Ortadoğu
Suriye denkleminde Türkiye nerede duruyor?

Türkiye yaptığı resmî açıklamalarda Suriye’nin kuzeybatısında 27 Kasım’da yeniden tırmanan çatışmalara müdahil olmadığını söylüyor. Ancak hem Ankara’nın doğrudan desteklediği ÖSO’nun (kendi ifadeleri ile SMO) bazı unsurlarının HTŞ safında Halep’teki çatışmalara katılması hem de Tel Rıfat’a girmesi Türkiye’nin denklemin dışında olmadığını gösteriyor. Ayrıca operasyondan kısa bir süre önce Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Astana ortaklarını Suriye’deki terörle mücadele ve mülteciler konusunda atılmadıkları için eleştirmiş ve “diplomasiyle cevap alınamadığı yerde başka türden adımları atabileceklerini” söylemişti.
İdlib’deki terör örgütlerinin Suriye ordusuna yönelik 27 Kasım’da başlattıkları ve Halep’i ele geçirerek Hama’ya yöneldikleri saldırılarla ilgili Türkiye’den ilk resmî açıklama 29 Kasım’da yapıldı.
Ankara: Uyarmıştık
Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Öncü Keçeli, sosyal medya hesabından yapıldığı açıklamada isim vermeden HTŞ’nin Halep’e saldırısının “İdlib’e yönelik son dönemde artan saldırılar” nedeniyle gerçekleştiğini söyledi. Keçeli’nin ikinci dikkat çektiği nokta ise artan istikrarsızlık ortamında yine isim vermeden Tel Rıfat ve Münbiç’teki PKK’nın Suriye uzantısı YPG’nin Türkiye’ye yönelik saldırılarını artırdığını belirtmesi oldu.
Keçeli, “İdlib’e yönelik son dönemdeki saldırıların, Astana mutabakatlarının ruhuna ve işleyişine zarar verecek boyuta ulaştığı ve ciddi sivil kayıplara yol açtığı konusunda gerekli uyarıları çeşitli uluslararası platformlarda yapmış ve bu saldırıların durdurulması gerektiğini kayda geçirmiştik” dedi.
Son günlerde yaşanan çatışmaların bölgedeki gerginliğin istenmeyen şekilde artmasına neden olduğunu belirten Keçeli, yeni ve daha büyük istikrarsızlıklara yol açılmamasının ve sivil halkın zarar görmemesinin Türkiye bakımından büyük önem teşkil ettiğinin altını çizdi.
Keçeli, şunları kaydetti: “Mevcut istikrarsızlık ortamından istifade etmeye çalışan Tel Rıfat ve Münbiç’teki terör gruplarının sivil halkı ve Türkiye’yi hedef alan saldırılarındaki artışı da dikkatle izliyoruz. Bu bölgelerdeki terörist varlığının sonlandırılması amacıyla paydaşlarla daha önce varılan mutabakatların gereğinin yerine getirilmemiş olması endişelerimizi artırmaktadır.”
“Müdahil değiliz”
Bir gün sonra Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, TRT World Forumu’nda konuyla ilgili açıklamasında Türkiye’nin Halep’te süren çatışmalara müdahil olmadığını söyledi, “Yeni bir göç dalgasını tetikleyecek hiçbir aksiyona girişmeyiz” dedi.
Suriye’deki gelişmelerin yakından takip edildiğini belirten Fidan, “Halep’te yaşanan çatışmalara Türkiye müdahil değil. Tedbirler alınıyor. Yeni bir göç dalgasını tetikleyecek hiçbir aksiyona girişmeyiz” ifadelerini kullandı.
Yaklaşık 3 milyon Suriyeliyi barındıran Türkiye, yaklaşık 2 milyon nüfusa sahip İdlib bölgesine yapılacak olası bir operasyonun sınırlarına dönük yeni bir kitlesel göç hareketini tetikleyeceğini uzun zamandır söylüyor.
Hem olası göç tehlikesi hem de iç siyasetin önemli bir tartışma konusu olan Suriyeli mültecilerin geri dönüşü konusunda Suriye hükümeti ve Astana ortaklarının adım atmaya istekli olmaması Türkiye’yi rahatsız ediyordu.
