Bizi Takip Edin

Dünya Basını

ChatGPT, bebek arabası ve otomasyon endişesi

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Yapay zekâ botları ve yeni teknolojilerin kademeli olarak gelişimine dair çocuk sahibi bir ilkokul öğretmeninin yorumu. Sorduğu sorular ve taşıdığı kaygıları çoğu insanın paylaştığına kuşku yok.


ChatGPT, bebek arabası ve otomasyon endişesi

Amanda Parrish Morgan — Wired

28 Şubat 2023

Artık tereyağını elle krema haline getirmem ya da çocuklarımın kazaklarını örmem gerekmediği için kendimi kötü hissetmiyorum, peki büyük dil modellemeleri neden farklı hissettiriyor?

Geçen sonbahar bebek arabaları ve onların çocuklara ve bakıcılarına yönelik tutumlarımız hakkında ortaya koyduklarına dair bir kitap çıkardım. Stoller’ı kısmen çağdaş Amerikan ebeveynliğinin tüketim kültürünün bir eleştirisi olarak sunmuş olsam da bebek arabamı [çokça] sevmeye başladım. Çocuklarımı arabamızda önümde iterek rutin olarak koştuğum yıllarda üniversitede atletizm takımımın kaptanıyken yaptığımdan daha hızlı yarış süreleri kaydettim. Pandeminin uzun ve klostrofobik ilk günlerinde oğlum ve ben, mahallemizin kaldırımlarında yavaşça bir aşağı bir yukarı dolaşarak New England’a gelen o geç ve soğuk bahara şahit olduk. Çoğu zaman bebek arabasıyla yaptığımız uzun yürüyüşün veya koşunun sonunda çocuklarım uyuyakalırdı ve sıcak günlerde de onlar uyurken çalışmak için onları gölgeye, kendimi güneşe park ederdim, kendi kendine yetme ve tutumluluğun gurur verici bir karışımını hissederdim [çocuk bakımı koşmayı veya teslim tarihine yetişmeyi gerektirmez].

Kitabımın çıkmasından sonraki aylarda dostlarım ve ailem bana ikonik yerlerde [Brooklyn Köprüsü, Yüksek Mahkeme önündeki protesto, Buckingham Sarayı] bebek arabalarını iterken çekilmiş fotoğraflarını gönderdiler: İşte ben de çocuklarımla birlikte macera dolu bir hayat yaşıyorum. Gelen kutumda 92. Cadde Y’nin dışında UppaBaby Vista bebek arabalarından oluşan bir filonun, arabalarla değil bebek arabalarıyla dolu bir banliyö garajının, kaçak bebek arabalarının film kliplerinin ve sürücüsüz bebek arabalarıyla ilgili birden fazla hikâyenin fotoğrafı vardı. Eşimin kuzeninin çektiği bir videoda bir kadın koşu yapıyor, kollarını bir bebek arabasının yanında sallıyor ve bebek arabası da onun hızına ayak uyduruyordu. Bu videoya, hazır cevap biçimde 100 kilodan fazla ağırlığa sahip Double BOB’umu itmek zorunda kalmadan koşmanın ne kadar hızlı olacağına dair karşılık verdim.

