin mülteciler konusunda bir adım bile atmayı reddettiğini söyledi. FT’nin haberinde “Esad bunun yerine isyancıların elindeki İdlib’i vurmaya devam ederek binlerce insanı, yaklaşık 3 milyon Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapan ve isyancıları desteklediği Suriye’nin kuzeyinde askerleri bulunan Türkiye sınırına doğru itti” ifadeleri kullanıldı.

Ankara Rusya ve İran’ın Esad’a baskı yapmadığını düşünüyor

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile iki ülke arasında yeni bir dönemi başlatmak amacıyla birden fazla çağrı yapmış ancak Suriye’nin önkoşul olarak koyduğu “Türk askerlerinin Suriye’den çekilmesi” ya da “çekileceğine ilişkin bir takvim ortaya koymayı” reddetmesi bu sürecin önünü tıkamıştı. Türkiye; Astana ortakları Rusya ve İran’ın normalleşme sürecinde Şam’a yeterince baskı uygulamadığını düşünüyor.

Dışişleri Bakanı Fidan, HTŞ’nin saldırısından günler önce 23 Kasım’da yaptığı bir açıklamada “İran’ın Suriye’deki önceliklerinin arasında Türkiye ile Suriye’nin normalleşmesi yok. Rusya açısından da şu anda bölgede zaten bir ateşkes olduğu ve ciddi bir tehdit çok fazla kendini göstermediği için, o türden bir konu gündemde yok” demişti.

Fidan şöyle devam etmişti: “Bizim değerlendirmemize göre şu anda, Astana’da başlattığımız sürecin devamının yeterli olacağını düşünen bir yaklaşım söz konusu ama tabii bunun sürdürülebilirliği meselesi var. Terörle mücadelede ve mülteciler konusunda atılması gereken adımlar atılmadığı için Suriye’nin içerisinde giderek evrilen bir tehdit. Bir başka deyişle, bizim daha sonra yok etme maliyetimizin her geçen gün arttığı bir tehdide evrilebilir. Bunun için bizim çözüm arayışlarımız var. Tabii bu çözüm arayışlarının diplomasiyle ve yapıcı yaklaşımla cevap alınamadığı yerde, başka türden adımları zamanı geldiğinde mecburen nasıl atarız ona bakacağız.”

“Ankara’ya koz verdi”

Türkiye’deki Suriyeli “muhalif” kaynaklar Al-Akhbar’a, Türkiye’nin tutumuyla ilgili olarak “Onun onayı olmadan savaş başlamazdı ama Ankara’nın istediği ile Suriye muhalefetinin istediği arasında hedef uyumu olmayabilir” dedi.

FT’de yer alan habere göre de analistler Türkiye’nin HTŞ öncülüğündeki saldırıyı açıkça onaylamamış olabileceğini, ancak saldırının Türkiye’nin çıkarlarına hizmet edeceğini ve herhangi bir müzakerede Ankara’ya daha fazla koz vereceğini söyledi.

Suriyeli analist Malik al-Abdeh, “Esad’ın yazdan beri Erdoğan’la oturup Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde bir nüfuz bölgesi oluşturacağı bir plan üzerinde çalışma şansı vardı. Bu durumu siyasi olarak itibarını koruyarak müzakere etme şansı vardı, ancak reddetti” dedi.

HTŞ, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından terör örgütü olarak nitelendiriliyor. Dolayısıyla Türkiye de HTŞ’yi terör örgütü olarak sınıflandırıyor. Ancak Türkiye’nin resmen desteklediği ÖSO’nun bazı unsurlarının HTŞ liderliğindeki saldırılara katıldığı da bilinen bir gerçek.

Türkiye’nin Halep gibi stratejik bir kent üzerinden Esad’ı sıkıştırarak normalleşme konusunda öne sürdüğü şartlardan geri adım atması amacıyla HTŞ’nin saldırısına “olur” verdiği sık dile getirilen bir görüş. Türkiye, Şam ile normalleşme sürecini, mültecilerin geri dönüşü ve YPG tehdidinin ortadan kaldırılması ana hedefleriyle nihayete erdirmek istiyor.