Financial Times’da yer alan habere göre bu yıl Şam ve Ankara arasındaki görüşmelere aracılık eden Iraklı yetkililer, Esad hükümetinin mülteciler konusunda bir adım bile atmayı reddettiğini söyledi. FT’nin haberinde “Esad bunun yerine isyancıların elindeki İdlib’i vurmaya devam ederek binlerce insanı, yaklaşık 3 milyon Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapan ve isyancıları desteklediği Suriye’nin kuzeyinde askerleri bulunan Türkiye sınırına doğru itti” ifadeleri kullanıldı.
Ankara Rusya ve İran’ın Esad’a baskı yapmadığını düşünüyor
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile iki ülke arasında yeni bir dönemi başlatmak amacıyla birden fazla çağrı yapmış ancak Suriye’nin önkoşul olarak koyduğu “Türk askerlerinin Suriye’den çekilmesi” ya da “çekileceğine ilişkin bir takvim ortaya koymayı” reddetmesi bu sürecin önünü tıkamıştı. Türkiye; Astana ortakları Rusya ve İran’ın normalleşme sürecinde Şam’a yeterince baskı uygulamadığını düşünüyor.
Dışişleri Bakanı Fidan, HTŞ’nin saldırısından günler önce 23 Kasım’da yaptığı bir açıklamada “İran’ın Suriye’deki önceliklerinin arasında Türkiye ile Suriye’nin normalleşmesi yok. Rusya açısından da şu anda bölgede zaten bir ateşkes olduğu ve ciddi bir tehdit çok fazla kendini göstermediği için, o türden bir konu gündemde yok” demişti.
Fidan şöyle devam etmişti: “Bizim değerlendirmemize göre şu anda, Astana’da başlattığımız sürecin devamının yeterli olacağını düşünen bir yaklaşım söz konusu ama tabii bunun sürdürülebilirliği meselesi var. Terörle mücadelede ve mülteciler konusunda atılması gereken adımlar atılmadığı için Suriye’nin içerisinde giderek evrilen bir tehdit. Bir başka deyişle, bizim daha sonra yok etme maliyetimizin her geçen gün arttığı bir tehdide evrilebilir. Bunun için bizim çözüm arayışlarımız var. Tabii bu çözüm arayışlarının diplomasiyle ve yapıcı yaklaşımla cevap alınamadığı yerde, başka türden adımları zamanı geldiğinde mecburen nasıl atarız ona bakacağız.”
“Ankara’ya koz verdi”
Türkiye’deki Suriyeli “muhalif” kaynaklar Al-Akhbar’a, Türkiye’nin tutumuyla ilgili olarak “Onun onayı olmadan savaş başlamazdı ama Ankara’nın istediği ile Suriye muhalefetinin istediği arasında hedef uyumu olmayabilir” dedi.
FT’de yer alan habere göre de analistler Türkiye’nin HTŞ öncülüğündeki saldırıyı açıkça onaylamamış olabileceğini, ancak saldırının Türkiye’nin çıkarlarına hizmet edeceğini ve herhangi bir müzakerede Ankara’ya daha fazla koz vereceğini söyledi.
Suriyeli analist Malik al-Abdeh, “Esad’ın yazdan beri Erdoğan’la oturup Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde bir nüfuz bölgesi oluşturacağı bir plan üzerinde çalışma şansı vardı. Bu durumu siyasi olarak itibarını koruyarak müzakere etme şansı vardı, ancak reddetti” dedi.
HTŞ, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından terör örgütü olarak nitelendiriliyor. Dolayısıyla Türkiye de HTŞ’yi terör örgütü olarak sınıflandırıyor. Ancak Türkiye’nin resmen desteklediği ÖSO’nun bazı unsurlarının HTŞ liderliğindeki saldırılara katıldığı da bilinen bir gerçek.
Türkiye’nin Halep gibi stratejik bir kent üzerinden Esad’ı sıkıştırarak normalleşme konusunda öne sürdüğü şartlardan geri adım atması amacıyla HTŞ’nin saldırısına “olur” verdiği sık dile getirilen bir görüş. Türkiye, Şam ile normalleşme sürecini, mültecilerin geri dönüşü ve YPG tehdidinin ortadan kaldırılması ana hedefleriyle nihayete erdirmek istiyor.
