Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Tekno-milliyetçilik: 21. yüzyıl için sanayi politikası

Yayınlanma

Çevirmenin notu: ABD Başkanı Joe Biden, selefi Donald Trump’ın yarım bıraktığı işi devam ettirdi; Washington, Çin’e teknoloji ihracatına yönelik kısıtlamaları “casusluk ve siber savaş risklerini azaltmak için kısıtlama” gerekçesiyle artırıyor. Bu uğurda “komünist Çin rejimine hassas teknoloji akışı” büyük ölçüde kesiliyor. Çin, Ar-Ge yatırımlarını artırırken ABD’nin bu ivmelenmeyi aksatmaya dönük eylemlerinin emeklemeden koşma evresine geçtiği görülebilir. Makalenin yayınlandığı The National Interest‘in, ‘neocon’ görüşlere sahip, zamanında Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” makalesinin göründüğü dergi olduğu da akılda tutulmalıdır.


Tekno-milliyetçilik: 21. yüzyıl için sanayi politikası

Jasper Hansen — The National Interest

20 Şubat 2023

Jeopolitik gereklilikler pek çok insanı küreselleşmenin olumsuzlukları konusunda ikaz etti ve devleti, rotasını düzeltmek için bir kez daha teknoloji odaklı sanayi politikaları izlemeye zorladı.

Çin ile ABD arasındaki ticari ilişkiler, 2018’de Trump dönemindeki ticaret savaşıyla başlayarak son birkaç yılda belirgin bir şekilde gerildi. Gümrük vergileri ve diğer tedbirler, Çin’in küreselleşmiş ticaret sisteminden orantısız bir şekilde yararlandığı ve böylece dünyanın ekonomik güç merkezi olarak ABD’ye meydan okuduğu yönündeki daha da gözet batan hakikati tersine çevirmeyi amaçlıyordu. Bu iktisadi başarı, Çin’in ABD öncülüğündeki düzene asimile olma ve liberal kurumlar ve değerleri benimseme konusundaki isteksizliği ile birleşince jeopolitik rekabeti iyiden iyiye hızlandırdı. Çin’in küresel piyasalarla bütünleşmesi sonucunda liberal reformların kaçınılmaz olarak ortaya çıkacağı düşüncesi gibi genel kabul gören çeşitli teoriler yanlıştı. Aksine Çin, sanayi politikası izledi ve serbest ticaret politikalarından istifade ederek siyasi-iktisadi güç kazandı. ABD’nin buna verdiği yanıt, Çin’in yarattığı yeni jeopolitik ortama uyum sağlamak için kendi sanayi politikasını diriltmek ve tahkim etmek oldu.

Sanayi politikalarına zıt yaklaşımlar

Foreign Affairs’te kaleme aldıkları makalede John M. Deutch ve Ernest J. Moniz, 2015 yılında yayımlanan ve Pekin’in yerli yüksek teknoloji endüstrisini geliştirme planlarını detaylandıran “Çin’de üretilmiştir 2025” raporunun bir sonucu olarak ABD’de sanayi politikasına yönelik çift odaklı değişimin nasıl ortaya çıktığını anlatıyor. Düşük değerli ürünlerde güçlü bir imalat sanayisine sahip olan Çin’in yüksek teknoloji endüstrisi nispeten az gelişmiş halde ve Batılı şirketlerin hakimiyetindeydi [ve bir noktaya kadar öyle olmaya devam ediyor]. Çin, kamu tarafından finanse edilen Ar-Ge projeleri aracılığıyla yapay zekâ, yeşil enerji ve yarı iletkenler gibi gelişmiş sektörlerde dünya lideri olmayı umuyor. Çin’in Ar-Ge harcamalarını yıllık olarak artırma planları, Ar-Ge faaliyetleri GSYİH’sinin yüzde 2,55’ini oluştururken şu anki küresel olarak en büyük on ikinci harcama yapan ülke konumundan dünyanın en büyük harcama yapan ülkesi haline gelmesini sağlayabilir.

Peki Ar-Ge neden bu kadar önemli? İktisatçı Mariana Mazzucato’nun çalışmaları, ABD’nin en önemli teknolojik gelişmelerinin çoğunun kamu tarafından finanse edilerek devlet teşvikleriyle gerçekleştirildiğine işaret ediyor. Mazzucato, 1971 ve 2006 yılları arasında en önemli yeniliklerin yüzde 88’inin tamamen federal desteğe bağlı olduğunu yazıyor. Savunma Bakanlığı, DARPA ve Ulusal Bilim Vakfı gibi kurumlar aracılığıyla kamu tarafından finanse edilen araştırmalar; dokunmatik ekran teknolojisinin, internetin, SIRI’nin, GPS’in ve hatta Google algoritmasının geliştirilmesini sağladı. Aynı şekilde Elon Musk’ın Tesla ve SpaceX şirketleri de devletten milyarlarca dolar teşvik aldı. ABD’nin başarılı sonuçlar veren uzun bir devlet müdahalesi mazisi var, fakat bugünlerde kamuoyu serbest piyasa kapitalizmini ve devletin küçülmesini yüceltiyor ve devletin oynadığı kayda değer rolü küçümsüyor. ABD’nin devlet destekli Ar-Ge projelerinin elde ettiği başarılar, Çin’in kendisinin de yapmayı umduğu şeyler.

Ama eğer ABD şimdiye dek devlet güdümlü bir inovasyon merkezi olduysa sanayi politikası neden şimdi tekrar ön plana çıkıyor?

