Ortadoğu
Suriye denkleminde Türkiye nerede duruyor?

Türkiye yaptığı resmî açıklamalarda Suriye’nin kuzeybatısında 27 Kasım’da yeniden tırmanan çatışmalara müdahil olmadığını söylüyor. Ancak hem Ankara’nın doğrudan desteklediği ÖSO’nun (kendi ifadeleri ile SMO) bazı unsurlarının HTŞ safında Halep’teki çatışmalara katılması hem de Tel Rıfat’a girmesi Türkiye’nin denklemin dışında olmadığını gösteriyor. Ayrıca operasyondan kısa bir süre önce Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Astana ortaklarını Suriye’deki terörle mücadele ve mülteciler konusunda atılmadıkları için eleştirmiş ve “diplomasiyle cevap alınamadığı yerde başka türden adımları atabileceklerini” söylemişti.
İdlib’deki terör örgütlerinin Suriye ordusuna yönelik 27 Kasım’da başlattıkları ve Halep’i ele geçirerek Hama’ya yöneldikleri saldırılarla ilgili Türkiye’den ilk resmî açıklama 29 Kasım’da yapıldı.
Ankara: Uyarmıştık
Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Öncü Keçeli, sosyal medya hesabından yapıldığı açıklamada isim vermeden HTŞ’nin Halep’e saldırısının “İdlib’e yönelik son dönemde artan saldırılar” nedeniyle gerçekleştiğini söyledi. Keçeli’nin ikinci dikkat çektiği nokta ise artan istikrarsızlık ortamında yine isim vermeden Tel Rıfat ve Münbiç’teki PKK’nın Suriye uzantısı YPG’nin Türkiye’ye yönelik saldırılarını artırdığını belirtmesi oldu.
Keçeli, “İdlib’e yönelik son dönemdeki saldırıların, Astana mutabakatlarının ruhuna ve işleyişine zarar verecek boyuta ulaştığı ve ciddi sivil kayıplara yol açtığı konusunda gerekli uyarıları çeşitli uluslararası platformlarda yapmış ve bu saldırıların durdurulması gerektiğini kayda geçirmiştik” dedi.
Son günlerde yaşanan çatışmaların bölgedeki gerginliğin istenmeyen şekilde artmasına neden olduğunu belirten Keçeli, yeni ve daha büyük istikrarsızlıklara yol açılmamasının ve sivil halkın zarar görmemesinin Türkiye bakımından büyük önem teşkil ettiğinin altını çizdi.
Keçeli, şunları kaydetti: “Mevcut istikrarsızlık ortamından istifade etmeye çalışan Tel Rıfat ve Münbiç’teki terör gruplarının sivil halkı ve Türkiye’yi hedef alan saldırılarındaki artışı da dikkatle izliyoruz. Bu bölgelerdeki terörist varlığının sonlandırılması amacıyla paydaşlarla daha önce varılan mutabakatların gereğinin yerine getirilmemiş olması endişelerimizi artırmaktadır.”
“Müdahil değiliz”
Bir gün sonra Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, TRT World Forumu’nda konuyla ilgili açıklamasında Türkiye’nin Halep’te süren çatışmalara müdahil olmadığını söyledi, “Yeni bir göç dalgasını tetikleyecek hiçbir aksiyona girişmeyiz” dedi.
Suriye’deki gelişmelerin yakından takip edildiğini belirten Fidan, “Halep’te yaşanan çatışmalara Türkiye müdahil değil. Tedbirler alınıyor. Yeni bir göç dalgasını tetikleyecek hiçbir aksiyona girişmeyiz” ifadelerini kullandı.
Yaklaşık 3 milyon Suriyeliyi barındıran Türkiye, yaklaşık 2 milyon nüfusa sahip İdlib bölgesine yapılacak olası bir operasyonun sınırlarına dönük yeni bir kitlesel göç hareketini tetikleyeceğini uzun zamandır söylüyor.
Hem olası göç tehlikesi hem de iç siyasetin önemli bir tartışma konusu olan Suriyeli mültecilerin geri dönüşü konusunda Suriye hükümeti ve Astana ortaklarının adım atmaya istekli olmaması Türkiye’yi rahatsız ediyordu.
Financial Times’da yer alan habere göre bu yıl Şam ve Ankara arasındaki görüşmelere aracılık eden Iraklı yetkililer, Esad hükümetinin mülteciler konusunda bir adım bile atmayı reddettiğini söyledi. FT’nin haberinde “Esad bunun yerine isyancıların elindeki İdlib’i vurmaya devam ederek binlerce insanı, yaklaşık 3 milyon Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapan ve isyancıları desteklediği Suriye’nin kuzeyinde askerleri bulunan Türkiye sınırına doğru itti” ifadeleri kullanıldı.