Ancak normalleşmenin adı bile bu tür grupların Türkiye’nin Suriye’deki varlıklarına saldırısı ile sonuçlandığı düşünüldüğünde bu hedef amacıyla bu adımın atılmasının ne kadar akıllıca olduğu ayrıca bir tartışma konusu.
Esad’la görüşen İranlı bakan Türkiye’de
Öte yandan krizle ilgili İran Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi dün akşam Şam’da Beşar Esad ile görüştü. Irakçi ardından Türkiye’ye geldi.
Irakçi, Esad’la yaptığı görüşmeyle ilgili “görüş alışverişinde bulundıklarını söyledi ve şöyle devam etti: “Elbette koşullar zor ancak kesin olan Suriye hükümetinin ruhu ve tekfirci teröristlerin bu son komplosuna karşı dimdik duran direnişi. Geçmişte IŞİD ve diğer terör gruplarının Suriye’yi iç savaşa sürüklediği daha da zor zamanlar oldu ancak bunlarla yüzleşildi ve şimdi başka bir fırsat buldular. Siyonist rejimin Lübnan ve Filistin’i işgalinden kaynaklanan koşullar nedeniyle yeniden dirilmeyi düşünüyorlar.”
Irakçi, “Suriye ordusu ve hükümeti teröristlere karşı koyabilecek güçte. Elbette direniş grupları da yardım edecek. İran İslam Cumhuriyeti de tekfircilerin ortadan kaldırılması için gerekli görülen her türlü desteği sağlayacak” dedi.
İranlı Bakan, Hakan Fidan’la yapacağı görüşmede de “büyük ölçüde ortak kaygılara odaklanacaklarını” söyledi. Türkiye ve İran’ın farklı konularda her zaman birbirlerine danıştıklarını anlaştıkları ve anlaşamadıkları konular olduğunu söyleyen Irakçi, “Bu kez bölgesel istikrara yol açacak ve Suriye’nin ya da bölgenin bir kez daha teröristler için bir merkez haline gelmesini önleyecek konularda ortak bir anlayışa varılacağını umuyoruz” ifadelerini kullandı.
Ortadoğu
“Barış Kurulu”, İsrail’in Gazze’deki işgalini genişletmesine sessiz kaldı

İsrail, geçen sene imzalanan ateşkes anlaşmasındaki “Sarı Hat” pozisyonlarına sadık kalmamasına rağmen “Barış Kurulu” işgalin genişlemesine sessiz kaldı.
Times of Israel’de (ToI) yer alan değerlendirmeye göre, Hamas’ın silahsızlanma önerisini onaylamasından birkaç saat sonra gazetecilere bilgi veren üst düzey bir ABD’li yetkili, bu önerinin uygulanmasına derhal başlanabileceğini, çünkü süreci ilerletmek için İsrail’in onayı bile gerekli olmadığını söyledi.
ABD’li yetkili, İsrail’in eylül ayında ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze savaşını sona erdirmek için hazırladığı 20 maddelik plana zaten razı olduğunu savundu.
Tel Aviv’den sadece bu genel çerçeve içindeki taahhütlerini yerine getirmesi isteniyordu. Oysa 15 maddelik silahsızlanma planı yalnızca “Barış Kurulu” ile Hamas arasında ele alınacak bir konuydu.
Ne var ki, Başbakan Binyamin Netanyahu olaya farklı bir açıdan baktı ve silahsızlanma planına karşı çıktı.
Netanyahu, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (IDF) hem 15 maddelik hem de 20 maddelik önerilerde öngörülen hiçbir geri çekilmeyi gerçekleştirmeyeceğini vurguladı.
İsrail’in desteğinin aslında gerekli olduğunu kabul eden “Barış Kurulu”, bunun üzerine Tel Aviv’in desteğini sağlamak için yoğun bir şekilde görüşmeler yaptı.
Bununla birlikte, silahsızlanma önerisinde herhangi bir değişiklik yapılması halinde, Hamas’ın bu öneri için zorlukla kazanılan desteğini kaybetme riski ortaya çıkacaktı.
