Bizi Takip Edin

Rusya

Ukrayna, Almanya, Avrupa: Putin dpa’ya ne cevap verdi?

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in dün, Petersburg Uluslararası Ekonomi Forumu’nda uluslararası haber ajanslarının yöneticileriyle yaptığı basın toplantısı, Putin için bile alışılmamış uzunluğu (Kremlin resmi sitesinde yayınlanan kısmı 50 kitap sayfasından fazla tutuyor) ve cevapların kapsamlılığıyla dikkat çekiyordu.

Harici, Putin’in konuşmasının ana hatlarını sunduğu çok iyi bir özet çıkardı; bu özet mutlaka dikkatle okunmalı ve arşivlenmeli.

Bununla birlikte dpa’nın haber servisi şefi Martin Romanczyk’un sorusu ve Putin’in bu soruya verdiği çok uzun cevap üzerinde de ayrıntılı olarak durmak gerek; zira bu cevap, Kremlin’in Ukrayna’daki çatışmaya, Berlin yönetimine, Almanya’nın siyasi elitine ve Rusya-Almanya ilişkilerinin geleceğine bakışını açık seçik gösteriyor.

Putin: Bu savaşı biz başlatmadık

13 Şubat 2023’te, yani sıcak çatışmanın başlamasından sadece 11 gün önce “Olası bir çatışma üzerine düşünceler” başlığı altında şöyle yazmıştım:

“Ukrayna krizi, sadece Rusya’dan ibaret değil. Bu kriz… Almanya’yı Rusya ile düşman bir kampa girmeye itiyor, zira Almanya’nın sanayi sermayesine haddini bildirmek zorunda. … Alman sanayi sermayesinin bugün kendi bağımsız menfaatlerini Yeşiller’in iktidar ortağı olduğu bir siyasi kombinezonda hiç değilse kısa vadede gerçekleştirmesi, bütünüyle imkânsızdır.”

O yazıdaki diğer başlıklar gibi bu öngörü de eksiksiz doğrulanmıştır. Bu doğrulamanın nedeni, çoğu zaman sanıldığı gibi Almanya devletinin (veya Avrupa’daki başka herhangi bir devletin) yöneticilerinin hain olmasından (buna kuşku yok) kaynaklanmıyor. Burada söz konusu olan şey küresel mali oligarşinin menfaatleridir ve bu menfaatler yerel sanayi sermayeleriyle çatıştığında birinciler kazanıyor. Almanya’da olan tam olarak budur. Siyasi temsilcilerin iradeleri ancak tali bir önem taşır. Bugün sıklıkla unutuluyor: Almanya’da “trafik lambası koalisyonunun” kuruluş protokolünde Almanya’nın çatışma bölgelerine silah sevkiyatının yasaklanması maddesi de vardı. Daha 24 Şubat’tan önce ilk defa dpa, bu protokol maddesinin ne kadar yanlış olduğunu ispatlamaya girişti. Arkasının nasıl geldiğini biliyoruz.

Birçok defa, şansölyeyi Kafka’nın unutulmaz kahramanına benzettim: “Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.” Şansölye ise herhangi bir böcekten, mesela tahtakurusu veya hamamböceğinden çok solucanı andırıyor; çünkü bütün sandalyelerde birden oturmaya çalışırken hepsinden düşüp yerlerde sürünmeye başladı. Batı ülkelerinin yöneticileri irade sahibi rolü yapmayı çok seviyorlar (özellikle banker kökenli olanlar bu konuda çok daha ihtiraslı); oysa bunların hiçbiri bağımsız irade sahibi değildir; bunların hepsi çoktan vasallaşmış devletlerin sözümona yöneticileri olmaktan fazlası değildir; bunların hepsi temsilcisi oldukları sınıfların menfaatleri küresel mali oligarşinin menfaatiyle çatıştığında ikincisinin karşısında boyun kırıp solucana dönüşür.

Başka deyişle, “hayret, neden bağımsızlıktan vazgeçiyorlar?” sorusu yanlış bir sorudur; doğru soru şudur: “siyasi bağımlılık, sömürü pastasından daha ballı dilimler vaat ediyorsa eğer bağımsızlıktan neden vazgeçmesinler?”

Ama beri yandan sınıf mücadelesi devam ediyor; yüzyıllara dayanan demokratik hakları bir bir budanan halklar var; sınıflar ve katmanlar var; bu yıkımın hangi yoldan devam edeceği belirsiz.

Alman sanayi sermayesiyle ilgili Putin’in gözlemleri eksiksiz doğrudur: Almanya’da hızla bir sanayisizleştirme yaşanıyor; bu süreç en başında, küresel mali oligarşinin yerli sanayiye ABD’ye veya başka ülkelere taşınarak ve militarize olarak birikimini daha hızlı bir tempoyla artırma vaadi ve dayatması yüzünden Alman sanayi sermayesinin de ağzının suyunu akıtmıştı; ne var ki işler istedikleri gibi yürümüyor, başka ülkelerde sanayi yatırımları Alman sanayisinin geleneksel rekabet yeteneğini boğuyor. Ama bu arada “atı alan Üsküdar’ı geçmiş” oluyor.