Ankara Rusya ve İran’ın Esad’a baskı yapmadığını düşünüyor
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile iki ülke arasında yeni bir dönemi başlatmak amacıyla birden fazla çağrı yapmış ancak Suriye’nin önkoşul olarak koyduğu “Türk askerlerinin Suriye’den çekilmesi” ya da “çekileceğine ilişkin bir takvim ortaya koymayı” reddetmesi bu sürecin önünü tıkamıştı. Türkiye; Astana ortakları Rusya ve İran’ın normalleşme sürecinde Şam’a yeterince baskı uygulamadığını düşünüyor.
Dışişleri Bakanı Fidan, HTŞ’nin saldırısından günler önce 23 Kasım’da yaptığı bir açıklamada “İran’ın Suriye’deki önceliklerinin arasında Türkiye ile Suriye’nin normalleşmesi yok. Rusya açısından da şu anda bölgede zaten bir ateşkes olduğu ve ciddi bir tehdit çok fazla kendini göstermediği için, o türden bir konu gündemde yok” demişti.
Fidan şöyle devam etmişti: “Bizim değerlendirmemize göre şu anda, Astana’da başlattığımız sürecin devamının yeterli olacağını düşünen bir yaklaşım söz konusu ama tabii bunun sürdürülebilirliği meselesi var. Terörle mücadelede ve mülteciler konusunda atılması gereken adımlar atılmadığı için Suriye’nin içerisinde giderek evrilen bir tehdit. Bir başka deyişle, bizim daha sonra yok etme maliyetimizin her geçen gün arttığı bir tehdide evrilebilir. Bunun için bizim çözüm arayışlarımız var. Tabii bu çözüm arayışlarının diplomasiyle ve yapıcı yaklaşımla cevap alınamadığı yerde, başka türden adımları zamanı geldiğinde mecburen nasıl atarız ona bakacağız.”
“Ankara’ya koz verdi”
Türkiye’deki Suriyeli “muhalif” kaynaklar Al-Akhbar’a, Türkiye’nin tutumuyla ilgili olarak “Onun onayı olmadan savaş başlamazdı ama Ankara’nın istediği ile Suriye muhalefetinin istediği arasında hedef uyumu olmayabilir” dedi.
FT’de yer alan habere göre de analistler Türkiye’nin HTŞ öncülüğündeki saldırıyı açıkça onaylamamış olabileceğini, ancak saldırının Türkiye’nin çıkarlarına hizmet edeceğini ve herhangi bir müzakerede Ankara’ya daha fazla koz vereceğini söyledi.
Suriyeli analist Malik al-Abdeh, “Esad’ın yazdan beri Erdoğan’la oturup Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde bir nüfuz bölgesi oluşturacağı bir plan üzerinde çalışma şansı vardı. Bu durumu siyasi olarak itibarını koruyarak müzakere etme şansı vardı, ancak reddetti” dedi.
HTŞ, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından terör örgütü olarak nitelendiriliyor. Dolayısıyla Türkiye de HTŞ’yi terör örgütü olarak sınıflandırıyor. Ancak Türkiye’nin resmen desteklediği ÖSO’nun bazı unsurlarının HTŞ liderliğindeki saldırılara katıldığı da bilinen bir gerçek.
Türkiye’nin Halep gibi stratejik bir kent üzerinden Esad’ı sıkıştırarak normalleşme konusunda öne sürdüğü şartlardan geri adım atması amacıyla HTŞ’nin saldırısına “olur” verdiği sık dile getirilen bir görüş. Türkiye, Şam ile normalleşme sürecini, mültecilerin geri dönüşü ve YPG tehdidinin ortadan kaldırılması ana hedefleriyle nihayete erdirmek istiyor.
Ancak normalleşmenin adı bile bu tür grupların Türkiye’nin Suriye’deki varlıklarına saldırısı ile sonuçlandığı düşünüldüğünde bu hedef amacıyla bu adımın atılmasının ne kadar akıllıca olduğu ayrıca bir tartışma konusu.
Esad’la görüşen İranlı bakan Türkiye’de
Öte yandan krizle ilgili İran Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi dün akşam Şam’da Beşar Esad ile görüştü. Irakçi ardından Türkiye’ye geldi.