Buna bağlı olarak, ToI’ya göre “Barış Kurulu”, savaş sonrası Gazze’nin yeniden inşasının nasıl yürütüleceği konusunda önemli bir belirsizlik sergiledi ve kararlar zaman zaman duruma göre [ad hoc] alındı.
Bunun bir örneği, “Sarı Hat” demarkasyon çizgisinin tanımında görülebilir. Hamas ile Ekim 2025’te imzalanan ateşkes anlaşmasının şartları uyarınca, İsrail’in kuvvetlerini Gazze Şeridini kabaca doğu ve batı olmak üzere ikiye ayıran bu sınır çizgisine çekmesi gerekiyordu.
Bu geri çekilme sonucunda IDF, Şeridin yüzde 53’ünü kontrol altında tutmaya devam edecekti.
Fakat bu ateşkes anlaşması, Trump’ın 20 maddelik planının yalnızca ilk aşamasıydı. İkinci aşamada, Hamas’ın silahlarını teslim etmesi ve İsrail’in Gazze Şeridinden tamamen çekilmesi öngörülüyordu.
Hamas ile yürütülen ikinci aşamadaki silahsızlanma görüşmeleri tıkanınca Netanyahu, IDF’ye Gazze’nin %70’ini işgal etme talimatı verdi.
Böylece Sarı Hat, sahile doğru birkaç yüz metre ilerletildi ve Gazze Şeridinde yaşamaya zorlanan yaklaşık 2 milyon Filistinlinin yaşamak zorunda kaldığı alan daha da daraltıldı.
Ekim ayındaki ateşkesin geri çekilme şartlarının açıkça ihlal edilmesine rağmen, “Barış Kurulu” İsrail’den politikasını değiştirmesini talep etmekten kaçındı.
Bir Arap diplomatın Times of Israel’e aktardığına göre kurulun bazı yetkilileri, arabuluculuk yapan Mısır, Katar ve Türkiye’ye, Hamas’ın kurulun silahsızlanma planını kabul etmesi halinde İsrail’in bunu yapacağına dair güvence verdi.
Aylar süren müzakerelerin ardından, Hamas 30 Temmuz’da tam da bunu yaptı. Hamas’ın kademeli silahsızlandırılmasına ilişkin onaylanan öneri, İsrail’den “Şarm Şeyh Protokolü kapsamında kalan tüm taahhütleri gecikme olmaksızın tam olarak yerine getirmesini” gerektiriyor.
Bu protokol, 2025 ateşkes anlaşmasının adı ve diğer hususların yanı sıra İsrail’in Sarı Hat’a geri çekilmesini öngörüyor.
Öte yandan Times of Israel şu soruları soruyor: “Peki, hangi Sarı Hat? İsrail’in Gazze Şeridi’nin %53’ünü kontrol altında tuttuğu ilk Sarı Hat mı, yoksa İsrail’e bölgenin %60 ila %70’ini kontrol etme imkânı veren daha yeni olanı mı?”
“Barış Kurulu”nun Gazze’deki baş temsilcisi Nikolay Mladenov, pazar günü Kanal 12’a verdiği mülakatta bu konuya ilişkin bazı açıklamalarda bulunurken, bazı soruları da yanıtsız bıraktı:
“İsrail şu anda Sarı Hat’ta bulunuyor. Askerleri orada konuşlanmış durumda. Bizim talebimiz, IDF’nin askerlerini Sarı Hat’tan daha ileriye konuşlandırmamasıdır. Askerlerin bu mevzilerde kalmasını istiyoruz.”
“Barış Kurulu” sözcüsü, Mladenov’un açıklamalarının ötesinde daha fazla ayrıntı vermeyi reddetti.
Gelgelelim, isminin açıklanmaması koşuluyla konuşan ve konuyu yakından bilen bir kaynak, İsrail’in son aylarda Sarı Hattı kaydırmış olabileceğini ama askerlerinin bu çizgiyle birlikte hareket etmediğini söyledi.
Kaynak, bunun yerine askerlerin orijinal Sarı Hat’ın ötesine uzanmayan mevzilerde kaldıklarını iddia etti.
