Dünya Basını
Ukrayna, yeşil dönüşüm ve göç krizi: Almanya’da AfD’nin yükselişi

“AfD’nin başarısına katkıda bulunan faktörler arasında halkın mevcut hükümetten memnuniyetsizliği ve Ukrayna savaşı ile enflasyon, iklim ve göç krizlerinin üst üste binen sonuçları yer alıyor.”
Çevirmenin notu: Almanya’da uzun soluklu Şansölye Angela Merkel ve CDU-CSU iktidarının ardından görevi 2021 federal seçimlerinde SPD-Yeşiller-FDP koalisyonu devraldı. Bu, Alman siyasetinde turbo-Amerikancılık dönemine işaret ediyordu; nitekim Ukrayna savaşı sırasında pasifist siyasetin temsilcisi Yeşiller, en savaş çığırtkanı tavrı aldı. Trafik lambası koalisyonu, Rusya’ya yaptırımlar nedeniyle petrol ve doğalgaz arzındaki azalma, “yeşil dönüşüm” kapsamında geleneksel hidrokarbonların terk edilmesi ve bu pahalı sürecin maliyetinin sıradan yurttaşa yüklenmesi gibi toplumsal ölçekte büyük tepkilere neden olan hamlelere girişti. Bu ortamda, söz konusu politikaların tam zıttı bir siyasi tavrın temsilcisi olan sağ parti Almanya için Alternatif (AfD) gözle görülür bir yükseliş yakaladı. AfD’nin yükselişi, özellikle ülkenin doğu eyaletlerinde hissediliyor. Aşağıda tercümesi verilen makale, Polonya hükümetinin fonladığı think-tank kuruluşu Doğu Araştırmaları Merkezi’nde [Ośrodek Studiów Wschodnich — OSW] Almanya ve Kuzey Avrupa Departmanı araştırmacısı olarak görev yapan Kamil Frymark tarafından kaleme alındı.
Çok yeşil, çok hızlı, çok pahalı: AfD Almanya’da popülerlik kazanıyor
Kamil Frymark, Centre for Eastern Studies (OSW)
20 Haziran 2023
Almanya için Alternatif’in (Alternative für Deutschland, AfD) popülaritesi, son kamuoyu yoklamalarında ikinci sıraya yerleşerek Şansölye Olaf Scholz’un SDP’si ile aynı seviyeye gelmesinin de teyit ettiği üzere artıyor ve bu durum Almanya’da büyük endişe yaratıyor. AfD’nin başarısına katkıda bulunan faktörler arasında halkın mevcut hükümetten memnuniyetsizliği ve Ukrayna savaşı ile enflasyon, iklim ve göç krizlerinin üst üste binen sonuçları yer alıyor. SPD-Yeşiller-FDP hükümet koalisyonu bu zorluklara karşı farklı ve çoğu zaman tutarsız yaklaşımlar sergiledi. Bu durum Scholz’un, popülaritesini artırmak amacıyla koalisyon içindeki tartışmalardan kaçınmasındaki kasıtlı edilgenlikle birleşti. Bu strateji belli bir noktaya kadar başarılı oldu ama şu anda başarısız oluyor ve sonuç olarak koalisyondaki durumdan Şansölye sorumlu tutuluyor. AfD bundan faydalanırken aynı zamanda Almanların çoğunun hükümetin iklim politikasının bir parçası olarak uygulanan değişikliklerin hızına ilişkin korkularından da istifade ediyor. Parti, bunun yanında Almanya’ya dönük aşırı göçmen akınına ve Ukrayna’ya daha fazla destek verilmesine karşı çıkan seçmenlerin de savunucusu konumunda. AfD’nin yüzde 30’un üzerinde bir oy oranıyla anketlerde başı çektiği ve basit marjinal bir hareket olarak değil, “herkesi kucaklayan” ya da kitlesel bir parti olarak görüldüğü doğu eyaletlerinde yaşayanlar bu konulara bilhassa duyarlı. Bu durum Saksonya, Brandenburg ve Thüringen’de 2024 sonbaharında yapılması planlanan ve 2025’teki Federal Meclis seçimlerinden önceki son seçim sınavı olacak parlamento seçimleri göz önüne alındığında özellikle önemli.
Oy kullanma hakkına sahip Almanların yüzde 20’si federal seçimlerde AfD’yi desteklemeye hazır olduklarını beyan ettiler. Partiye yönelik onay oranları bir yılı aşkın süredir yükseliyor. Anketlere göre şu anki destek seviyesi yüzde 20 (2021 federal seçimlerinde yüzde 10,3 idi), yani görevdeki Şansölye’nin partisini yakalıyor ve hatta bazı anketlere göre tarihte ilk kez onun önünde yer alıyor. AfD 2017’den bu yana Federal Meclis’te yer alıyor ve bu oranlar AfD’ye desteğin yüzde 18’e ulaştığı Ekim 2018’den bu yana elde ettiği en yüksek oranlar. O dönemde AfD, ülkeyi yöneten Hıristiyan Demokrat partiler, Şansölye Angela Merkel’in CDU’su ve CSU arasındaki göç politikası konusundaki anlaşmazlığın bir sonucu olarak popülerlik kazanmıştı.[1]
AfD’ye verilen destekteki mevcut artış, ayrıca hükümet koalisyonu içindeki anlaşmazlıkların da bir sonucu ve bazı seçmenlerin hükümetin göç ve iklim krizleri sırasındaki politikasını ve Ukrayna’ya yardım konusundaki yaklaşımını protesto etme arzusunun tezahürü. Bir diğer önemli faktör de Almanların çoğunun CDU’nun SPD-Yeşiller-FDP koalisyonuna gerçek bir alternatif sunmadığı yönündeki inancı. Katılımcıların sadece yüzde 22’si Hıristiyan Demokratların bu koşullarda daha iyi bir performans sergileyebileceğine inanırken, yüzde 25’i daha kötü bir performans sergileyebileceğini düşünüyor. Almanların yüzde 48’i mevcut koalisyonun yönetimi ile CDU’nun yer alacağı olası bir kabinenin yönetimi arasında herhangi bir fark görmüyor (Forschungsgruppe Wahlen tarafından ZDF televizyonu için 26 Mayıs’ta yapılan bir anketten).
Görevdeki hükümeti destekleyenler de dahil olmak üzere Almanlar, Şansölye Scholz’un kabinesi hakkında oldukça kötü düşünüyor. Rusya’nın hamlelerinden kaynaklanan enerji krizi çözülmüş, Ukrayna’dan gelen yaklaşık 1 milyon mülteci kabul edilmiş ve onlarla ilgilenilmiş ve enflasyondaki kontrolsüz artış önlenmiş olmasına rağmen (geçen kasım ayında yıllık yüzde 8,8 ile zirve yaptıktan sonra bu yıl mayıs ayında yıllık yüzde 6,1 oldu), katılımcıların yüzde 79’u kabinenin çalışmaları hakkında kötü düşünüyor (1 Haziran’da ARD için yapılan Infratest dimap anketinden). Yüksek enerji fiyatlarının etkilerini hafifletmek için yardım paketlerinin uygulamaya konulması ve asgari ücretin saat başına 12 avroya ve temel ödeneğin 502 avroya yükseltilmesi gibi sosyal güvenlik sistemindeki değişiklikler de bir ölçüde yardımcı oldu. Bu tedbirlerin bir sonucu olarak koalisyona yönelik hayal kırıklığı, insanların elektrik ve ısıdan tasarruf etmek zorunda kaldığı kış kemer sıkma döneminde ortaya çıkmadı, fakat daha sonra koalisyon hükümetinin yaptığı hatalar nedeniyle yeniden canlandı. Buna ek olarak Almanların çoğu (yüzde 84) Scholz’un koalisyon içindeki anlaşmazlıkların çözümünü hızlandırma konusunda daha kararlı adımlar atmasını talep ediyor. Scholz SPD’nin adayı olarak başbakanlık için yarışırken bu konuda söz vermişti ve bu sözünü yerine getirmemesi zayıflık olarak görülüyor. Bu görüş, SPD destekçilerinin yüzde 85’i tarafından da paylaşılıyor.
Hükümetin görev süresinin yarısı: Koalisyon zayıf
Koalisyonun performans notlarını etkileyen yapısal sorunlardan biri, ideolojileri ve siyasi ajandaları açısından önemli ölçüde farklılık gösteren ve dolayısıyla farklı seçmenlere hitap eden üç partiden oluşması. Böylesine heterojen bir koalisyonu yönetmek önceki kabinelerde olduğundan daha zor. Aynı zamanda, parlamentodaki bazı partiler gençleşti ve radikalleşti. SPD’nin 206 milletvekilinden 49’u gençlik kanadı Jusos’tan geliyor ve Yeşiller’in parlamento grubunun 118 üyesinden 22’si seçildiklerinde 30 yaşından gençti. Bu durum (mesela iklim ve göç politikaları konusunda) aşırı taleplerin dile getirilmesine yol açıyor ve koalisyon ortaklarının karşılıklı müzakerelerde daha az esnek olmalarına neden oluyor. Bunun da ötesinde Yeşiller, düşen destek (bir yıl önceki yüzde 23’e kıyasla şu anda yüzde 15 civarında seyrediyor), diğer yerel seçimlerde (Berlin ve Bremen dahil) alınan kötü sonuçlar ve parti içindeki hararetli politika tartışmalarıyla baş etmek zorunda. Yeşiller Partisi liderliği, parlamento grubu içindeki çeşitli gruplar arasındaki anlaşmazlıkları hasıraltı etmeye çalışıyor ama uyumsuzluğun boyutu giderek daha belirgin hale geliyor[2] ve bu anlaşmazlıklar bir sonraki seçimler yaklaştıkça daha da artacak.
Kamuoyunda koalisyona dönük algı bu iç anlaşmazlıklardan olumsuz etkileniyor. Bunlar genelde FDP tarafından başlatılıyor, zira söz konusu parti (ve seçmenleri) hükümetin pratikte Yeşillerin siyasi ajandasına öncelik verdiğine inanıyor. FDP, Yeşiller’in iklim politikasına yönelik ideolojik yaklaşımına karşı çıkıyor. Bu çatışmanın en iyi örneği, FDP’nin 2035’ten sonra Avrupa Birliği’nde içten yanmalı motorlu yeni otomobillerin tescil edilmesine ilişkin yasağa istisna getirilmesi talebiydi.[3] Koalisyon ortakları arasındaki iç çatışma böylece AB düzeyine taşındı ve hükümetin eşgüdümünü zayıflatırken aynı zamanda FDP’nin anketlerdeki oranlarını da yükseltti. Bu durum, parti temsilcilerini Yeşiller’in gündemine meydan okumanın kendileri için faydalı ve kendi konumlarını güçlendirmek için iyi bir yöntem olduğuna daha da ikna etti. Bu sadece iklim politikası için değil, diğer koalisyon üyelerinin mali ve göç politikaları için de geçerli.