Ancak normalleşmenin adı bile bu tür grupların Türkiye’nin Suriye’deki varlıklarına saldırısı ile sonuçlandığı düşünüldüğünde bu hedef amacıyla bu adımın atılmasının ne kadar akıllıca olduğu ayrıca bir tartışma konusu.

Esad’la görüşen İranlı bakan Türkiye’de

Öte yandan krizle ilgili İran Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi dün akşam Şam’da Beşar Esad ile görüştü. Irakçi ardından Türkiye’ye geldi.

Irakçi, Esad’la yaptığı görüşmeyle ilgili “görüş alışverişinde bulundıklarını söyledi ve şöyle devam etti: “Elbette koşullar zor ancak kesin olan Suriye hükümetinin ruhu ve tekfirci teröristlerin bu son komplosuna karşı dimdik duran direnişi. Geçmişte IŞİD ve diğer terör gruplarının Suriye’yi iç savaşa sürüklediği daha da zor zamanlar oldu ancak bunlarla yüzleşildi ve şimdi başka bir fırsat buldular. Siyonist rejimin Lübnan ve Filistin’i işgalinden kaynaklanan koşullar nedeniyle yeniden dirilmeyi düşünüyorlar.”

Irakçi, “Suriye ordusu ve hükümeti teröristlere karşı koyabilecek güçte. Elbette direniş grupları da yardım edecek. İran İslam Cumhuriyeti de tekfircilerin ortadan kaldırılması için gerekli görülen her türlü desteği sağlayacak” dedi.

İranlı Bakan, Hakan Fidan’la yapacağı görüşmede de “büyük ölçüde ortak kaygılara odaklanacaklarını” söyledi. Türkiye ve İran’ın farklı konularda her zaman birbirlerine danıştıklarını anlaştıkları ve anlaşamadıkları konular olduğunu söyleyen Irakçi, “Bu kez bölgesel istikrara yol açacak ve Suriye’nin ya da bölgenin bir kez daha teröristler için bir merkez haline gelmesini önleyecek konularda ortak bir anlayışa varılacağını umuyoruz” ifadelerini kullandı.

Ortadoğu

Körfez zenginleri yatlarına veri merkezleri inşa ettiriyor

Yayınlanma

Körfez bölgesindeki varlıklı sakinler ve aile ofisleri, evleri ve lüks yatları için giderek daha fazla küçük ölçekli özel veri merkezleri yaptırıyor.

AGBI’de yer alan habere göre bazı sistemlerin maliyeti milyonlarca dirheme ulaşıyor.

İran’ın insansız hava aracı saldırılarının Körfez bölgesindeki bulut altyapısını aksatması, hassas veriler üzerinde daha fazla kontrol sağlama talebini artırarak bu alandaki ilgiyi artırdı.

Amazon Web Services’in (AWS) Bahreyn’deki hasar gören tesislerin bazılarına ve BAE’deki üç veri barındırma bölgesinden birine erişimi yeniden sağlayamaması, harici bulut sağlayıcılarına bağımlı olmanın risklerini daha da ortaya çıkardı.

Ev sunucuları yeni bir kavram değil ama daha güçlü çipler ve gelişmiş yapay zeka (AI) modelleri, artık kullanıcıların daha fazla bilgiyi yerel olarak işlemesine olanak tanıyor.

BAE, veri merkezi planlarını revize ediyor

Bu özel kurulumlar, sunucuları, depolama ve ağ ekipmanlarını özel soğutma ve yedek güç kaynaklarıyla birleştirerek, fiilen küçük bir özel veri merkezi oluşturuyor.

Dubai merkezli Ragoa Technologies’in teknoloji direktörü Rain Ibajo, AGBI’ye verdiği demeçte şunları söyledi:

“Sonuçta mesele kontrol meselesi. Veriler giderek daha değerli ve hassas hale geldikçe, kuruluşlar bilgilerinin nerede depolandığını, kimlerin bu bilgilere erişebildiğini ve nasıl korunduğunu bilmeye daha fazla önem veriyor.”