Bununla birlikte, bir İsrailli yetkili ve arabuluculuk yapan ülkelerden birine mensup bir Arap diplomat bu iddiayı yalanlayarak, IDF’nin orijinal Sarı Hat’ın çok ötesinde konuşlanmış birlikleri olduğunu vurguladı.
Arap diplomat, silahsızlanma önerisinin hayata geçirilmesi için İsrail’in bu güçleri orijinal Sarı Hat’a geri çekmek zorunda kalacağını söyledi.
İsrailli yetkili ise, Hamas silahsızlanmaya başlayana kadar IDF’nin orijinal Sarı Hat’ın ötesindeki mevzilerini koruyacağını belirtti.
İsrail’in kendisinin kabul ettiği şartlara göre, Hamas’ın silahsızlanmaya başlamasından önce, Ekim 2025 ateşkes anlaşması kapsamındaki tüm taahhütlerini yerine getirmesi gerekiyor.
Süreci daha da karmaşık hale getiren bir diğer husus ise, bu taahhütlerin “Barış Kurulu” tarafından tam olarak kamuoyuna açıklanmamış olmasıdır.
Bu taahhütlerin çoğu, Ekim 2025 ateşkes anlaşmasının gizli bir insani yardım ekinde yer alıyor ve bu ek, geçtiğimiz yıl boyunca yalnızca kısmen sızdırılmış durumda.
Diplomat, bu taahhütlerin arasında her gün 600 kamyonluk insani yardımın Gazze’ye girişinin kolaylaştırılması; sınır geçişlerindeki faaliyetlerin genişletilmesi; yakıt, barınak ve tıbbi malzemelere erişimin artırılması; ve kritik altyapı onarımlarına izin verilmesi yer aldığını belirterek, İsrail’in bu taahhütlerin çoğunu yerine getirmediğini vurguladı.
İnsani taahhütlerin yanı sıra, “Barış Kurulu”nun İsrail’den hâlâ beklediği diğer adımlar arasında, Gazze Şeridinin yönetiminde Hamas’ın yerini almakla görevli Filistinli teknokratik komitenin yanı sıra, bölgenin güvenliğini sağlamak ve silahsızlanma önerisini kolaylaştırmaktan sorumlu Uluslararası İstikrar Gücü’nün Gazze’ye girişine izin verilmesi yer alıyor.
Arap diplomat, İsrail’in ayrıca yeni Filistin polis gücüne katılacak birkaç bin aceminin eğitim için Mısır’a gitmesine hâlâ izin vermediğini belirtti.
Konuya yakın bir kaynak, İsrail’in en önemli talebinin (Gazze’deki askeri operasyonların durdurulması) halihazırda yerine getirildiğini belirtti.
Netanyahu başlangıçta bu talebe direndi ve Hamas’ın silahsızlanma planını onaylamasının hemen ardından gelen hafta sonu boyunca Gazze genelinde bir dizi büyük çaplı saldırı emri verdi.
Fakat 3 Ağustos’tan bu yana bu saldırılar azaldı.
Arap diplomat, kurulun şimdi de Hamas’ın Gazze Şeridi genelinde kendi askeri operasyonlarını durdurarak aynı yolu izlemesini beklediğini söyledi.
Diplomat, bunların arasında Gazze sokaklarına silahlı ve üniformalı kişilerin konuşlandırılmasının da yer aldığını belirterek, Hamas’ın Netanyahu’nun silahsızlanma planını kamuoyu önünde reddetmesine tepki olarak bu tür güç gösterilerini yoğunlaştırdığını iddia etti.
Trump yönetimi, Netanyahu’nun teklife karşı kamuoyuna yönelik söylemlerinden pek rahatsız olmamış görünüyor.
Üst düzey bir ABD’li yetkili, gazetecilere başbakanın yaklaşan seçimler öncesinde yalnızca sağcı tabanını memnun etmeye çalıştığını söyledi.
ABD’li yetkili, daha önemli olanın, saldırıların durdurulması gibi başbakanın “sessizce onayladığı” adımlar olduğunu savundu.
Fakat Arap diplomat, İsrail’den hâlâ atılması gereken uzun bir adımlar listesine dikkat çekti ve bunların hepsinin 27 Ekim’deki seçimlerden önce yerine getirileceğine dair şüphelerini dile getirdi.