Almanya’da olan biten her şeyin altında bu vardır. Çünkü tam da bu durum çok katmanlı bir sınıf mücadelesini tetikliyor — sosyal-demokratların kitle tabanının hızla çözülmesi ve partinin çürümesi bunun sonucudur (kimse aslı daha ucuzken kalitesiz imitasyona para vermez), yeni neoliberal faşizmin koçbaşı Yeşiller az çok yerinde sayıyor, aslında Yeşiller, CDU/CSU ile AfD fiilen aynı kaynaklardan besleniyor — bunların vaatlerinin tek anlamı, yeşillerin tetiklediği siyasette militarizasyon ve faşizm eşiğinin aşılması süreci devam ederken ekonominin militarizasyonunu hızlandırmaktan ibarettir.

Almanya’da tek gerçek alternatif, öyle görünüyor ki, Wagenknecht hareketidir; ancak onu da boğmak için ellerinden geleni yapacaklardır.

Ama bir giriş olmaktan çıkıp ayrı bir yazı haline gelen cümlelere son verelim ve bu konuyu genişletmeyi başka bir yazıya bırakalım.

* * *

Romanczyk’un Putin’e sorusunun son cümlesi şöyleydi:

“Siz Ukrayna’ya silah sevkiyatı kararı aldıktan sonra sayın şansölyeyi bir şekilde uyardınız mı, ihtar veya tehdit ettiniz mi?”

Putin’in uzun cevabı şöyle:

“Alman yönetiminde Alman menfaatlerini savunan hiç kimse yok”

Neden tehdit ettiğimize karar verdiniz? Biz kimseyi tehdit etmiyoruz, hele de başka bir devletin başını. Bu çok kötü bir üslup.

Bizim şu veya bu meseleyle ilgili kendi tutumumuz var. Avrupa devletlerinin, bu beyanda Almanya’nın, Ukrayna’da meydana gelen olaylarla ilgili tutumunu da biliyoruz.

Herkes Ukrayna’daki savaşı Rusya’nın başlattığını düşünüyor. Ama hiç kimse, altını çizmek isterim: batıda, Avrupa’da hiç kimse, bu trajedinin nasıl başladığını hatırlamak istemiyor. Ukrayna’da devlet darbesiyle, anayasaya karşı devlet darbesiyle başladı. İşte savaşın başlangıcı. Bu darbeden Rusya mı suçlu? Hayır. Bugün Rusya’yı suçlamaya çalışanlar, Polonya, Almanya ve Fransa dışişleri bakanlarının Kiev’e gittiklerini ve iç siyasi krizin çözülmesiyle ilgili belgeye krizin barışçıl, anayasal yoldan çözülmesi için garantör olarak imzalarını koyduklarını unuttular mı? Avrupa’da, bu meyanda Almanya’da da hatırlamak istemiyorlar bunu. Hatırlasalar şu soru doğacak: belgenin diğer imzacıları gibi o zamanki Almanya federal cumhuriyeti yönetimi de neden Ukrayna’da devlet darbesi yapan kişilerden hukuki anayasal alana dönmelerini talep etmedi? Muhalefetle o zamanki mevcut iktidar arasındaki mutabakatların garantörü olarak yükümlülüklerini neden ihmal ettiler? Olanlardan, iktidarın anayasa dışı yoldan ele geçirilmesini kışkırtan ABD’deki güçlerle birlikte onlar da suçlu. Bunun arkasından ne geldiği bilinmiyor mu? Bunun arkasından Kırım’da yaşayanların Ukrayna bünyesinden çıkma kararı geldi, Donbass’ta yaşayanların Kiev’de devlet darbesi yapanlara boyun eğmeme kararı geldi. İşte bu çatışmanın başlangıcı.

Sonra Rusya barışçıl yoldan çözüm formülü bulmak için her tür çabayı gösterdi; 2015’te Minsk’te Minsk mutabakatlarını imzaladık; bunlar da, yeri gelmişken, BM Güvenlik Konseyi kararıyla onaylandı. Uygulanması gereken belge buydu. Ama hayır, bu problemi silahlı yoldan örtmeye karar verdiler. Ukrayna’nın güneydoğusundaki sivil halka karşı topçu, tank, hava kuvvetleri kullanımı başladı. Nedense ne Almanya’da, ne diğer Avrupa ülkelerinde, ne ABD’de hiç kimse, tekrar ediyorum hiç kimse bunları hatırlamak istemiyor.

Biz Minsk mutabakatlarının imzalanmasına katkıda bulunduk, ama kimsenin kimsenin bunları uygulama niyeti olmadığı açığa çıktı. Eski Almanya şansöliyesi de, eski Fransa devlet başkanı da bunu kamuoyu önünde açıkladılar.

Sayın Romanczyk, bunu nasıl anlamalı? Kamuoyu karşısında, Minsk mutabakatlarını yerine getirmeye niyetleri olmadığını, sadece Ukrayna’yı silahlandırmak ve askeri eylemlerin devam etmesine yönelik şartları yaratmak için imzaladıklarını söylediler. Bizi aptal yerine koydular. Öyle değil mi? Olanlar başka nasıl açıklanabilir?

Sekiz yıl boyunca bu problemin barışçıl yoldan çözümüne ulaşmak için çabaladık. Sekiz yıl!

Bir defasında eski şansölye (Merkel — b.n.) bana şöyle demişti: “Biliyor musun, Kosova’da biz, NATO, evet, o zaman Güvenlik Konseyi kararı olmaksızın harekete geçtik. Ama sekiz yıldır kan dökülüyordu, Kosova’da.” Burada Donbass’ta Rus insanlarının kanı dökülürken bu kan değil de su muydu? Kimse bunu düşünmek, bunu belirtmek istemiyordu.