İktidardaki koalisyonun hüsrana uğrattığı seçmenler büyük ölçüde AfD tarafından devşiriliyor. Forsa tarafından yapılan bir ankete göre, şu anda AfD’yi destekleyen katılımcıların yüzde 32’si 2021’de öbür partilere oy vermişti. 14’ü şimdiye kadar oy kullanmamış olanlardan oluşurken, yüzde 54’ü bu partinin düzenli destekçileri.[4] Diğer partilerden devşirilen seçmenler arasındaki en büyük grup, daha önce koalisyon partilerini destekleyenler: SPD (yüzde 16), FDP (yüzde 15) ve Yeşiller (yüzde 2), toplamda yüzde 33. Yüzde 24’lük bir kesim ise AfD’ye oy vermeye hazır olan eski Hıristiyan Demokrat seçmenlerden oluşuyor. AfD’nin artan popülaritesi CDU açısından uzun vadede en büyük zorluk. Hıristiyan Demokratların lideri Friedrich Merz, 2018’de partinin genel başkanlığına seçilmek istediğinde, Angela Merkel’in politikalarından hayal kırıklığına uğrayan seçmenlerin önemli bir kısmını kazanabileceğine söz vermişti. CDU şu anda kamuoyu yoklamalarında önde gittiği ve federal düzeydeki desteği yüzde 30 civarında sabitlendiği için Hıristiyan Demokratlar bazı başarılar elde etti. Ancak CDU’nun doğudaki yapıları, partinin koalisyonla aşırı yakın işbirliğini (Hıristiyan Demokratlar hükümetin 188 yasama girişiminden 108’ini desteklemişti)[5] ve doğuda CDU’nun başlıca siyasi rakipleri olarak görülen Yeşiller’e yönelik hoşgörüsünü giderek daha fazla eleştiriyor.
Alternatif yok
Çoğu Almanın önümüzdeki yılların en ciddi sorunu olarak gördüğü iklim politikası, AfD’nin iktidardaki koalisyona dönük eleştirilerinin odak noktasını oluşturuyor. AfD’nin destekçilerinin büyük bir kısmı (ARD DeutschlandTrend’in bu haziran ayında yaptığı bir ankete göre yüzde 47) bu grubu tam da hükümetin iklim ve enerji politikalarını yürütme biçimi nedeniyle desteklediklerini açıkladı. Bu durum, AfD’nin parlamentoda, insan faaliyetlerinin iklim değişikliğini körüklediğini reddeden tek parti olmasıyla alakalı. Buna ek olarak parti, Almanya’da iklim reformlarının uygulanma şekli ve hızı konusunda kamuoyunda giderek artan şüpheciliği ustalıkla kullanıyor. Bu, özellikle içten yanmalı motorlu araçların AB’de tescilinin yasaklanması ve yeni binalarda doğalgaz ve petrol kazanlarının kurulması gibi, görevdeki hükümetin amiral gemisi niteliğindeki bazı projelerinde açıkça görülüyor. Pek çok yurttaş bu durumu, devletin Alman toplumu için son derece önemli olan iki “sütuna” —araba ve ev— doğrudan müdahalesi olarak değerlendiriyor. Forsa tarafından yapılan bir ankete göre, Almanların kayda değer bir azınlığı (yüzde 26) AB’de içten yanmalı motorlu araçların tescilinin yasaklanmasından yana. Bu çözüm Yeşiller’in seçmenleri arasında en büyük desteğe sahipken (yüzde 65), AfD destekçilerinin sadece yüzde 4’ü bunu onaylıyor. Benzer bir orantısızlık diğer iklim politikası konularında da görülebilir.
AfD’nin koalisyon hükümetinin iklim politikasına dönük temel itirazı alternatiflerin sunulmamış olması. Parti, bu durumun Başbakan Merkel’in Avro Bölgesi krizi sırasında aldığı tedbirlere benzediğini, mesela hükümetin Almanya’nın Yunanistan’a yardım etmekten başka çaresi olmadığını savunduğunu ileri sürüyor. AfD ayrıca SPD-Yeşiller-FDP koalisyonu tarafından benimsenen çözümlerin yasaklardan ibaret olduğunu, bunun da olası yeni teknoloji arayışlarını olumsuz etkilediğini ve reformların uygulanması için öngörülen zaman diliminin oldukça dar olduğunu belirtiyor. AfD’nin koalisyonun iklim politikasına ilişkin diğer ciddi suçlamaları, özellikle mevcut enflasyon seviyeleri göz önüne alındığında, dönüşümün uçuk maliyetleri ve yurttaşların hane halkı bütçelerine aşırı yük bindirmesiyle alakalı. Bu husus, Almanların yüzde 67’si tarafından eleştiriliyor (ARD DeutschlandTrend).
Göç krizi 2.0
AfD, kamuoyunda hükümetin göç politikasına yönelik artan huzursuzluk nedeniyle de popülerlik kazanıyor. Göçe engel olma talebi AfD’nin en önemli siyasi projesi ve partinin popülaritesini defalarca artırdı. Dahası, seçmenler AfD’li siyasetçilerin tam da bu konuda en yetkin kişiler olduklarına inanıyorlar. Bu, Almanya’da birkaç aydır gözlemlenen göç krizinin yeni versiyonu açısından bilhassa önemli: Ukrayna’dan bir milyondan fazla mülteci kabul edilmekle kalmadı, başka yerlerden gelen insanlara da barınma imkânı sunuldu. 2022 yılında Almanya’ya 244 bin iltica başvurusu yapıldı; bu rakam bir önceki yıla göre yüzde 47 daha fazla. İlerleyen aylarda durum daha da kötüye gitti, 2023’ün ocak ve nisan ayları arasında 80 bin 978 başvuru daha kaydedildi; bu da yıldan yıla yüzde 80’lik bir artış anlamına geliyor. En fazla sığınma talebinde bulunanlar Suriyeliler (22 bin 702; yıllık artı yüzde 73,5), Afganlar (15 bin 980; artı yüzde 89,9) ve başvuru sayısı en hızlı artan Türkler (10 bin 267; artı yüzde 279,7) oldu.[6]
Farklı mülteci gruplarının üst üste gelmesi göç krizinin dinamiklerini değiştirdi. Bu, özellikle sığınmacılara gerekli bakımı sağlamakla yükümlü olan yerel yönetimlerin tepkilerinde göze çarpıyor. Örneğin, yerel politikacılar yeni gelenler için yer sıkıntısından, mali kısıtlamalardan ve yeni gelenlerin etkili bir şekilde entegre edilmesindeki zorluklardan şikayet ediyor. Yerel hükümet yetkililerinden gelen çağrılar arasında, geleneksel olarak yeni göçmenleri kabul etmeye en açık olan Yeşiller Partisi temsilcilerinin de yer alması, sorunun ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor.[7] Mültecilerin barınmasıyla ilgili sorunlar halkın duyarlılığını da etkiliyor ve AfD bundan yararlanıyor. Almanların çoğunluğu (ARD DeutschlandTrend’in bu mayıs ayında yaptığı bir ankete göre yüzde 54) Almanya’ya gelen göçmenlerin kârdan çok zarar getirdiğine inanıyor ve katılımcıların yüzde 52’si bu akının sınırlandırılmasını talep ediyor (katılımcıların yüzde 33’ü mevcut seviyede kalmasını istiyor). Daha da önemlisi, katılımcıların yüzde 77’si politikacıların yabancıların Almanya’ya yerleşmesinden kaynaklanan sorunlara yeterince ilgi göstermediğini iddia ediyor.
Önce Rusya
Savaşın çıktılarının kamuoyunda yarattığı yorgunluk ve Ukrayna’ya yapılan askeri yardımlara verilen desteğin giderek azalması da AfD’nin işine geliyor. Parti, Ukrayna karşıtı ve Rusya taraftarı görüşlere sahip seçmenleri temsil ederken, Federal Meclis’teki diğer tüm partiler Ukrayna’yı desteklemeye devam etmek istiyor.[8] Ankete katılanların yüzde 43’ü Almanya’nın Kiev’e yaptığı silah yardımının doğru düzeyde olduğunu düşünüyor ve yüzde 84’ü savaştan kaçanlara barınma sağlanmasını destekliyor (yukarıda bahsedilen ARD DeutschlandTrend anketi bu yıl mayıs ayında yapıldı). Fakat katılımcıların yüzde 37’si askeri desteğin aşırı olduğuna inanıyor ve sadece yüzde 14’ü bu desteğin genişletilmesini istiyor. Anketler bu destekte belirgin bir düşüş eğilimi olduğunu gösteriyor. Ayrıca Almanların yüzde 64’ü, Ukrayna’ya Alman savaş uçakları tedarik edilmesi olasılığına karşı çıkıyor. Bu konudaki olumsuz görüşler CDU/CSU (yüzde 59), SPD (yüzde 56) ve FDP (yüzde 54) destekçileri tarafından da dile getirilse de en büyük direnç AfD (yüzde 90) destekçileri arasında görülüyor. Aynı zamanda, katılımcıların yüzde 55’i Alman hükümetinin savaşı sona erdirmek adına çok az diplomatik çaba sarf ettiğini iddia ediyor.
AfD politikacıları, Ukrayna’ya yardım gönderilmesine karşı çağrılar ve gösteriler de dahil olmak üzere çeşitli “barış yanlısı” talepleri destekleme ve başlatma konusunda son derece aktifler. Söz konusu parti, 2023’e girerken hükümetin politikasına karşı (çoğunlukla doğu Almanya’da) protesto gösterileri düzenledi. Gösterilere beklenenden daha az kişi katılmış olsa da zaman zaman on binlere varan sayıda kişi katıldı. AfD’nin hamleleri, çoğu bu partiye oy veren Rusça konuşan Almanlar arasında epey hoş karşılandı.[9] Ayrıca, Ukrayna işgalinin başlangıcından bu yana AfD’li politikacılar, örneğin Rus propaganda yayınlarında Alman hükümetini eleştirerek, işgal altındaki bölgelere turlar düzenleyerek ve Rus büyükelçiliğindeki resepsiyonlara katılarak kendilerini defalarca Moskova’nın savunucuları olarak sundular. Ayrıca sosyal medyada Ukrayna karşıtı (aynı zamanda Amerikan ve Polonya karşıtı) hisleri körüklemenin yanı sıra AfD ile bağlantılı olan ve Alman karşı istihbaratı tarafından yakından izlenen COMPACT dergisi aracılığıyla geniş bir okur kitlesini etkilemeye çalıştılar.