Gazetecilere brifing veren üst düzey ABD’li yetkili, İsrail’in 15 maddelik planı onaylamasının gerekli olmadığını savunmaya çalışsa da, belgenin metni aksini gösteriyor.
Belgede, “Bu Yol Haritasının zaman çizelgesi ve uygulama mekanizmaları, tüm tarafların Yol Haritasını onaylamasından sonraki 14 gün içinde hazırlanacaktır” deniyor.
Bir “Barış Kurulu” yetkilisi, başlangıçta Times of Israel gazetesine, Hamas’ın 30 Temmuz’da planı onaylamasının bu 14 günlük süreyi başlattığını iddia etmişti.
Fakat bir gün sonra aynı yetkili bu iddiasından geri adım atarak, 14 günlük sürenin ancak İsrail’in tam olarak plana katılmasıyla başlayacağını vurguladı.
“Barış Kurulu”, bu ilk sürenin başladığını henüz kamuoyuna açıklamadı.
Arap diplomat ise arabulucuların, muhtemelen uymayabilecekleri bir zaman çizelgesine bağlı kalmak istemedikleri için bir duyurudan tamamen vazgeçilebileceğini belirtti.
Ortadoğu
Mısır ile Libya 1 milyar dolarlık boru hattı için çalışmalara başladı

Mısır ve Libya, Libya ham petrolünü rafine edilmek üzere Mısır’a taşıyacak 1 milyar dolarlık bir petrol boru hattı projesini incelemeye başladı.
Bloomberg’in isimsiz bir hükümet kaynağına atıfta bulunarak bildirdiğine göre, iki ülke, Mısır’ın İskenderiye kentiyle Libya’nın Tobruk kentini birbirine bağlayacak 800 kilometrelik bir boru hattının inşasına yönelik ortak bir proje için finansman seçeneklerini değerlendiriyor.
Bu boru hattı, öncelikle Libya ham petrolünü İskenderiye’deki rafinerilere taşıyacak.
Yetkili, hükümetlerin ayrıca Libya’nın ihracat kapasitesini ve Mısır’daki rafinerilerin kapasitelerini göz önünde bulundurarak bir uygulama planı üzerinde çalıştıklarını ve boru hattının nihai kapasitesini belirlemeye çalıştıklarını belirtti.
Yetkili, bu boru hattının Libya’nın ham petrol üretimini artırmasına yardımcı olabileceğini ve aynı zamanda Mısır’ın iç pazarı için petrol ve petrol ürünlerine daha fazla erişim imkânı sağlayabileceğini belirtti.
ABD Enerji Enformasyon İdaresi’ne göre, OPEC üyesi Libya, yaklaşık 48 milyar varil ile Afrika’nın en büyük petrol rezervlerine sahip.
Libya Ulusal Petrol Şirketi’ne (NOC) göre, ülke temmuz ayında 41 milyon varilden fazla petrol üretti (günde 1,32 milyon varilin üzerinde) ve NOC Başkanı Mesud Süleyman’a göre, üretimi günde 1,5 milyon varile çıkarmayı hedefliyor.
Mısır için bu boru hattı, 28 Şubat’ta başlayan ABD-İsrail-İran savaşı nedeniyle bölgenin petrol tedarikinde yaşadığı büyük aksaklıklarla boğuşurken ek bir ham petrol kaynağı sağlayabilir.
Mısır, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın en kalabalık ülkesi ve önemli bir emtia ithalatçısı. Veri şirketi CEIC’e göre, 2025 yılında Mısır’ın doğrudan ham petrol ithalatı ortalama günlük 41.625 varil civarındaydı.
Bir hükümet yetkilisi 29 Mart’ta Bloomberg’e yaptığı açıklamada, Mısır’ın İran savaşının ardından Hürmüz Boğazı’nın neredeyse tamamen kapanması nedeniyle Kuveyt ham petrol arzının askıya alınmasını telafi etmek için ayda en az 1 milyon varil Libya petrolü ithal etmeyi hedeflediğini belirtmişti.