Nihayetinde, Ukrayna’da o zamanki yetkililer, Minsk mutabakatlarının tek bir maddesinin bile hoşlarına gitmediğini açıkladıklarında, dışişleri bakanı da, “Yapmayacağımız neymiş?” dediğinde bir şeyler yapmak zorunda kaldık.

Bu topraklarda iktisadi ve sosyal çöküntü başlamıştı, anlıyor musunuz? Sekiz yıl. Cinayetlerden, insanların: kadınların, çocukların devamlı öldürülmesinden ise hiç söz etmiyorum.

Ne yapmaya mecbur kaldık? Onların bağımsızlığını tanımaya mecbur kaldık. Neredeyse sekiz yıl bağımsızlıklarını tanımamıştık. Hep barışçıl yoldan anlaşabileceğimizi ve bu meseleyi çözebileceğimizi bekliyorduk. Sekiz yıl! Kimsenin barış mutabakatı filan hayata geçirmeyeceğini açıkladıklarında ne yapmaya mecbur kaldık? Bunu yaptırmak için silah yoluyla girişimde bulunmaya mecbur kaldık.

Bu savaşı biz başlatmadık. Savaş 2014’te devlet darbesinden ve bu devlet darbesini kabul etmeyenleri top mermileriyle bastırma girişiminden sonra başladı.

Şimdi, uluslararası olayları, uluslararası hukuku takip edenler için. Sonra ne oldu, biz ne yaptık? Sekiz yıl boyunca tanımadık. Minsk’teki barış mutabakatlarının hayata geçmesinin kaderde yazılı olmadığını anladığımızda ne yaptık? Lütfen, herkesin dikkatini rica ediyorum: bu kendi kaderini ilan eden cumhuriyetleri tanıdık. Bunu uluslararası hukuk açısından yapmaya hakkımız var mıydı, yok muydu? BM Şartının birinci maddesinin dediğine göre, vardı. Bu, milletlerin kendi kaderini tayin hakkıdır. BM Uluslararası Adalet Divanı, bağımsızlık ve öz yönetim meselesinin çözümünde, eğer herhangi bir ülkenin herhangi bir toprak parçası böyle bir karar alırsa, bu devletin en yüksek organına başvuruda bulunma yükümlülüğü olmadığı kararını almıştı. Bütün bunlar Kosova’yla ilgili yapılmıştı. BM Uluslararası Adalet Divanı’nın kararı var, orada şöyle yazılı: eğer herhangi bir toprak parçası bağımsızlık kararı alırsa bu hakkın hayata geçirilmesi için izin almak üzere başkente başvurmak zorunda değildir. Eğer öyleyse, BM mahkemesi kararında da öyle olduğu yazılı, demek ki o sırada tanınmamış olan cumhuriyetlerin, Donetsk ve Lugansk’ın bunu yapma hakkı vardı. Onlar da bunu yaptılar; peki bizim bu cumhuriyetleri tanıma hakkımız var mıydı? Elbette vardı. Olmaz mı? Biz de onları tanıdık. Sonra anlaşma imzaladık. Onlarla anlaşma imzalama hakkımız var mıydı? Tabii ki evet. Anlaşma, bu cumhuriyetlere saldırı halinde yardımda bulunmayı öngörüyordu. Ama Kiev bizim sekiz yıl boyunca tanımadığımız bu devletlere karşı savaş yürütüyordu. Sekiz yıl.

Tanımaya hakkımız var mıydı? Vardı. Sonra BM Şartı 51’inci madde uyarınca onlara yardımda bulunduk. Biliyor musunuz, kim ne derse desin, ben sayın Guterres’e de aynısını, dosdoğru bu mantığı söyledim — adım adım. Burada hata nerede? Uluslararası hukukun ihlali nerede? Böyle bir şey yok, eğer uluslararası hukuk açısından konuşuyorsanız ihlal yok.

Evet, sonra şu cevabı duyuyoruz: olsun, ama siz saldırdınız. Biz saldırmadık, biz kendimizi koruduk, herkes anlasın. Savaşa ilk adımı anayasa karşıtı kanlı devlet darbesini teşvik edenler attı.

Şimdi, silah sevkiyatı konusu. Bir çatışma bölgesine silah sevkiyatı her zaman kötüdür. Bilhassa da bu, sevkiyatı yapanların sadece silah sevk etmekle kalmayıp silahları idaresini de elinde bulundurmasıyla ilişkili olduğunda; bu çok ciddi ve çok tehlikeli bir adımdır. Siz de biz de biliyoruz ki Almanya’da bu inkar edilmiyor (gerçi basına nasıl düştüğünü bilmiyorum): bir Bundeswehr generali nereye nasıl bir saldırı yapılacağını tartışıyor: Kırım köprüsüne mi yoksa Rusya topraklarındaki başka bir tesise mi — üstelik Rusya’ya ait olduğundan kimsenin kuşkusu olmayan toprak parçalarında.