Yeni başlayanlar için Amerika hala, her biri kendi kâr teşviklerine göre faaliyet gösteren çeşitli güçlü kurumsal aktörlerin bulunduğu bir “bırakınız yapsınlar” ekonomisinde yaşıyor. Mazzucato, bu olguyu — riskin topluma mal edilmesi ve mükâfatın özelleştirilmesi — ABD’nin izlediği politikanın tuzağı olarak tanımıyor; devlet araştırmaya önemli ölçüde yatırım yaparken, buna eşlik etmesi gereken istihdam artışı, vergi geliri artışı ve mal ve hizmeti ihracatında artış gibi faydaların hiçbirini elde edemiyor. Bunun yerine bu mükâfatlar, kurumsal risk sermayedarları tarafından özelleştirilip ticarileştiriliyor. Bu tür kişi ve kurumlar vergiden kaçma ve vergi kaçırma konusunda uzman ve üretimde dış kaynak kullanımı/offshoring ve hisse senedi geri alımları gibi verimsiz işler yaparak kârlarını maksimize etmeye çalışırlar. Üretimin Çin’e kaydırılmasının zararlı etkileri, Çin’in bu maliyetli Ar-Ge yatırımlarıyla uğraşmamasını sağlayan ve yurt içinde çalıntı teknolojinin kullanılmasını teşvik eden yoğun fikri mülkiyet hırsızlığıyla zaten açığa çıkmıştı.

Buradan çıkan netice, ABD devletinin Çin devletine kıyasla daha az merkezileşmiş olduğu gözlemi. ABD’de yüksek miktarda devlet müdahalesi varken, özel holdinglere ve bireylere önemli kârların tahakkuk ettirilmesi ve bunların faaliyet göstermelerine imkân tanıyan özgürlük, Çin’in her yerde bulunan Çin Komünist Partisi koordinasyonu ve farklı çıkarlara sahip kapitalist seçkinlere zulmetme yaklaşımıyla tezat oluşturuyor. Çin’de gücün merkezi ÇKP’yken ABD’de hem özel hem de kamu çıkarlarından oluşan daha dağınık bir sistem mevcut.

ABD siyaseti, bu ayrı grupların sürekli güç mücadelesine sahne olur ve bu çıkarlar çoğu zaman birbiriyle çatışır: Bir holding için mali açıdan en kârlı olan şey, istihbarat camiasının korumakla görevli olduğu ulusal güvenlik çıkarını tehlikeye atabilir. Önceki yıllarda Çin ile ilgili jeopolitik ve güvenlik risklerinin az olması, Steve Blank’in de belirttiği üzere “özel sermaye ve girişim sermayesinin Amerikan sanayi politikasının fiili karar vericileri olmasından” ileri geliyordu. Bu durum Çin ile kazançlı bir işbirliğini beraberinde getirdi, bu da ulusal güvenlik risklerinin artmasına neden oldu. Bu artan risk seviyesi, uluslararası ilişkilere bir kez daha bir doz gerçekçilik enjekte etti, bu da güvenliğin ekonomiden daha üstün olduğu anlamına geliyordu.

Tekno-milliyetçilik

Doğmakta olan yeni sanayi politikası da bunu amaçlıyor. Tekno-milliyetçilik, bilindiği üzere “teknolojik yenilik ve imkanları doğrudan bir ülkenin ulusal güvenliği, ekonomik refahı ve sosyal istikrarıyla ilişkilendiren yeni bir merkantilist düşünce biçimi”. Bu, “Batı’nın giderek daha basiretsizleşen bırakınız yapsınlar modeline ve Çin’in devlet merkezli kapitalizmine” bir yanıt olarak “fırsatçı veya düşman devlet ve devlet dışı aktörlere müdahale etmek ve bunlara karşı koruma sağlamak” için daha fazla devlet müdahalesi çağrısında bulunmak demek.

ABD, bırakınız yapsınlar tutumunu yeniden değerlendirmeye ve devletin piyasadaki rolüne ilişkin benzer bir tutum benimsemeye zorlanıyor. Ancak bu, Çin’in sanayi politikasının kopyası olmaktan ziyade ABD’nin her daim benimsediği politikaların desteklenmesi anlamına geliyor.

Washington; DARPA, Ulusal Bilim Vakfı ve Savunma Bakanlığı aracılığıyla yeni teknolojilerin devlet desteğiyle geliştirilmesine özgün bir yorum getirmiş olsa da bu teknolojileri fikri mülkiyet hırsızlığı yoluyla ele geçirilmekten başarılı bir şekilde koruyamadı ve yeni teknolojileri uygulamak için dirençli ve zaruri bir yerli imalat endüstrisi geliştirmedi. Ucuz tüketici ürünleri söz konusu olduğunda — örneğin atölyelerde üretilen plastik oyuncaklar ve giysiler gibi — offshoring çok az güvenlik tehdidi oluşturuyor ve fikri mülkiyet hırsızlığı çok az önem arz ediyor. Öte yandan yarı iletken çip üretiminin deniz aşırı yapılması yeni bir dizi sorun ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla tekno milliyetçi sanayi politikası, ileri teknolojinin oynağı son derece mühim role ve bu teknolojinin yanlış kullanılması halinde ülkeye yönelen ulusal güvenlik tehditlerine odaklanıyor.