Kuveyt, nisan ayında bazı ham petrol ihracatları için mücbir sebep ilan etmişti. Fakat o zamandan beri üretimi artırdı ve ihracata yeniden başladı.
Merkezi Halk Seferberliği ve İstatistik Kurumu’na göre, ülkenin 2026 yılının ilk çeyreğinde toplam yakıt ithalat faturası, geçen yılın aynı dönemindeki 4,8 milyar dolara kıyasla %14 artışla 5,5 milyar dolara ulaştı.
Boru hattı planı, Mısır Başbakanı Mustafa Medbuli ile Libya Ulusal Birlik Hükümeti Başbakanı Abdülhamid Dibeybe arasında, petrol arıtma, doğalgaz ve elektrik alanlarında işbirliğinin genişletilmesine yönelik görüşmelerin ardından ortaya çıktı.
Ortadoğu
ABD, Suriye’de kalan nükleer materyalin çıkarılmasına aracılık ediyor

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA), ABD yönetiminin Suriye ve İsrail ile mutabakata varmasının ardından, Suriye’deki gizli bir tesiste depolanan nükleer materyali yakında buradan kaldıracak.
Axios’ta yer alan habere göre Trump yönetimi ve IAEA, söz konusu hassas tesisle ilgili olarak İsrail, Suriye ve hatta muhtemelen Türkiye’yi de içine alan bir gerginliğin tırmanmasını önlemek ve materyali güvence altına almak için acilen diplomatik bir anlaşmaya varmaya çalıştı.
ABD’li yetkililer, bu olayın Başkan Donald Trump’ın Suriye’ye yönelik yaklaşımını teyit ettiğini ve ABD’nin yeni Suriye hükümetiyle olan yakın ilişkilerini, potansiyel bir krizi etkisiz hale getirmek için nasıl kullandığını gösterdiğini belirtiyor.
Tesisle ilgili olarak aylarca süren ve birkaç hafta önce bir çözüme ulaşılan dramatik, perde arkasındaki tehdit ve diplomasi alışverişi gizli tutuldu.
Esad yönetimi, gizli El-Kibar reaktörünü merkezine alan gizli bir nükleer program geliştirmişti.
İsrail’in 2007 yılında reaktörü bombalamasının ardından Suriye’nin nükleer programı büyük ölçüde yok edildi.
Fakat birkaç araştırma-geliştirme ve depolama tesisi kaldı ve bunlar çoğunlukla faal değildi.
Esad hükümetinin düşüşünün ardından IAEA, yeni Şam hükümetiyle bir anlaşma imzaladı.
Bu anlaşma, IAEA’nın El-Kibar reaktörünü ve Suriye’nin geçmişteki nükleer faaliyetleriyle bağlantılı diğer birkaç tesisi ziyaret etmesine izin verdi.
Orta Doğu Enstitüsü’nün yerleşik araştırmacısı Charles Lister, Suriye’nin yeni yönetiminin, “ülkenin uluslararası itibarını yeniden kazanma çabalarına zarar verebilecek, nükleer ve kimyasal silah dosyaları da dahil olmak üzere Esad rejiminden miras kalan hassas meseleleri çözmeye istekli olduğunu” söyledi.
İsrail’in son iki yıldır yakından izlediği tesislerden biri “Site 99” olarak adlandırılıyor.
İki İsrailli yetkiliye göre, Esad yönetimi burada El-Kibar nükleer reaktör projesinin bir parçası olan nükleer malzeme depolamıştı.
Bir ABD’li yetkili, bu malzemenin, nükleer yakıt döngüsünün bir parçası olarak daha sonra işlenip nihayetinde zenginleştirilebilen uranyum cevherinden elde edilen bir toz olan “yellowcake”i içerdiğini belirtti.
ABD’li yetkili, Esad yönetiminin El-Kibar tesisinden çıkan diğer kalıntıları ve “artıkları” da “Site 99”da depoladığını belirtti.
Bu tesisteki malzeme nükleer silah yapımında kullanılamasa da, bir “kirli bomba” yapımında kullanılabilir.
Bu, nükleer bir patlama yaratmak yerine, bir bölgeyi radyoaktif maddeyle kirletmek amacıyla radyoaktif maddeyi etrafa saçan konvansiyonel bir patlayıcı cihaz.