Ukrayna topraklarında Alman yapımı ilk Alman tankları göründüğünde bu Rusya’da moral ve etik bir şok yarattı, çünkü Rusya toplumunda Almanya’ya yönelik tutum her zaman çok iyiydi. Çok iyiydi. Bugün ise Rusya topraklarındaki tesislere saldırı düzenleyebilecek bir takım füzeler de ortaya çıkacağı söylenirken bu elbette Rusya-Almanya ilişkilerini kesinkes tahrip ediyor. Ama, ünlü Alman siyasetçilerinden birinin dediği gibi, Almanya’nın İkinci Dünya Savaşından sonra hiçbir zaman kelimenin tam anlamıyla egemen bir devlet olmadığını biliyoruz. Sayın Scholz ile temas halindeydik, devamlı görüşüyorduk, federal hükümetin çalışmasının niteliğiyle ilgili bir değerlendirme yapmak istemiyorum şimdi, ama bu değerlendirmeyi Alman halkı, Alman seçmeni yapıyor. Yakında Avrupa Parlamentosu seçimleri var; bakalım ne olacak orada. Bildiğim kadarıyla — ben elbette kayıtsız değilim Almanya’ya, orada ülke içinde herhangi bir zorluğa maruz kalmamaları için temas etmemeye çalıştığım birçok dostum var, onlarla ilişkilerimi sürdürmemeye çalışıyorum — bu insanları uzun yıllardır tanıyorum, güvenilir dostlar olduklarını biliyorum, Almanya’da böyle dostlarım da çok. Kısacası, Almanya’da siyasi arenada güç dengesini biliyorum; anladığım kadarıyla, yanılmıyorsam, CDU/CSU şu anda yüzde 30 civarında, sosyal-demokratlar yüzde 16 civarında, AfD yüzde 15 oldu, geri kalanları ise düşüyor. Bu, seçmenin cevabı. Almanların ruh hali, Alman halkının ruh hali.

Almanya’nın savunma alanında, genel olarak güvenlik alanında bağımlılığını anlıyorum. Siyaset, enformasyon siyaseti alanında bağımlılığını da anlıyorum; çünkü orada nereye baksanız, hangi büyük yayın kuruluşu olursa olsun nihai hak sahibi okyanus ötesinde, Amerikan fonlarından biri. Şükür öyle; Amerikan fonlarını bu siyaseti sürdürdükleri için alkışlıyorum; harikalar, Avrupa’nın enformasyon mecrasını kendi menfaatleri açısından sımsıkı ellerinde tutuyorlar. Üstelik kendilerini, burunlarını göstermemeye çalışıyorlar.

Bütün bunlara tamam. Ama nüfuz muazzam, buna karşı koymak da çok güç. Buna da tamam. Ama bir takım elementer şeyler var — bu elementer şeyler hakkında konuşmalıyız. Bugünkü Alman yönetiminde Alman menfaatlerini savunan hiç kimsenin olmaması tuhaf. Biliniyor: Almanya’nın tam bir egemenliği yok, ama Almanlar, varlar. Onların menfaatlerini de hiç değilse birazcık düşünmek gerek.

Bakın: talihsiz boru hatları Baltık denizinin dibinde havaya uçuruldu. Kimse kızmadı bile: öyle olması gerekiyordu, oldu. Biz Avrupa’ya Ukrayna toprakları üzerinden gaz sevkiyatı yapıyoruz, dahası buna devam edeceğiz. Bunu yapıyoruz. Orada iki boru hattı sistemi vardı; birini Ukrayna tarafı kapattı, vanayı çevirdi, kapattı ve bitti; oysa bunun için bir neden bulunmuyor. Sadece bir boru hattı sistemini bıraktılar — peki. Ama oradan Avrupa’ya gaz gidiyor mu, gidiyor; Avrupalı tüketiciler de bu gazı alıyor. Türkiye üzerinden de Türk Akım’dan — gene bizim gazımız Türk Akım’dan Avrupa’ya gidiyor, Avrupalı tüketiciler onu da alıyor.

Peki, Kuzey Akım’ın bir borusunu havaya uçurdular, ama Kuzey Akım’ın diğer borusu, tanrıya şükür, hayatta. Almanya neden bu borudan bizim gazımızı almak istemiyor? Bunun mantığının ne olduğunu biri açıklayabilir mi? Ukrayna üzerinden alınabilir, Türkiye üzerinden alınabilir, ama Baltık denizinden alınamaz. Bu ne saçmalıktır? Bunun hiçbir formel mantığı yok, anlamıyorum.

Avrupa artık hiç gaz almamalı deselerdi neyse. Peki, tamam, üstesinden geliriz, Gazprom üstesinden gelir. Ama buna ihtiyacınız yok; sizin okyanus ötesinden getirdikleri üç kat pahalı sıvılaştırılmış gazı almanız lazım. Peki sizin “ekolojistleriniz” ne güne duruyor, sıvılaştırılmış doğalgazın nasıl temin edildiğini bilmiyorlar mı? Hidrolik kırılma yoluyla. Bu gazın üretildiği ABD’de yaşayanlara sorun; orada musluklardan bazen su yerine çamur akıyor. Sizin hükümetteki “ekolojistleriniz” bunu bilmiyor mu? Herhalde biliyorlardır.

Polonya da işe girişti ve Yamal-Avrupa’daki kendi vanasını kapattı. Almanya’ya gaz Polonya üzerinden gidiyordu. Biz kapatmadık; Polonyalılar kapattılar bunu. Enerji alanındaki ilişkilerimizin kesilmesinin Almanya ekonomisi üzerine etkisinin sonucunu siz benden daha iyi biliyorsunuz. Bu üzücü bir sonuç. Birçok büyük sanayi işletmesi ayak basacak bir yer arıyor, yeter ki Almanya toprakları olmasın. ABD’de açılıyorlar, Asya’da açılıyorlar. Ama üretim şartları öyle ki rekabet edemez hale geliyorlar. Üstelik bu genel olarak Avrupa ekonomisi için de ağır sonuçlar doğurabilir, çünkü Almanya ekonomisi (diğer Avrupalıları gücendirmek için değil; herkes iyi biliyor bunu) Avrupa ekonomisinin lokomotifi. Aksırıp tıksıracak olsa bütün diğerleri gribe yakalanır. Fransa ekonomisi de şu anda resesyon sınırında, bunu da herkes biliyor. Alman ekonomisi daha da düşüşe geçerse bütün Avrupa’yı sarsar.