Başkan Joe Biden, kısa süre önce yaptığı yıllık ulusa sesleniş konuşmasında, ABD’nin yerli imalat sanayisinin gerilemesinden yakınarak, Amerika’nın “ürün ithal ettiğini ve iş gücü ihraç ettiğini” söyledi. Özellikle yarı iletken endüstrisini öne çıkararak, çip teknolojisini ABD’nin icat etmesine rağmen şu anda toplam küresel arzın yalnızca yüzde 10’unu ürettiğini belirtti. Biden, tedarik zincirindeki aksaklıkların deniz aşırı üretimin getirdiği dezavantajları ön plana çıkardığını kaydetti. Başkan’ın retoriği, 2016 Trump kampanyasının retoriğiyle büyük ölçüde örtüşüyor ve bu süreklilik bu tür sanayi politikalarının gerekliliğini ortaya koyuyor. Biden, yorumlarında yerli yarı iletken üretimi, istihdam geliştirme ve Ar-Ge için 52,7 milyar dolar sağlayan Çip ve Bilim Yasasına da değiniyor. ABD, ayrıca yerli rakipleri Nokia ve Ericsson’u Huawei’ye karşı harekete geçirmeyi hedefliyor. Dahası, Çin’in “Çin’de üretilmiştir 2025” politika belgesi nasıl ileri yapay zekâ teknolojisi geliştirmeye odaklanıyorsa ABD de Çin’inki boğarken kendi teknolojisini güçlendirmeyi hedefliyor ve bu da teknolojik bir silahlanma yarışı olarak tanımlanabilecek bir duruma yol açıyor.

Bu olgu yalnızca ABD ile sınırlı değil; ortaya çıkan bu jeopolitik rekabete fazlasıyla dahil olan Avustralya’nın da benzer bir duruş sergilediğine şahit oluyoruz; Avustralya’nın kendi DAPRA’sini geliştirme planlarının yanı sıra kendi yarı iletken endüstrisini ve nadir toprak mineral rafinerilerini geliştirmeye yönelik ilgisi de bunu ispatlıyor.

Buradan varabileceğimiz netice, serbest egemen küreselleşme döneminin yavaş yavaş sona ermekte olduğu. Bu yeni sanayi politikası, “piyasa sonuçlarının maksimum faydayı sağlayacağını varsaymak yerine devletin teraziye parmağıyla basması” fikrini yeniden gündeme getiriyor. Piyasa, ulusal güvenlik ve siyasetin dürtüleriyle çatışmaya başlayan farklı güdülerle hareket ediyor. İktisatçılar, Donald Trump döneminde ilk kez uygulamaya konulan ticari gümrük vergilerine öfkelenmişti ama Trump döneminin sona ermesinin ardından bu vergiler yürürlükte kaldı ve daha da fazla kısıtlama ve karşı tedbirleri de beraberinde getirdi.

DÜNYA BASINI

Biden “bunaklığında” yalnız değil

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisine verdiğimiz makale, Asia Times‘ta “Spengler” imzasıyla yayınlandı. Bunu özellikle vurguluyoruz; zira yazarıni iki dünya savaşı arasında hayli ünlenen ve daha sonra nazizmin de düşünsel “kanonu” içerisinde yer alan Oswald Spengler’e ve onun “Batının çöküşü” temasına yakın olduğu ve kendisine bu nedenle bu mahlası seçtiği anlaşılıyor. Yazara göre Biden’ın “bunaklığı” sadece ona ait değil, Batı medeniyetine ait bir fenomendir. Bunun esas belirleyeni ise demografidir. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Biden’ın, ve bizim, bunaklığımız…

Spengler
Asia Times
13 Temmuz 2024
Çev. Leman Meral Ünal

Yaşlılıkla tanıştık, o biziz.

Ağır bir şekilde yaşlanan sadece zavallı Joe Biden değil. Dünyanın zengin ulusları da yaşlanıyor ve bunun sonuçları bir Batılı liderin geçici süreliğine aşağılanmasından çok daha acı verici olacak.

Başkanın zihinsel yetkinliğini kanıtlama çabalarına dudak bükmek yerine, belki de aynaya daha dikkatli bakmalıyız. Dante bile Batı’nın ihtiyarlığını daha iyi istiare eden bir “Inferno” [İlahi Komedya’da adı geçen cehennem], sakini icat edemezdi.

Doğurganlıkta eşi benzeri görülmemiş (ve tabii pratikte imkânsız) köklü bir değişiklik olmazsa, dünyanın (kişi başına düşen milli geliri 16,000 ABD dolarının üzerinde olan) yüksek gelirli ülkelerinin çalışma çağındaki nüfusu, içinde bulunduğumuz yüzyılda yüzde 20 oranında azalacak. Kuşkusuz bunun zaman içinde yıkıcı ekonomik sonuçları olacaktır. Hatta küresel stratejide şimdiden tayin edici sonuçlar doğurmaya başladı bile.

Çocuksuz ülkelere gelince, onlar da geleceklerine kayıtsız ve bugünlerine ilgisizler.

Law & Liberty için 10 Temmuz’da kaleme aldığım bir makalede, dünyayı çok kutupluluğa iten tektonik gücün tam da bu olduğunu savundum. Orta gelirli olarak adlandırılan ülkelerin çalışma çağındaki nüfusu, daha yavaş da olsa, yüzyılın geri kalanında artmaya devam edecek ve “Küresel Güney”, dünyanın en kıt kaynağından, yani modern bir ekonominin gereklerini yerine getirmek üzere eğitilebilecek çalışma çağındaki insanlardan, en büyük payı alacak.

Grant Newsham’ın 9 Temmuz’da bu sitede bildirdiği gibi, Japonya geçen yıl ihtiyaç duyduğu askeri personelin yarısını dahi işe alamadı. Albay Newsham konuya dair şunları yazıyordu: “Japon Öz Savunma Kuvvetleri (JSDF) hiçbir zaman gerçek bir savaşa girmedi, fakat geçen yıl ezici bir yenilgiyle karşı karşıya kaldı- işe alım hedeflerini yüzde 50 oranında kaçırdı. Bir önceki yıl bu oran yüzde 35’ti. Yıllardır da yüzde 20 civarında eksiklik yaşıyor. Dolayısıyla, JSDF eski moda, yetersiz personele sahip ve aşırı çalışan bir güç.”