Düzen karşıtı parti
Ancak, AfD destekçilerinin yüzde 67’sinin beyan ettiği üzere, hükümetin bu alanlardaki politikalarından duyulan hayal kırıklığı ve buna karşı muhalefet gösterme arzusu, partinin popülerliğinin tek nedeni değil. Düzen karşıtı yaklaşımı da önemli bir faktör. Bu tür hisler, kısmen Almanya’daki kamu medyasının durumu hakkında ortaya atılan sorular, kitle iletişim araçlarında sunulan anlatı ile sesi gazete ve televizyonlarda temsil edilmeyen toplumun önemli bir kesimi tarafından paylaşılan görüşler arasındaki uyumsuzluk nedeniyle giderek yaygınlaşıyor.[10]
Buna ek olarak bazı Alman köşe yazarları, tartışmaya katılanların Berlin’de ana akım olanlardan (dolaylı olarak koalisyonun sol eğilimli çevreleri ve medyanın önemli bir kısmı) farklı görüşler sunmaları halinde aşırı sağcı olarak damgalandıklarına dikkat çekti.[11] Ayrıca bazı AfD destekçileri, kamusal tartışmanın ve politikacıların odaklandığı konuların çoğu yurttaşın karşılaştığı gerçek sorunlarla temastan uzak olduğunu öne sürüyor; buna bir örnek, Alman dilinde feminatiflerin kullanımına ilişkin dil tartışması.[12]
Partiye desteğin kalesi olarak doğu
Siyasi ajanda ve kimlik argümanları özellikle AfD’ye desteğin yüzde 32’ye ulaştığı (CDU’ya yüzde 23, SPD’ye yüzde 16, Yeşiller’e yüzde 6) doğu eyaletlerindeki seçmenler arasında güçlü bir yankı bulurken, batı eyaletlerinde bu oran sadece yüzde 13 (CDU’ya yüzde 30, SPD’ye yüzde 19 ve Yeşiller’e yüzde 16’ya karşılık).[13] AfD’nin doğu Almanya’daki popülaritesi bölgesel seçimlerde defalarca teyit edildi ve AfD, tüm doğu eyaletlerindeki en güçlü muhalefet partisi.
AfD’nin ülkenin doğusundaki popülaritesinin hem yapısal hem de siyasi temelleri var. AfD’nin başarısının nedenlerinden biri, seçmenlerin Batı’daki seçmenler kadar belirli partilere bağlı olmaması. Ülkenin bu bölgesinde sosyal statü, bir meslek grubuna aidiyet ya da aile gelenekleri, insanların oy verme tercihlerini çok fazla etkilemiyor. Buna ek olarak, bu bölgede yaşayanlar seçmen desteğini değiştirmeye daha hazır; bu şekilde siyasi partileri kampanya sırasında verdikleri sözleri yerine getirmekle sorumlu tutabilirler.
Bunun da ötesinde AfD, Doğu Almanya’da yalnızca bir protesto partisi olarak değil (ve bu nedenle bir bakıma Die Linke’nin yerini alıyor), her şeyden evvel geniş bir seçmen grubunun çıkarlarını en geniş ölçüde temsil eden, herkesi kapsayan bir parti olarak görülüyor.[14] Aynı zamanda AfD liderleri, seçmenlerin hem mevcut hem de önceki federal hükümetlerin işleyişine ilişkin hayal kırıklıklarını ustaca kullandılar ve mevcut durumu 1989’dan sonraki dönüşümün bir sonucu olarak sundular. Almanya’nın yeniden birleşmesinin sonuçları üzerine hala hararetli bir şekilde devam eden tartışmalarda AfD, kendisini, o zamandan bu yana meydana gelen değişikliklerden ötürü hayal kırıklığına uğrayan insanların sorunlarına duyarlı olan tek parti olarak konumlandırıyor. Ayrıca Doğu Almanya dönemine ait “ekolojik diktatörlük” (Ökodiktatur), “ısıtma Stasi’si” (Heizungs-Stasi) ve “planlı ısıtma ekonomisi” (Wärmeplanwirtschaft) gibi dilsel taklitleri de ustalıkla kullanıyor.[15] Bu şekilde mevcut hükümet yetkilileri ile eski Doğu Alman siyasi sisteminin parti görevlileri arasında bir benzerlik kurulması amaçlanıyor. AfD, bu stratejiyi daha önce de kullanmış ve ülkenin doğusundaki Landtage’da yapılan önceki seçimlerde başarılı olduğunu ispatladı.[16]
AfD’nin doğu eyaletlerindeki güçlü konumu, bölgesel liderler etrafında konsolide olan yapısına ve ideolojik ayrışmaların ve şahsi anlaşmazlıkların batı Almanya’ya kıyasla daha düşük yoğunlukta olmasına da dayanıyor. Karşı istihbarat tarafından yakından izlenen Björn Höcke, Thüringen’deki AfD parti yapılarının başkanı ve partinin ülkenin doğusundaki tartışmasız lideri. Fakat onun etkisi AfD’nin yerel yapılarının ötesine geçiyor. Geçtiğimiz haziran ayında yeni parti yönetiminin seçilmesinden bu yana, kayda değer sayıda aktivist onu AfD’nin federal başkanlık kurulunun lideri olarak görmeye başladı. Onun desteğini alamayan adayların başkanlık divanı üyeliği yarışını kaybetmesi Höcke’nin gücünün bir başka ispatı. Höcke, ayrıca AfD’nin tüzüğünde değişiklik yapılmasını öngören ve partinin eskiden olduğu gibi aynı anda iki kişi tarafından yönetilmesi yerine gelecekte tek bir başkan tarafından yönetilmesine olanak tanıyan bir öneriyi de kabul ettirdi.[17]
AfD’nin seçim beklentileri
AfD açısından risk faktörleri arasında, şimdiye dek defalarca daha büyük bir seçim başarısı elde etmesine engel olan şahsi çatışmalar ve siyasi ajandasına ilişkin anlaşmazlıklar yer alıyor. Dolayısıyla AfD’nin seçimlerde elde edeceği sonuç büyük ölçüde kampanya sırasında bu çatışmaları nasıl çözeceğine ya da bastıracağına bağlı olacak. Buna ek olarak, AfD daha da radikalleşirse, Alman karşı istihbaratı parti üzerindeki baskısını artıracaktır; halihazırda hem AfD’ye hem de gençlik kanadına (Junge Alternative) karşı seçilmiş gözetim tedbirlerine başvuruyorlar.
Ancak seçim takvimi AfD’nin lehine işliyor. Parti, bu yılın en önemli yerel seçimleri olan Hessen ve Bavyera’da (her iki seçim de bu yıl 8 Ekim’de yapılacak) önde gitmiyor. Bununla birlikte, bu eyaletlerde bir önceki seçimlerden bu yana oy oranlarını önemli ölçüde artırdı ve bu da muhtemelen Hıristiyan Demokratların kalesi olan bu eyaletlerde (her iki eyalet de uzun yıllardır CDU ve CSU tarafından yönetiliyor) sonbaharda yapılacak seçimlerde iyi bir sonuca dönüşecek. Buna karşılık AfD, 2024 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Avrupa karşıtlığı kartını oynamaktan, özellikle de Almanların giderek artan bir yüzdesinin AB’nin Almanya’ya giderek daha fazla zarar verdiğini iddia ettiği hakikati göz önüne alındığında, fayda sağlayabilir. Katılımcıların yüzde 27’si bu görüşü paylaşıyor (Temmuz 2020’den bu yana artı yüzde 12).[18] Bununla birlikte, AfD’nin kazanabileceği üç doğu federal eyaletindeki seçimler en önemlisi olacak ve burada elde edilecek sonuç, 2025 sonbaharında yapılacak Federal Meclis seçimleri öncesinde partiyi güçlendirecektir.
Brandenburg, Saksonya ve Thüringen Eyalet Meclisleri için 2024’te yapılması planlanan seçimler, 2025’teki Federal Meclis seçimlerinden önce siyasi partiler için son sınav olacak. AfD, Brandenburg’da yüzde 23 (CDU ile eşit) ve Saksonya’da (CDU’nun yüzde 25’e sahip olduğu) ve Thüringen’de (Die Linke’nin yüzde 22 ile ikinci olduğu) yüzde 28’er destekle üç eyalette de anketlerde önde gidiyor. Fakat AfD’nin bu eyaletlerdeki olası zaferi hükümet kurmasını garanti etmeyecektir. Diğer partiler, şu anda CDU’nun komünizm sonrası Die Linke ile işbirliği yaptığı Thüringen’de olduğu gibi, AfD’ye karşı resmi ya da gayri resmi bir koalisyon arayışına girecektir. Bu taktik şimdiye dek AfD’yi iktidarın dışında bırakmış olsa da, siyasi ajandalarında en düşük ortak paydayı aramak zorunda kaldıkları için bu hareket tarzını seçen partiler için büyük bir siyasi maliyet getirdi; pratikte bu, seçmenlerini giderek daha fazla hayal kırıklığına uğrattı ve sonuç olarak hükümete verilen desteğin düşmesine ve AfD’nin popülaritesinin artmasına neden oldu.[19]
[1] K. Frymark, A. Kwiatkowska, ‘Serious clash between CDU and CSU on migration policy. European implications’, OSW, 20 Haziran 2018, osw.waw.pl.
[2] Politika tartışmalarında Yeşiller her zaman iki grup arasında bir denge kurmaya çalıştı: gerçekçiler (Realo’lar) ve radikaller (Fundi’ler). Söz konusu kamplar arasındaki derin çatışma, partinin faaliyete geçtiği günden bu yana devam ediyor. Gerçekçiler uzlaşmaya daha yatkın ve bazı taleplerini geri çekme pahasına da olsa federal düzeyde diğer partilerle koalisyon arayışında. Radikaller ise tam tersi bir yaklaşım benimsiyorlar, zira seçmenlerin gözünde güvenilir olmak ve kendi ideallerine bağlı kalmak onlar için en önemli şey oldu.
[3] Liberaller, 2035’ten sonra da AB’de belirli tipte içten yanmalı motorlara sahip yeni araçların tescil edilmesinin mümkün olmasında ısrarcı olmuştu. Daha fazla bilgi için bkz. M. Kędzierski, ‘Niemcy wobec przyszłości samochodów spalinowych – wewnątrzpolityczny kontekst zmiany’, OSW, 17 Mart 2023, osw.waw.pl.
[4] M. Güllner, ‘Das Comeback der AfD’, The Pioneer, 2 Haziran 2023, thepioneer.de.
[5] M. Bröcker, G. Repinski, ‘Die Ost-CDU und das AfD-Problem’, The Pioneer, 7 Haziran 2023, thepioneer.de.
[6] Aktuelle Zahlen, Bundesamt Für Migration und Flüchtlinge, Nisan 2023, bamf.de.
[7] J. Hermann, ‘«Wir schaffen das nicht»: Ein grüner Landrat ruft in der Asylkrise um Hilfe’, Neue Zürcher Zeitung, 2 Şubat 2023, nzz.ch.
[8] Die Linke bir istisna, ancak parti içi çatışmalar ve düşük kamuoyu desteği nedeniyle AfD’ye karşı ciddi bir rakip olarak görülmüyor.
[9] K. Frymark, Prorosyjskie demonstracje w Niemczech, OSW, 21 Nisan 2022, youtube.com. Ayrıca bkz. N. Friedrichs, J. Graf, Integration gelungen? Lebenswelten und gesellschaftliche Teilhabe von (Spät)Aussiedlerinnen und (Spät)Aussiedlern, Bundesamt Für Migration und Flüchtlinge, SVRStudie 2022-1, bamf.de.