Ben bir takım Avrupa-Atlantik bağlarının tahribi çağrısı yapmıyorum, bunu istemiyorum, yoksa başlayacaklar (siz veya başkası), birileri dediklerimi duyup diyecek ki: işte, Avrupa-Atlantik dayanışmasında bölünme çağrısı yapıyor. Hayır, bu değil; dinleyin, bence sizde yanlış bir siyaset var, her adımında fena halde yanlış. Bence şu anda olanlar ABD için de büyük, devasa bir yanlış. Liderliğini koruma arzusu yüzünden, üstelik de şimdi yaptıkları gibi, kendine zarar veren vasıtalarla. Ama Avrupa için daha da kötüsü. Evet, şöyle demek mümkün: “Sizi burada, burada ve burada destekliyoruz, ama bu da bizim. Dinleyin, eğer kendi ekonomimizi baltalarsak bu herkes için kötü olur. Bunu asla yapmamak gerek, biz karşıyız, bu bir tabu, sakın denemeyin.”

Ama bugünkü federal hükümet bunu yapmıyor. Ben, dürüst olmak gerekirse, bu davranışın ne mantığı var diye bazen hayrete düşüyorum. Peki, Rusya ekonomisini baltalamaya niyetlendiler, üç-dört, altı ay içinde bunun olacağını sandılar. Ama herkes bunun olmadığını görüyor. Geçen yıl ekonomideki büyüme yüzde 3,4’tü, bu yıl ilk çeyrekte Rusya ekonomisinin büyümesi yüzde 5,4 oldu. Dahası, Dünya Bankası da uluslararası mali-iktisadi örgütlerin verilerine dayanarak yeniden hesaplama yaptı (önümüze hedef koymuştuk) — dünyada satın alma gücü paritesi açısından beşinciydik; önümüze dördüncü sıraya yükselme hedefini koymuştuk. Dünya Bankası geçtiğimiz günlerde, daha geçen hafta sanırım, GSYH’mızı hesapladı ve Japonya’yı geçtiğimiz sonucuna vardı. Dünya Bankası’nın görüşüne göre Rusya bugün satın alma gücü paritesinde dünyanın dördüncü ekonomisi. Yani hedefe ulaşıldı.

Elbette önemli olan bu değil; bu kendi başına bir hedef değil. Tempoyu, ileriye hareketi korumak önemli, bu da şimdilik gerçekleşiyor. Neden söylüyorum bunları? Övünmek için değil; bizi engellemeye, zarar vermeye, gelişmemizi frenlemeye çabalayanların, yaptıklarının bizden çok kendilerine zarar verdiğini anlaması için. Bunu anlayıp bir takım çıkarımlar yapmalı ve davranışlarını bir şekilde düzeltmeliler. Kendileri için, sevdikleri için. Ama hayır, bu olmuyor.

Kimseyi gücendirmek istemiyorum, ama kararları alan kişilerin profesyonel hazırlık seviyesi, bu beyanda Almanya’dakiler de, benim görüşüme göre daha iyisinin arzu edilmesine yol açıyor.

Rusya

Çin ve Rusya’dan 2030 hedefli yapay zeka adımı

Yayınlanma

Rusya ve Çin yüksek mahkemeleri, yargı süreçlerinde yapay zekanın ortaklaşa kullanılması ve adli işbirliğinin güçlendirilmesi için süresiz bir anlaşma imzaladı. Rusya’da mahkemelerin yüzde 95’ine 2030 yılına kadar yapay zeka sistemleri entegre edilecek; Çin’de ise yılda 45 milyon davanın görüldüğü yargı ağı algoritmalarla destekleniyor.

Rusya ve Çin, yargı sistemlerinde yapay zeka teknolojilerinin ortaklaşa kullanılması ve adli işbirliğinin genişletilmesi konusunda uzlaştı.

Rusya Yüksek Mahkemesi Başkanı İgor Krasnov, Çin Yüksek Halk Mahkemesi Başkanı Cang Cün’ün davetiyle Pekin’e giderek iki ülke yargısı arasındaki işbirliği anlaşmasını yeniledi.

Krasnov, çarşamba günü gerçekleşen görüşmede bu tür temasların taraflar arasında eşgüdüm sağladığını belirterek imzalanan belgenin ilişkileri niteliksel açıdan yeni bir aşamaya taşıdığını ifade etti.

Çin Yüksek Halk Mahkemesi Başkanı Cang Cün ise Moskova ile Pekin arasındaki bağların çalkantılı dünyada dengeleyici bir güç niteliği taşıdığını dile getirdi; suçla ortak mücadele ve adalet alanındaki deneyim paylaşımında önemli başarılar elde edildiğini kaydetti.

Süresiz olarak imzalanan yeni metin; 1998 ve 2006 yıllarındaki işbirliği anlaşmaları ile 2018 tarihli mutabakat zaptının yerini alıyor.

Belge uyarınca taraflar deneyim, analiz ve içtihat paylaşımına gidecek, yargı idaresi ile insan haklarının korunması başlıklarında ortak çalışmalar yürütecek ve Şanghay İşbirliği Örgütü, Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği ile BRICS gibi uluslararası platformlarda adımlarını koordine edecek.