Irakçi, Esad’la yaptığı görüşmeyle ilgili “görüş alışverişinde bulundıklarını söyledi ve şöyle devam etti: “Elbette koşullar zor ancak kesin olan Suriye hükümetinin ruhu ve tekfirci teröristlerin bu son komplosuna karşı dimdik duran direnişi. Geçmişte IŞİD ve diğer terör gruplarının Suriye’yi iç savaşa sürüklediği daha da zor zamanlar oldu ancak bunlarla yüzleşildi ve şimdi başka bir fırsat buldular. Siyonist rejimin Lübnan ve Filistin’i işgalinden kaynaklanan koşullar nedeniyle yeniden dirilmeyi düşünüyorlar.”
Irakçi, “Suriye ordusu ve hükümeti teröristlere karşı koyabilecek güçte. Elbette direniş grupları da yardım edecek. İran İslam Cumhuriyeti de tekfircilerin ortadan kaldırılması için gerekli görülen her türlü desteği sağlayacak” dedi.
İranlı Bakan, Hakan Fidan’la yapacağı görüşmede de “büyük ölçüde ortak kaygılara odaklanacaklarını” söyledi. Türkiye ve İran’ın farklı konularda her zaman birbirlerine danıştıklarını anlaştıkları ve anlaşamadıkları konular olduğunu söyleyen Irakçi, “Bu kez bölgesel istikrara yol açacak ve Suriye’nin ya da bölgenin bir kez daha teröristler için bir merkez haline gelmesini önleyecek konularda ortak bir anlayışa varılacağını umuyoruz” ifadelerini kullandı.
Ortadoğu
İran, nükleer tesis saldırılarını görmezden gelen UAEK’ya tepkili

Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK) Yönetim Kurulu’nun Haziran 2026 toplantısı için hazırlanan karar taslağı, İran’ın nükleer yükümlülüklerini ihlal ettiği iddialarını yeniden gündeme getirdi. Press TV’nin paylaştığı metinde, ABD ve İsrail’in nükleer tesislere düzenlediği saldırıların yol açtığı hasar görmezden gelinirken, Tahran yönetimi kurumun taleplerini siyasi baskı olarak nitelendirdi.
Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK) Yönetim Kurulu’nun Haziran 2026 toplantısında sunulması planlanan yeni karar taslağı, Tahran’ın nükleer denetim yükümlülüklerine uymadığı yönündeki daha önce çürütülen iddiaları yeniden dolaşıma soktu.
Press TV’nin ulaştığı belgelere göre taslak metin, nükleer tesislere yönelik askeri saldırıları ve bu saldırıların tesislerin denetlenebilirliği üzerindeki fiziksel sonuçlarını dışarıda bırakarak ülke üzerindeki siyasi baskıyı artırmayı amaçlıyor.
“İran İslam Cumhuriyeti’nde Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) Güvence Anlaşması’nın ve İlgili BMGK Kararlarının Uygulanması” başlığını taşıyan taslak, ABD ve İsrail tarafından bombalanan üç kritik nükleer tesis gerçeğini kapsam dışı tutuyor.
Metinde, İran’ın ilan edilmemiş nükleer maddeler ve faaliyetler konusunda kurumla zamanında iş birliği yapmadığı ileri sürülürken, erişim sorunlarının doğrudan askeri müdahalelerden kaynaklandığı gerçeğinin çarpıtıldığı ifade ediliyor.
Siyasi kararlar askeri saldırılara zemin hazırlıyor
Karar metninde, İran’ı yükümlülüklerini ihlal etmekle suçlayan Haziran 2025 tarihli karara atıf yapılıyor. Tahran yönetimi, somut kanıt sunulmadan alınan söz konusu kararın, İsrail’in İran’a yönelik doğrudan askeri saldırılarına siyasi bir zemin oluşturduğunu savunuyor. UAEK’nın bu tutumuyla, NPT imzacısı egemen bir devlete yönelik askeri saldırganlığa fiilen alan açtığı belirtiliyor.
Mevcut taslakta, İran’ın son bir yıldır dile getirilen endişeleri gidermediği savunuluyor. Tahran ise kurumun taleplerinin nükleer anlaşmalar kapsamındaki yasal yükümlülüklerini aştığını dile getirerek bu iddiaları reddediyor. Batılı devletlerin baskısı altındaki UAEK’nın, yasal çerçevenin ötesinde taleplerde bulunurken, İran’ın karşı karşıya kaldığı yaptırımları ve askeri tehditleri teşvik eden bir tutum sergilediği kaydediliyor. Kurumun, nükleer tesislere düzenlenen saldırıları kınamaktan kaçınarak İran aleyhine yeni raporlar üretmeye odaklandığı bildiriliyor.