Japonlar savaşmak istemiyor. Rusya’nın Şubat 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesinden bu yana silahlı kuvvetleri git gide küçülen Almanlar da öyle. Avrupalılar ve Japonlar savaşmak istemiyor. Neden istesinler ki? Gelecek nesiller olmayacaksa, kim gelecek nesiller için hayatını ortaya koyar?

2015 yılında Gallup, 60’tan fazla ülkenin vatandaşına ülkeleri için savaşmaya ne denli istekli olduklarını sordu. Japonya sadece yüzde 11’lik olumlu yanıt oranıyla sonuncu sıraya yerleşti. Japonya’nın doğurganlık oranında son sıralarda yer alması bu bağlamda hiç de tesadüf değil. Kadın başına üç çocuk doğurganlık oranına sahip olan İsrailli Yahudiler, aşağıdaki grafiğin sağ üst çeyreğinde yer alan tek örnek.

Gerçekten de dünyanın sanayileşmiş ulusları arasında doğurganlık, savaş ve mücadele ruhu arasında güçlü bir ilişki var.

Elbette doğurganlık oranı her şeyi açıklamıyor; 2015’te Gallup anketi yapıldığında Rusya ve Ukrayna’da doğurganlık oranı düşük olmasına rağmen savaşma isteği göreli olarak yüksekti.

Ukrayna savaşı, İkinci Dünya Savaşı sırasında milyonların savaştığı aynı topraklarda bugün sadece birkaç yüz bin muharip askeri tutabiliyor. Sovyetler Birliği 1943’te Harkov’u geri aldığında kente 1,2 milyon asker yığmış, bunların 200.000’ini ise savaş meydanında kaybetmişti. Bugün bu kentin etrafında Rusya’nın belki de bu sayının yüzde biri kadar askeri anca var.

Amerika’nın (NATO) müttefiklerinden ulusal ordularını güçlendirmeleri yönünde çağrılar yapılırken, olan şey bunun tam tersi. Savunma harcamalarında fark yaratacak kadar büyük ekonomilere sahip Amerikan müttefikleri olan Japonya ve Almanya, savunma harcamalarını arttırma taahhütlerinden sessiz sedasız vazgeçiyorlar.

Japonya 2027 yılına kadar savunma harcamaları için 43 trilyon yenlik (yani yaklaşık 272 milyar ABD doları) bir taahhütte bulunmuştu, bunun büyük bir kısmı ise ABD F35’leri ve diğer pahalı yabancı donanımların tedariki şeklinde olacaktı. Ne var ki Japonya tedarik maliyetlerini, dolar başına 108 yenlik döviz kuru üzerinden hesapladı, ancak bu oran şu anda yaklaşık 160 yen civarında. Bu da fiili alımlarda ciddi bir kesinti anlamına geliyor.

Bu arada Almanya’nın geçen haftaki bütçe müzakereleri, Alman savunma bütçesinde planlanan artışın pek çoğunu ortadan kaldırdı. Savunma Bakanı Boris Pistorius, “İmzaladığımdan çok daha azını aldım ve bu beni gerçekten kızdırıyor” diye yakınıyordu. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden bu yana Almanya’nın silahlı kuvvetleri küçüldü. 1989 yılında ülkenin savaşa hazır 12 tümeni var iken bugün ise tek bir tane bile yok.

Doğurganlık düştükçe Çin de ordusunu küçülttü. Yedek askerler ve paramiliter polis güçleri de dahil olmak üzere silahlı kuvvetlerinin toplam sayısı 4 milyon iken, Çin’in dörtte biri kadar nüfusa sahip olan ABD’de bu sayı 3,4 milyon aktif görev, yedek asker ve sivil çalışandan oluşuyor.

Fakat Çin, kara ordusunun büyüklüğünü yarıya indirirken, füze kapasitesini, donanmasını ve hava kuvvetlerini güçlendirmeye devam etti. Çin bir daha asla Kore Savaşı sırasında olduğu gibi kitlesel piyade gücüyle taarruza geçmeyecek. Epey az sayıda “oğlu” var ve bugün onları harcama lüksünü göze alamaz. Bunun yerine, bugün bir sığınaktaki bilgisayar kontrol odasında yürütülecek türden bir savaşı tercih edecektir.

Bu durumda Çinliler haklı gibi görünüyor. Avrupalıları tükenmiş genç nüfuslarını kara savaşlarında feda etmeye ikna etmek pek de mümkün olmayacak. Amerika’nın NATO müttefikleri daha fazla askeri harcama yapma ve daha fazla asker toplama sözü verecekler ama bu vaatler daha mürekkep kurumadan unutulacak.

Yine Rusya’nın Sovyet İmparatorluğu’nu yeniden kurmak istediği düşüncesi aritmetiğe aykırı duruyor. Stalin Doğu Cephesi’ne 29,5 milyon asker göndermişti; Putin ise yarım milyonluk bir gücü zar zor idare edebiliyor. Bu Donetsk, Luhansk, Kırım ve diğer birkaç toprak parçasını geri almak için yeterli olabilir ama bırakın Polonya’ya yürümeyi Batı Ukrayna’yı işgal etmek için dahi yeterli değil.

Japonya’nın halihazırda yaşlı bağımlılık oranı 50. Bu da demek oluyor ki, çalışma çağındaki her 100 Japon vatandaşına karşılık 50 yaşlı var. Avrupa 2035’te, Çin 2055’te, Amerika Birleşik Devletleri ise 2075’te bu orana ulaşacak. Bunun için Japonya, tasarruflarını yurtdışına aktararak ve 3,5 trilyon dolarlık net uluslararası varlık oluşturarak kolektif yaşlılık dönemine girişini kolaylaştırmaya çalışıyor.