Bu türden bir rahatlık, gelen kutumun bu kez ChatGPT ile ilgili başka bir e-posta telaşıyla dolmaya başlamasından önceki zamanın kalıntısıydı. Uzun yıllar lisede İngilizce öğretmenliği yaptım ve şimdi de birinci sınıflara kompozisyon dersi veriyorum, bu nedenle yeni — korkutucu, şaşırtıcı, büyüleyici veya distopik, nasıl gördüğünüze bağlı olarak — büyük dil modellemeleri ve bunların yazma ile öğretim arasındaki ilişkide olan rolü hakkındaki haberler genelde dostlarıma ve aileme beni hatırlatıyordu. Herkesin kendi lise yıllarıyla ilgili çok sayıda [genelde sıkıntılı] anıları olduğundan ve pek çok arkadaşımın şu anda eşim ve benim eğittiğimiz öğrencilerin yaşlarında çocukları olduğundan sosyal ortamlarda iş hakkında çok sık konuşuyoruz. Birden fazla AP dersine kayıtlı lise öğrencileri ne kadar stresli? Öğrencilerimizin hafta sonları Euphoria’dan bir bölüm gibi mi, yoksa, — bu epey endişe verici olurdu — 90’ların sonlarında kendi ergenlik partilerimize mi benziyor? Öğrencilerimizin niçin daha donanımlı olmalarını isteriz? Onları sınıfta telefonlarından nasıl uzak tutabiliriz? Ve son olarak ChatGPT ile ilgili haberler toplumun giderek genişleyen halkalarında yayıldıkça sürücüsüz bebek arabalarıyla ilgili e-postalara eşlik edenlerden çok da farklı olmayan sorular almaya başladım: Bildiğimiz hayatın otomasyon tarafından değiştirilmesi konusunda ne yapacağız?

ChatGPT’yi ilk kez eşimden duydum. Kendisi lisede fizik ve bilgisayar programlama dersleri verdiğinden İngilizce bölümündeki meslektaşlarım ve ben daha ChatGPT’yi duymadan çok evvel onun radarına girmişti. Bana, “Yakında herkes bunu konuşacak”. Elbette haklıydı ama o ilk gece akşam yemeğinde, onun tahminlerini panikçi ya da bilgisayar programlama öğretmenlerinin niş endişeleri olarak sayıp reddetmek daha kolaydı.

İlk cevabım yapay zekanın makalelere kıyasla öğrenci kodlarını taklit eden çalışmaları ne kadar kolay üretebileceği konusunda önemli farklılıklar olduğu konusunda ısrar etmek oldu. Ancak göz ardı edemediğim şey, ikimizin de verebileceği ödevlerden veya belirli öğrencilerimiz için çıkarımlardan çok daha geniş bir endişeydi: Programın kendisinin etik ve felsefi çıkarımları. Nick, ChatGPT’nin bir sinir ağı olduğunu açıkladı. Nick “O halde…” diye bana sordu: “ChatGPT’yi oluşturan bu sinir ağlarını bizim biyolojik nöron ağımızdan farklı kılan nedir?” Karbon bazlı yerine silikon olmaları gerçeği mi? Neden karbon temelli bir ağ bilincin gelişmesine olanak sağlarken silikon temelli bir ağ buna olanak sağlamıyordu? Tüm bu farkı sekiz ekstra proton nasıl olur da yaratabilir diye sordu. Nick’in düşünce tarzı benim için tahammül edilebilir değildi. Elbette bizi insan yapan karbonun ötesinde bir şey — belki de kelimelere dökemediğimiz, hatta varlığını ispatlayamadığımız bir şey — olduğu konusunda ısrarcı oldum. Duygulara, bağlara ve ilişkilere işaret etsem de bu insan yapan şeyin ne olduğunu tam olarak ifade edemedim.

Bugün zevk alarak tartışacağım bebek arabalarının aksine ChatGPT hakkında konuşmaktan nefret ediyorum ama yine de her zaman kendimi bunu yaparken buluyorum ve çoğu zaman da konuyu açan kişi ben oluyorum.

Bahar sömestrinin başında öğrencilerime düşünmeleri için bir metafor verdim: Bir yazma ödevini tamamlamak için ChatGPT’yi kullanmak [bunu yaptığını söylemeden] spor salonuna gitmek, koşu bandını saatte 10 mil hıza ayarlamak, 30 dakika çalıştırmak, ekranının fotoğrafını çekmek ve ardından altı dakikalık bir tempoda 5 mil koştuğunu iddia etmek gibi değil miydi? Bu olmuş gibi görünebilir ve öğrenci, çok pasif bir şekilde illüzyonu hayata geçirmekten sorumlu olabilir, fakat öğrenci başladığı zamankinden ya da altı dakikalık bir tempoda bir veya iki dakika ya da rahat bir koşuda 5 mil koşan öğrenciden daha fit ya da hızlı olamayacaktır.

Çoğu öğrenci metaforun doğruluğunu kabul etmiş görünüyordu. Öğrencilerimin [sadece benim faydama olsa bile] yakalanma korkusu, üretilen yazının kalitesiyle ilgili endişeler ve yıllardır yazma pratiği yapmamış olmanın bir noktada kendilerini yakalayabileceği hissi gibi çeşitli nedenlerle yazma ödevlerini tamamlamak için yapay zekâ kullanmaktan kaçındıklarını söylemeleri beni çok şaşırttı. Ancak bir öğrenci aynı fikirde olmadığını açıkça ifade etti: Yazma ödevinin amacının sadece not almak olduğunu savunuyordu. Çok fazla yazı yazmayı gerektiren bir alanda çalışmayı planlamıyordu ve eğer çalışacaksa ChatGPT’yi bunun için de kullanamaz mıydı?

Yazmanın nihai amacı fikrini tartışmaya açtığı için bir bakım rahatlamıştım ve bir yazma dersinin amacının yazmış görünmek değil, — bir diploma ve nihayetinde bir iş peşinde koşarken dersin kredisini almak için değil, söz konusu diplomanın işaret etmesi gereken ve söz konusu işin gerektirmesi muhtemel becerileri uygulamak için — yazmak olduğunu savunmaya hevesliydim.

Kibar davrandı ama ikna olmamıştı. Nereden geldiğini anlama konusunda ne kadar yetenekli olursam olayım [örneğin kendimi Calculus 131’de düşündüğümde] sözlerinin uyandırdığı panik duygusunu bastıramadım. Yazı yazmak logaritmik fonksiyonları öğrenmekten farklı değil mi? En azından dil, ifade ve bağlantı ile bu kadar derinden ilişkili olduğu için? Hatta çevremizdeki insanlara ve dünyaya gösterdiğimiz özenle de? Sadece yazmanın, hayatını kelimelerle çalışarak kazanan biri için başlı başına bir özen işi — fark etme, kaydetme ve tanıklık etme — olduğu için değil, aynı zamanda kolektif olarak insan dili ile makine dili arasındaki ayrımın önemsiz olduğuna, dilin otomatikleştirilebileceğinde hemfikirsek çok daha geniş bir şekilde tanımlanan özenden yoksun distopik bir geleceğe doğru koşar adım gitmiş olmaz mıyız?

Otomasyona diz çökerek karşı çıkmanın sadece savunmacı değil, aynı zamanda basit ve neredeyse her şekilde ikiyüzlülük olduğunun farkındayım. İşlerin eski yöntemlerle yapılmasının daha üstün olduğuna dayanan argümanlardan genellikle hoşlanmıyorum, zira bu argümanlar çoğu zaman [kasıtlı ya da değil] kadınların aile ve toplumdaki rollerine ilişkin gerici tutumlarla dolu. Yine de otomasyon yüzünden kaybettiğim onca şeyi düşünmeden edemiyorum. Şu anda ön siparişe sunulan Glüxkind Ella gibi otomatik bebek arabaları, hareketlilik yardımına ihtiyaç duyan bakıcılar için şüphesiz daha erişilebilir bir seçenek sunuyor. Tüm otomasyonların insan ilişkilerinin anlamını ortadan kaldırdığını, pil yerine kas gücüyle çalışan bir bebek arabasının bir şekilde daha anlamlı, daha gerçek bir ebeveynlik olduğunu söylemek abartılı olur. Yine de kızım bebekken, aile odamızda bulundurduğumuz pille çalışan bebek salıncağını çok severdi ve mantıksız olduğunu bilmeme rağmen bazen onunla onu rahatlatmanın ne kadar kolay olduğu konusunda belirsiz bir suçluluk duygusu hissederdim. Gerçek anne sevgisi, sırtım ağrıyana ve kaslarım yorgunluktan yanana kadar onu kollarımda sallamak olmamalı mıydı?

Yine de ev işlerini otomatikleştiren aletlerin geliştirilmesi ile feminizmin ilk dalgası arasında kurulan bağ uzun zamandır var ve hayatım boyunca gerçekleşen diğer teknolojik gelişmeler, sevdiğim veya anlam kattığım faaliyetlerle uğraşma şeklimi değiştirmiş olsalar bile benzer sancılar hissetmedim. Yıllar önce bir mikser aldım ve artık tereyağı ve şekeri elle krema haline getirmiyorum. Sadece bu makaleyi düşünürken aklıma bir şey geldi, peki kaybolan ne? Sevgi mi? Kol kasları mı? Zahmetin kendisindeki erdem, onu kurabiye pişirmek için kullanırken kaybolabilir. Bir zamanlar vasat da olsa hevesli bir fotoğrafçıydım, lisede karanlık odada saatlerimi fotoğraflarımda kötü yaptığım alan derinliğini, odağı, pozlamayı ya da çerçevelemeyi düzeltmeye çalışarak geçirirdim. Şimdi neredeyse herkes gibi ben de iPhone’umu kullanıyorum. Bazı durumlarda portre modunda. Evet, tüm bunlar çok daha verimli, ancak aynı zamanda yemek pişirmeyi veya fotoğraf çekmeyi anlamlı bir şey gibi hissettirmiyor.

Tüm çalışma ya da zahmet örneklerini doğası gereği erdemli gören bir 17. yüzyıl Kalvinisti gibi görünme riskini göze alarak; bir şey — ilgi? samimiyet? bağ? — tüm bu otomasyon içinde kaybolma tehlikesiyle yüz yüze. Büyükannemin ellerinin, bana ördüğü kazaklardaki düzgün dikiş sıralarına gösterdiği özeni görebiliyorum, çünkü ürünün yapımı zaman alıyordu. Eskiden fotoğraf çekmek ve banyo etmek daha uzun sürdüğü, görüntünün kaybolmayacağı daha az kesin olduğu için mi lise arkadaşlarımın filmle çektiğim portreleri daha kişisel hissettiriyor? Bir bebeği Viktorya döneminden kalma hantal bir bebek arabasıyla gezdirmek daha fazla emek gerektiriyorsa bu gezintiye daha fazla anlam — daha fazla sevgi — yüklemiyor mu?

Yine de nasıl örgü örüleceğini hatırlamıyorum ve sıfırdan kurabiye yapmayı bilmeme rağmen ailemin yediği yiyeceklerin büyük çoğunluğunu Trader Joe’dan alıyorum, böylece yoğun bir hafta içi gününün sonunda “ilginç” tatları yorucu bir şekilde birleştirebiliyorum. Bazen kötü bir aşçı olduğumla ilgili şakalar yapsam da aceleye getirilmiş — otomatize — yemek hazırlama sürecimden dolayı hakikaten üzüntü veya suçluluk hissetmiyorum ve çocuklarımın kazaklarını örmediğim için üzülmem felsefi değil duygusal bir bakış açısıyla oluyor. Keşke büyükannemin bana öğrettiği beceriyi hatırlayabilseydim çünkü onu çok seviyordum, çocuklarımın kazakları Gap Kids’ten olduğu için daha aşağı ya da az ilgili bilr kadın olduğumu düşündüğümden değil.

Yazmak benim için özen işi, çünkü ben bir yazarım ve öğrencilerin yazdıklarına yanıt vermek de benim için özen işi, çünkü ben bir öğretmenim. Yazmanın yiyecek ya da giyecekten daha az faydalı bir şey olmadığını savunanlar haklı mı? Bu, üzerinde düşünülmesi gereken rahatsız edici bir soru. Bu elbette şahsi açıdan — ama aynı zamanda liberal sanatlar eğitiminin rolü hakkında rahatsız edici bir düşünce çizgisine hızla yol açtığı için — doğru. Üniversite eğitiminin temelinde diploma alma ve bağlantılar kurma fırsatlarından ziyade öğrenmenin yattığı inancından vazgeçmek aşırı alaycı bir yaklaşım gibi geliyor ve belki de bu nedenle öğrencilerimin, yazmanın bir gün hayatlarında ne kadar küçük bir rol oynayacağına bakmaksızın, daha açık ve düşünerek yazmayı öğrenmenin zamanlarını değerlendirmek için kıymetli olduğu fikrine katılmalarını beklemenin makul olduğunu düşünüyorum.

Öğrencilerime sürücüsüz bebek arabalarından söz etmedim — ne olsa çoğunun ebeveyn olmayı düşünmesine bile on yıl var ve bebek arabalarının zihinlerinde benimkiler kadar büyük yer tutması pek olası değil — ama sürücüsüz araçlardan ve ölümle sonuçlanan araç kazası duyduğumda verdiğim kuşkusuz mantıksız olan tepkiden söz ettim. Sürücüsüz bir araçta kaza yapma olasılığının çok daha düşük olduğunu gösteren tüm istatistiklere aşina olsam da kendimin veya yolcularımın güvenliğinin kontrolünü [iyi bir sürücü olduğuma inanıyorum] teslim etmeyi hayal edemiyorum.

Bir öğrenci, “Peki ya araç kullanışınız konusunda yanıldığınıza ikna olabilseydiniz? Ya sürücüsüz modda araç kullanmanın herkes için daha güvenli olduğuna sizi ikna eden rakamları kendi gözünüzle görseydiniz?” diye sordu.

Haklı olduğunu elbette biliyordum ama yine de bunu aracımın kontrolünü aracın kendisine bırakmaktan hoşlanmamamla bağdaştıramıyordum. Yine de biri beni küçük bir uçağın kokpitine götürse ve otomatik pilotu açmamı ya da uçağı kendim uçurmaya çalışmamı teklif etse uçağın otomasyonuna güvenmekte tereddüt etmem, çünkü bir uçağı nasıl uçuracağımı bilmediğimi ve bir hata yapmanın neredeyse kesinlikle ölümcül olacağını çok iyi anlıyorum. Dik bir yokuşu çıkarken ya da uzun bir süre boyunca bebek arabasını itmek benim için hiç de zor değil. Dışarıda olmayı severim ve tek başıma ya da çocuklarımla yürüyüşe çıkmaktan keyif alırım. Belki de Glüxkind’in otomatik bebek arabasının gelişmiş güvenlik özelliklerinden bahsetmesi, benim bebek arabası itme uzmanlığıma dair kendini beğenmiş algımı tahmin ettiği içindir. “Ella” olarak adlandırılan bebek arabası, trafik algılama ve “geliştirilmiş çoklu fren sistemi” içeriyor. Pazarlama metni, hepimizin Potemkin Zırhlısı ya da Rosemary’nin Bebeği filmlerinden bildiği o korku kinayesine gönderme yaparcasına ebeveynlere “daha fazla huzur” vaat ediyor: “Kaçan bebek arabası mı? Ella varken olmaz”.

Fakat frenleri kullanma ve kaçma vakalarını önleme becerim de dahil bebek arabası sürme becerime olan güven, bazı öğrencilerimin yazma konusunda hissettikleri gibi değil. Araba sürmenin ya da bebek arabası itmenin aksine yazmak hem zorluğu hem de çoğu zaman belirsiz başarı ölçütleri nedeniyle göz korkutucu bir iş olabilir. Öğrencilerimin notlar hakkında en rekabetçi akranlarımdan ve benden bile çok farklı düşündüklerinden bahsetmiyorum bile. Notlar birçoğuna belirli bir konudaki performansı ya da hatta belirli bir beceriyi ölçmek için değil, karakterlerinin toptan onaylanması ya da öğütlenmek gibi geliyor. Öğrencilerim, benim — haklı olarak veya değil — kendimi “iyi bir sürücü” olarak gördüğüm gibi kendilerini de “iyi yazarlar” olarak görme eğiliminde değiller. Yazma ödevlerinde başarı ya da başarısızlığın getireceği riskler, öğrencilerimin çoğuna uçak kullanmaktan çok daha yakın geliyor. Yazmak, özen gösterecek bir şey değil ve yazıları hakkında geri bildirim almak, üzerinde durmadan sancı çektiğim bir şey olsa da muhtemelen özen göstermenin sebebi gibi hissettirmiyor.

Öğrencilerimle konuşmamın sonlarına doğru, Twitter’da tavsiye mektubu yazmak için yapay zekâ kullanımı üzerine bazı tartışmalar gördüğümden söz ettim. Öğrencilerimin tamamı, bir profesörün bunu yaptığını öğrendiklerinde kendilerini ihanete uğramış hissedeceklerini söylediler ve ben de bunun etik bir ihlal olduğu konusunda hemfikirdim. Ben nispeten hızlı yazan biriyim, öğrenciler benden mektuplarını yazmamı istediklerinde gurur duyuyorum ve bunu yapmaktan çekinmiyorum. Yine de not vermekten kesinlikle hazzetmiyor değilim. Öğrencilerle fikirleri, yazıları veya çalıştığımız metinleri anlamaları hakkında konuşmaktan hoşnutum ama not vermenin kendisi bir amaca ulaşmanın aracı gibi geliyor. Çoğu zaman bir öğrencinin nottan dolayı üzüleceğini ve çalışmasıyla ilgili konuşmalarımızın fikirleri, yazıları veya üzerinde çalıştığımız metinleri anlamasından ziyade Blackboard’daki kutuya yazdığım sayıya odaklanacağını biliyorum. Öğrencilerin çalışmalarına not vermek için ChatGPT’yi kullanmak ister miydim? Tabii ki isterdim. Ancak yapay zekadan bir tavsiye mektubu oluşturmasını istemeye benzer şekilde, bu etik dışı geliyor, çünkü ben notu bir öğrencinin zaman içindeki becerilerinin kusurlu bir ölçüsü olarak görürken çoğu öğrenci notları benimle ve dersimizdeki materyalle olan ilişkilerine derinden bağlı bir şey olarak görüyor.

Bu bağlamda distopik ve faydacı arasındaki çizgi tek değil. Sürücüsüz bebek arabalarının ya da hatta ChatGPT’nin insanlığın sonuna işaret ettiğini düşünmüyorum ama hayatlarımızı oluşturan sıradan ve küçük günlük anları yalnızca bir amaca yönelik bir araç olarak görme konusunda artan bir istekliliğe işaret ettiklerini düşünüyorum. Annie Dillard’ın yazar adaylarına verdiği tavsiyeyi sık sık düşünüyorum: Günlerimizi nasıl geçirdiğimiz, sonuçta hayatımızı nasıl geçirdiğimizdir. Benim açımdan mesele, belirli ebeveynlik vazifelerinin, ders vermenin bir unsurunun veya yazılı bir iletişim türünün amacını düşünmeye dayanıyor. Crate & Barrel sohbet robotunun aldığım kırık saksının iadesini gerçekleştirmesinden memnunum, tıpkı ailemin kıyafetlerini temiz tutmak için çamaşır makinemi ve kurutucumu kullanmaktan memnun olduğum gibi. Belki de yıllar sonra ChatGPT’ye otomatik şanzımanın ya da yazım denetiminin icadına baktığım gibi bakacağım: Teknolojik gelişimin istikrarlı ilerleyişinde faydalı ama nihayetinde kademeli bir adım. Eğer ailemin çamaşırlarını çamaşır tahtasında yıkıyor ve sonra da kurumaları için asıyor olsaydım, bu makaleyi yazıyor olmazdım. Ama aynı zamanda bu tür işlerden — bakmak, öğretmek, yazmak — mücadele etmeden vazgeçmememiz gerektiği hissinden de kurtulamıyorum.

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.

Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.

JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.

“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.

“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”

Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.

Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:

“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”

Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:

“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”

“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”

Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.

Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.

Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:

“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”

“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”

Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.

İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”

Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.

“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”

Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.

Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:

“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”

Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.

“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”

Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”

“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”

2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:

“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”

“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”

Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:

“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”

JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English