[10] Bu bağlamda, Alman medyasının durumu ve bazı gazetecilerin haberlerini aşırı basitleştirme eğilimi konusundaki endişelerini dile getiren Başbakanlık Özel Kalemi Wolfgang Schmidt’ten alıntı yapmakta fayda var. Bkz. ‘Das Late-Night-Memo für die Hauptstadt’, Berlin.Table #69, 5 Haziran 2023, table.media/berlin.
[11] R. Haubrich, ‘Ausgewogene Berichterstattung? 92 Prozent der ARD-Volontäre wählen grün-rot-rot’, Die Welt, 3 Kasım 2020, welt.de.
[12] E. Gujer, ‘Ein bärtiges Wesen in der Frauen-Sauna: In Gender-Fragen scheint es keine Grenzen mehr zu geben’, Neue Zürcher Zeitung, 2 Haziran 2023, nzz.ch.
[13] ‘AfD ist in Ostdeutschland deutlich die stärkste Kraft’, Handelsblatt, 7 Haziran 2023, handelsblatt.com.
[14] Herkesi kapsayan parti (Volkspartei), farklı sosyal katmanlardan gelen geniş bir seçmen kitlesine sahip, çok çeşitli görüşleri temsil eden ve fraksiyonlara bölünmüş bir partilere verilen isim.
[15] ‘Alice Weidel: Umfaller-FDP liefert die Bürger an Heizungs-Stasi und Wärmeplanwirtschaft aus’, AfD – Fraktion im Bundestag, 31 Mayıs 2023, afdbundestag.de.
[16] K. Frymark, ‘Alternatywa dla wschodnich Niemiec. Saksonia i Brandenburgia przed wyborami landowymi’, Komentarze OSW, no. 307, 28 Ağustos 2019, osw.waw.pl.
[17] Idem, ‘Nowe władze AfD: w kierunku regionalnej partii protestu’, OSW, 27 Haziran 2022, osw.waw.pl.
[18] Aynı zamanda anketler, katılımcıların yüzde 38’inin Almanya’nın Avrupa’da daha fazla tek taraflı hareket etmesini, yüzde 14’ünün ise AB’den ayrılmasını istediğini gösteriyor. Bkz. ‘ARD-DeutschlandTREND Juni Extra 2023’, Haziran 2023, infratest-dimap.de.
[19] Saksonya-Anhalt bir istisna. Epey popüler ve deneyimli CDU lideri Reiner Haseloff, bu eyalette 2021 seçimlerini kazandı ve daha önce AfD’ye oy vermiş 16 binden fazla seçmeni Hıristiyan Demokratlara çekti.
Dünya Basını
Prof. Dr. Hudson: Trump aynı anda iki petrol cephesinde savaşamaz

Ekonomist Prof. Dr. Michael Hudson, Washington’ın Ukrayna, Çin ve İran hattındaki stratejisinin küresel enerji arzını sarsacak bir bunalıma yol açabileceğini belirtti. Avrupa’nın sanayi temelini yitirerek ABD’nin mali hakimiyetine bağlandığını vurgulayan Hudson, Batı merkezli küresel hegemonyanın sona erdiğini kaydetti.
Missouri-Kansas City Üniversitesi İktisat Bölümü Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Michael Hudson, Güneydoğu Norveç Üniversitesi İktisat, Felsefe ve Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi Siyaset Bilimci Prof. Dr. Glenn Diesen’ın çevrim içi yayın programına konuk oldu.
Hudson, ABD Başkanı Donald Trump’ın Rusya, Çin ve ABD arasında tasarladığı ileri sürülen üçlü zirve girişimini, Washington’ın küresel enerji ve etki alanı hedeflerini ve Avrupa Birliği’nin içine sürüklendiği sanayisizleşme sürecini ayrıntılı biçimde değerlendirdi.
Diesen’ın küresel diplomasi eksenindeki kaymaları ve büyük güçlerin olası uzlaşma arayışlarını sorması üzerine Prof. Dr. Michael Hudson, Washington yönetiminin hamlelerinin arkasındaki temel itici gücün Basra Körfezi ve enerji piyasaları olduğunu belirtti. Hudson, meselenin Ukrayna’da bir anlaşma arayışıyla başladığına dikkat çekti.
Prof. Dr. Michael Hudson, sürecin başlangıç noktasını şu sözlerle aktardı:
“Her şey Trump’ın Ukrayna konusunda Rusya ile bir anlaşma yapmak istemesiyle başladı. Bunun arkasındaki temel saik, Trump’ın Basra Körfezi’nde İran ile bir savaşa girmeyi öngörmesidir. Trump şunun farkında: Bir yandan ABD ve Avrupa Birliği’nin Rusya’nın petrol, doğalgaz ve dizel ihracatını tecrit etme mücadelesini sürdürür, diğer yandan da Basra Körfezi ülkeleriyle, petrol ihracatını kapatarak yanıt verecek olan İran ile savaşa girerse, bu durum birkaç yıl sürecek bir dünya ekonomik bunalımına yol açacaktır.”
Hudson, küresel petrol arzındaki dengelerin bu türden bir çifte çatışmayı kaldıramayacağını vurguladı. OPEC ülkelerinden gelen küresel petrol arzının yüzde 20’sini kesip aynı anda Rusya’yı tecrit etmenin mümkün olmadığını kaydetti.
Bu senaryonun tüm dünyayı iktisadi ve mali bir kargaşaya sürükleyeceğini söyleyen Hudson, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Bütün dünya; Asya ekonomilerini, küresel çoğunluğu, küresel güneyi bir ekonomik krize, ödemeler dengesi krizine ve bunun sonucunda bir borç krizine sürüklediği için ABD ve Avrupa’ya sırtını döner. Bu yüzden Trump, aynı anda iki petrol cephesinde birden savaşı göze alamayacağının farkında. Buradaki asıl hedefi Rusya değil, İran. İşte bu sebeple bu planı Çin’i de kapsayacak biçimde genişletmeye ve Amerikan basınında Yalta 2.0 olarak adlandırılan üçlü bir düzenlemeye dönüştürmeye çalıştı.”
Hudson, tasarlanan bu planın yalnızca NATO’nun Ukrayna’daki savaşına yönelik ABD müdahalesini sona erdirip faturayı Avrupa Birliği’ne kesmekle kalmadığını ifade etti. Trump’ın şahsi mali çıkarlarını da gözettiğini dile getiren Hudson, “Trump, Rusya ile yapılacak bir anlaşmadan fazladan bir milyar dolar kazanmaya çalışıyor. Özel anlaşmaları sayesinde başkanlığı döneminde şahsen iki buçuk milyar dolar kazandı. Eğer Ukrayna’daki ya da daha önce Ukrayna’nın doğusu olan Rusya topraklarındaki maden hakları veya hammadde ve nadir toprak elementleri konusunda Rusya ile anlaşma yapabilirse, Beyaz Saray’da bir araya getirdiği çevreyle ve mali destekçileriyle birlikte şahsi çıkar sağlayabileceğini düşünüyor” diye konuştu.
“Trump nüfuz alanı derken, Avrupa üzerindeki hakimiyetini sağlama almayı kastediyor”
Prof. Dr. Michael Hudson, Çin’in bu plana dahil edilmek istenmesinin arkasında Avrupa Birliği’nin tutumunun yattığını belirtti. Avrupa’nın Rusya’ya karşı yürüttüğü mücadelenin Çin’e doğru genişlediğini ifade eden Hudson, Washington’ın Avrupa pazarını tamamen Amerikan tekellerine bağlamak istediğini aktardı.
Hudson, ABD’nin Avrupa politikasındaki teknolojik ve iktisadi baskıları şu sözlerle özetledi:
“Trump, Rusya’dan petrol, doğalgaz ve diğer malzemelerin ithalatını durdurmuş olan Avrupa Birliği’nin bu tutumu Çin’e de teşmil etmesinde ısrar ediyor. Avrupa’nın Çin menşeli bilgi teknolojilerini, yapay zekayı veya internet altyapısını ithal etmemesini, başta internet ve yapay zeka olmak üzere her alanda Amerikan tekellerine bağımlı kalmayı kabul etmesini istiyor. Avrupa’nın, hiçbir vergi ödememek üzere düzen kurmuş olan Meta, Google ve diğer ABD şirketlerine vergi koymasını engellemeye çalışıyor. Avrupa’nın kendi kendine yetebilen, bağımsız bir internet, yapay zeka ya da bilgi teknolojisi geliştirmesinin önüne geçmek istiyor.”
Tarihsel örneklere değinen Hudson, Trump’ın 19. yüzyılda Britanya ve diğer Avrupa ülkelerinin Napolyon Savaşları’nın bittiği 1815’ten Birinci Dünya Savaşı’na kadar büyük bir savaşı engelleyen nüfuz alanları paylaşımını model aldığını söyledi.
Buna karşın planın özündeki niyeti şu ifadelerle açıkladı:
“Trump nüfuz alanı derken, aslında Amerika’nın Avrupa, Japonya ve Güney Kore üzerindeki nüfuz alanını sağlama almayı ve buraları kilitlemeyi kastediyor. Rusya ve Çin tarafında ise doğal olarak bir çekince var; nüfuz alanları paylaşımıyla ilgilenmediklerini söylüyorlar. Rusya, Avrupa’yı zerre kadar umursamıyor. Rusya, Birleşik Devletler’e ‘Hepsi sizin olsun’ diyerek anlaşmaya varmaktan gayet memnun. Artık Avrupa’ya petrol ve doğalgaz ihraç edemeyecekleri gerçeğini kabullendiler; çünkü Basra Körfezi’ndeki petrol kriziyle birlikte önümüzdeki birkaç yıl boyunca tüm dünyada petrol, doğalgaz, dizel ve gübre kıtlığı yaşanacak. Dolayısıyla Rusya’nın çok sayıda müşterisi var, yönünü doğuya dönüyor. Rusya’nın tek istediği kendi haline bırakılmak.”
Hudson, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un konuşmalarının bu tabloyu doğruladığını kaydetti. Ukrayna’da barış istemenin Rus yanlısı olmak şeklinde yaftalanmasının Rusya’nın çıkarlarını zedelemediğini, zira Moskova’nın Avrupa’ya ilgisini bütünüyle kaybettiğini belirtti.
Trump’ın ticari planlarının Kuzey Akım boru hatlarına uzandığını ifade eden Hudson, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Trump, Rusya ile konuşurken Gazprom ve Lukoil yatırımlarına işaret ediyor. Eğer Avrupa’dan gerçekten çekilmek istiyorsanız, şu anda atıl duran Kuzey Akım haklarını bize satın diyor. Kimse bu hatları kullanmıyor, çünkü Avrupa liderlerine kendi kıtaları için ekonomik intihar anlamına gelen kararları aldırdık. Macron, Merz ve Britanya İşçi Partisi kendi şahsi çıkarları için bunu yapmaya dünden razı oldu. Trump, ‘Bu hakları bize satın ki biz de Avrupa’ya artık Rusya ile savaşmanıza gerek kalmadı diyebilelim’ düşüncesinde.”