Tüm bunlardan daha planlı ve daha öngörülü olan Çin ise altyapı inşa ederek ve teknoloji ihraç ederek Küresel Güney’deki yüz milyonlarca genç işçinin emeğinden faydalanmayı hedefliyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin ise halen hiçbir planı yok.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Çabahar anlaşması Orta Doğu ve Orta Asya’ya yeni bir gelecek sunuyor

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Hindistan ile İran arasında imzalanan Hindistan’ın İran’daki Çabahar limanını geliştirmesi ve 10 yıllığına işletmesini öngören anlaşmaya odaklanıyor. Rusya’nın Baltık Denizi kıyısını Hindistan’ın Arap Denizi limanlarına bağlayan Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru’nun kilit noktasındaki Çabahar limanının hangi ülkelere nasıl fayda sağlayabileceğini ele alıyor.

***

Hindistan’ın İran’daki Çabahar Limanı’nı işletme anlaşması, Orta Doğu’nun yeni bir geleceğe yönelmesine nasıl yardımcı olabilir?

Rusya’yı Orta Doğu ile bağlayan Uluslararası Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru’nun baş tacı, yeni işbirliği biçimlerinin ticarette nasıl atılımlar getirebileceğini gösteriyor.

NAZARETH SEFERIAN

Hindistan, İran’ın Çabahar kentindeki limanı işletmek üzere 370 milyon dolarlık resmi ve uzun vadeli bir anlaşma imzalayarak bölge ve dünya çapında jeopolitik yankı uyandıracak bir gelişmeye imza attı.

10 yıllık yönetim anlaşması, bir dizi kısa vadeli öncül anlaşmanın ardından geldi ve büyük dünya güçlerinin kilit küresel ticaret yolları üzerinde nüfuz sahibi olmak için yarıştığı bir dönemde limana yeniden yatırım yapılmasına yol açması bekleniyor.

Yeni Delhi, Çabahar’ın büyük güçler ve hızla yükselen devletler arasındaki rekabeti hafifletmesini ve ülkeler arasında işbirliği ve ortak yatırımın neler başarabileceğinin bir örneği olmasını umuyor.

Hindistan Dışişleri Bakanı Dr. S. Jaishankar, mayıs ayında imzalanan anlaşmayla ilgili soruları yanıtlarken gazetecilere bunu açıkça ifade etti: “Bu aslında herkesin yararına, insanların buna dar bir bakış açısıyla yaklaşmaması gerektiğini düşünüyorum… ABD’nin geçmişte Çabahar’a yönelik kendi tutumuna bile baksanız, ABD Çabahar’ın daha büyük bir öneme sahip olduğu gerçeğini takdir etmiştir.”

Ayrıca, yeni anlaşmanın daha geniş bölge için de ek faydalar sunduğunu, bu tür anlaşmaların nasıl çalışabileceğini ve Çabahar’ın daha da geliştirilmesine yardımcı olacağını belirtti.

Bu anlaşmadan en çok faydalanacak ülkeler Hindistan, İran ve Rusya olsa da başka ülkeler de kazançlı çıkabilir. Majalla, Çabahar’daki uluslararası anlaşmayla ulaşılan dönüm noktasını ve bunun nelere yol açabileceğini inceliyor.

Uluslararası Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru

Çabahar limanı, Rusya’nın Baltık Denizi kıyısını Hindistan’ın Arap Denizi limanlarına bağlayan Uluslararası Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru (INSTC) olarak bilinen 7.200 km’lik güzergâh üzerinde kilit bir nokta yer alıyor.

İlk olarak 2000 yılında Rusya, İran ve Hindistan arasında yapılan bir anlaşmayla açılması öngörüldü. INSTC anlaşması daha sonra Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Ermenistan, Belarus, Tacikistan, Kırgızistan, Umman, Ukrayna ve Suriye’yi kapsayacak şekilde genişletildi ve Bulgaristan da gözlemci olarak katıldı.

Hindistan ve Baltık arasında bir ticaret yolu olan INSTC, mevcut alternatiflere göre yaklaşık %30 daha ucuz ve %40 daha kısa. Transit süresi 25 ila 30 gün arasında. Süveyş Kanalı’ndan geçen eşdeğer yol ise 45 ila 60 gün arasında sürüyor.

Başka avantajları da var. İran’ın Bender Abbas Limanı ile Çabahar arasındaki hat Hindistan’a 600 km’den fazla daha yakın ve derin su limanı olması nedeniyle tam boyutlu konteynerleri barındırabilir.

Hindistan’ın Çabahar’daki Şehid Beheşti Terminali’ne yaptığı yatırımlar bu limanı daha verimli hale getirerek Hindistan ve limanı kullanmak isteyen diğer ülkeler için zaman ve para tasarrufu sağlayacak.

Daha hızlı ticaretin tüm avantajlarına ek olarak, INSTC’nin Hindistan için stratejik jeopolitik önemi de var. Bu koridor, Hindistan’ın Pakistan’dan kaçınmasına olanak tanırken bölgedeki Çin’in etkisine karşı da bir denge sağlayacak.

Karayla çevrili ülkeler

Muhtemelen bölgedeki en büyük ilgi, denize kıyısı olmayan ve bundan büyük fayda sağlayabilecek iki ülkeden geliyor: Ermenistan ve Afganistan.

Ocak ayında İran, Hindistan ile ticareti kolaylaştırmak için Ermenistan’a Çabahar ve Bender Abbas limanlarına erişim izni verdi. Ermenistan, Rusya’ya daha hızlı bir kara yolu sunan bölgesel rakibi Azerbaycan ile INSTC’nin sözde “batı rotası” için rekabet halinde.