Taslak metinde, kurumun yüksek derecede zenginleştirilmiş uranyumun da dahil olduğu nükleer maddelerin doğruluğunu teyit edemediği bilgisi yer alıyor. Ancak kararda, kurumun erişim sağlayamadığını ileri sürdüğü tesislerin, ABD ve İsrail hava saldırılarında ağır hasar gören noktalar olduğu gerçeğinin gizlendiği vurgulanıyor. Genel Direktör Rafael Grossi liderliğindeki kurumun, bu saldırılara dair bugüne kadar herhangi bir kınama yayımlamadığına dikkat çekiliyor.
Karar taslağında uranyum stoklarının yaklaşık bir yıldır doğrulanamadığı belirtilerek bu durum nükleer silahların yayılması açısından bir risk olarak tanımlanıyor. Tahran yönetimi ise denetim imkanının kesintiye uğramasının asıl nedeninin, UAEK’ya baskı uygulayan güçler tarafından düzenlenen hava saldırıları olduğunu ifade ediyor.
Taslakta, konunun yeniden Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) taşınması dahil “ek önlemler” alınabileceği tehdidi yer alıyor. Tahran kaynakları, daimi üyeleri askeri saldırganlığın tarafı olan bir konseye şikayet edilme girişimini uluslararası hukuk açısından çelişkili buluyor.
ABD İran’ın zenginleştirilmiş uranyumu için UAEK’yi devreye soktu
Tahran nükleer tesislere yönelik saldırıları belgeledi
İran yönetimi, nükleer tesislerine yönelik taleplere karşı, NPT imzacısı hiçbir ülkenin benzer bir askeri saldırı altındayken yükümlülük ihlaliyle suçlanmadığını vurguluyor. Bombalanan bir ülkenin, saldırıların fiziksel sonuçlarından sorumlu tutulmasının uluslararası bir örneği bulunmadığı ifade ediliyor. İran, bir yıldan kısa sürede iki askeri müdahaleye maruz kalmasına rağmen NPT taahhütlerine bağlı kaldığını belirtiyor.
Haziran 2025’teki ilk saldırıda İsrail savaş uçakları Natanz ve Arak nükleer reaktörlerini hedef almıştı. Ardından 22 Haziran tarihinde ABD’ye ait B-2 ağır bombardıman uçakları Fordo, Natanz ve İsfahan’daki tesisleri vurdu. Bu saldırılar karşısında UAEK’nın sessiz kalması üzerine İran Meclisi, geçen yıl kurumla iş birliğini askıya alan yasayı onaylamıştı. İran’ın Viyana’daki Daimi Temsilciliği, 2025 ve 2026 yıllarında nükleer tesislere yönelik 17 dalga halinde çoklu hava saldırısı düzenlendiğini açıklayarak bu eylemleri “nükleer terörizm” olarak niteledi.
İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi, UAEK Genel Direktörü Rafael Grossi’nin iddialarına yanıt vererek, teknik raporların siyasi baskı aracına dönüştürülmemesi gerektiğini söyledi.
Garibabadi, erişim eksikliğinin tesislerin kasten hedef alınmasından kaynaklandığını belirterek, “Tesislerde yaşanan tahribatın asıl kaynağını görmezden gelip, bu durumun fiziki sonuçlarını İran’a yönelik bir suçlama unsuru olarak kullanamazsınız” ifadelerini kullandı.
Ortadoğu
ABD İran’ın zenginleştirilmiş uranyumu için UAEK’yi devreye soktu

ABD, İran’ın yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumunun akıbetini belirlemek amacıyla Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Yönetim Kurulu’na karar taslağı sundu. Tahran yönetimi nükleer tesislere erişim taleplerini reddederken, kurumun hassas bilgileri İsrail’e sızdırdığını ve ABD’nin kurtarma operasyonu adı altında uranyum çalmaya çalıştığını belirtti.
Washington, İran’ın yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumunun akıbetini belirlemek amacıyla Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEK) Yönetim Kurulu’na başvurdu.
ABD tarafından hazırlanan ve üye ülkelere sunulan karar taslağına ulaşan Reuters’ın diplomatik kaynaklara dayandırdığı haberinde, İran’a nükleer madde muhasebesi ve denetim altındaki nükleer tesislere ilişkin ajansa kesin ve net bilgi sağlaması yönünde çağrıda bulunulduğu belirtildi.