Avrupa’daki mevcut iktidarların taban kaybettiğini vurgulayan Hudson, iki yıl içinde savaş yanlısı partilerin yerini Avrupa’nın kendi çıkarlarını gözeten ve Rus gazı almak isteyen partilere bırakacağını dile getirdi.
Bu noktada Amerikan sermayesinin devreye sokulmak istendiğini belirten Hudson, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Eğer Donald Trump’ın ailesi ve siyasi destekçileri Kuzey Akım boru hattını ve oradaki bağlı varlıkları satın alabilirse, o zaman Avrupa’ya Rusya ile ticaret yapabileceklerini söyleyebilirler. Ancak Rusya artık Avrupa’ya indirimli fiyat uygulamayacaktır, çünkü buna mecbur değil. Tıpkı Hindistan’a artık indirimli fiyat vermeyeceği gibi dünya genelinde petrol, doğalgaz, dizel ve gübre fiyatları yükselecektir. Amerikalı yatırımcıların Kuzey Akım’ı devralması, Avrupa’nın ödemek zorunda kalacağı faturaya tekel taşıma maliyetlerini ekleyerek devasa bir kâr elde etmeleri anlamına gelecektir. Rusya’nın dikkatle kaçındığı bu tekel fiyatlandırmasını ABD uygulayabilecektir. Üstelik ABD’nin elinde siyasi bir boğma noktası bulunacaktır; Rus petrolü ve gazı alan herhangi bir Avrupa ülkesine giden vanayı kapatıp onlara Almanya ekonomisine yaşatılanın aynısını yapabilirler.”
Hudson, Washington’ın Rusya ve Çin ile nüfuz alanları belirleme arayışının, Avrupa’nın kendi çıkarlarını fark edip büyümenin merkezine yönelmesini önleme amacı taşıdığını söyledi.
“Yatırım demek denetim demektir; bu denetim hem iktisadi hem de siyasidir”
Siyaset Bilimci Prof. Dr. Glenn Diesen, İtalya’nın eski başbakanı ve Avrupa Komisyonu eski başkanı Romano Prodi’nin de benzer bir öngörüde bulunduğunu hatırlattı. Prodi’nin, Kuzey Akım yeniden faaliyete geçmeden önce Amerikalıların boru hattına yatırımcı olarak girmek isteyeceğini söylediğini aktaran Diesen, Rusya’nın geçmişte Avrupa ile bütünleşmeyi Avrasya güvenlik mimarisine giden bir adım olarak gördüğü için indirim uyguladığını, ancak artık bu yaklaşımdan vazgeçtiğini dile getirdi.
Diesen, yakın zamanda Moskova’da düzenlenen Valday toplantısında Putin’in Avrupalıların artık Çin ve Hindistan ile rekabet etmek zorunda kalacağını söylediğini belirtti. Avrupa’nın kendi geleceğini yönetme ve özerklik kazanma ihtimaline değinen Diesen, Amerikan nüfuz alanına girmenin Avrupa ekonomilerine etkisini sordu.
Prof. Dr. Michael Hudson, mülkiyet ve denetim ilişkisine vurgu yaparak yanıt verdi:
“Avrupa, Amerikalıların Kuzey Akım’ı satın almasını basit bir yatırım olarak görüyor. Yatırım demek denetim demektir; bu denetim hem iktisadi hem de siyasidir. Asıl soru şu: Avrupa, Rusya’nın kıtayı işgal edebileceği ve bu yüzden Ukrayna üzerinden Rus ordusuna karşı savunma savaşı verilmesi gerektiği yönündeki bu hayali paralel evrende daha ne kadar yaşayabilir? Hiçbir ülke artık başka bir ülkeyi işgal etmeyi göze alamaz. Rus birlikleri Polonya üzerinden geçerken parçalanır; Rusya’nın Avrupa’dan kazanacağı hiçbir şey olmadığını düşünmek mantık dışıdır. Rusya’nın tek istediği askeri bütçesini azaltabilmek için yalnız bırakılmaktır.”
Avrupa ülkelerinin de kendi askeri harcamalarını düşürmesi gerektiğini kaydeden Hudson, kıtadaki ekonomik sıkıntılara dikkat çekti. Paris başta olmak üzere Fransa’da ve İtalya’da grev ve gösterilerin sürdüğünü ifade etti.
Hudson, halk tepkisinin nedenlerini şu cümlelerle açıkladı:
“Bütün bunlar, Avrupa Birliği’nin kendi kendisine dayattığı tuhaf parasal ve mali kısıtlamalar yüzünden hükümetlerin harcamaları kısmasından kaynaklanıyor. Avrupa, sosyal harcamalarını tam da enflasyonun yükseldiği bir dönemde kesti. Bu enflasyon para politikasından değil, Trump’ın dünya petrol ticaretinin denetimini elinde tutmak için Rusya ve İran’a karşı yürüttüğü savaştan kaynaklanıyor. Savaş karşıtı kesimler, evlerini aydınlatmak ve ısıtmak için daha fazla para ödemek zorunda kalan hanelerin ve sanayinin desteklenmesini talep ediyor.”
Hudson, Basra Körfezi’ndeki petrol ticaretinin kesintiye uğramasının, ABD ve Avrupa Birliği’nin Rusya’ya karşı Ukrayna üzerinden rafinerileri hedef alarak yarattığı kesintiden çok daha ağır sonuçlar doğuracağını ifade etti. Faturanın ABD’ye değil Avrupa’ya çıktığını belirten Hudson, kıtadaki siyasi propagandanın sınırlarına işaret etti.
Avrupa medyasının her olumsuzluğu Moskova’ya bağlama çabasını eleştiren Hudson, şöyle devam etti:
“Fransa’da halkın okullara ayrılan bütçenin kısılmasına ya da artan hayat pahalılığına karşı emeklilik gelirlerinin dondurulmasına gösterdiği tepkinin Rus kışkırtması olduğu söyleniyor. İnsanların kendi çıkarlarını savunması için Rus kışkırtmasına ihtiyacı yoktur. Göstericilerin Rusya’nın ya da Çin’in jeopolitik bir kazanım elde edip etmeyeceğini umursadığını sanmıyorum. Onların istediği, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yürürlükte olan sosyal demokrat kazanımların korunmasıdır. Yaşam standartlarını koruma, artan ücretler, iş gücü verimliliği ve istihdam gibi yükümlülüklerin tamamı bir kenara atılıyor; bunun yerine hayali Rus savaşına karşı askeri şirketleri zenginleştirmek için gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 5’inin savunmaya harcanması dayatılıyor.”
Uluslararası borsalarda Avrupa savunma sanayisi hisselerinde satış dalgası yaşandığına değinen Hudson, yatırımcıların bu askeri planların hayata geçmeyeceğini kavradığını belirtti.
Mevcut iktidarların iki yıl içinde görevden uzaklaşacağını öngören Hudson, savaş yanlısı grupların tehlikeli adımlar atabileceğini ifade etti:
“Görevdeki savaş yanlısı yönetimler, ‘İki yıl sonra seçimi kaybedeceğiz, bu bizim savaş için son şansımız, tüm Avrupa’nın atom bombalarıyla yok olması için son fırsatımız’ deme noktasına geliyor. Akıl dışı görünse de Rusya ile savaşa girmek için son çarelerini zorlayabilirler. Fransa, Almanya ve Britanya’yı yöneten partiler koltuklarını kaybedecek. Asıl büyük tehlike, bu partilerin Rus deniz taşımacılığına yönelik saldırılarını hızlandırma ihtimalidir. Finlandiya, İsveç, Baltık ve İskandinav ülkelerinin Baltık Denizi’ni bir NATO gölüne dönüştürme ve Rus gemiciliğini engelleme hazırlıklarını görüyoruz.”
Kaliningrad limanının Rusya için hayati önemde olduğunu hatırlatan Hudson, Rusya’nın petrol tankerlerini Avrupa dışındaki ülkelere sevk etme hakkını korumak için askeri tedbirler aldığını vurguladı. Tankerlerin yanına uçak konuşlandırıldığını, bir Estonya gemisinin Rus tankerini ele geçirme girişiminin durdurulduğunu kaydetti.
Bu tür hamlelerin açık bir savaş ilanı niteliği taşıdığını dile getiren Hudson, sözlerini şöyle tamamladı:
“Böyle bir savaş çok kısa sürer ve son derece kanlı olur. Rusya elinden gelen her şeyi yaparak ‘Biz sizinle ilgilenmiyoruz, sizden bir şey istemiyoruz, sizinle hiçbir işimiz yok’ mesajı veriyor. Kendimizi Avrupa kültürünün bir parçası haline getirebileceğimizi düşündüğümüz için kendi kendimize kızıyoruz diyorlar. Avrupa kültürünün neye dönüştüğünü gördüler: Amerikanlaşmış, maliyet odaklı, emek karşıtı, küçülen ve aydınlanma çağındaki demokratik niteliklerini yitirmiş bir yapı. Rusya yalnızca rahat bırakılmak istiyor. Eğer bizi tehdit eder ve zarar verirseniz, bağımsızlığımızı korumak için karşılık vermek zorunda kalırız diyorlar.”
“Avrupa liderleri yeni Ukrayna olmak istiyor”
Prof. Dr. Glenn Diesen, Avrupa’daki karar alıcıların Rusya ile ABD arasında Ukrayna üzerinden varılabilecek bir uzlaşmayı baltalama ihtimalini sordu. Rus varlıklarına el konulması veya gemilere müdahale edilmesi gibi adımların savaşa yol açıp açmayacağını gündeme getirdi.
Prof. Dr. Michael Hudson, Avrupa yönetimlerinin tutumunu sert bir dille eleştirdi:
“Avrupa liderleri yeni Ukrayna olmak istiyor. Amerika’da bu durum şöyle ifade ediliyor: Amerika, Rusya’ya karşı son avroya kadar savaşmaya hazır. Tıpkı Ukrayna’da ne Avrupa’nın ne de Amerikalıların umursadığı halkın son ferdine kadar savaşması için Zelenskiy yönetimini başa getirdikleri gibi, şimdi de Amerikan yönetimi Rusya ve Çin’e karşı mücadelede Avrupa sanayisinin ve ekonomik fazlasının son avrosuna kadar savaşmaya niyetli.”
Hudson, son dönemde Avrupa Birliği ile Çin arasında hibrit ve elektrikli araç ticaretine dair yapılan müzakerelere işaret etti. Basra Körfezi’ndeki gerilim ve Rusya’nın tecrit edilmesi sebebiyle dizel, petrol ve gaz fiyatlarının artmasının elektrikli araçlara yönelimi hızlandıracağını vurguladı.