Belge kapsamındaki talep ve temasların uluslararası adli yardım niteliği taşımadığı da kayda geçirildi.

Yargıda yapay zeka entegrasyonu hız kazanıyor

Görüşmelerde adalet sistemlerinin dijital dönüşümü öne çıkan başlık oldu. Ziyareti, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in belirlediği yakınlaşma çizgisinin doğal bir adımı olarak nitelendiren Krasnov, ticari, ekonomik ve teknolojik ilişkilerin zirveye ulaştığı bir ortamda yargı organlarının vatandaşların ve iş dünyasının haklarını hızlı ve adil biçimde koruma güvencesi sunması gerektiğini belirtti.

Krasnov, Çin Yüksek Halk Mahkemesinin eylül ayı başında yayımladığı yargıda yapay zeka kullanımına dair yasal düzenleme belgesine de değindi.

Rus yargısının başındaki isim, bu adımın üretken yapay zeka servislerinin denetimsiz gelişim dönemini sona erdirdiğini ve teknolojinin kişisel güvenlik üzerindeki sınırlarını çizdiğini savundu.

Çin Yüksek Halk Mahkemesi Başkanı Cang Cün, ülkesinde mahkemelerin yılda 45 milyon dosyaya baktığını ve yargıç başına yaklaşık 400 dosya düştüğünü bildirdi.

Cang, son iki yılda farklı kademelerdeki mahkemeleri yapay zeka destekli tek bir ağ altında toplamayı başardıklarını aktardı.

Rusya Yüksek Mahkemesinde ise Yargı Yetkinlikleri Merkezinin yürüttüğü Yargı Sürecinde Yapay Zekanın Uygulanması Konsepti uygulanıyor.

Karar alma süreçlerinde yargıcın belirleyici rolünün korunması dahil olmak üzere Rus belgesindeki temel ilkelerin Çin’in uygulamalarıyla büyük ölçüde örtüştüğünü dile getiren Krasnov, daha önce Rus yargı sisteminde beş ayrı yapay zeka modelinin devrede olduğunu açıklamıştı.

Rusya’nın hazırladığı plana göre 2030 yılına kadar mahkemelerin yüzde 95’inde karar taslaklarının hazırlanması ve risklerin tespiti amacıyla yapay zeka ağları devreye alınacak.

Nihai kararın yargıçta kalacağı bu sistemle adalete erişimin kolaylaştırılması, şeffaflığın artırılması, rutin süreçlerin otomatikleşmesiyle iş yükünün hafifletilmesi ve insan kaynaklı hataların azaltılması hedefleniyor.

Rus mahkemelerindeki algoritmalar gelen evrakın kaydı, belgelerin incelenmesi, dava kategorisi ile görevli mahkemenin tayini ve mevzuata uygunluğun denetlenmesi gibi görevleri üstlenecek.

Sistem ayrıca dosyaları karmaşıklık düzeyine göre sınıflandıracak, materyalleri indeksleyecek ve dosyaları iş yükü ile uzmanlık alanlarına göre yargıçlar arasında paylaştıracak.

Krasnov, Pekin temasları sırasında Çin Yüksek Halk Mahkemesi bünyesinde 2019 yılında kurulan Akıllı Mahkeme Laboratuvarını inceledi.

Bu birim, Yüksek Halk Mahkemesi, Çin Yargı Büyük Veri Araştırma Enstitüsü ve yazılımları geliştiren iFlytek, Tencent ve Alibaba gibi teknoloji şirketleri arasında koordinasyon sağlıyor.

Yüz milyonlarca hukuki belgeden oluşan bir veri tabanı üzerinde çalışan laboratuvar, dosyaların otomatik taranmasını, özet çıkarılmasını, mevzuat taramasını ve emsal kararların derlenmesini sağlayan yapay zeka platformunun işleyişini yürütüyor.

Sistemler aynı zamanda ses tanıma teknolojisiyle duruşma tutanaklarını hazırlıyor ve karar taslağı şablonları üretiyor.

Algoritmaların kendi başına hüküm kurması ya da yargıcın yerine geçmesi etik kurallar gereğince yasaklanmış durumda.

Ancak kurulan uçtan uca denetim sistemi nedeniyle yargıçlar algoritmanın tavsiyelerini gerekçesiz biçimde göz ardı edemiyor.

Büyük veri analizine dayanan sistem bir yargıcın vermeyi tasarladığı kararın ülke genelindeki yerleşik içtihattan belirgin biçimde saptığını belirlerse yargıç kendi kararında ısrar edebiliyor.

Fakat bu durumda yargıcın karara neden katılmadığına dair ayrıntılı yazılı gerekçesini dijital yargı yönetimi sistemine kaydetmesi zorunlu tutuluyor.

Okumaya Devam Et

Rusya

Moskova’dan ABD’ye şartlı yeşil ışık: Taviz yok, teklife açığız

Yayınlanma

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ABD’li temsilcilerin getireceği teklifleri ekonomik açıdan faydalı olması halinde değerlendirebileceklerini ancak hiçbir siyasi taviz vermeyeceklerini açıkladı. Oslo’daki Ukrayna müzakerelerine katılan ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un 21 Ekim’de Petersburg’a geçmesi bekleniyor.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ABD Başkanı Donald Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff ile Jared Kushner’dan gelecek ekonomik ve finansal teklifleri değerlendirmeye açık olduklarını, ancak bunun karşılığında herhangi bir siyasi taviz verilmeyeceğini açıkladı.