Bulut hizmetlerinin ölçeklenebilirlik, erişilebilirlik ve güvenlik açısından avantajları olduğunu belirten Ibajo, daha fazla veri egemenliği isteyenlerin özel veya özel olarak yönetilen altyapıyı tercih edebileceğini ekledi.

Ibajo, “Fakat bu düzeyde kontrol, daha büyük mali ve operasyonel sorumlulukları da beraberinde getiriyor,” dedi.

Ragoa, özel sistemlerin fiyatını gereksinimlere bağlı olarak 2 milyon BAE dirhemi (AED) ile 4 milyon AED arasında belirliyor. 2 milyon AED yaklaşık 545.000 dolar ediyor.

İsviçreli teknoloji grubu Ombori’nin CEO’su Andreas Hassellof, “Eski ev sunucusu dosyaları depoluyordu… yeni sistemin ise [yapay zeka kullanarak] özel materyalleri analiz etmesi ve harici bir bölge çalışmadığında bile çalışmaya devam etmesi bekleniyor,” dedi.

ABD’li kurumsal yazılım şirketi Planview’un büyüme sorumlusu ve Orta Doğu başkanı Stephen Fernandes, Körfez bölgesinden ilgi gördüklerini belirtti.

Maliyetlerin ise bilgi işlem ihtiyaçları, güç ve soğutma ile siber güvenliğe göre değiştiğini ekledi.

İran savaşı Körfez’in ABD’ye 4 trilyon dolarlık yatırımını riske atıyor

Fernandes şöyle konuştu:

“Son dönemde bölgede yaşanan kesintiler, yoğunlaşma ve yedekleme konusunda daha derinlemesine tartışmaların yapılmasına yol açtı. Buradan çıkarılacak ders, portföy çeşitlendirmesine benzer. Her şeyi tek bir varlık sınıfından çıkarmazsınız ama tek bir arıza noktasının her şeyi devre dışı bırakmamasını sağlarsınız.”

Bu çözümün cazibesi kullanıcıya göre değişiyor. Bir kurucu, fikri mülkiyet haklarını ve gizli şirket belgelerini şirket içinde tutarken, bunları aramak veya analiz etmek için yapay zekayı kullanabilir.

Citi, Mayıs ayında Kuzey Amerika, Avrupa, Asya ve Latin Amerika’daki tek aileli ofislerle yapılan görüşmelere dayanan bir raporda, bazı aile ofislerinin güvenlik endişeleri nedeniyle bazı yapay zeka tabanlı büyük dil modellerini kendi tesislerinde çalıştırmayı tercih ettiklerini belirtmişti.

Anket katılımcılarının yaklaşık yüzde 22’si 2025 yılında yatırım analizi için yapay zeka kullanıyordu.

Bu oran bir önceki yıla göre yüzde 13 artış gösterdi fakat veri gizliliği daha yaygın benimsenmesinin önündeki temel engel olmaya devam ediyor.

Bölgedeki büyüyen aile ofisi sektörü, özel veri merkezlerine olan talebi artırabilir.

Dubai Uluslararası Finans Merkezi, 2026 yılının ilk yarısında aile ofisleriyle ilişkili 1.408 kuruluş bulunduğunu ve bu sayının bir önceki yıla göre yüzde 36 arttığını açıkladı.

Knight Frank, Orta Doğu’da 30 milyon doların üzerinde servete sahip yaklaşık 22.000 kişi olduğunu tahmin ediyor.

Şirket, Suudi Arabistan’daki ultra yüksek net servete sahip nüfusun 2031 yılına kadar yüzde 63 artarak 7.100’ün üzerine çıkmasını beklerken, BAE’deki toplam sayının ise yüzde 36 artarak yaklaşık 6.600’e ulaşacağı öngörülüyor.

Ragoa, varlıklı müşterilerin yatlarda özel olarak kontrol edilen bilgi işlem sistemlerini genişletmeye yönelik ilgi gösterdiğini de gözlemliyor.