Elektrikli araç üretiminde Çin’in belirleyici konumda olduğunu söyleyen Hudson, yaptırımların ülkeler üzerindeki etkisini şöyle açıkladı:
“Yaptırımın etkisi nedir? Yaptırımlar ülkeleri kendi kendilerine yetmeye zorlar. Avrupa’nın yaptırımları, Rusya’nın kendi bağımsız sanayisini kurmak için uygulayabileceği korumacı gümrük tarifelerinin gördüğü işlevi gördü. Ancak Çin aynı durumda değil; Avrupa’yı hâlâ otomotiv, sanayi ve hammadde ihracatı için önemli bir pazar olarak görüyor. Çin, Avrupa’ya ‘Bizimle kavganız aslında Amerika’nın kavgasıdır; onlar dünyanın tek hakimi olmak istiyor’ mesajını veriyor.”
Çin’in otomobil ihracatını sınırlamayı kabul ettiğini, ancak karşılığında Avrupa’nın uygulayabileceği yasa dışı tarifelere karşı Dünya Ticaret Örgütü’ne başvurma hakkını koruduğunu belirtti.
Avrupa kimya sektörünün benzer anlaşmalar talep etmesine rağmen bunun gerçekleşemeyeceğini vurgulayan Hudson, şu ifadeleri kullandı:
“Avrupalılar kendi kimya sanayilerini bizzat kendileri yok etti. Çünkü kimyasallar büyük ölçüde petrol ve doğalgazdan üretilir. Hatta petrol ürünü olmayan maddeler için bile sülfürik asit gerekir ve bu da petrol rafinerisinin yan ürünüdür. Dolayısıyla Çin karşısındaki rekabet gücü kaybınızın suçunu bize atamazsınız; üretim maliyetlerinizi kendi politikalarınız yüzünden artırdınız. Avrupa liderleri serbest ticaret teorisini çöpe atıp ucuz pazardan mal alma ilkesini reddetti. İthalatı aşırı üretimin sonucu, aşırı üretimi de devlet desteğinin sonucu olarak tanımladılar. Oysa Avrupa tarımını, Amerika ise sanayisini sübvanse ediyor.”
Hudson, Pekin yönetiminin bu mantığa karşılık Avrupa’ya hammadde tedarikini kesme hakkını saklı tuttuğunu belirtti. Eğer Avrupa kendi içine kapanmak istiyorsa nadir toprak elementlerini, galyumu, tungsteni ve ilaç hammaddelerini kendisinin üretmesi gerekeceğini hatırlattı.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in ABD ile yaptığı anlaşmaları eleştiren Hudson, şunları kaydetti:
“Avrupalı şirketler Çin’e yatırım yaptı, çünkü pazar oradaydı. Şimdi ise Amerika’ya yatırım yapmaları söyleniyor. Von der Leyen’in Trump’ın tarife tehditlerine boyun eğerek verdiği yatırım sözlerinin hayata geçirilmesi imkansız. Çünkü ABD sanayi açısından rekabetçi değil; ekonomisini aşırı maliyetli bir rant yapısına dönüştürdü. Yüksek konut kiraları, ipotek faizleri, fahiş sağlık sigortası ve eğitim masrafları yüzünden Avrupa şirketlerinin ABD’de karlı üretim yapması mümkün değildir. Ne Avrupa ne de Japonya ve Güney Kore ABD’ye vadettikleri devasa yatırımları gerçekleştirebilir.”
Hudson, dünyanın en büyük resmi borçlusu haline gelen ABD’nin piyasa verimliliğiyle gelir elde etme kabiliyetini yitirdiğini, geriye yalnızca kaos çıkarma ve diğer ülkelerin kalkınmasını engelleme gücünün kaldığını ifade etti.
“Amerika’nın Ortadoğu’dan kovulduğu görülüyor”
Siyaset Bilimci Glenn Diesen, ABD’nin iktisadi rekabet yeteneğini kaybettikçe askeri gücüne sarılarak ayrıcalıklı nüfuz alanları yaratmaya yöneldiğini belirtti ve Washington’ın Ortadoğu’daki geleceğini sordu.
Prof. Dr. Michael Hudson, bölgedeki dengelerin kökten değiştiğini ifade ederek şu tespitlerde bulundu:
“Amerika’nın Ortadoğu’dan kovulduğu görülüyor. Batı Asya’da Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan ve temelleri 19. yüzyılın sonunda atılan Avrupa sömürgecilik mirası sona eriyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin geçmişte kaldığı görülüyor. İran bölgede yükselen güç konumunda. Britanya ve Fransa’nın bölgeye askeri unsurlar göndermesi, Ortadoğu’nun ABD’den koparken Avrupa’nın sömürgeci mirasından da ayrıldığını gösteriyor.”
Batı Asya’nın yanı sıra Afrika’nın da Fransa’nın parasal etki alanından çıktığına işaret eden Hudson, Rusya ve Çin’in desteğini alan bölge ülkelerinin enerji kaynaklarını küresel çoğunluğa yönlendireceğini belirtti.
Hudson, Ortadoğu’daki savaşın küresel bölünmenin bir parçası olduğunu vurguladı:
“Basra Körfezi’ndeki bu savaş, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan emperyalizmine devredilen Avrupa sömürgeciliği mirasından kopuşun bir parçasıdır. Avrupa, Rusya ile ilişkilerinde olduğu gibi bu süreçte de tamamen dışarıda kalacaktır. Avrupa; Batı Asya, Afrika ve diğer ülkeler olmadan Birleşik Devletler dışında kiminle ticaret yapabilir? Kendisini Trump’ın Rusya’ya, İran’a ve nihayetinde Çin’e karşı yürüttüğü savaşlara hapsediyor. Ukrayna’nın Rusya’yı askeri olarak yenme ihtimali bulunmadığı gibi, Batı’nın dünya ekonomisindeki mutlak hakimiyetini sürdürme şansı da kalmadı.”
Hudson, dünyanın geri kalanının yeni bir uluslararası ekonomik düzen kurmak için kurumlar geliştirdiğini, ABD ve Avrupa’nın ise bu tartışmaların dışında kalarak kendilerini tecrit ettiğini sözlerine ekledi.
Programın kapanış bölümünde Diesen, Batı dünyasının çok kutuplu düzene intibak edemediğini ve askeri reflekslere sığındığını ifade ederek nihai değerlendirmesini sordu.
Prof. Dr. Michael Hudson, krizin temelinde iktisadi modelin çöküşünün yattığını vurguladı:
“Avrupa’nın yaşadığı siyasi kriz temelde mali bir nitelik taşıyor. Avrupa ve Amerikan sanayi kapitalizmi maliye kapitalizmine dönüştü; ekonomiler sanayisizleşti. Yeniden sanayileşmenin tek yolu finansallaşmayı geriye sarmaktır. Ancak bu da birikmiş devasa borç yükünü silmeden yapılamaz. 1980’lerden bu yana kamu hizmetlerinin, ulaşımın ve iletişimin özelleştirilerek yüksek maliyetli tekellere dönüştürüldüğü bir yapıda dünya ile nasıl rekabet edebilirsiniz? Sanayi kapitalizminin karma ekonomi mantığına, kamunun temel altyapıları ve kredi sistemini yatırımı, büyümeyi ve yaşam standartlarını destekleyecek şekilde yönettiği anlayışa dönülmelidir. 19. yüzyıl klasik iktisadının temelinde yer alan rant kuramı ve değer teorisi müfredattan silindi. Bu bilinç değişimi sağlanmadan çıkış yolu bulunamaz.”
Dünya Basını
Prof. Hudson: ABD’nin Körfez’deki seksen yıllık himaye devri resmen bitti

Prof. Dr. Leila Hudson, Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın yayınında Batı Asya’daki son askeri ve siyasi gelişmeleri kapsamlı biçimde değerlendirdi. Hudson, ABD’nin Körfez’deki tahliyeleri ile İsrail’in hava sahası ihlallerinin yaklaşan seçimler öncesinde İran’a yönelik yeni bir saldırı ihtimalini kuvvetlendirdiğini belirtti.
Batı Asya genelinde askeri hareketlilik tırmanırken, bölge ülkeleri arasındaki diplomatik temaslar ve sahadaki çatışmalar yeni bir evreye işaret ediyor.
Arizona Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Leila Hudson, Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın Tarafsızlık Çalışmaları adlı yayınına katılarak Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Filistin kökenli bir tarihçi ve antropolog olan, Doğu Akdeniz ile Suriye üzerine kapsamlı araştırmalar yürüten Prof. Dr. Hudson, bölgenin fiili çatışmaların her an yeniden patlak verebileceği bir eşikte durduğunu belirtti. Bölgedeki mevcut askeri hareketliliği ele alan Hudson, “Şu dakika itibarıyla doğrudan ve yoğun bir çatışma yaşanmıyor olabilir ancak bugünkü olayları takip eden çok sayıda analist, yeniden başlayacak askeri eylemlerin eşiğinde olduğumuzu düşünüyor” dedi.
Sahadaki askeri faaliyetlerin endişe verici bir tablo çizdiğini kaydeden Hudson, farklı cephelerde eşzamanlı hareketlilik gözlendiğini aktardı. Hudson, “İsrail uçaklarının Suriye ve Irak hava sahasını ihlal ettiğini, hatta İran’a yönelik olası bir hava saldırısının parçası olarak gerekli görülen havada yakıt ikmali adımlarını attığını gördük; gerçi bu uçaklar daha sonra geri dönerek operasyonu tamamlamadı. Aynı zamanda son saatlerde, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz araçlarına dönük saldırıların çıkış noktalarından biri sayılabilecek, yoğun Beluç nüfusunun yaşadığı İran’ın kıyı kenti Sirik’e yönelik bir saldırı haberi aldık” değerlendirmesini yaptı.
Yemen ve Suudi Arabistan hattındaki gerilimin sürdüğünü belirten Hudson, Ensarullah hareketinin Suudi Arabistan’daki sivil hedeflere yöneldiğini ve son saatlerde Dammam’daki bir sivil havalimanına saldırı gerçekleştirildiğini ifade etti. Bölgenin bütününe bakıldığında Filistin’deki insani krizin derinleştiğine dikkat çeken tarihçi, Gazze Şeridi’nde ticari ve tarımsal ürünlerin raflara ulaşmasını engelleyen kuşatma taktiklerinin yeniden devreye sokulduğunu aktardı.
Gazze’de yaşanan son açlık safhasından sonra kısmi bir rahatlama sağlansa da sınırların gıda ve diğer temel insani mallara kapatılmasının bölge halkında büyük bir endişe yarattığını vurgulayan Hudson, bu durumun çarşı ve pazarlara doğrudan yansıdığını ifade etti. Hudson, aynı süreçte güney Lübnan ve Batı Şeria’daki saldırıların hız kazandığını, son saatlerde aralarında gazetecilerin de yer aldığı çok sayıda sivil unsurun hedef alındığını söyledi.