İsrailli yetkililer, Esad’ın düşüşünden kısa bir süre sonra İsrail Savunma Kuvvetleri’nin tesise erişimi engellemek amacıyla tesisin girişlerini bombaladığını belirtti.
Bir ABD’li yetkili, İsrail ve ABD’nin bir yılı aşkın süredir “Site 99” ile başa çıkmanın en iyi yolunu tartıştıklarını söyledi.
Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi ile İsrail Başbakanlık Ofisi’ndeki muadili kurumun üst düzey yetkilileri, bu konu üzerinde yakın işbirliği içinde çalışıyorlar.
Bir İsrailli yetkiliye göre, İsrail, Trump yönetimine bu tesiste nükleer malzemenin kalmasına müsamaha göstermeyeceğini açıkça belirtti.
İsrailli yetkililer, nükleer malzemenin kaldırılmaması veya Suriye’nin bu malzemeye erişmeye çalıştığına dair işaretler olması halinde İsrail’in tesisi tekrar bombalamakla tehdit ettiğini bile söylediler.
Bir ABD’li yetkili, İsraillilerin endişeli olsalar da hiçbir zaman tesisi bombalamanın eşiğine gelmediklerini belirtti.
Sonunda, bir ABD’li yetkiliye göre, ABD ve İsrail, en iyi yaklaşımın malzemenin kaldırılması için Suriye hükümetinden “onay” almak olduğu konusunda anlaştılar.
Kaynaklara göre, Trump yönetimi konuyu Suriye hükümetine gündeme getirdiğinde, Suriyeli yetkililer tesiste nükleer malzeme bulunduğundan haberdar olmadıklarını söylediler.
Bir ABD’li yetkili, “ABD, İsrail ve Suriye’de bu durumdan haberdar olan çok az kişi vardı,” dedi.
Aynı yetkili, ABD’nin Esad sonrası rejimle verimli bir ilişki kurduğunu belirtti. ABD’li yetkili, “Suriyelilerle çeşitli konularda işbirliği yaptığımızda, onlar iyi ortaklar oluyorlar,” dedi.
İsrailli ve ABD’li yetkililere göre, birkaç hafta önce bölgeyi izleyen İsrailliler, yeni Suriye hükümetinin mutabakatlardan caydığı ve nükleer malzemeye erişmeye çalıştığı şüphesini uyandıran hareketler tespit etti.
İsrailliler, Türkiye’nin Suriye hükümetine nükleer malzemeye ulaşmasında yardım ettiği konusunda bile endişeliydi.
Bir ABD’li yetkili, “İsrailliler her zaman her şeyi titizlikle inceliyorlar; her şeyin yolunda olduğundan emin olmak için bunu yapıyorlar ve bu iyi bir şey,” dedi.
Trump yönetimi, İsrail’den herhangi bir adım atmamasını istedi ve IAEA’yı devreye soktu.
Sonuç olarak, üç hafta önce IAEA ile Suriye hükümeti arasında, tesisten nükleer malzemenin kaldırılmasına yönelik bir anlaşma imzalandı.
ABD’li yetkililer, “Site 99”deki çalışmaların hâlâ devam ettiğini belirtiyor. Malzemeler henüz kaldırılmadı.
Fakat ABD’li yetkili, “Sonuçtan herkesin memnun olduğunu düşünüyoruz. Umuyoruz ki yakında kaldırma sürecini başlatabilir ve yıl sonuna kadar tamamlayabiliriz,” dedi.
Diplomasi2 hafta öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Dünya Basını1 hafta önceMilyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
Görüş2 hafta önceAteş altındaki Mısır: Dimyat saldırısı küresel enerji piyasaları için ne anlama geliyor?
Ortadoğu4 gün önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını2 hafta öncePekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor
Dünya Basını1 hafta önceRay Dalio yapay zeka balonu ve küresel borç krizini değerlendirdi
Asya1 hafta önceAlibaba 2,4 trilyon parametreli yapay zeka modeli Qwen3.8-Max’i tanıttı
Dünya Basını2 gün önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit











