Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

ChatGPT, bebek arabası ve otomasyon endişesi

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Yapay zekâ botları ve yeni teknolojilerin kademeli olarak gelişimine dair çocuk sahibi bir ilkokul öğretmeninin yorumu. Sorduğu sorular ve taşıdığı kaygıları çoğu insanın paylaştığına kuşku yok.


ChatGPT, bebek arabası ve otomasyon endişesi

Amanda Parrish Morgan — Wired

28 Şubat 2023

Artık tereyağını elle krema haline getirmem ya da çocuklarımın kazaklarını örmem gerekmediği için kendimi kötü hissetmiyorum, peki büyük dil modellemeleri neden farklı hissettiriyor?

Geçen sonbahar bebek arabaları ve onların çocuklara ve bakıcılarına yönelik tutumlarımız hakkında ortaya koyduklarına dair bir kitap çıkardım. Stoller’ı kısmen çağdaş Amerikan ebeveynliğinin tüketim kültürünün bir eleştirisi olarak sunmuş olsam da bebek arabamı [çokça] sevmeye başladım. Çocuklarımı arabamızda önümde iterek rutin olarak koştuğum yıllarda üniversitede atletizm takımımın kaptanıyken yaptığımdan daha hızlı yarış süreleri kaydettim. Pandeminin uzun ve klostrofobik ilk günlerinde oğlum ve ben, mahallemizin kaldırımlarında yavaşça bir aşağı bir yukarı dolaşarak New England’a gelen o geç ve soğuk bahara şahit olduk. Çoğu zaman bebek arabasıyla yaptığımız uzun yürüyüşün veya koşunun sonunda çocuklarım uyuyakalırdı ve sıcak günlerde de onlar uyurken çalışmak için onları gölgeye, kendimi güneşe park ederdim, kendi kendine yetme ve tutumluluğun gurur verici bir karışımını hissederdim [çocuk bakımı koşmayı veya teslim tarihine yetişmeyi gerektirmez].

Kitabımın çıkmasından sonraki aylarda dostlarım ve ailem bana ikonik yerlerde [Brooklyn Köprüsü, Yüksek Mahkeme önündeki protesto, Buckingham Sarayı] bebek arabalarını iterken çekilmiş fotoğraflarını gönderdiler: İşte ben de çocuklarımla birlikte macera dolu bir hayat yaşıyorum. Gelen kutumda 92. Cadde Y’nin dışında UppaBaby Vista bebek arabalarından oluşan bir filonun, arabalarla değil bebek arabalarıyla dolu bir banliyö garajının, kaçak bebek arabalarının film kliplerinin ve sürücüsüz bebek arabalarıyla ilgili birden fazla hikâyenin fotoğrafı vardı. Eşimin kuzeninin çektiği bir videoda bir kadın koşu yapıyor, kollarını bir bebek arabasının yanında sallıyor ve bebek arabası da onun hızına ayak uyduruyordu. Bu videoya, hazır cevap biçimde 100 kilodan fazla ağırlığa sahip Double BOB’umu itmek zorunda kalmadan koşmanın ne kadar hızlı olacağına dair karşılık verdim.

Bu türden bir rahatlık, gelen kutumun bu kez ChatGPT ile ilgili başka bir e-posta telaşıyla dolmaya başlamasından önceki zamanın kalıntısıydı. Uzun yıllar lisede İngilizce öğretmenliği yaptım ve şimdi de birinci sınıflara kompozisyon dersi veriyorum, bu nedenle yeni — korkutucu, şaşırtıcı, büyüleyici veya distopik, nasıl gördüğünüze bağlı olarak — büyük dil modellemeleri ve bunların yazma ile öğretim arasındaki ilişkide olan rolü hakkındaki haberler genelde dostlarıma ve aileme beni hatırlatıyordu. Herkesin kendi lise yıllarıyla ilgili çok sayıda [genelde sıkıntılı] anıları olduğundan ve pek çok arkadaşımın şu anda eşim ve benim eğittiğimiz öğrencilerin yaşlarında çocukları olduğundan sosyal ortamlarda iş hakkında çok sık konuşuyoruz. Birden fazla AP dersine kayıtlı lise öğrencileri ne kadar stresli? Öğrencilerimizin hafta sonları Euphoria’dan bir bölüm gibi mi, yoksa, — bu epey endişe verici olurdu — 90’ların sonlarında kendi ergenlik partilerimize mi benziyor? Öğrencilerimizin niçin daha donanımlı olmalarını isteriz? Onları sınıfta telefonlarından nasıl uzak tutabiliriz? Ve son olarak ChatGPT ile ilgili haberler toplumun giderek genişleyen halkalarında yayıldıkça sürücüsüz bebek arabalarıyla ilgili e-postalara eşlik edenlerden çok da farklı olmayan sorular almaya başladım: Bildiğimiz hayatın otomasyon tarafından değiştirilmesi konusunda ne yapacağız?

ChatGPT’yi ilk kez eşimden duydum. Kendisi lisede fizik ve bilgisayar programlama dersleri verdiğinden İngilizce bölümündeki meslektaşlarım ve ben daha ChatGPT’yi duymadan çok evvel onun radarına girmişti. Bana, “Yakında herkes bunu konuşacak”. Elbette haklıydı ama o ilk gece akşam yemeğinde, onun tahminlerini panikçi ya da bilgisayar programlama öğretmenlerinin niş endişeleri olarak sayıp reddetmek daha kolaydı.

İlk cevabım yapay zekanın makalelere kıyasla öğrenci kodlarını taklit eden çalışmaları ne kadar kolay üretebileceği konusunda önemli farklılıklar olduğu konusunda ısrar etmek oldu. Ancak göz ardı edemediğim şey, ikimizin de verebileceği ödevlerden veya belirli öğrencilerimiz için çıkarımlardan çok daha geniş bir endişeydi: Programın kendisinin etik ve felsefi çıkarımları. Nick, ChatGPT’nin bir sinir ağı olduğunu açıkladı. Nick “O halde…” diye bana sordu: “ChatGPT’yi oluşturan bu sinir ağlarını bizim biyolojik nöron ağımızdan farklı kılan nedir?” Karbon bazlı yerine silikon olmaları gerçeği mi? Neden karbon temelli bir ağ bilincin gelişmesine olanak sağlarken silikon temelli bir ağ buna olanak sağlamıyordu? Tüm bu farkı sekiz ekstra proton nasıl olur da yaratabilir diye sordu. Nick’in düşünce tarzı benim için tahammül edilebilir değildi. Elbette bizi insan yapan karbonun ötesinde bir şey — belki de kelimelere dökemediğimiz, hatta varlığını ispatlayamadığımız bir şey — olduğu konusunda ısrarcı oldum. Duygulara, bağlara ve ilişkilere işaret etsem de bu insan yapan şeyin ne olduğunu tam olarak ifade edemedim.

Bugün zevk alarak tartışacağım bebek arabalarının aksine ChatGPT hakkında konuşmaktan nefret ediyorum ama yine de her zaman kendimi bunu yaparken buluyorum ve çoğu zaman da konuyu açan kişi ben oluyorum.

Bahar sömestrinin başında öğrencilerime düşünmeleri için bir metafor verdim: Bir yazma ödevini tamamlamak için ChatGPT’yi kullanmak [bunu yaptığını söylemeden] spor salonuna gitmek, koşu bandını saatte 10 mil hıza ayarlamak, 30 dakika çalıştırmak, ekranının fotoğrafını çekmek ve ardından altı dakikalık bir tempoda 5 mil koştuğunu iddia etmek gibi değil miydi? Bu olmuş gibi görünebilir ve öğrenci, çok pasif bir şekilde illüzyonu hayata geçirmekten sorumlu olabilir, fakat öğrenci başladığı zamankinden ya da altı dakikalık bir tempoda bir veya iki dakika ya da rahat bir koşuda 5 mil koşan öğrenciden daha fit ya da hızlı olamayacaktır.

Çoğu öğrenci metaforun doğruluğunu kabul etmiş görünüyordu. Öğrencilerimin [sadece benim faydama olsa bile] yakalanma korkusu, üretilen yazının kalitesiyle ilgili endişeler ve yıllardır yazma pratiği yapmamış olmanın bir noktada kendilerini yakalayabileceği hissi gibi çeşitli nedenlerle yazma ödevlerini tamamlamak için yapay zekâ kullanmaktan kaçındıklarını söylemeleri beni çok şaşırttı. Ancak bir öğrenci aynı fikirde olmadığını açıkça ifade etti: Yazma ödevinin amacının sadece not almak olduğunu savunuyordu. Çok fazla yazı yazmayı gerektiren bir alanda çalışmayı planlamıyordu ve eğer çalışacaksa ChatGPT’yi bunun için de kullanamaz mıydı?

Yazmanın nihai amacı fikrini tartışmaya açtığı için bir bakım rahatlamıştım ve bir yazma dersinin amacının yazmış görünmek değil, — bir diploma ve nihayetinde bir iş peşinde koşarken dersin kredisini almak için değil, söz konusu diplomanın işaret etmesi gereken ve söz konusu işin gerektirmesi muhtemel becerileri uygulamak için — yazmak olduğunu savunmaya hevesliydim.

Kibar davrandı ama ikna olmamıştı. Nereden geldiğini anlama konusunda ne kadar yetenekli olursam olayım [örneğin kendimi Calculus 131’de düşündüğümde] sözlerinin uyandırdığı panik duygusunu bastıramadım. Yazı yazmak logaritmik fonksiyonları öğrenmekten farklı değil mi? En azından dil, ifade ve bağlantı ile bu kadar derinden ilişkili olduğu için? Hatta çevremizdeki insanlara ve dünyaya gösterdiğimiz özenle de? Sadece yazmanın, hayatını kelimelerle çalışarak kazanan biri için başlı başına bir özen işi — fark etme, kaydetme ve tanıklık etme — olduğu için değil, aynı zamanda kolektif olarak insan dili ile makine dili arasındaki ayrımın önemsiz olduğuna, dilin otomatikleştirilebileceğinde hemfikirsek çok daha geniş bir şekilde tanımlanan özenden yoksun distopik bir geleceğe doğru koşar adım gitmiş olmaz mıyız?

Otomasyona diz çökerek karşı çıkmanın sadece savunmacı değil, aynı zamanda basit ve neredeyse her şekilde ikiyüzlülük olduğunun farkındayım. İşlerin eski yöntemlerle yapılmasının daha üstün olduğuna dayanan argümanlardan genellikle hoşlanmıyorum, zira bu argümanlar çoğu zaman [kasıtlı ya da değil] kadınların aile ve toplumdaki rollerine ilişkin gerici tutumlarla dolu. Yine de otomasyon yüzünden kaybettiğim onca şeyi düşünmeden edemiyorum. Şu anda ön siparişe sunulan Glüxkind Ella gibi otomatik bebek arabaları, hareketlilik yardımına ihtiyaç duyan bakıcılar için şüphesiz daha erişilebilir bir seçenek sunuyor. Tüm otomasyonların insan ilişkilerinin anlamını ortadan kaldırdığını, pil yerine kas gücüyle çalışan bir bebek arabasının bir şekilde daha anlamlı, daha gerçek bir ebeveynlik olduğunu söylemek abartılı olur. Yine de kızım bebekken, aile odamızda bulundurduğumuz pille çalışan bebek salıncağını çok severdi ve mantıksız olduğunu bilmeme rağmen bazen onunla onu rahatlatmanın ne kadar kolay olduğu konusunda belirsiz bir suçluluk duygusu hissederdim. Gerçek anne sevgisi, sırtım ağrıyana ve kaslarım yorgunluktan yanana kadar onu kollarımda sallamak olmamalı mıydı?

Yine de ev işlerini otomatikleştiren aletlerin geliştirilmesi ile feminizmin ilk dalgası arasında kurulan bağ uzun zamandır var ve hayatım boyunca gerçekleşen diğer teknolojik gelişmeler, sevdiğim veya anlam kattığım faaliyetlerle uğraşma şeklimi değiştirmiş olsalar bile benzer sancılar hissetmedim. Yıllar önce bir mikser aldım ve artık tereyağı ve şekeri elle krema haline getirmiyorum. Sadece bu makaleyi düşünürken aklıma bir şey geldi, peki kaybolan ne? Sevgi mi? Kol kasları mı? Zahmetin kendisindeki erdem, onu kurabiye pişirmek için kullanırken kaybolabilir. Bir zamanlar vasat da olsa hevesli bir fotoğrafçıydım, lisede karanlık odada saatlerimi fotoğraflarımda kötü yaptığım alan derinliğini, odağı, pozlamayı ya da çerçevelemeyi düzeltmeye çalışarak geçirirdim. Şimdi neredeyse herkes gibi ben de iPhone’umu kullanıyorum. Bazı durumlarda portre modunda. Evet, tüm bunlar çok daha verimli, ancak aynı zamanda yemek pişirmeyi veya fotoğraf çekmeyi anlamlı bir şey gibi hissettirmiyor.

Tüm çalışma ya da zahmet örneklerini doğası gereği erdemli gören bir 17. yüzyıl Kalvinisti gibi görünme riskini göze alarak; bir şey — ilgi? samimiyet? bağ? — tüm bu otomasyon içinde kaybolma tehlikesiyle yüz yüze. Büyükannemin ellerinin, bana ördüğü kazaklardaki düzgün dikiş sıralarına gösterdiği özeni görebiliyorum, çünkü ürünün yapımı zaman alıyordu. Eskiden fotoğraf çekmek ve banyo etmek daha uzun sürdüğü, görüntünün kaybolmayacağı daha az kesin olduğu için mi lise arkadaşlarımın filmle çektiğim portreleri daha kişisel hissettiriyor? Bir bebeği Viktorya döneminden kalma hantal bir bebek arabasıyla gezdirmek daha fazla emek gerektiriyorsa bu gezintiye daha fazla anlam — daha fazla sevgi — yüklemiyor mu?

Yine de nasıl örgü örüleceğini hatırlamıyorum ve sıfırdan kurabiye yapmayı bilmeme rağmen ailemin yediği yiyeceklerin büyük çoğunluğunu Trader Joe’dan alıyorum, böylece yoğun bir hafta içi gününün sonunda “ilginç” tatları yorucu bir şekilde birleştirebiliyorum. Bazen kötü bir aşçı olduğumla ilgili şakalar yapsam da aceleye getirilmiş — otomatize — yemek hazırlama sürecimden dolayı hakikaten üzüntü veya suçluluk hissetmiyorum ve çocuklarımın kazaklarını örmediğim için üzülmem felsefi değil duygusal bir bakış açısıyla oluyor. Keşke büyükannemin bana öğrettiği beceriyi hatırlayabilseydim çünkü onu çok seviyordum, çocuklarımın kazakları Gap Kids’ten olduğu için daha aşağı ya da az ilgili bilr kadın olduğumu düşündüğümden değil.

Yazmak benim için özen işi, çünkü ben bir yazarım ve öğrencilerin yazdıklarına yanıt vermek de benim için özen işi, çünkü ben bir öğretmenim. Yazmanın yiyecek ya da giyecekten daha az faydalı bir şey olmadığını savunanlar haklı mı? Bu, üzerinde düşünülmesi gereken rahatsız edici bir soru. Bu elbette şahsi açıdan — ama aynı zamanda liberal sanatlar eğitiminin rolü hakkında rahatsız edici bir düşünce çizgisine hızla yol açtığı için — doğru. Üniversite eğitiminin temelinde diploma alma ve bağlantılar kurma fırsatlarından ziyade öğrenmenin yattığı inancından vazgeçmek aşırı alaycı bir yaklaşım gibi geliyor ve belki de bu nedenle öğrencilerimin, yazmanın bir gün hayatlarında ne kadar küçük bir rol oynayacağına bakmaksızın, daha açık ve düşünerek yazmayı öğrenmenin zamanlarını değerlendirmek için kıymetli olduğu fikrine katılmalarını beklemenin makul olduğunu düşünüyorum.

Öğrencilerime sürücüsüz bebek arabalarından söz etmedim — ne olsa çoğunun ebeveyn olmayı düşünmesine bile on yıl var ve bebek arabalarının zihinlerinde benimkiler kadar büyük yer tutması pek olası değil — ama sürücüsüz araçlardan ve ölümle sonuçlanan araç kazası duyduğumda verdiğim kuşkusuz mantıksız olan tepkiden söz ettim. Sürücüsüz bir araçta kaza yapma olasılığının çok daha düşük olduğunu gösteren tüm istatistiklere aşina olsam da kendimin veya yolcularımın güvenliğinin kontrolünü [iyi bir sürücü olduğuma inanıyorum] teslim etmeyi hayal edemiyorum.

Bir öğrenci, “Peki ya araç kullanışınız konusunda yanıldığınıza ikna olabilseydiniz? Ya sürücüsüz modda araç kullanmanın herkes için daha güvenli olduğuna sizi ikna eden rakamları kendi gözünüzle görseydiniz?” diye sordu.

Haklı olduğunu elbette biliyordum ama yine de bunu aracımın kontrolünü aracın kendisine bırakmaktan hoşlanmamamla bağdaştıramıyordum. Yine de biri beni küçük bir uçağın kokpitine götürse ve otomatik pilotu açmamı ya da uçağı kendim uçurmaya çalışmamı teklif etse uçağın otomasyonuna güvenmekte tereddüt etmem, çünkü bir uçağı nasıl uçuracağımı bilmediğimi ve bir hata yapmanın neredeyse kesinlikle ölümcül olacağını çok iyi anlıyorum. Dik bir yokuşu çıkarken ya da uzun bir süre boyunca bebek arabasını itmek benim için hiç de zor değil. Dışarıda olmayı severim ve tek başıma ya da çocuklarımla yürüyüşe çıkmaktan keyif alırım. Belki de Glüxkind’in otomatik bebek arabasının gelişmiş güvenlik özelliklerinden bahsetmesi, benim bebek arabası itme uzmanlığıma dair kendini beğenmiş algımı tahmin ettiği içindir. “Ella” olarak adlandırılan bebek arabası, trafik algılama ve “geliştirilmiş çoklu fren sistemi” içeriyor. Pazarlama metni, hepimizin Potemkin Zırhlısı ya da Rosemary’nin Bebeği filmlerinden bildiği o korku kinayesine gönderme yaparcasına ebeveynlere “daha fazla huzur” vaat ediyor: “Kaçan bebek arabası mı? Ella varken olmaz”.

Fakat frenleri kullanma ve kaçma vakalarını önleme becerim de dahil bebek arabası sürme becerime olan güven, bazı öğrencilerimin yazma konusunda hissettikleri gibi değil. Araba sürmenin ya da bebek arabası itmenin aksine yazmak hem zorluğu hem de çoğu zaman belirsiz başarı ölçütleri nedeniyle göz korkutucu bir iş olabilir. Öğrencilerimin notlar hakkında en rekabetçi akranlarımdan ve benden bile çok farklı düşündüklerinden bahsetmiyorum bile. Notlar birçoğuna belirli bir konudaki performansı ya da hatta belirli bir beceriyi ölçmek için değil, karakterlerinin toptan onaylanması ya da öğütlenmek gibi geliyor. Öğrencilerim, benim — haklı olarak veya değil — kendimi “iyi bir sürücü” olarak gördüğüm gibi kendilerini de “iyi yazarlar” olarak görme eğiliminde değiller. Yazma ödevlerinde başarı ya da başarısızlığın getireceği riskler, öğrencilerimin çoğuna uçak kullanmaktan çok daha yakın geliyor. Yazmak, özen gösterecek bir şey değil ve yazıları hakkında geri bildirim almak, üzerinde durmadan sancı çektiğim bir şey olsa da muhtemelen özen göstermenin sebebi gibi hissettirmiyor.

Öğrencilerimle konuşmamın sonlarına doğru, Twitter’da tavsiye mektubu yazmak için yapay zekâ kullanımı üzerine bazı tartışmalar gördüğümden söz ettim. Öğrencilerimin tamamı, bir profesörün bunu yaptığını öğrendiklerinde kendilerini ihanete uğramış hissedeceklerini söylediler ve ben de bunun etik bir ihlal olduğu konusunda hemfikirdim. Ben nispeten hızlı yazan biriyim, öğrenciler benden mektuplarını yazmamı istediklerinde gurur duyuyorum ve bunu yapmaktan çekinmiyorum. Yine de not vermekten kesinlikle hazzetmiyor değilim. Öğrencilerle fikirleri, yazıları veya çalıştığımız metinleri anlamaları hakkında konuşmaktan hoşnutum ama not vermenin kendisi bir amaca ulaşmanın aracı gibi geliyor. Çoğu zaman bir öğrencinin nottan dolayı üzüleceğini ve çalışmasıyla ilgili konuşmalarımızın fikirleri, yazıları veya üzerinde çalıştığımız metinleri anlamasından ziyade Blackboard’daki kutuya yazdığım sayıya odaklanacağını biliyorum. Öğrencilerin çalışmalarına not vermek için ChatGPT’yi kullanmak ister miydim? Tabii ki isterdim. Ancak yapay zekadan bir tavsiye mektubu oluşturmasını istemeye benzer şekilde, bu etik dışı geliyor, çünkü ben notu bir öğrencinin zaman içindeki becerilerinin kusurlu bir ölçüsü olarak görürken çoğu öğrenci notları benimle ve dersimizdeki materyalle olan ilişkilerine derinden bağlı bir şey olarak görüyor.

Bu bağlamda distopik ve faydacı arasındaki çizgi tek değil. Sürücüsüz bebek arabalarının ya da hatta ChatGPT’nin insanlığın sonuna işaret ettiğini düşünmüyorum ama hayatlarımızı oluşturan sıradan ve küçük günlük anları yalnızca bir amaca yönelik bir araç olarak görme konusunda artan bir istekliliğe işaret ettiklerini düşünüyorum. Annie Dillard’ın yazar adaylarına verdiği tavsiyeyi sık sık düşünüyorum: Günlerimizi nasıl geçirdiğimiz, sonuçta hayatımızı nasıl geçirdiğimizdir. Benim açımdan mesele, belirli ebeveynlik vazifelerinin, ders vermenin bir unsurunun veya yazılı bir iletişim türünün amacını düşünmeye dayanıyor. Crate & Barrel sohbet robotunun aldığım kırık saksının iadesini gerçekleştirmesinden memnunum, tıpkı ailemin kıyafetlerini temiz tutmak için çamaşır makinemi ve kurutucumu kullanmaktan memnun olduğum gibi. Belki de yıllar sonra ChatGPT’ye otomatik şanzımanın ya da yazım denetiminin icadına baktığım gibi bakacağım: Teknolojik gelişimin istikrarlı ilerleyişinde faydalı ama nihayetinde kademeli bir adım. Eğer ailemin çamaşırlarını çamaşır tahtasında yıkıyor ve sonra da kurumaları için asıyor olsaydım, bu makaleyi yazıyor olmazdım. Ama aynı zamanda bu tür işlerden — bakmak, öğretmek, yazmak — mücadele etmeden vazgeçmememiz gerektiği hissinden de kurtulamıyorum.

DÜNYA BASINI

Moldova’nın “Romanyalılaşması” ve AB’ye üyelik gündemi

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: 2020’nin sonlarına doğru Moldova’da AB yanlısı Maya Sandu, devlet başkanlığı seçimlerini kıl payı farkla kazandı. Geçen yıl boyunca, Rusya’ya sadık eski Devlet Başkanı İgor Dodon’dan kalan her şey tasfiye edildi. Sandu, ayrıca yaklaşmakta olan reformlar için ABD’nin desteğine ihtiyaç duyulduğundan söz etti ve kısa bir süre sonra Washington’u önemli bir stratejik ortak olarak nitelendirdi. Kişinev, geçen aylarda sınır anlaşmazlıkları nedeniyle AB üyelik kriterlerini karşılamamasına rağmen aday üye yapıldı. Ve “tarafsızlık” statüsü ülke anayasasında yer almasına rağmen mevcut Moldova hükümeti, Brüksel’deki karargâha askeri yığınak için göz kırpıyor. Sandu ve ekibi, neoliberal restorasyonun öncüleri olmasının yanında son 30 yıldır Moldova’yı ilhak etmeye çalışan ve bunu hiçbir zaman gizlemeyen Romanya devleti adına çalışıyor.


Romanya ile Moldova’nın birleşmesi: Desteklemek birleşmek, birleşmek de sindirmek anlamına gelmiyor

Nina Şevçuk

Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi (RIAC)

18 Nisan 2024

Romanya Başbakanı Marcel Ciolacu’nun geçtiğimiz günlerde yaptığı ve “Moldova ile Romanya’nın birleşmesini desteklediği ve bunun AB üyeliği dahilinde gerçekleşeceğine inandığı” yönündeki beyanı, Moldova’nın Romanyalılaştırılması konusunu gündeme getirdi. Rusya’da hem Dışişleri Bakanlığı hem de Federasyon Konseyi bu konuda yorum yaptı.

Ayrıca Moldova’da bu söylem geri plana çekilerek yerini Avrupalılaşmaya bıraktı. Ülke, 20 Ekim 2024’te gerçekleştirilmesi planlanan Avrupa entegrasyonu referandumuna hazırlanıyor. “Unirea(Romanya ile birleşme) konusu ulusal tartışma konusu olabilir; Maya Sandu, cumhurbaşkanı seçilmeden önce bile bu konudaki kararın “siyasi partiler tarafından değil, referandum yoluyla kamuoyu tarafından verilmesi gerektiğini” belirtmişti. Daha sonra, halihazırda cumhurbaşkanı statüsündeyken, bu tavrını tekrar tekrar teyit etti. Ve Sandu, 2022’de, birleşmenin ancak “halk bunu istediğini söylediğinde” gerçekleşebileceğini kaydetti. Moldova televizyon kanalı Jurnal TV’nin yayınında Maya Sandu, “Şimdilik halk bunu istemiyor ya da bu hedefi destekleyen kayda değer bir kitle yok,” dedi. Aynı görüşü 2023 yılında Avrupa gazetelerine verdiği mülakatta da dile getirmişti: “Romanya ile yeniden birleşmeye destek varsa da yeterli değil. AB entegrasyonu konusunda destek tam ve biz de bunu istiyoruz”. Bu görüş 2024 yılında da değişmedi.

Yetkililer tarafından resmi olarak teyit edildiği üzere, Romanya ile birleşme konusu önümüzdeki referanduma sunulmayacak. Bunun izahı epey kolay: Maya Sandu, AB üyeliği referandumunu cumhurbaşkanlığı seçimleriyle aynı gün yapmayı teklif ederek daha yüksek bir katılım sağlamayı umuyor. Şimdi Anayasa Mahkemesi’nin bu konudaki kararını bekliyor. Fakat Romanya ile birleşme fikrinin popülaritesi AB’ye katılım sürecinden çok daha düşük olduğu için Romanyalılaşma, seçim söyleminde cılız bir şekilde ifade ediliyor. Unirea’nın dile getirilmesi yalnızca seçim kampanyasına uymamakla kalmıyor, aynı zamanda bariz zararları da beraberinde getirebilir.

İlk olarak görevdeki cumhurbaşkanı ve ekibi, Maya Sandu’nun alternatifsiz olduğu AB yanlısı seçmenleri harekete geçirerek seçimleri kazanmayı beklerken, böyle bir konunun sürece dahil edilmesi AB yanlılarının katılımı açısından felaket olabilir. Sandu alternatifsiz bir aday. Pek çok güncel sosyolojik ankete göre, Moldovalıların yüzde 50’sinden fazlası ülkenin AB’ye katılımı fikrini destekliyor (karşı çıkanların sayısı son birkaç yılda nadiren yüzde 35’i aştı), ancak ankete katılanların en az yüzde 50’si geleneksel olarak Romanya ile birleşmeye karşı. Kısa bir süre önce Dmitry Ofitserov-Belskiy, Moldovalıların bu özel siyasi esnekliği hakkında şunları yazmıştı: “Aynı insanlar birkaç yıl arayla komünistlere ve sağcı Birlikçilere oy veriyor, yanı sıra ülkenin AB’ye ve Gümrük Birliği’ne katılmasını isteyebiliyor, her iki iyi alternatifin de vazgeçmeye değmeyeceğine inanıyorlar”. Yine de, IMAS Pazarlama ve Sosyolojik Araştırmalar Enstitüsü tarafından 2024 yılında yapılan ankete göre, seçmenlerin yalnızca yüzde 8’i Moldova’nın Romanya ile birleşmesini niyetleyen cumhurbaşkanına oy verecek.

İkinci olarak Birlikçilik fikirleri Gagavuzya ve Transdinyester’de hiç destek görmüyor. Bu tür teşebbüslerin halk tarafından onaylanmaya başlaması, kaçınılmaz olarak Kişinev’in Komrat ve Tiraspol ile halihazırda karmaşık olan ilişkilerinde tırmanma riskini beraberinde getirir. Bu da Maya Sandu’nun bir araya getirmeye çalıştığı seçim bulmacası açısından pek faydalı olmayacaktır. Ayrıca pek çok Transdinyester sakini Moldova Cumhuriyeti vatandaşlığına ve oy kullanma hakkına sahip. Transdinyesterlilerin AB yanlısı bir referanduma aktif katılımını düşünmek zor ama konu Romanyalılaşmaya karşı oy vermek olduğunda bu tür bir faaliyet epey öngörülebilir. Profesör Dimitriy Furman, Transdinyesterliler ve Gagavuzların “paradoksal bir şekilde Moldova’nın bağımsızlığının neredeyse garantörleri, Romanya ile birleşmeye karşı garantörleri haline geldiklerini” yazmıştı.[1] Bu görüş pek çok açıdan bugün de geçerliliğini koruyor.

Ve son olarak, Romanya’da Moldova ile birleşme fikirleri halk nezdinde çok destek görmüyor (farklı anketlere göre destek yüzde 12 ila yüzde 30 arasında değişiyor) ve iç siyasi aktörlerin çıkarlarının kesiştiği bir uzlaşma veya ifade konusu değil. Dolayısıyla Moldova’nın reddedilme riski yüksek ve bu risk, Maya Sandu ve partideki dostları tarafından kuşkusuz tartıldı ve kabul edildi.

Öz kimlik yerine Romanyalılaşma

Romanyalılaşma ve “büyük Rumen ulusu” kavramı üzerinden, milliyetçilik fikirleri 1980’lerin sonlarında o zamanlar Sovyet Moldova’sı olan bölgede yerli elitler tarafından meşrulaştırılmıştı. Toplumdaki ilk belirgin ayrışmaya işaret eden 1988 sonlarındaki gerilimler, ana ulusun çekirdeği olarak Rumenlerin etnik üstünlüğü ve Rumenlerin çıkarlarının önceliği fikirlerinin dile getirilmesiyle başladı. Moldova’daki Perestroyka, anti-komünist, anti-Sovyet ve Rusya düşmanı sloganlarla popülerlik kazanan çok sayıda milliyetçi örgütün kurulmasıyla karakterize edildi. Nihayetinde, en radikalleşmiş yapılar kamuoyunun şekillendirilmesinde öncü bir rol oynamaya başladı. Mesela, “tarihsel anavatan” Romanya ile birleşme hareketine dönüşen “Halk Cephesi”, Moldovalı olmayanların sınır dışı edilmesi ve Rusça dilinin resmi düzeyde kullanılmasının yasaklanması gibi. Aynı zamanda milliyetçilik politikası, Moldova dilini ve devlet işlevini teşvik etmek ve tahkim etmek yerine Ağustos 1989’da Moldova Yüksek Konseyi tarafından Rumen diline devlet dili statüsünün verildiği bir dil yasasının kabul edilmesine yol açtı. Hayatın her alanında Latin harfleriyle Rumence kullanma ihtiyacı, Kiril alfabesi yerine Latin harflerini öğrenmek zorunda kalan etnik Moldovalılar açısından da zordu. Özel bir yasa, beş yıllık bir geçiş dönemi öngörüyordu ve bu sürenin sonunda tüm çalışan yurttaşların devlet dilini bildiklerine dair sertifika almaları gerekiyordu. Romanyalılaştırmanın bu ilk “çağrısı”, daha sonra Dinyester kıyılarında patlak verecek olan çatışmanın tetikleyicisi oldu.

1990 yılında Moldova Yüksek Konseyi, Romanya bayrağına benzer bir ulusal bayrak kabul etti ve 1991 yılında “Uyan Romanyalı!” sözleriyle başlayan Romanya marşı, Moldova Cumhuriyeti’nin milli marşı olarak ilan edildi. Genç milli oluşum Moldova Cumhuriyeti’nin devletleşmesi, Moldova’nın ilk Cumhurbaşkanı Mircea Snegur tarafından “tamamen geçici bir olgu, bir geçiş dönemi” olarak tanımlandı ve bunu Romanya ile birleşme izleyecekti.[2]

Moldova toplumunun çöküşü, Moldovacılık ideolojisi temelinde bir ulus devlet kurma kavramının reddine dayanıyordu ve siyasi seçkinlerin eylemleri, kimlik düzeyinde Rumen eğitimine, kültürüne, ödünç değer kategorilerine doğru bir kayma anlamına geliyordu. Tarihsel ve etnogenetik argümanlar, unvan sahibi milliyetin temsilcilerinin terfi, prestijli makamlara erişim ve yüksek maaşlı işlerdeki avantajlarını haklı çıkarmak için kullanıldı. Moldovalıların büyük bir Avrupa etnik grubuna —Rumen ulusuna— ait olduğu iddia edildi. Bu, Moldova nüfusunun geniş katmanlarını Birlikçi ve milliyetçi fikirler etrafında birleştirme yönünde etkili bir araç oldu ve ilerici Rumenizasyonun siyasi kaynağını güçlendirdi. O zamandan bu yana Moldova’nın ulusal kimliği, iktidardaki seçkinler tarafından, Birlikçilik karşıtlarının —Moldovacıların— kabul edemeyeceği Rumen kimliği ile özdeşleştirildi.

Avrupa ile bütünleşme, bir yanda güçlü ve bağımsız bir Moldova devletinin destekçileri olan Moldovacılar ve Birlikçiler ile diğer yanda Romanya ile birleşme fikirlerini destekleyen seçkinler arasında bir tür köprü işlevi görüyor. Maya Sandu’nun ustalıkla dile getirdiği AB ajandası, yalnızca bu geleneksel kamplar arasında denge kurmasını değil, 10 yıl önce Moldova’nın en sancılı iç siyasi meselesi olarak görülen kendi devletinin ve ulusal kimliğinin geleceği konusunda toplumda var olan ayrışmayı yumuşatmasını da sağlıyor.

Yakın zamana dek Romanya ile birleşmeye, pek çok Moldovalı tarafından AB’ye olası katılım prizmasından bakılıyordu. Bu faktör Moldova’nın AB’ye katılımını destekleyen Romanyalılar tarafından da manipüle edildi. Örneğin, Traian Basescu, cumhurbaşkanlığı döneminde Moldovalıları AB’ye en kısa yoldan, yani Romanya üzerinden girmeye çağırmıştı. Şimdi, Moldova AB’ye katılmanın eşiğindeyken Romanyalılaşmanın bu boyutu eski çekiciliğini açıkça kaybediyor ve Dmitriy Furman’ın belirttiği üzere, Moldovalı ve Rumen kimliği arasındaki seçim eski “varoluşsal” önemini yitiriyor.[3]

Moldova’nın AB’ye kabul edilmesi durumunda oluşacak denge, Moldovalılara karşı herhangi bir yükümlülük, sorumluluk, risk ve kayıp üstlenmeksizin Rumenlerin Moldova’yı Romanya’nın çıkarları doğrultusunda yönetmesine imkân sağlayacak unirea rotasını uygulamaya dönük “yumuşak” çabalarını durdurmayan Romanya’nın da lehine.

İki Rumen devleti

Bugün Moldovalıların en az yüzde 40’ı Romanya vatandaşlığına sahip ve başvuru sayısı her geçen yıl artıyor. Bu eğilim, bilhassa Romanya’nın 2007 yılında AB’ye girmesinden sonra yoğunlaştı. Moldova vatandaşlarından yılda yaklaşık 100 bin başvuru alınıyor ve uzmanların tahminlerine göre, mevcut pasaport alma dinamikleri devam ederse Romanya, 2029 yılına kadar Moldova Cumhuriyeti nüfusunun yaklaşık yüzde 100’üne vatandaşlık verebilir.

Cumhurbaşkanı Maya Sandu’dan, onun aksine Romanya’nın yerlisi olan ve Moldova’da görevlendirilen şahsiyetlere kadar ülkenin kilit makam sahipleri Romanya vatandaşlığına sahip. Moldova’ya taşınmadan ve görev üstlenmeden hemen önce Moldova vatandaşlığına geçmiş olan Anca Dragu’nun yakın zama evvel Moldova Merkez Bankası’nın başına atanması buna bir örnek. Buna ek olarak, Moldova mevzuatı kısa bir süre önce AB vatandaşlarına devlet güvenlik organlarında görev yapma hakkı tanıyacak şekilde değiştirildi ve böylelikle, Romanyalı temsilcilerin doğrudan Moldova kolluk kuvvetlerinde çalışmasının önündeki engeller kaldırıldı.

Romanya, Transgaz şirketi aracılığıyla daha önce Gazprom’a ait olan Moldovagaz’ın sahip olduğu doğalgaz şebekelerini elinde tutuyor. Moldova ve Romanya, Transdinyester merkezli MGRES (Rusya’nın Inter RAO UES’inin bir parçası) tarafından üretilen elektriğe bağımlılığı yüksek gerilim hatları inşa etti. Romanya’nın Premier Energy şirketi, Moldova’nın kuzeyindeki elektrik şebekelerini satın alma niyetini çoktan açıkladı. Romanya, Moldova’nın Karadeniz’e tek çıkışı olan Giurgiulesti limanını satın almak için EBRD ile müzakere halinde. Liman şu anda imtiyaz altında ve tek hissedarı EBRD. Romanya Ortodoks Kilisesi Besarabya Metropolitliği, “Rus piskoposlukları tarafından kısıtlandıklarını hisseden” tüm din adamlarını ve papazları bünyesine katma konusunda aktif çaba gösteriyor ve bu yolla Rus Ortodoks Kilisesi Moldova Metropolitliğini de ciddi ölçüde zayıflatıyor. Yalnızca iki yıl içinde 13 rahip Rus Ortodoks Kilisesi’nden Besarabya Metropolitliği’ne transfer oldu.

Dolayısıyla, özünde, AB’ye girilmesi durumunda Romanya’nın himayesi altında kalacak olan ikinci bir Romanya devleti yavaş yavaş inşa ediliyor. Ancak bu durum hem AB hem de Romanya’nın Moldova’yı bünyesine katması ve de jure olarak nüfusunu artırması halinde kaçınılmaz olarak gerçekleşecek olan, Romanya’nın Avrupa organları ve yapılarındaki temsilinin genişlemesiyle ilgilenmeyen Avrupa bürokrasisi açısından iyi.

***

Bugün Maya Sandu’nun parti üyeleri aktif olarak kampanya yürütüyor ve Moldova vatandaşlarını referanduma ve aynı zamanda cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmaya çağırıyor. Parlamento, Moldova halkının Avrupa kimliğine ilişkin değişiklikleri içerecek şekilde anayasanın giriş bölümünü — “Moldova halkının Avrupalı kimliğinin yeniden teyit edilmesi, AB’ye entegrasyonun Moldova’nın stratejik bir hedefi olarak ilan edilmesi” şeklinde —değiştiren bir yasa taslağını görüşüyor. Bir diğer değişiklikte de “Parlamento, Moldova’nın AB anlaşmalarına ve kurucu anlaşmalarını revize eden kanunlara katılımını onaylar,” deniyor. Bu taslağın parlamento tarafından onaylanması, AB’ye katılım Moldova halkı tarafından onaylandığında ve Anayasa Mahkemesi cumhuriyetçi anayasa referandumunun sonuçlarını tanımaya karar verdiğinde, AB kurucu anlaşmalarının ve diğer bağlayıcı yasal düzenlemelerinin yerel yasaların uyumsuz hükümlerine göre öncelikli olmasını sağlamak için gerekli.

Bu süreçlerde Rumen kimliğinden ya da Romanya ile olan tarihsel birliktelikten hiç söz edilmiyor. Romanya Başbakanı’nın Maya Sandu’nun seçim kampanyası bağlamında Moldova ve Romanya’nın birleşmesini desteklediğine dair ses getiren beyanı ise oldukça talihsiz ve zamansız olarak nitelendirilebilir.

Avrupa Birliği içinde birleşme (ki Marcel Ciolacu’nun bahsettiği şey genel manada bu) Kişinev, Bükreş ve Brüksel’deki karar alma mekanizmaları için en münasip ve acısız formül. Fakat bu, SSCB’nin enkazı üzerinde bir ulus devlet inşasının en başından beri Moldova’da dikkatle ve aşamalı olarak izlenen Rumenizasyon politikasını boşa düşürmez.


[1] Фурман Д., Батог К. Молдова: молдаване или румыны? // Современная Европа. 2007. №3 (31).

[2] Республика Молдова в 1989–91 годах: взгляд со стороны. Дайджест зарубежной прессы. Кишинёв, 1992. s. 103.

[3] Фурман Д., Батог К. Молдова: молдаване или румыны? // Современная Европа. 2007. №3 (31).

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Küresel silah harcamaları 2023’te rekor düzeyde arttı

Yayınlanma

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) yeni raporuna göre küresel silah harcamaları 2023 yılında, 2022 yılına göre yüzde 6,8 artarak 2,443 trilyon dolara ulaştı.

“Küresel askeri harcamalar savaş, artan gerilim ve belirsizlik ortamında artıyor,” denilen raporda, art arda dokuzuncu yılda da devam eden büyüme tüm bölgelerde gözlemlendi.

En yüksek artış Avrupa, Asya ve Okyanusya ile Orta Doğu’da gerçekleşti.

2023’te toplam askeri harcamalar küresel gayri safi yurt içi hasılanın (GSYİH) yüzde 2,3’üne denk geliyordu.

Bu alanda en fazla harcama yapan ilk beş ülke ABD, Çin, Rusya, Hindistan ve Suudi Arabistan oldu ve söz konusu ülkeler, birlikte küresel askeri harcamaların yüzde 61’ini kaydetti.

Dünya sıralamasında üst sıralarda yer alan ABD ve Çin, 2023 yılında askeri harcamalarını sırasıyla 916 milyar dolar ve 296 milyar dolar artırdı.

Silah Üretim Programı kıdemli araştırmacısı Nan Tian, raporda “Askeri harcamalardaki bu benzeri görülmemiş artış, barış ve güvenlikteki küresel bozulmanın doğrudan bir neticesi,” ifadelerini kullandı.

Nan, “Devletler askeri gücü tercih ediyor, ancak jeopolitik ve güvenlik ortamının giderek daha istikrarsız hale gelmesiyle birlikte, bir etki-tepki sarmalına düşme riskiyle karşı karşıya kalıyorlar,” dedi.

Rusya ve Ukrayna’nın harcamaları

SIPRI, Rusya’nın askeri harcamalarının yüzde 24 oranında arttığını ve 2023 yılında 109 milyar dolar olarak tahmin edildiğini, bunun da Kırım’ın Rusya’ya bağlandığı 2014 yılına kıyasla yüzde 57 daha fazla olduğunu kaydetti.

Geçen yıl askeri harcamalar tüm bütçe harcamalarının yüzde 16’sını oluşturdu ve harcamalar GSYİH’nin yüzde 5,9’una denk gelerek Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı. Rapor, Rusya’nın askeri harcamalarına ilişkin verilerin net olamayabileceğine işaret etti.

Rapor ayrıca Rusya’nın askeri harcamalarındaki artışın, düşen petrol ve doğalgaz gelirlerine rağmen beklentileri aşan iktisadi performansından kaynaklandığına dikkat çekti.

Bütçe açığını finanse etmek için varlık fonuna ve kamu borçlanmasına bel bağlayan Moskova, askeri müdahalenin ekonomi üzerindeki olumsuz etkisini sınırlamayı başardı. SIPRI, 2023 yılında yayınlanan 2024-2026 dönemi taslak bütçesine dayanarak, Rusya’nın askeri harcamalarının önümüzdeki yıllarda artmaya devam etmesinin beklenebileceğini söyledi.

Ukrayna, askeri harcamalarını yüzde 51 artırarak 64,8 milyar dolara çıkararak en yüksek askeri harcamaya sahip ülkeler arasında sekizinci sırada yer aldı. Harcamalar, GSYİH’nin yüzde 37’sine ulaşarak tüm hükümet harcamalarının yüzde 58’ine tekabül etti.

Raporun yazarlarına göre Ukrayna’nın harcamaları Rusya’nın harcamalarının yüzde 59’u kadardı. Fakat yıl boyunca Ukrayna en az 35 milyar dolar değerinde askeri yardım aldı ve bunun 25,4 milyar doları ABD’ye gitti.

SIPRI’ye göre bu miktar da hesaba katıldığında Ukrayna’nın toplam askeri harcamaları Rusya’nınkinin yüzde 91’ine denk geliyor.

NATO, Çin ve Japonya tarafından yapılan harcamalar

2023 yılında 31 NATO ülkesinin toplam askeri harcamaları 1,341 trilyon dolara ulaşarak küresel toplamın yüzde 55’ine denk geldi.

ABD’nin askeri harcamaları yüzde 2,3 artarak 916 milyar dolara veya toplam NATO harcamalarının yüzde 68’ine ulaştı.

2023 yılında ittifakın Avrupalı üyelerinin çoğu askeri bütçelerini artırdı ve toplam harcamalardaki payları son on yılın en yüksek seviyesi olan yüzde 28’e ulaştı. Kanada ve Türkiye kalan yüzde 4’lük payı oluşturuyor.

Askeri Harcamalar ve Silah Üretimi Programında araştırmacı olan Lorenzo Scarazzato, “NATO üyesi Avrupa ülkeleri açısından Ukrayna’da iki yıl süren savaş güvenlik anlayışını temelden değiştirdi. Tehdit algısındaki bu değişim, GSYİH’den orduya ayrılan payın giderek artmasına ve NATO’nun yüzde 2’lik hedefinin ulaşılması gereken bir düzeyden ziyade bir başlangıç noktası olarak görülmesine de yansıyor,” değerlendirmesini yaptı.

GSYİH’nin yüzde 2’si oranında askeri harcama hedefini ilan ettikten on yıl sonra 11 ittifak ülkesi, 2023 yılında bu eşiği aşarak şimdiye kadarki en yüksek sayıya ulaştı.

Bir diğer hedef olan askeri harcamaların en az yüzde 20’sinin askeri teçhizat alımına ayrılması hedefine de geçtiğimiz yıl 28 ülke tarafından ulaşıldı. Bu hedefe 2014 yılında sadece yedi ülke ulaşmıştı.

Polonya, 2023 yılında askeri harcamalarını bir önceki yıla kıyasla yüzde 75 oranında artırarak 31,6 milyar dolara çıkardı ve Avrupa ülkeleri arasında en yüksek büyüme oranına ulaştı. Polonya, dünya sıralamasında 14. sırada yer alıyor.

Askeri harcamalarda ikinci sırayı 2023 yılında 296 milyar dolar ile 2022 yılına göre yüzde 6 daha fazla harcama yapan Çin aldı.

Bu, ülkenin askeri bütçesini istikrarlı bir şekilde artırdığı üst üste 29. yıl oldu ve şu anda Asya ve Okyanusya’daki toplam askeri tahsisatın yarısına eşit. Bu çerçevede, Çin’in komşu ülkelerinin birçoğu da askeri bütçelerini genişletiyor.

SIPRI’nin Askeri Harcamalar ve Silah Üretimi Programı’nda araştırmacı olan Xiao Liang, raporda “Çin, artan askeri harcamalarının önemli bir kısmını Halk Kurtuluş Ordusu’nun savaşa hazırlığını güçlendirmeye ayırıyor,” diye yazdı.

Bu durumun özellikle Japonya ve Tayvan’ı askeri kapasitelerini kayda değer ölçüde güçlendirmeye zorladığını kaydeden Xiao, bu eğilimin önümüzdeki yıllarda daha da derinleşeceği tahmininde bulundu.

Japonya’nın 2023 yılı harcamaları bir önceki yıla göre yüzde 11 artışla 50,2 milyar dolara ulaştı. Tayvan da askeri harcamalarını yüzde 11 oranında arttırarak 16,6 milyar dolara yükseltti.

Orta Doğu

Orta Doğu’daki askeri harcamaların yüzde 9 oranında arttığı belirtildi. 2023 yılında toplam hacim 200 milyar dolara ulaştı ki bu rakam son on yılda bölgedeki en yüksek rakam olarak öne çıkıyor.

Askeri bütçenin büyüklüğü açısından ilk sıra Suudi Arabistan’a ait (yüzde 24 artışla 27,5 milyar dolar). İkinci sırada ise harcamalarını yüzde 24 artırarak 27,5 milyar dolara çıkaran İsrail yer alıyor.

İran askeri harcamalar açısından dördüncü sırada bulunuyor. Tahran’ın geçen yıl askeri bütçesi 10,3 milyar dolardı ve Devrim Muhafızları’nın tüm harcamaların yüzde 37’sini gerçekleştirdiği bildirildi. Bu oran 2019’da yüzde 27’ydi.

Askeri Harcamalar ve Silah Üretimi Programı kıdemli araştırmacısı Diego Lopez da Silva, “2023 yılında Orta Doğu’daki askeri harcamalardaki büyük artış, son yıllarda İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasındaki diplomatik ilişkilerin ısınmasından Gazze’deki büyük savaşın patlak vermesine ve bölge çapında çatışma korkularına kadar bölgede hızla değişen durumu yansıtıyor,” yorumunu yaptı.

Diğer ülkeler

Latin Amerika ve Karayipler’de askeri harcamalar 2023 yılında 2014 yılına kıyasla yüzde 54 oranında yükseldi.

Organize suçlardaki artış, bölgedeki pek çok ülkeyi suç örgütleriyle mücadeleyi yoğunlaştırmak için silahlı kuvvetlerini güçlendirmeye sevk etti.

Örneğin Dominik Cumhuriyeti’nin askeri bütçesi geçen yıl tam da komşu Haiti’de organize suçlardaki artışa yanıt olarak yüzde 14 oranında arttı. Bu artış, 2021 yılında Haiti’yi krize sürükleyen Haiti Devlet Başkanı Jovenel Moise suikastı ile tetiklendi.

Meksika’da askeri harcamalar 2014 yılına kıyasla yüzde 5 artarak 2023 yılında 11,8 milyar dolara ulaştı. Organize suçlarla mücadele eden Ulusal Muhafızlara ayrılan pay 2019’da toplam askeri harcamaların yüzde 0,7’si iken bu, 2023’te yüzde 11’e çıktı.

Diego Lopez da Silva, raporda şu ifadelere yer verdi: “Organize suçları bastırmak için orduya başvurulması, hükümetlerin geleneksel yöntemlerle sorunun üstesinden gelememesi ya da daha sert bir müdahaleye başvurmayı tercih etmesi nedeniyle bölgede uzun yıllardır artan bir eğilim oldu.”

Geçtiğimiz yıl Hindistan, 2022’ye göre yüzde 4,2 artışla 83,6 milyar dolar harcayarak en büyük askeri bütçeye sahip ülkeler arasında dördüncü sırada yer aldı.

Ulusal Kongre, yıllık askeri harcamaların GSYİH’nin en az yüzde 2’si (2023’te GSYİH’nin yüzde 1,1’ine eşitti) olması gerektiği yönünde bir anayasa değişikliği önerdi.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

WSJ: Normalleşme için Riyad, İsrail’in sözlü güvencesini yeterli buluyor

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız haber, 7 Ekim öncesi önemli ilerleme kaydedilen ancak İsrail’in Gazze’deki katliamlarıyla çıkmaza giren İsrail-Suudi normalleşmesi için ABD’nin yeni diplomatik girişimlerini ele alıyor:

***

Beyaz Saray Suudi-İsrail İlişkilerini Güçlendirecek Tarihi Anlaşma İçin Yeni Bir Girişimde Bulundu

Uzun vadeli plan Biden’a yeniden seçim kampanyasının ortasında diplomatik bir atılım yapma şansı sunuyor.

Michael R. Gordon, Summer Said ve Gordon Lubold

ABD’li ve Suudi yetkililer, Biden yönetiminin önümüzdeki aylarda uzun vadeli diplomatik anlaşmanın imzalanması için girişimde bulunduğunu, bunun için İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya Riyad tarafından diplomatik tanınma karşılığında Filistin devletine yönelik yeni bir taahhüdü kabul etmesi için baskı yaptığını söyledi.

Beyaz Saray, İsrail’i tanıması için Riyad’a Washington’la daha resmi bir savunma ilişkisi, sivil nükleer enerji programına yardım ve Filistin devleti için yeni bir baskı teklif ediyor ki ABD’li yetkililer bu paketin müzakerelerinin son aşamasına geldiklerini söylüyorlar. ABD’nin aracılık ettiği bu girişim, İsrail’e uzun zamandır aradığı ödülü sunuyor: İsrail’in en güçlü Arap komşusu Riyad ile tarihi bir normalleşme anlaşması.  ABD’li yetkililer, cumartesi günü İran füzelerini ve insansız hava araçlarını düşürmeye yönelik başarılı çok ülkeli çabanın, İsrail’e Tahran’dan gelen tehditlere karşı güvenliğinin Suudi Arabistan ile daha yakın bir entegrasyon yoluyla artırılabileceğini açıkça göstermesi gerektiğini söylüyor.

Başkan Biden için bu hamle, başkanlık seçim kampanyasının ortasında, Cumhuriyetçi rakibi Donald Trump’ın görevdeyken imzaladığı İbrahim Anlaşmalarını genişletecek önemli bir diplomatik atılım şansı sunuyor. Bu anlaşmalar İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Fas arasındaki ilişkilerin normalleşmesine yol açmıştı.

Ancak ABD’li ve İsrailli yetkililere göre Netanyahu’yu bir Filistin devletinin kurulmasına yönelik müzakereleri benimsemeye ikna etmenin önünde zor bir engel var: Hükümetin sağcı üyeleri ve İsrail halkının büyük bir kısmı 7 Ekim’de İsrail’in güneyine düzenlenen ölümcül saldırıdan sonra Filistin devletinin kurulmasına karşı çıkıyor.

Suudi Arabistan liderleri on yıllardır Filistin devletinin öncelikleri olduğunu söylüyor ve üst düzey diplomatları da iki devletli bir çözüme giden yolu açmanın normalleşmenin bedelinin bir parçası olduğunu belirtiyor. Şimdi ise Suudi yetkililer ABD’ye, anlaşmanın Riyad’ı daha çok ilgilendiren diğer kısımlarını güvence altına almak için İsrail’in Filistin devleti konusunda yeni müzakerelere başlayacağına dair sözlü güvence vermesini kabul edebileceklerini özel olarak belirttiler.

Suudi yetkililer, ABD’nin aracılık ettiği bir anlaşmanın İsrail’e Gazze’deki çatışmalar sona erdiğinde olası bir çıkış stratejisi konusunda da yardımcı olabileceğini söyledi. ABD, Gazze’nin güvenliğini sağlamak için Arap ülkelerinden asker çekecek bir savaş sonrası planı hazırladı. Ancak bazı potansiyel Arap katılımcılar, diğer şartların yanı sıra İsrail’in Filistin devleti kurulması yönünde aleni adımlar atmaması halinde katılmayı düşünmeyeceklerini söylüyor.