Diplomatik hizmete yeni başlayan üniversite mezunlarıyla bir araya geldiği toplantıda konuşan Lavrov, Rusya’nın temel yaklaşımını şu sözlerle dile getirdi:

“Ne teklif edeceklerini göreceğiz. Bize ekonomik ve finansal açıdan yarar sağlayan bir öneri getirirlerse neden olmasın? Ancak bu, bizim açımızdan hiçbir siyasi taviz verilmeden ve bizi tüm küresel meselelerde ‘kurtaracak’ bir siyasi yakınlık beklenmeden yapılmalı. Yalnızca kendimize güvenmeliyiz.”

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov da daha önce yaptığı açıklamada, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ABD’li müzakereciler arasında yakın zamanda bir görüşme organize edilmesini umduklarını kaydetmişti.

Amerikan tarafıyla temasları her seferinde çok önemsediklerini belirten Peskov, arabuluculuk çabalarını takdirle karşıladıklarını aktardı.

Witkoff Oslo müzakerelerinin ardından Rusya’ya geçiyor

Lavrov’un bu çıkışı, Ukrayna’daki savaşı sonlandırma amacıyla Norveç’in başkenti Oslo’da düzenlenen yeni müzakere turu sırasında geldi.

20 Ekim’de başlayan temaslara Witkoff’un yanı sıra Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, Norveç Başbakanı Jonas Gahr Støre ve Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb katıldı.

The New York Times gazetesi, ABD heyetinin Oslo’daki temaslarda Ukrayna liderini Rusya ile bir uzlaşıya varmak adına toprak tavizlerini kabul etmeye ikna etmeye çalışacağını yazdı.

Müzakerelerin ardından basın toplantısı düzenleyen Norveç Başbakanı Støre ise Witkoff’un 21 Ekim Çarşamba günü Rusya’yı ziyaret edeceğini ve temaslarını Petersburg kentinde sürdüreceğini bildirdi.

Moskova yönetimi çatışmanın barışçıl çözümü konusunda müzakerelere hazır olduğunu yineliyor.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Ukrayna ile görüşmelerin İstanbul mutabakatları temelinde yürütülebileceğini, ancak tarafların Moskova ile Washington arasında Anchorage’da varılan uzlaşıları, temas hattındaki askeri durumu ve Rusya’nın daha önce ilan ettiği koşulları dikkate alması gerektiğini ifade etmişti.

Trump: Ukrayna anlaşma istemek zorunda, yoksa sonuç kötü olacak

Donald Trump, Ukrayna ve Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin savaşı sonlandırmayı ve Putin ile bir anlaşmaya varmayı “istemek zorunda olduğunu” söyledi. Trump, bunun gerçekleşmemesi durumunda Ukrayna’daki tablonun çok daha kötüleşeceği uyarısını yaptı.

Gazetecilerin sorularını yanıtlayan Trump, “Ukrayna bu savaşı bitirmeyi bizzat istemeli, Zelenskiy bunu bitirmek istemeli; eğer bu olmazsa, bence sonuçlar çok kötü olacak” dedi. Kiev yönetiminin bir barış anlaşmasına ilgi göstermesi gerektiğini savunan ABD Başkanı, ABD ile Avrupa’nın Kiev’e destek için “büyük bir servet harcadığını”, Avrupa’nın ise “bundan artık gerçekten yorulduğunu” dile getirdi.

Rusya’yı “dev bir ülke” olarak tanımlayan Trump, cephedeki ağır kayıplara rağmen Moskova’nın “sınırsız insan kaynağına” sahip olduğunu, bu durumun Rus birliklerinin taarruzunu sürdürmesini sağladığını söyledi. ABD Başkanı, Rus ordusunun şimdiden Ukrayna topraklarının önemli bir bölümünü kontrolü altında tuttuğunu belirtti.

Trump, Rusya’nın Ukrayna’daki sivil hedeflere yönelik şiddetlenen bombardımanlarına dair de konuştu. BM verilerine göre yalnızca eylül ayında 328 Ukraynalı sivilin yaşamını yitirdiği ve 2 bin 105 kişinin yaralandığı saldırılara değinen Trump, savaşta çoğunlukla askerlerin öldüğünü savundu. Trump, “Şehirlerde sivillerin vurulduğu yerler var ama ölenler çoğunlukla genç askerler” dedi.

ABD’nin Ukrayna’ya çok şey verdiğini yineleyen Trump, buna karşılık “pahalı dizel yakıt dışında” hiçbir şey elde edemediklerini sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Rusya

Dört AEB ülkesinden rapor: Ermenistan’ın ayrılığı GSYİH’yi yüzde 15 eritebilir

Yayınlanma

Rusya, Belarus, Kazakistan ve Kırgızistan, AB ile yakınlaşan Ermenistan’ın Avrasya Ekonomik Birliği’nden ayrılması halinde karşılaşacağı ekonomik faturayı ortak bir raporla çıkardı. Değerlendirmede Ermenistan’ın gayrisafi yurt içi hasılasının yüzde 15,6 küçüleceği ve birlikle olan ticaretinin yüzde 55’ten fazla azalacağı hesaplandı.

Rusya, Belarus, Kazakistan ve Kırgızistan, Avrupa Birliği ile yakınlaşan Ermenistan’ın Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) üyeliğini askıya alması halinde karşılaşacağı ekonomik sonuçları inceleyen kapsamlı bir rapor hazırladı.