“Hem Netanyahu hem de Trump seçimleri kaybederlerse yalnızca makamlarını değil özgürlüklerini de yitirebilir”
Bölgedeki askeri tırmanışın siyasi takvimle doğrudan kesiştiğini vurgulayan Prof. Dr. Leila Hudson, hem İsrail’de hem de ABD’de yaklaşan seçimlerin karar vericiler üzerindeki baskıyı artırdığını belirtti. Lottaz’ın ABD’deki Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasındaki dış politika sürekliliğine dair sorusunu yanıtlayan Hudson, meseleye yalnızca kurumsal gelenekler zaviyesinden bakmanın eksik kalacağını kaydetti.
Seçim süreçlerinde bireysel aktörlerin kendi kaderlerini kurtarma telaşına kapılabileceğini ifade eden Hudson, “Kuşbakışı veya son derece soyut bir düzlemden baktığınızda politikaların değişmeyeceği tespiti doğru gelebilir. Ancak karşınızda yalnızca kendi siyasi sistemlerindeki politikaların devamlılığını düşünen değil, kendi şahsi ikballerini gözeten Netanyahu ve Trump gibi gerçek aktörler ile onların yakın çevreleri var” diye konuştu.
Liderlerin şahsi gelecek kaygılarının bölgesel hesapları karmaşıklaştırdığını söyleyen Hudson, “Yaklaşan seçimlerde bir yenilgiye uğramaları halinde her iki aktörün de kaybedeceği çok şey bulunuyor. Yalnızca siyasi makamlarını değil, belki de özgürlüklerini ve bölgesel ile küresel meseleleri sevk ve idare ettikleri konumlarını kaybetme ihtimaliyle karşı karşıyalar. Bu vaziyet, bahsi geçen siyasi aktörleri çok daha öngörülemez kılıyor” dedi.
Siyaset bilimindeki klasik kavramlara atıfta bulunan Hudson, “Tel Aviv veya Washington’daki yerleşik siyasi kültürde hiçbir şeyin değişmeyeceği yönündeki o soyut bakış açısına karşın, Reagan dönemine kadar uzanan ‘ekim sürprizi’ klişesine kapımız hâlâ açık. ABD seçimlerinden önceki son haftalarda ve hemen öncesine denk gelen İsrail seçimleriyle birleştiğinde, son derece sorumsuz, gerilimi tırmandırıcı ve başka şartlar altında öngörülebilir olan durağan bir yapıda belirli etkileri tetiklemek üzere tasarlanmış tertipler görebilirsiniz” uyarısında bulundu.
Askeri uzmanların gün boyu sahadaki gelişmeleri tartıştığını hatırlatan Hudson, İsrail’in Suriye hava sahası üzerindeki manevralarının ve blöflerinin, yaklaşan sandık süreci öncesinde İran’a yönelik bir saldırı işareti taşıyabileceğini dile getirdi. Böyle bir askeri hamlenin, ABD yönetimini seçim öncesinde veya ara seçimlerin hemen ardından İran’a karşı saldırıya dahil etmeyi hedefleyebileceğini sözlerine ekledi.
Bölgeden gelen bir diğer önemli işaretin diplomatik tahliyeler olduğunu bildiren Hudson, “Şu anda gördüğümüz çok önemli bir başka gelişme daha var, o da ABD’nin Körfez ülkelerindeki diplomatik personelini tahliye etmesi kararıdır. Bu emir son birkaç saat içinde geldi. Aileleri bölgeden çıkardıklarında ve kalan Körfez üslerindeki hava unsurlarının bir kısmını tahliye ettiklerinde, bu durum çok daha sıcak ve doğrudan bir askeri harekatın yolda olduğuna işaret sayılabilir” dedi.
“İranlılar tüm dünyaya son derece stratejik, rasyonel, doğrudan ve ölçülü olduklarını gösterdi”
Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın Tahran yönetiminin geçmişteki çatışmalarda sergilediği tutuma ve doğrudan çatışmadan kaçınma eğilimine ilişkin sorusunu yanıtlayan Hudson, İran’ın askeri ve kurumsal yapısının dışarıdan görünenin aksine yüksek bir disipline dayandığını belirtti. Tahran’ın stratejik reflekslerini değerlendiren Hudson, “Bu talihsiz ve son derece tehlikeli gelişmeleri izleyen bütün ciddi gözlemciler, İran’ın son derece stratejik, taktiksel ve büyük bir stratejik dönüşümde asla ilk hamleyi yapan taraf olmamayı içeren teşkilatlanma ve disiplininden önemli dersler çıkardı” ifadelerini kullandı.
Bu yaklaşımın olası bir saldırıya karşı sessiz kalınacağı anlamına gelmediğini kaydeden Hudson, “Bu ölçülü tutum, bundan sonraki süreçte çok ciddi ve kitlesel bir yanıt verilmeyeceği anlamına gelmiyor. Hatta bazı uzmanlar, gelişen bir ABD veya İsrail saldırısı bağlamında Tahran’ın önleyici bir saldırı gerçekleştirmesinin dahi ihtimal dışı olmadığını söylüyor” dedi.
Hudson, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü: “İranlılar eylemlerinin sırası ve zamanlaması bakımından öngörülebilir, stratejik, rasyonel, doğrudan ve ölçülü olduklarını bütün dünyaya fiilen gösterdi. Bölgedeki diğer aktörlerin de aynı stratejik disiplini korumaya çalıştığını düşünüyorum. ABD ve İsrail tarafında aktörlerin tamamen öngörülemez olduğu, yaklaşan seçimlerin çözüp çözemeyeceği belirsiz olan parçalanmış siyasi sistemlerin içinde yer aldığı böylesine istikrarsız bir ortamda, bölgesel güçler erken bir askeri angajmana girmemeye gayret ediyor.”
Washington’daki karar alma mekanizmasındaki çözülmelere işaret eden Hudson, dönemin yönetim kadrosundaki zafiyetlerin altını çizdi. Hudson, “Başkomutan sıfatını taşıyan bir başkanın etrafında, tamamen yozlaşmış dalkavuklardan oluşan bir güruh yer alıyor; aynı zamanda kendi hükümetinin sonuyla karşı karşıya kalan çaresiz Netanyahu tarafından yönlendirilme ihtimali bulunuyor” eleştirisini getirdi.
Bu süreçte Moskova hattındaki diplomasinin de canlandığını belirten Hudson, Rusya ve Ukrayna geriliminin son günlerdeki seyrine bağlı olarak baş döndürücü bir diplomasi trafiği yaşandığını söyledi. Donald Trump’ın yakın çevresinde yer alan emlak yatırımcısı Steven Witkoff’un Devlet Başkanı Vladimir Putin ile bir araya geldiğini, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un ise Tahran’da İran Cumhurbaşkanı ile temaslarda bulunduğunu aktardı.
Trump’ın danışman kadrosu içinde farklı bir kanadı temsil eden Tom Barrack’ın temaslarına da değinen Hudson, “Tom Barrack, Katar ve Suriye hattında temaslar yürüten, farklı bir anlayışı temsil eden bir isim. Kendisi Lübnan kökenli, fazlasıyla Amerikalılaşmış bir milyarder. Kendisinin Osmanlı İmparatorluğu’na karşı nostaljik bir sempatisi olduğu aktarılıyor ve Witkoff ile Kushner tarafından yürütülen çizgiye kıyasla biraz daha incelikli bir diplomasiyi temsil ediyor. Mevcut dönem, yönetimin farklı parçalarının birbiriyle yarışan gündemlerini açığa vurabilir” dedi.
“Yemen’deki terlikli askerlerin hafif donanımı geniş bir yerel direniş kapasitesini yansıtıyor”
Savaşın askeri örgütlenme biçimlerine odaklanan Prof. Dr. Leila Hudson, ABD ile müttefiklerinin merkezi ve son derece maliyetli komuta yapılarıyla bölgedeki asimetrik güçlerin esnek modellerini karşılaştırdı. İsrail’in hedef gözeterek üst düzey komuta kademesini ortadan kaldırma taktiğine değinen Hudson, bu yöntemin tabandaki askeri işleyişi durduramadığını savundu.
İran’ın savaşa hazırlık safhasında karar alma yetkilerini yerel birimlere dağıttığını ifade eden Hudson, “Savaşın ilk günlerinde ve sonrasında gördüğümüz o acımasız lider kadrosunu yok etme stratejisinin ardından, İran’daki yönetim yapılarının nasıl evrildiğini anlamaya çalışıyoruz. İran, karar alma gücünü farklı kurumlara, ordunun çeşitli kollarına ve vilayetlere dağıtarak yetkiyi yerel düzeye devretti” açıklamasında bulundu.
Sosyal medyada yayılan spekülasyonlara da değinen Hudson, “Sosyal medyada, yaklaşan seçimler öncesinde İran’a bir saldırı yapılabileceği beklentisiyle ‘ölü el’ adı verilen stratejinin yürürlüğe girdiğine dair bazı iddialar gördüm. Sovyetler Birliği ve Rusya kökenli bu doktrin, tepe kademedeki kayıplara karşı karar alma mekanizmasının doğrudan en alt operasyonel birimlere bırakılmasını öngörür. Bu paylaşımların gerçeği yansıtmadığını veya asılsız olduğunu düşünsem de bölgedeki gerilimin boyutunu göstermesi açısından çarpıcıdır” dedi.
Benzer bir yapının Yemen’deki Ensarullah hareketinde de gözlemlendiğini ifade eden Hudson, askeri piramidin basıklaştırılmasının çatışma dinamiğini kökten değiştirdiğini söyledi. Hudson, “Yemen’deki askeri manzaraya baktığınızda pikap sürüleri, hafif piyade silahları, ucuz insansız hava araçları ve füzeler görüyorsunuz. Amerikan standartlarına göre son derece yetersiz teçhizata sahip yerel güçlerin geniş tecrübesi ve kabiliyeti dikkat çekiyor. Hiçbir pahalı kişisel donanıma sahip olmayan Ensarullah’ın terlikli askerleri, geniş bir direniş ve taarruz kapasitesini temsil ediyor” dedi.
Maliyet farklarının küresel güçler aleyhine işlediğini belirten Hudson, “ABD’nin ve küresel aktörlerin yatırım yaptığı aşırı pahalı, üretimi yavaş ve sınırlı askeri kapasitenin tam zıddı bir durumla karşı karşıyayız. Değeri 20 bin ila 50 bin dolar olan insansız hava araçlarını düşürmek için her geçen gün azalan milyonlarca dolarlık önleme füzelerini harcamak zorunda kaldığınızda ve karşınızda araziyi çok iyi bilen sınırsız bir insan kaynağı yer aldığında, askeri uzmanlığı parayla satın alamazsınız” şeklinde konuştu.
Hudson, ABD Savunma Bakanlığı yönetiminin liyakatten uzaklaştığını belirterek, “Deneyimli askeri kadroların dışlanarak yerlerine itaatkar personelin getirilmesi, Amerikan ordusunun gücüne telafisi güç zararlar veriyor” eleştirisini yöneltti.