Büyük yatlar, uzun zamandır navigasyon, iletişim, eğlence ve güvenlik için sunucular taşıyor. 

Ibajo, artık daha güçlü gemide bulunan sistemlerin, uydu bağlantısının yavaş olduğu veya kesintiye uğradığı durumlarda iş ve diğer verileri yerel olarak işleyebildiğini belirtti.

Verileri yerel olarak saklamak, bir yat sahibini savaş, siber saldırılar veya elektrik kesintilerinden tamamen koruyamaz ama tek bir harici bulut sağlayıcısına olan bağımlılığı azaltabilir.

Hassellof, “Özel bilgi işlem sistemleri, veri merkezinden ayrılabilecek kadar ucuz hale geliyor ve bu da kendi sunucularında barındırılan [yapay zeka modellerini] giderek daha gerçekçi hale getiriyor. Artık kıt kaynak GPU’lar değil; veri, bağlam, yargı yetkisi ve anahtarları elinde tutan kişiler üzerindeki kontrol,” dedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Şara: İsrail’in Suriye politikasını 7 Ekim belirlememeli

Yayınlanma

Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, İsrail ile Suriye ilişkilerine değinerek “güvenlik düzenlemeleri” ile barışa ulaşabileceklerini savundu.

BM Genel Kurulu için gittiği New York’ta Atlantik Konseyi’nin düzenlediği bir etkinlikte konuşan Şara, İsrail ile ilişkilerine dair bir soruya da yanıt verdi.

Şara, iki ülkenin geçtiğimiz yıl içinde doğrudan görüşmeler yaptığını belirtti. Ardından İsrail’in öncelikle Esad yönetiminin düşüşünden sonra işgal ettiği Suriye’nin güneyindeki bölgelerden çekilmesi gerektiğini söyledi.

Şara şöyle devam etti:

“O zaman güvenlik düzenlemeleri konusunda görüşmelere başlayabiliriz. Bu düzenlemeler başarılı olursa, kalıcı bir barışa ulaşabiliriz. Golan Tepeleri, Birleşmiş Milletler tarafından tanınan Suriye toprağı… Dolayısıyla bu konuda tartışma söz konusu değil.”

Daha sonra kendisine, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın düzenlediği Aksa Tufanı operasyonunun ardından İsraillilerin endişelerini anlayıp anlamadığı ve İsrail halkına ne tür bir mesajı olduğu soruldu.

Şara buna yanıt olarak, “7 Ekim’de bazı masum insanların başına gelenleri anlıyorum ama aynı zamanda tüm politikaların tek bir olay üzerine kurulması mümkün değil. Aynı zamanda Gazze’de neler olduğunu da anlamamız gerekiyor; orada 70.000’den fazla insan hayatını kaybetti,” dedi.

“7 Ekim’de yaşananların Suriye’ye yönelik politikayı belirlemesi uygun değil,” diye ekleyen eski HTŞ lideri, “İsrail, çevresinde sorunlar yaratıyor olduğu için politikasını değiştirmeli,” dedi.

ABD, Birleşik Krallık ve Lübnan ile çok iyi ilişkiler kurduklarını hatırlatan Şara, “Sorunun İsrail’de olduğuna inanıyorum, Suriye’de değil,” diye konuştu ve Tel Aviv’in faaliyetlerinin İsrail vatandaşlarına daha fazla güvenlik getirmediğini öne sürdü.

İsrail’in “meşru güvenlik endişeleri” olduğunu kabul etmekle birlikte, Şara bu endişelerin İsrail’in her eylemini haklı gösterebileceği fikrini reddetti.
Öte yandan Şara’ya göre şu anda “tüm taraflar için faydalı olabilecek tarihi bir an” yaşanıyor.