Rus hükümetinin paylaştığı belgede, Erivan yönetiminin Brüksel’e entegrasyon adımlarının yaratacağı ticari ve hukuki riskler ayrıntılı biçimde ele alınıyor.

Dört ülkenin 29 Mayıs 2026 tarihli ortak bildirisi doğrultusunda şekillenen çalışma, AEB üyesi devletlerin liderlerine sunulmak üzere Avrasya Ekonomik Komisyonu’na iletildi.

Milli gelir yüzde 15,6 eriyebilir

Raporda yer alan projeksiyonlara göre Ermenistan’ın birlikten ayrılması, ülke ekonomisinde sert bir sarsıntı yaratabilir.

Uzmanlar, ülkenin gayrisafi yurt içi hasılasının (GSYİH) yüzde 15,6, yani yaklaşık 4,6 milyar dolar küçüleceğini öngörüyor. Tüketimin yüzde 14,6 daralacağı hesaplanırken, enflasyonun baz seviyeye kıyasla 14,9 yüzde puan yükseleceği tahmin ediliyor.

Ticarete yönelik risklerin boyutu da raporda geniş yer tutuyor. Ermenistan’ın birlik ülkeleriyle yürüttüğü toplam ticaret hacminin yüzde 55’ten fazla gerileyeceği hesaplanıyor.

Özellikle ihracat cephesinde kaybın yüzde 65’i aşabileceği, ithalatın ise yarı yarıya düşebileceği belirtiliyor.

Gümrük kapıları ve kontroller geri dönüyor

Üyeliğin durdurulması halinde Ermenistan, AEB dışındaki üçüncü ülkelere uygulanan gümrük rejimine tabi tutulacak.

Bu durum, gümrük beyannamelerinin, fiziki kontrollerin, tarifelerin ve çeşitli kısıtlamaların yeniden devreye girmesi anlamına geliyor. Ayrıca Ermenistan tarafından düzenlenen ürün uygunluk belgelerinin geçerliliği sona erecek; ihracatçıların bu belgeleri diğer AEB ülkelerinden temin etmesi gerekecek.

Tarım ürünlerinde de sağlık, veterinerlik ve bitki sağlığı kontrolleri istisnasız uygulanacak.

Göçmen işçiler haklarını kaybedecek

Belgede Ermeni vatandaşlarının çalışma koşullarının ağırlaşacağı açıkça vurgulanıyor.

Ermenistan’dan gelen işçiler için kota sınırlamaları ile çalışma izni veya patent alma zorunluluğu geri getirilecek.

Birlik anlaşması kapsamında sağlanan sağlık hizmetleri ve sosyal güvenlik hakları, hem işçiler hem de aileleri için tamamen yürürlükten kalkacak.

Ayrıca Ermenistan, kamu ihalelerindeki ulusal muamele ayrıcalığını, ithalat gümrük vergilerinin ortak paylaşımındaki payını ve AEB’nin serbest ticaret anlaşması yaptığı pazarlara ayrıcalıklı erişim hakkını yitirecek.

Süreç Astana’daki zirvede başladı

Söz konusu raporu hazırlama kararı, Mayıs sonunda Astana’da düzenlenen AEB zirvesinde alındı.

Dört ülkenin liderleri, Erivan’ın AB rotasını birliğin ekonomik güvenliğine yönelik bir tehdit olarak değerlendirerek çalışmanın Aralık ayındaki Yüksek Avrasya Ekonomik Konseyi toplantısına yetiştirilmesini istemişti. Liderler o dönemde Ermenistan’a hızla referanduma gitme ve tercihini netleştirme çağrısı da yaptı.

Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan ise daha önce Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in de dile getirdiği gibi iki birliğe aynı anda üye olmanın imkansızlığını kabul etmişti.

Buna karşın Paşinyan, halk oylamasına gitmeden önce AB’ye resmi başvuru yapılmasını ve adaylık statüsü alınmasını savunuyordu. Paşinyan 24 Ağustos’ta resmi başvuru hazırlıklarının başladığını duyurmuş, gerekli reform takvimi belirlendikten sonra referandumun pratik bir anlam kazanacağını söylemişti.

Putin: “AB hakkınız ama AEB ile zorlaşır”

Putin, 1 Eylül’de Paşinyan ile gerçekleştirdiği görüşmede Ermenistan’ın AB’ye yönelme hakkı olduğunu teslim etti ancak bu adımın AEB içindeki işleyişi zorlaştıracağını belirtti.

Referandum çağrısını yineleyen ve çıkacak her sonuca saygı duyacağını söyleyen Putin, başka bir ekonomik birliğe katılım yasasını onaylamanın fiilen “AEB’den çıkış dilekçesi” vermek anlamına geldiğini ifade etti.

Paşinyan ise aynı temasta, Avrupa entegrasyonu yasasının kabul edilmesiyle birlikte referandum fikrinden fiilen vazgeçtiklerini aktardı.

Ermenistan Başbakanı, sivil toplum girişiminin parlamento tarafından reddedilmesi durumunda halk oylamasına ihtiyaç duyulacağını, ancak vekillerin tasarıyı doğrudan onayladığını dile getirdi.

Ermenistan Parlamentosu AB’ye katılım sürecini başlatan yasayı 26 Mart 2025’te kabul etmiş, Cumhurbaşkanı Vahagn Haçaturyan da düzenlemeyi 4 Nisan’da imzalamıştı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English