Yine de Ermenistan’da INSTC’ye sunabileceği bir şeyler olduğuna dair güven var. Ekonomi Bakanlığı Genel Sekreteri Haykaz Nasibyan, “Ermenistan, alternatif bir yük güzergahı oluşturmada önemli bir katılımcı ve uygulayıcı olabilir; Hindistan ve İran’ı Gürcistan ve Karadeniz üzerinden Avrupa’ya ve Avrupa’yı Hindistan’a bağlayan alternatif bir koridor sunabilir” dedi.

“Bu koridor kara yolu ile Rusya Federasyonu’na bağlanabilir. Bu süreçte Ermenistan’ın Avrupa Birliği ile Kapsamlı ve Genişletilmiş Ortaklık Anlaşması (CEPA) imzalayan tek ülke olması ve Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) üyesi olması büyük önem taşımaktadır.”

İki güzergahtan birinin tam olarak faaliyete geçebilmesi için hem Ermenistan hem de Azerbaycan’daki altyapının güncellenmesi gerekiyor.

Hindistan ve Ermenistan arasındaki ilişkiler son zamanlarda savunma alanındaki önemli anlaşmalarla ısınırken, Azerbaycan şimdiye kadar Güney Asya’nın güçlü ülkesi için daha büyük bir ticaret ortağı oldu. Ayrıca, Hindistan’ı Rusya’ya bağlayan mevcut rota üzerinde yer alıyor; Mumbai’den deniz yoluyla İran’daki Bender Abbas’a, oradan Tahran’dan demiryoluyla Bender Anzali’ye, oradan da demiryoluyla Azerbaycan’a ya da deniz yoluyla Rusya’daki Astrahan’a gidiyor.

Ancak Yeni Delhi’de Azerbaycan’ın Pakistan’la artan ortaklığı konusunda endişeler var ve bu durum en son temmuz ayında Astana’da düzenlenen Şangay İşbirliği Örgütü zirvesi sırasında Azerbaycan, Pakistan ve Türkiye arasında yapılan kapalı kapılar ardındaki toplantıda ortaya çıktı. Rotayı Ermenistan’a çevirmek Yeni Delhi için stratejik bir önem taşıyabilir.

Afgan yatırımı

Bu arada Afganistan da Çabahar’a yatırım yapma taahhüdünde bulundu. Taliban Hükümeti bu girişime yaklaşık 35 milyon dolar taahhüt ederek kendileri için öneminin altını çizdi. Afganistan şu anda Karaçi ve diğer yerlerdeki limanlar aracılığıyla uluslararası pazarlara erişim için Pakistan’a bağımlı durumda.

Dünya Bankası verilerine göre Afganistan’ın Hindistan ile ticareti 2023 yılında %43 artarak 570 milyon dolara ulaştı. Pakistan’ın bu hayati ortaklık üzerinde herhangi bir baskı kurmasına izin vermek oldukça riskli olabilir. Yeni Delhi, Taliban yönetimini resmen tanımasa da Hindistan’ın ekonomik aygıtı İslamabad’a fazla yaklaşmadıkları sürece Kabil’deki herkesle çalışmaya istekli görünüyor.

Kasım 2023’te Afgan yetkili Abdulgani Birader limanı ziyaret etti ve İran tarafını hızlı hareket etmeye çağırdı.

Birader, “Çabahar limanına bağlanmak Afganistan’ın Avrupa, Orta Doğu, Hindistan ve Çin’deki pazarlara erişimini sağlayacak ve böylece Afganistan’ın küresel ilişkilerini güçlendirecektir. Çabahar limanı, Bender Abbas’tan onlarca kilometre daha yakın ve Karaçi’den yüzlerce kilometre daha kısa olması nedeniyle daha verimli bir güzergâh sunarak ihracat maliyetlerinde ve transit sürelerinde benzeri görülmemiş bir azalma sağlayacaktır” dedi.

Orta Asya

Orta Asya’daki eski Sovyet cumhuriyetlerinin de deniz ticaretine doğrudan erişimi yok.

Kazakistan ve Türkmenistan’ın Hazar Denizi’ne kıyısı var ancak bu deniz açık denizden ziyade büyük bir göl.

Kazakistan ve Türkmenistan nisan ayında Afganistan’ın da dahil olduğu üçlü bir toplantı yaptı. Kazak Başbakan Yardımcısı Serik Jumangarin ve Özbekistan Ulaştırma ve İletişim Ajansı Genel Müdürü Mammethan Chakiev, INSTC’nin bu “doğu rotasının” bölgeleri için büyük potansiyel taşıdığını belirttiler. İran-Türkmenistan sınırındaki Çabahar ve Serahs arasındaki demiryolu bağlantısı bu rotanın hayati bir parçası.

Kırgızistan daha küçük bir devlet olmasına rağmen Çabahar limanı çevresindeki gelişmelere ilgisi az değil.

2022’de Hindistan Büyükelçisi Asein Isayev şöyle demişti: “Çabahar limanını kullanırsak, Hindistan’dan Kırgızistan ve Orta Asya’ya mal ulaştırmak sadece iki hafta sürecek. Şimdi farklı limanlar ve diğer ülkeler üzerinden 30-45 gün sürüyor.”

Malların İran üzerinden Kırgızistan’a ulaşması için Türkmenistan ve Özbekistan’ı da geçmesi gerekecek.

Özbekistan’ın Hindistan büyükelçisi Ferhad Arziyev, birkaç yıl önce verdiği bir röportajda, “Çabahar projesinde büyük pratik bir değer görüyoruz ve şüphesiz tam olarak uygulandığında, Hindistan ve Özbekistan için ve genel olarak Orta Asya için kapsam ve fırsatlar genişleyecektir. Bu sadece olumlu bir rol oynayacaktır” demişti.

Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev 2023 yılında İran’a tarihi bir ziyarette bulundu; bu son 20 yılda bir Özbek cumhurbaşkanının İran’a yaptığı ilk ziyaretti.

Bu diplomasi akışı, Hindistan’ın Çabahar’da daha derin bir rol oynamasından kazançlı çıkacak bölgedeki büyük oyuncuların sayısının hiç de az olmadığını gösteriyor.

Hindistan Başbakanı Narendra Modi Ukrayna’nın işgalinden bu yana Moskova’ya ilk ziyaretini gerçekleştirdiğinde şüphesiz bu konudan bahsedilecektir.

Kremlin “tüm konuların gündemde olduğunu” söyledi ve Çabahar’da öncülük edilen ticari bağlantıların gelecekteki gelişimi ve bunların ticaret ve jeopolitiği yeniden şekillendirme potansiyeli, dünya zirveyi izlerken ele alınan konular arasında yer alacak.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Çin-İsrail ilişkileri bozulmaya devam edecek

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Çin-İsrail ilişkilerinin geçmişi, bugünü ve geleceğine odaklanıyor. Makale, iki ülke ilişkilerinde ekonomik çıkarın ikinci planda olduğu dolayısıyla ne Çin ne de İsrail’in istese bile ilişkileri ivmelendirebileceğini savunuyor. Makalede “Çin’in Orta Doğu’da izlediği strateji ya da pozisyon ne olursa olsun, ABD’nin bölgedeki en güçlü müttefiki olan İsrail ile ilişkileri bozulmaya devam edecek” tespiti yapılıyor.

***

Çin-İsrail ilişkileri Gazze savaşından çok önce zayıflamaya başlamıştı

Ticaret ve yatırımlardaki düşüşün ardında daha geniş jeopolitik değişimler yatıyor ve Tel Aviv’in Pekin’le olan bağları Washington’a oranla her zaman ikinci planda kalacak.

SHIRLEY ZE YU

İsrail’in Gazze’ye açtığı savaş sırasında Çin’in Filistinlilere verdiği güçlü destek, Pekin’in Tel Aviv ile ikili ilişkilerine zarar verirken Arap dünyasındaki konumunu güçlendirdi. Çin, Filistinlilerin bağımsız bir devlete sahip olma konusundaki “vazgeçilmez haklarını” dile getirirken, İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşını meşru müdafaa değil Filistinlilere yönelik “toplu cezalandırma” olarak nitelendirdi.

Çin’in bu tutumu İsrail’le olan ilişkilerine zarar verirken, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkiler, 2018’den bu yana zaten düşüşteydi. Bu da Pekin’in Gazze konusundaki tutumunu ve İsrail’den uzaklaşmasını göründüğünden daha az önemli kılıyor. Yine de Çin-İsrail ilişkilerinin uzun süreli bir düşüşe doğru gittiği yönündeki şüpheleri doğruluyor.

Genç ilişki

Pekin, 1992 yılında İsrail ile resmi bir diplomatik ilişki kurmadan otuz yıl önce Filistin Kurtuluş Örgütü’nü (FKÖ) resmen tanıdı. O zamandan beri iki ülke arasındaki ilişkiler hem pragmatik hem de karmaşık oldu.

Çin’in Yahudilerle düşmanlık geçmişi yok, hatta baskı dönemlerinde onlara sığınak bile sundu. Şangay Yahudi Mülteci Müzesi, 1930’lu ve 1940’lı yıllarda dünyada çok az yer onları kabul ederken Yahudilerin şehre nasıl sığındığını anlatıyor. Antisemitizm dünya çapında pek çok toplumda ortaya çıkmış olsa da Çin’de bu sorun hiçbir zaman yaşanmadı.

İlişkilerin kısa tarihi boyunca Çin ve İsrail’in sıcak dönemleri oldu. Başbakan Binyamin Netanyahu bir keresinde ilişkilerden “kusursuz evlilik” olarak bahsetmişti. Ancak bu durum Filistin devleti, İsrail’in Gazze savaşı, İran’ın nükleer çalışmaları ve Orta Doğu’nun geleceği gibi konulardaki jeopolitik değişimler ve farklılıklar nedeniyle açıkça değişti.

Kovid-19 salgınına rağmen, 2022 yılında yayınlanan bir Pew anketine göre, ankete katılan İsraillilerin neredeyse yarısı Çin’i olumlu algılarken, bu oran ABD’de sadece %20’ydi. Pekin’in İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşına eleştirel bakışı nedeniyle bu olumlu görüş şüphesiz azalacak. Ancak İsrailliler için Çin’in Filistin davasına verdiği destek sürpriz olmamalı. Çin’in Filistin meselesindeki tutumu yeni değil; son on yıldır BM’de İsrail’in önerilerine karşı oy kullanıyor.

Amerikan etkisi

Pekin ve Tel Aviv arasındaki ikili ilişkiler, Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin ile olan ilişkisiyle yakından bağlantılı. Washington ve Pekin’in Ocak 1979’da diplomatik ilişkiler kurması, Çin’in İsrail ile ilişkilerine yeni bir ivme kazandırdı. Washington’un zımni desteğiyle İsrail’den Çin’e savunma teknolojisi ve hizmetleri transferi başladı ve otuz yıl boyunca devam etti.

Doğrudan ilişkilerin resmileştiği 1992 yılında iki ülke birbirleriyle ticaret ve yatırımı artırdı. Bu dönemde, 1992’de 50 milyon dolar olan karşılıklı ticaret 2022’de 24,45 milyar dolara yükseldi. O zamana kadar Çin; Avrupa Birliği ve ABD’den sonra İsrail’in üçüncü büyük ve Asya’daki en büyük ticaret ortağı haline geldi.