ABD gecikmesiz erişim için baskı yapıyor
ABD’nin hazırladığı metinde, Tahran yönetiminden bu bilgilerin doğrulanması için gerekli olan tüm erişim izinlerini sağlaması talep ediliyor. Karar taslağında, İran’ın işbirliği yapmasının hayati ve acil bir zorunluluk olduğu vurgulanırken, sürecin hiçbir gecikme olmaksızın işletilmesi gerektiği ifade ediliyor.
Mevcut metinde, İran’ın Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) kapsamındaki yükümlülüklerini ihlal ettiğini ilan eden bir UAEK kararının ardından beklenebilecek olan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) sevk maddesi ise henüz yer almıyor. Söz konusu ihlal kararı, geçen yıl ABD ve İsrail’in İran’a karşı 12 gün süren savaştan bir gün önce, 12 Haziran 2025 tarihinde çıkarılmıştı. Reuters’a konuşan diplomatlar, konunun BMGK’ye taşınması seçeneğinin halen değerlendirme aşamasında olduğunu aktardı.
Al Mayadeen kanalı da karar taslağının kendi ulaştığı kopyasına dayanarak, Washington’ın UAEK Yönetim Kurulu’ndaki üye devletlere kendi tezlerini desteklemeleri yönünde yoğun lobi faaliyeti yürüttüğünü bildirdi.
Grossi taraflara yeniden temas çağrısında bulundu
Bu diplomatik hamleler, UAEK Başkanı Rafael Grossi’nin Tahran’a yönelik yeniden temas kurma çağrısıyla aynı döneme denk geldi. Grossi yaptığı açıklamada, “İran’daki güvence denetimlerinin tam ve etkili bir şekilde uygulanmasını kolaylaştırmak adına İran’ı kurumla yapıcı bir şekilde çalışmaya çağırıyorum. Yeniden temas sağlamamız son derece büyük önem taşıyor” ifadelerini kullandı.
Reuters, haziran ayının başlarında yayınladığı haberde de ABD’nin yaklaşan UAEK toplantısında İran’ı kınayacak bir karar taslağı hazırlığı içinde olduğunu duyurmuştu.
Tahran kurumları casuslukla suçluyor
Tahran yönetimi ise UAEK’yi hassas ve gizli bilgileri sistematik olarak İsrail’e sızdırmakla suçlamaya devam ediyor. Geçen yıl yaşanan 12 günlük savaşın sonunda ABD, İran’ın kritik nükleer tesislerini hedef almış ve Tahran’ın nükleer programının tamamını yok ettiğini ileri sürmüştü. Ancak o dönemdeki istihbarat değerlendirmeleri, Washington’ın bu iddialarının gerçeği yansıtmadığını ortaya koymuştu.
Söz konusu saldırılardan bu yana UAEK, vurulan nükleer tesislere denetim amacıyla erişim talep ediyor. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise geçen yıl yaptığı açıklamada, kurumun bu talebini kötü niyetli olarak nitelendirmişti.
Kurtarma operasyonunun arkasında uranyum hırsızlığı iddiası var
Nisan ayının başlarında Washington, İran hava sahasında düşen bir pilotu kurtarma operasyonu başlattığını açıklamıştı. Ancak operasyon sırasında ABD güçleri İran askerlerinin sert direnişiyle karşılaşmış ve basına yansıyan iddialara göre çok sayıda hava unsurunu kaybetmişti.
Gelişmelerin ardından İran Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, ABD’nin pilot kurtarma operasyonu adı altında yürüttüğü bu askeri hamlenin, asıl amacı zenginleştirilmiş uranyumu çalmak olan bir aldatmaca ve gizli operasyonun parçası olabileceği belirtildi.
Ortadoğu
İran ile İsrail arasında karşılıklı füze saldırıları

İran ve İsrail, ateşkes ihlalleri ile askeri hareketliliğin ardından birbirlerinin askeri tesislerine ve stratejik noktalarına yönelik karşılıklı hava saldırıları düzenledi. ABD Başkanı Trump taraflara müzakere masasına dönme çağrısı yaparken, İsrail tarafı vatandaşlarının güvenliği için her türlü önlemi alma hakkını saklı tuttuğunu açıkladı.
İran Dışişleri Bakanlığı, İran Silahlı Kuvvetlerinin “meşru müdafaa hakkı kapsamında” İsrail’in kuzeyindeki birkaç askeri hedefi vurduğunu açıkladı.