ABD perşembe günü Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Filistin Yönetimi’nin BM üyeliği teklifini engelleyen bir kararı veto etti. Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Vedant Patel kararı erken olarak nitelendirerek “Filistin halkının devlet olmasını sağlamayacağını” söyledi. Biden yönetiminde tartışılan bir fikre göre, ABD Riyad ile bir anlaşma yapar ancak İsrail Filistin devletini onaylamaktan kaçınırsa, üst düzey bir ABD yetkilisi diplomatik paketi kabul etmesi halinde İsrail’in elde edebileceği faydaları anlatan bir konuşma yapabilir.

Dışişleri Bakanı Antony Blinken bu yılın başlarında İsviçre’nin Davos kentinde düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nda ABD’nin vereceği mesajın bir fragmanını sunmuştu.

Blinken ocak ayındaki toplantıda şunları söyledi: “Artık daha önce sahip olmadığınız bir şeye sahipsiniz ve bu da İsrail ile ilişki kurmaya hazır olan Arap ülkeleri ve hatta bölgenin ötesindeki Müslüman ülkeler. Ama aynı zamanda bu ülkelerin, bunun Filistin devletine giden yolu da kapsaması gerektiğine dair bizim de paylaştığımız mutlak bir inancı var.”

ABD’nin Suudi Arabistan’la yürüttüğü normalleşme görüşmeleri; Washington ve Riyad arasındaki güvenlik düzenlemeleri, sivil nükleer enerji ediniminde ABD yardımı ve ABD’li yetkililerin Filistin Yönetimi’nde reformu da içermesi gerektiğini söylediği Filistin devletinin kurulması yolunda ilerlenmesi gibi çeşitli konuları çözüme kavuşturmayı amaçlıyor.

ABD’li yetkililere göre bu görüşmelerin bir diğer amacı da Çin’in bölgedeki etkisini sınırlandırmak ve Riyad’ı Washington’un bölgedeki en yakın müttefikine daha sıkı bağlayarak İran’ı daha da yalnızlaştırmak.

Suudiler için ABD’den daha somut savunma taahhütleri almak önemli bir hedef. ABD’li bir yetkiliye göre Pentagon’un Riyad’a İran füzeleri ve insansız hava araçlarına karşı savunmasını güçlendirmesi için yardım etmesi potansiyel bir anlaşma alanı, ancak savunma ve nükleer yardım konusundaki görüşmelerin ayrıntıları kamuoyuna açıklanmadı.

Blinken 20 Mart’ta Cidde’ye yaptığı ziyaret sırasında Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’la normalleşme konusunu görüştü ve ertesi gün bir anlaşmanın yakın göründüğünü söyledi. Blinken, “İlerleme iyi, gerçekten iyi. Bir zaman çizelgesi belirleyemem ama sanırım anlaşmaya varacağımız bir noktaya yaklaşıyoruz.”

ABD ulusal güvenlik danışmanı Jake Sullivan bu ayın başlarında Suudi Arabistan’a bir gezi planlamıştı ancak geçirdiği küçük bir kazada kaburgasını kırması üzerine gezi iptal edildi.  Beyaz Saray’ın diplomatik anlaşma için daha önce yaptığı girişim, Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’e saldırması ve İsrail’in Gazze’ye havadan ve karadan askeri müdahalede bulunmasıyla raydan çıkmıştı.

Arap yetkililer Gazze’de geçici bir ateşkesin Suudilerin ABD arabuluculuğundaki taslak anlaşmanın kendilerine düşen kısmını tamamlamalarını kolaylaştıracağını söylüyor. Ancak çatışmaların durdurulması ve Hamas’ın elindeki rehineler ile İsrail’in alıkoyduğu mahkumların serbest bırakılmasına ilişkin ayrı müzakereler tıkanmış durumda.

İsrail ayrıca önümüzdeki aylarda, bir milyondan fazla Filistinlinin çatışmalardan kaçarak sığındığı Gazze’nin Mısır sınırı yakınlarındaki Refah kentinde Hamas’a karşı bir askeri operasyon başlatmaya kararlı.

Beyaz Saray’dan yapılan yazılı açıklamada, Sullivan’ın perşembe günü İsrail Stratejik İşler Bakanı Ron Dermer ve Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Tzachi Hanegbi- Netanyhau’nun en yakın danışmanlarından ikisi- ile ABD’nin Refah operasyonuna ilişkin endişeleri ve İsrail’in savunmasını “geniş askeri ortaklar yelpazesiyle” güçlendirme çabaları üzerine görüşmeler yaptığı belirtildi.

Biden yönetimi, sivillere zarar verebileceği ve Gazze için normalleşme ve savaş sonrası düzenlemelere ilişkin hassas görüşmelerin sürdüğü Arap başkentleri de dahil İsrail’i uluslararası kamuoyunda daha da izole edebileceği endişesiyle İsrail’i Refah’ta büyük bir kara operasyonundan kaçınmaya çağırdı.

Netanyahu Hamas tamamen tasfiye edilmeden Gazze için savaş sonrası bir plan yapılamayacağını savunuyor. Ayrıca Hamas’ın yenilgisinden sonra Suudi Arabistan ile normalleşme şansının artacağını görüşümde.

Netanyahu, İsrail’in güvenliğine zarar vereceği gerekçesiyle Filistin devletinin kurulmasına şiddetle karşı çıkıyor. Ocak ayında İsrail’in öngörülebilir gelecekte Gazze ve Batı Şeria’da güvenlik kontrolünü sürdürmesi gerektiğini söyledi.

Ancak Netanyahu daha önceki başbakanlık dönemlerinde de Washington’un baskısıyla Filistin devletine olan muhalefetini birkaç kez yumuşatmıştı. Ancak bu sefer bunu yapması, muhtemelen aşırı sağcı partileri de içeren mevcut iktidar koalisyonunu yeniden düzenlemesini gerektirecek.

İsrail hükümeti içinde Suudi Arabistan’la normalleşme anlaşmasını en yüksek sesle savunan kişi, üç üyeli savaş kabinesinin bir üyesi ve Netanyahu’nun rakibi olan bakan Benny Gantz oldu. Anketlerin çoğu Gantz’ın bugün İsrail’in en popüler lideri olduğunu gösteriyor.

Bu ayın başında yaptığı bir açıklamada Gantz, Suudi Arabistan’la normalleşme anlaşmasının yanı sıra Gazze’de güvenlik ve yardım sağlamak için ılımlı Arap devletlerinin de dahil olduğu uluslararası bir çabanın “ulaşılabilir” olduğunu söyledi.

İsrail ve Suudi Arabistan halihazırda güvenlik ve diğer konularda gizli işbirliği yapıyor. Gantz, resmi diplomatik tanımanın bölgesel bir savaş çıkarmaya çalışmakla suçladığı İran’a karşı bir ittifak kurulmasına yardımcı olacağını söyledi. Gantz, 7 Ekim’den bu yana Filistin devleti meselesi hakkında konuşmaktan kaçınsa da Gazze’deki çatışmalar sona erdiğinde uzlaşma ve barıştan sık sık bahsetti.

Bazı İsrailli liderler, hatta daha önce Filistinliler için iki devletli bir çözümü destekleyenler bile, şimdi devlet kurmayı kabul etmenin, Hamas’ın İsrail’in güneyine yönelik ölümcül saldırısı nedeniyle Filistinlileri ödüllendirmek olarak görüleceğinden endişe ediyor. Ancak ABD’li yetkililer Filistinlilerin istekleri için siyasi bir yol sağlamanın şiddet içermeyen bir alternatif olarak gerekli olduğu görüşünde.

Ocak ayında yapılan bir kamuoyu yoklamasına göre, Yahudi İsraillilerin %59’u, Arap devletleriyle barış anlaşmalarına yol açsa bile, Filistin devletine yol açacak bir anlaşmaya karşı çıkıyor.

-Dov Lieber’ın katkılarıyla.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English