Ancak bu artış esas olarak Çin’in İsrail’e yaptığı ithalattan kaynaklandı ve ticaret dengesizliğinin artmasına neden oldu. İsrail’in Çin’e ihracatı 2018’de zirve yaparken, Çin’in İsrail’e ihracatı 2022’de durakladı. Son on yılda Çin’in İsrail’e ihracatındaki istikrarlı artış, Alibaba’nın AliExpress’i ve çevrimiçi moda mağazası Shein’in göze çarpan başarısı da dahil e-ticaretteki büyümeden kaynaklandı.

Elektrikli araç satışları da arttı. En büyük iki Çinli elektrikli araç markası -YDYD ve Geely- 2023 yılında İsrail’deki toplam elektrikli araç satışlarının %45’ini oluşturdu. Bozulan siyasi ilişkilere rağmen, 2024’ün ilk dört ayında İsrail’de satılan tüm yeni otomobillerin %22’si Çinlilere aitti ve bu oran Batılı emsallerinden çok daha yüksek.

İsrail’in Çin’e ihracatına gelince, Intel mikroişlemcileri toplam ticaretin neredeyse %40’ını oluşturuyor. İsrail’de üretilen çipler, Çin’in büyük ölçekli üretim kapasitesini ve genişlemesinin çoğunu destekleyerek 2017’den 2018’e ihracat artışının temelini oluşturdu.

ABD’nin Çin ile yüksek teknoloji ticaretine getirdiği ve hem yurtiçindeki hem de yurtdışındaki Amerikan şirketlerine uygulanan kısıtlamalar İsrail’deki üretimi de etkiledi. Hızla değişen dünyada veri ve bulut hizmetleri güvenlik endişelerinin merkezi haline geldikçe Çin e-ticaret platformlarının İsrail pazarlarında durgun bir büyüme göstermesi muhtemel. Ticaretteki bu azalma 7 Ekim saldırıları ve ardından Gazze’de yaşanan savaştan bağımsız olarak gerçekleşecekti.

Jeopolitik değişimler

Daha geniş küresel akımlar, Çin-ABD ticaretini soğuttu ve bunun Çin-İsrail ticaretine domino etkisi oldu. İşleri siyasetin önüne koyma çabalarına rağmen bu düşüş muhtemelen devam edecek.

Çin’in İsrail’deki yatırımları 2014’ten itibaren hızlanan büyümenin ardından 2018’de zirveye ulaştı. Bu genişleme Pekin’in ikiz, uzun vadeli stratejilerini yansıtıyordu: Avrasya’yı altyapı yoluyla birbirine bağlayan Kuşak ve Yol Girişimi ve Made in China 2025 planı. İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün verileri Çin’in İsrail’deki yatırımlarının en güçlü olduğu alanların altyapı ve teknoloji sektörleri olduğunu gösteriyor.

Yatırımların 2018’den itibaren azalması Çin’in hırslarında bir azalma değil, ABD’nin endişelerinde bir artış olduğunu gösteriyor. 2019’da ABD’nin talebi üzerine İsrail, Washington’un İsrail’in kritik altyapısındaki Çin yatırımlarının potansiyel etkileri konusundaki endişelerini gidermek için bir yabancı yatırım gözetim mekanizması kurdu. Aslında Çin, İsrail’in Sorek Two deniz tuzu arıtma tesisi ihalesini, dönemin Dışişleri Bakanı Mike Pompeo tarafından kritik altyapıdaki Çin yatırımlarına karşı bir uyarı yapmasından sonra kaybetti.

Çin’in son on yılda İsrail’de gerçekleştirdiği çeşitli altyapı projeleri arasında en tartışmalıları iki liman oldu. Çin’in Şangay Uluslararası Liman Grubu (SIPG) 2021 yılında, ABD Donanması’nın Altıncı Filosu’nun sıkça uğradığı Hayfa limanını işletmek üzere 25 yıllık bir kira sözleşmesi imzaladı. 2014 yılında Çin Liman Mühendisliği Şirketi (CHEC), şu anda İsrail hükümeti tarafından işletilen Aşdod limanını inşa etme ihalesini kazandı.

O dönemde İsrail, ABD’nin limana bakan bir daire kiralayarak bölgeyi gözetleyebileceğini söyleyerek Amerika’nın güvenlik endişelerini yatıştırdı. O zamandan bu yana ABD burada faaliyet göstermeye devam ediyor ki bu da güvenlik endişelerinin giderildiğinin bir işareti.

Çin yatırımları 2018’de İsrail’in teknoloji sektöründe aldığı toplam doğrudan yabancı yatırımın sadece %5’ini temsil etse de ABD, İsrail’in inovasyon ve teknoloji start-up’larına yapılan Çin yatırımlarından hala memnun değildi. İsrail için ABD ile stratejik ittifakını sürdürmek her şeyden önce geliyor, bu nedenle Washington’u memnun etmek için Çin yatırımlarına muhtemelen daha fazla kısıtlama getirecek.

Özetle, Çin-İsrail ilişkilerindeki bozulmanın ekonomiden çok jeopolitikle ilgisi var. Kırk buçuk yıl önce ABD-Çin ilişkilerinin ısınmasından doğan ikili ilişki şu anda aşağı doğru bir seyir izliyor ve ne Çin ne de İsrail bu konuda fazla bir şey yapabilir. Çin’in Orta Doğu’da izlediği strateji ya da pozisyon ne olursa olsun, ABD’nin bölgedeki en güçlü müttefiki olan İsrail ile ilişkileri bozulmaya devam edecek.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English