Eski HTŞ lideri, Başkan Donald Trump’ın kendisine Golan Tepeleri’nin İsrail’e ait olduğunu söylediğinde kendisinin şöyle karşılık verdiğini aktardı:

“Neden New Jersey’i İsraillilere vermiyorsun? Golan Tepeleri’ni verecek kadar sana ait değil, ama New Jersey sana ait.”
Şara daha sonra bu şakayı biraz daha detaylandırarak şöyle dedi:

“Sanırım New Jersey Demokratlarla dolu ve onlar Trump’a oy vermiyorlar, bu yüzden orayı İsraillilere vermek iyi olur. En azından bu senin malın. Trump’ın Golan Tepeleri’nde sahipliği yok.”
Tartışma daha sonra Şara’nın geçmişine, özellikle de El Kaide ile geçirdiği döneme geldi.

Bu örgüte bağlılığını ve bunun arkasındaki ideolojiyi artık açıkça reddedip reddetmediği sorulduğunda doğrudan bir reddetme yapmadı fakat o dönemde “farklı bir yaşta olduğunu ve bölgedeki koşulların farklı olduğunu” iddia ederek, yaşam deneyimlerinin Esad yönetimine karşı mücadelede yer almasından kaynaklandığını açıkladı.

Özellikle 11 Eylül saldırıları hakkında sorulduğunda, Şara “bununla hiçbir ilgisi olmadığını” hemen vurguladı ve o dönemde 13 yaşında olduğunu söyleyerek, “Bu konulardan hiç haberim yoktu,” dedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Körfez ülkeleri, İran ile ilişkilerin “resetlenmesini” istiyor

Yayınlanma

Başta BAE ve Katar olmak üzere Körfez ülkeleri, İran ile ilişkilerin yeniden düzenlenmesi çağrısında bulundu.

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) “yeni bir zihniyet” çağrısında bulunurken, Katar ise savaşın İran saldırılarına karşı savunmasızlıklarını ortaya çıkarması ve ABD’nin bölgedeki itibarını zedelemesinin ardından Tahran ile bölgesel bir “güvenlik çerçevesi” kurulmasını savundu.

BM Genel Kurulu’nun yan etkinliklerinden birinde konuşan Katar Başbakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman es-Sani, ABD ve İsrail’in Şubat ayında başlattığı İran’a karşı savaşı bir “uyarı sinyali” olarak nitelendirdi.

Körfez ülkelerinin “bölge olarak sorumlu bir şekilde birlikte hareket etmesi ve İran ile iyi ilişkiler kurduğumuzdan emin olması” gerektiğini söyleyen Başbakan, “Bu yönde çalışıyoruz. Bölgesel ortaklarımız buna inanıyor,” dedi.

Ayrı bir etkinlikte konuşan BAE Cumhurbaşkanı’nın diplomatik danışmanı Enver Gergeş, Arap devletlerinin İran’la diyalog kurması yönündeki çağrılara katılarak, Tahran’ın Washington’la yürüttüğü görüşmelerin “gerçek anlamda ilerlemediğini” ekledi.

Gergeş, “Hepimizin nasıl bir bölge istediğimize dair bu tür tartışmalarda yeni bir zihniyete ihtiyacımız var,” dedi.

Bölgenin gelecekteki istikrarı konusunda ABD ile İran arasında görüşmeler yapılabilse de, Gergeş bu görüşmelerin “İran-Arap düzeyinde de gerçekleştirilmesi gerektiğini” belirtti.

Bu açıklamalar, Körfez bölgesinde, ABD’yi savaşa girmemesi için uyarmış olan bölgesel devletlerin, Washington’un çatışmada çıkmaza girmesinin ardından Tahran ile ilişkileri yönetmek zorunda kalacağına dair artan bir farkındalığı yansıtıyor.

Şeyh Muhammed, “Körfez ülkeleri olarak bizi İran’la bir araya getirecek ve hiçbirimizin diğerine tehdit oluşturmadığından emin olacak bir güvenlik çerçevesi olmadan, bu bölge eskisi gibi devam edemeyecek,” dedi.

Bu ay yaptığı başka bir konuşmada Gergeş de şunları söylemişti:

“İran hâlâ komşumuz ve bir noktada geri kazanılabilecek olanı geri kazanmanın bir yolunu bulmak zorunda kalacağız . . . Coğrafya, bize ilişki kurmaktan başka bir seçenek bırakmıyor.”