Bakanlık tarafından yapılan açıklamada, Tahran’ın adımlarının, mükerrer ateşkes ihlallerine ve İsrail’in Lübnan ile İran’a yönelik saldırganlığına bir yanıt olduğu belirtildi.
Açıklamada ayrıca, ülkenin güneyindeki İran gemilerine ve tesislerine düzenlenen saldırılarda İsrail’in “ABD ile işbirliği yaptığı” ifade edildi. İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ise saldırıların Ramat David Hava Üssü’ne yönelik balistik füzelerle gerçekleştirildiğini bildirdi.
İsrail ordusundan yapılan açıklamada, İran’ın ülkenin kuzeyine birkaç dalga halinde yaklaşık 10 balistik füze fırlattığı belirtildi.
Açıklamada, füzelerin tamamının hava savunma sistemleri tarafından engellendiği kaydedildi. Bu gelişmenin ardından İsrail Hava Kuvvetleri, İran’ın batı ve merkez bölgelerindeki askeri tesislere misilleme saldırısı düzenledi.
İsrail ayrıca Huzistan vilayetine bağlı Mehşehr kentindeki bir petrokimya tesisini de hedef aldı. İran resmi haber ajansı IRNA’nın aktardığına göre, saldırıda Karun adlı fabrika isabet aldı ve işletme çalışanları tahliye edildi.
Bu gelişmeler üzerine Devrim Muhafızları Ordusu, “Nasr” adlı askeri operasyonun başladığını duyurarak İsrail’in Tel Nof ve Nevatim hava üslerine füze fırlatıldığını açıkladı.
ABD Başkanı Donald Trump, İran’a müzakerelere geri dönme çağrısında bulundu. Trump ayrıca, bölgedeki yeni gerilimin nedeni olarak gördüğü İsrail’in Beyrut’a yönelik saldırılarına tepki gösterdi.
Trump, konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Her iki taraf da kendi payına düşeni yaptı. İsrail kendi darbesini vurdu, İran da kendi darbesini vurdu. Yeni bir darbeye ihtiyacımız yok” ifadelerini kullandı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Ofis Danışmanı Dmitriy Gendelman ise İsrail’in, vatandaşlarını korumak ve güvenliklerini sağlamak amacıyla gerekli her türlü önlemi alma konusunda “münhasır hakkını” saklı tuttuğunu dile getirdi.
ABD ve İsrail, 28 Şubat tarihinde İran’a karşı askeri operasyon başlatmıştı. Nisan ayının başında taraflar iki haftalık bir ateşkes üzerinde mutabakata varmış, bu süre daha sonra barış görüşmelerinin yürütülmesi amacıyla Trump tarafından belirsiz bir süreye kadar uzatılmıştı.
Mayıs ayının sonunda İsrail’in Hizbullah ile mücadele gerekçesiyle Lübnan’daki kara operasyonunu genişletmesi üzerine Tahran yönetimi müzakere sürecinden çekilme tehdidinde bulunmuştu.
Yaşanan bu gelişmelerin ardından Trump, Netanyahu’dan Beyrut’a yönelik askeri eylemleri durdurmasını talep etmişti. Beyaz Saray tarafından 3 Haziran’da yapılan açıklamada, İsrail ve Lübnan’ın ateşkes ilan etmeye hazır olduğu bildirilmişti.
Ancak 7 Haziran’da İsrail ordusu, Beyrut’un güney banliyösü Dahiye’de bulunan bir Hizbullah tesisini vurmuş, saldırı sonucunda iki kişi hayatını kaybederken 11 kişi de yaralanmıştı.
Görüş1 hafta önceXi liderliğinde yükselen Çin diplomasisi: Bütün yollar Pekin’e çıkıyor
Görüş1 hafta önceÇok kutupluluğun çift yönlü asimetrisi: Yeni dünya dengesini nasıl bulacak?
Dünya Basını1 hafta önceABD’li iktisatçı Wolff: Küresel güney artık yeni bir dünya düzeni kuruyor
Görüş2 hafta önceBüyük Güç Rekabetinden Stratejik İstikrara: Çin-ABD İlişkilerinde Yeni Yönelim
Dünya Basını2 hafta önceKomünizme karşı siper olarak Siyonizm
Görüş7 gün önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1
Diplomasi6 gün önceErmenistan ve ABD, Trump koridoru projesi için anlaşma imzaladı
Rusya2 hafta önceFSB Direktörü: Batı, BDT ülkelerine yapay zeka kullanarak renkli devrim planlıyor