Diplomatlar ve analistler, savaşın patlak vermesinden bu yana Suudi Arabistan’ın da, çatışma sona erdiğinde bölgesel gerilimlerin nasıl yönetileceğine dair müttefiklerle yapılan görüşmelerin bir parçası olarak, Orta Doğu ülkeleri ile İran arasında bir saldırmazlık paktı fikrini tartıştığını belirtti.

Financial Times’a (FT) konuşan Chatham House’tan Sanam Vakil şu yorumları yaptı:

“Savaşın ertesi günü hakkında düşünürken Körfez liderleri, dış garantörlerinin eskisi kadar güvenilir olmadığını, İran ile gergin bir ilişki içinde olduklarını ve güvenilir bir ABD dayanağının yokluğunda kendi güvenliklerini kendileri yönetmeleri gerektiğini kabul ediyorlar. Bu bir zorunluluk ama aynı zamanda bir fırsat da; çünkü İran zayıfladı ve Orta Doğu ülkeleri kendi güvenlik düzenlemeleri üzerinde inisiyatif alabilirler.”

Yemen direnişinin son haftalarda Suudi Arabistan ile on yılı aşkın süredir devam eden çatışmayı yeniden alevlendirmesi ve krallığa neredeyse her gün füze ve insansız hava aracı saldırıları düzenlemesi üzerine Riyad yeni bir krizin ortasında kaldı.

ABD Başkanı Donald Trump, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın, Ensarullah’a (Husiler) karşı saldırılar düzenlemek üzere Amerikan kuvvetlerinin Riyad’a katılması yönündeki çağrılarına şu ana kadar direndi.

Savaşın ilk aylarında İran’ın Arap komşularına yönelik saldırılarının en ağır yükünü BAE üstlendi.

Körfez devletine yaklaşık 3.000 füze ve insansız hava aracı fırlatıldı. BAE, Körfez güçleri arasında en şahin tutumu benimsedi ve İran’a onlarca hava saldırısıyla misilleme yaptı.

Fakat o zamandan beri, bölgenin önde gelen finans, ticaret ve turizm merkezi konumunu korumak amacıyla gerilimi azaltmaya çalışıyor.

Bu ay, Abu Dabi Veliaht Prensi Şeyh Halid bin Muhammed bin Zayed el-Nahyan, Hindistan’da düzenlenen BRICS ülkeleri zirvesi kapsamında İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile bir araya geldi.

Arap devletleri için daha geniş kapsamlı endişe, zayıflamış ama hâlâ bir tehdit oluşturduğu öne sürülen savaş sonrası İran’ı yönetmek zorunda olmaları.

Tahran, bölge genelinde saldırı düzenleyebilme ve Körfez’in ihracat ve ithalatı için hayati önem taşıyan Hürmüz Boğazı’ndaki deniz taşımacılığını kesintiye uğratabilme yeteneğini kanıtladı.

Katar, ABD-İran savaşını durdurmaya yönelik diplomatik çabalarda merkezi bir rol oynuyor.

Washington ile Tahran arasında doğrudan görüşmeler yapılmasa da, arabulucular gizli kanalları açık tutuyor.

Arap liderlerin, krizi görüşmek üzere bu hafta New York’ta düzenlenecek BM zirvesi sırasında Trump ile görüşmeler yapması bekleniyor.

Pezeşkiyan ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçı’nın de BM zirvesine katılması planlanıyor.

Trump, hafta sonu Fox News’e yaptığı açıklamada, İran Cumhurbaşkanı ile görüşmeye “muhtemelen” açık olacağını söyledi.

ABD’li haber kanalının aktardığına göre, Trump “karar verme aşamasında” olduğunu ve seçeneklerinin “İran’ı ortadan kaldırmak”, “iktisadi olarak çürümeye terk etmek” ya da bir anlaşma yapmak olduğunu belirtti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English