“Tom Barrack Körfez’de seksen yıllık petrol karşılığı güvenlik çağının kapandığını duyurdu”
Yemen’deki çatışma alanında Ensarullah güçlerinin teslim olan savaşçılara af tanımasını ve Aden limanına doğru ilerlemesini değerlendiren Hudson, gerilla savaşının doğasının süper güçlerin ağır ve hantal askeri yapısıyla bastırılamayacağını belirtti. Vekalet savaşlarının ve paralı askerlerin sahada uzun süre varlık gösteremeyeceğini dile getiren Hudson, genel güvenlik şemsiyesinin artık çöktüğünü ifade etti.
ABD’nin bölgedeki himaye döneminin sona erdiğini kaydeden Hudson, “Tom Barrack geçtiğimiz günlerde Katar’da çok çarpıcı bir açıklamada bulundu ve ABD’nin artık Ortadoğu’daki nüfuz alanını bu stratejik felakete yol açan savaş öncesindeki güvenlik şemsiyesiyle koruyamayacağını açıkça söyledi. Barrack, seksen yıllık Amerikan petrol karşılığı güvenlik himayesi çağının resmen kapandığını ilan etti” dedi.
Bu açıklamanın Körfez başkentlerinde derin sarsıntılar yarattığını bildiren Hudson, “Bu ilan, Suud Hanedanı’nda, Suudi Arabistan’da ve diğer Körfez emirliklerinde güçlü yankılar uyandırdı. Batı Asya’daki yerel aktörler sahadaki dengeleri dışarıdan bakan analistlerden çok daha net seziyor. Savaş alanında rasyonel davranan, stratejik zekaya sahip ve kademeli kazanımlar elde eden kazananların safında yer almak istiyorlar” değerlendirmesini yaptı.
Bölge ülkelerinin güvenebilecekleri ortaklar aradığını ifade eden Hudson, “Kültüre ve sahaya daha yakın, yerel himaye ve ittifak ilişkileri kurabilen unsurlara yöneliyorlar. ABD’nin seksen yıllık hegemonyasını arkasında potansiyel bir kaos bırakarak geri çekmesiyle birlikte oyunun kuralı artık tamamen değişti” dedi.
Körfez ülkeleri ile İran arasındaki yakınlaşma emarelerine değinen Hudson, ABD’nin bölgeden çekildiği bir tabloda komşuluk gerçeğinin belirleyici olacağını söyledi. Tarihçi, “Körfez ülkeleri her zaman İran’ın hemen yanı başında kalacak. İster gerçek bir yakınlık olsun ister coğrafi zorunluluk, oyunun adı artık geri çekilen güvenilmez bir süper güce tamamen bağımlı kalmamak ve ittifakları çeşitlendirmektir” tespitinde bulundu.
Neomuhafazakar çevrelerin ve İsrail’in Sünni-Şii kutuplaşmasını körüklemek istediğini aktaran Hudson, bölgenin ihtiyacının sükunet olduğunu kaydetti. Hudson, “İsrail ve neomuhafazakarlar kavraması kolay olan mezhep ayrılığını öne çıkarmayı amaçlıyor. Oysa Katar ile İran arasında veya Suriye ile Tahran arasında sahne arkasında yürütülecek sessiz ekonomik ve diplomatik ortaklıklar, gösterişten uzak ama bölgenin yeni güvenlik mimarisi için hayati önemdedir” görüşünü dile getirdi.
“Tahran’daki kitlesel cenaze töreni coğrafya ve ortak İslam mirasının gerektirdiği bir diplomasiydi”
İran’da yaşanan lider kayıplarının ardından düzenlenen kitlesel törenlerin sembolik ve siyasi anlamına dikkat çeken Prof. Dr. Leila Hudson, Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın sorusu üzerine Şii kültüründeki matem ve adalet arayışının diplomasiye nasıl yansıdığını anlattı.
Şii geleneğinde haksızlığa karşı direniş ve şehadet algısının köklü bir geçmişe dayandığını belirten Hudson, “Tahran’daki o muazzam cenaze töreni son derece sembolik ve derin anlamlar taşıyordu. Şii kültüründe adaletsiz bir saldırının kurbanları için tutulan toplumsal yas ve şehadet anlayışı oldukça gelişmiştir. Minab’daki ilkokulun vurulması ve lider kadroya yönelik suikastlar, İran halkında derin bir manevi acı ve adalet hissi uyandırdı” dedi.
Tahran yönetiminin bu atmosferi bölgesel bir diplomatik kabul platformuna dönüştürdüğünü vurgulayan Hudson, “İran liderliği geniş katılımlı bölgesel bir cenaze kabulü organize etti. Bölge ülkeleri, ilişkilerinin yakınlık derecesine göre farklı düzeylerde heyetler gönderdi. Taziye için yaklaşan çoğunluğu Müslüman her ülke temsilcisine, o ülkeyle olan ilişkiyi niteleyen özel Kuran ayetleri eşlik etti. Kimi ayetler gerçek ittifakları överken, kimileri ikiyüzlülüğe dair örtülü mesajlar veriyordu” bilgisini paylaştı.
Törenin son derece incelikli bir siyasi mesaj barındırdığını kaydeden Hudson, “Muazzam şekilde kurgulanmış, örtülü ve derin anlamlara sahip bir ritüel izledik. Coğrafyanın ve müşterek İslami mirasın, şu ya da bu düzeyde ilişki kurmayı zorunlu kıldığını gösterdi. Bu ilişkiler büyük askeri ortaklıklar şeklinde olmak zorunda değil; sahne arkasında filizlenen çok katmanlı temaslar şeklinde ilerliyor” dedi.
Suriye’deki yeni yönetimin de benzer bir denge arayışında olduğunu belirten Hudson, Şam’daki Ahmet eş-Şara yönetiminin karşı karşıya olduğu zorluklara değindi. Esad yönetiminin çöküşünün üzerinden yaklaşık iki yıl geçtiğini hatırlatan Hudson, ülkede büyük bir yoksulluk yaşandığını, beklenen yabancı yatırımların gelmediğini ve akaryakıt fiyatları ile tedarik sorunlarının toplumsal gerilimi artırdığını bildirdi.
Suriye yönetiminin bölgesel çatışmalara dahil olmaktan kaçındığını söyleyen Hudson, “Ahmet eş-Şara güçlerinin Hizbullah’a karşı yönlendirilmesi veya Suudi Arabistan’a Ensarullah ile savaşması için askeri destek göndermesi yönünde teoriler üretilmişti. Neyse ki Suriye ordusunun tükenmişliği ve mali yetersizliklerin yanı sıra stratejik bir basiretle bu maceralara girişilmedi. Şam yönetimi, İran ile olan iletişim kanallarını gelecekteki stratejik ekonomik ortaklıklar için açık tutmayı sürdürüyor” değerlendirmesini yaptı.
Irak ve Afganistan sınırlarında da hareketlilik yaşandığını belirten Hudson, son saatlerde her iki ülkenin de İran sınırlarını kapattığına dair haberlerin geldiğini hatırlatarak, bu adımların bölgesel tansiyonu yükselttiğini ve dış müdahalelerin yerel dengeleri sarsabileceğini ifade etti.
“Netanyahu’nun çizdiği mavi altıgen haritası Amerikan üsler zincirini taklit eden bir zihniyettir”
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun kamuoyuna sunduğu renkli Ortadoğu haritasını eleştiren Prof. Dr. Leila Hudson, bu tasarımın işgal ve nüfuz hedeflerini yansıttığını dile getirdi.
Haritanın ayrıntılarını aktaran Hudson, “Netanyahu’nun panik ve suçluluk psikolojisi içinde sunduğu haritada maviye boyanan alanlar, İsrail eksenli bir altıgeni temsil ediyor. Bu alanlar Birleşik Arap Emirlikleri’ni, Yemen’in güneyindeki ayrılıkçı bölgeyi, Somaliland’i, Etiyopya ve Eritre’yi, Libya’daki BAE yanlısı güçleri ve Sudan’da katliamlar yapan Hızlı Destek Kuvvetleri’ni kapsıyor. Netanyahu bu küçük, zengin ve askeri olarak donatılmış cepleri ‘küçük Isparta’ mantığıyla bir araya getirmeye çalışıyor” dedi.
Bu yaklaşımın çekilmekte olan Amerikan askeri modeline benzediğini vurgulayan Hudson, “Geniş bir toprak hakimiyeti kurmak yerine, büyük sermaye akışlarıyla beslenen küçük, kontrol edilebilir ve ileri derecede askerileştirilmiş alanlardan oluşan bir takımada zihniyeti bu. ABD’nin bugün tahliye edilmekte olan binlerce üssünün oluşturduğu sistemin bir kopyasıdır ve nihayetinde ‘Büyük İsrail’ projesinin zeminini oluşturmayı hedeflemektedir” diye konuştu.
Netanyahu’nun haritasındaki yeşil alanların ise Pakistan’dan Türkiye’ye, Suudi Arabistan’dan Mısır’a uzanan “Sünni elması” olarak tanımlandığını aktaran Hudson, bu kurgunun mezhep çatışmalarını yeniden alevlendirmeyi amaçladığını söyledi.
İsrail’in sadece Gazze’de değil, işgal altındaki Batı Şeria, güney Lübnan ve Suriye’de de sistematik bir yıkım yürüttüğünü belirten Hudson, “Güney Lübnan’da annemin babasının doğduğu köy de dahil olmak üzere yerleşim yerlerini haritadan siliyorlar. Batı Şeria’da tarım alanlarını, zeytinlikleri ve doğayı katlediyorlar. Gerçeklerin duyulmasını engellemek için Batılı gazetecileri hedef alıyorlar” ifadelerini kullandı.
İsrail’in Suriye sınırında yüksek teknolojiye dayalı yeni bir işgal düzeni kurmaya çalıştığını dile getiren Hudson, “Suriye’nin güneyinde sensörler, gözetleme sistemleri, robotlar ve insansız hava araçlarıyla donatılmış yüksek teknolojili bir ‘akıllı sınır’ inşa etmeyi planlıyorlar. Eski beton duvarların ötesinde, gelişmiş teknolojileri sahada kalıcı hale getirmeye çalışıyorlar” dedi.
Bölgenin geleceğinin aktörlerin sergileyeceği sağduyuya bağlı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Leila Hudson, “Amerikan imparatorluğunun bölgeden düzenli bir şekilde çekilmesini sağlayacak en istikrarlı şart, Batı Asya, Kuzey Afrika ve Doğu Afrika’daki mümkün olduğunca çok aktörün stratejik disiplin göstermesidir. İsrailliler ve Amerikalılar gerilimi tırmandırma yolunu seçebilir; ancak diğer tüm bölgesel güçlerin itidal içinde kalarak Tahran’ın vereceği yanıtı beklemesi ve mezhep tuzaklarına düşmemesi hayati önem taşıyor” sözleriyle konuşmasını tamamladı.
Dünya Basını
Amerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar

Ekonomist Richard Wolff, akademisyen Cornel West ve siyaset bilimci Norman Finkelstein, katıldıkları ortak yayında Amerikan imparatorluğunun gerilemesini ve solun yapısal krizini değerlendirdi. Düşünürler, refah modelinin çöküşünden üniversitelerdeki sansüre ve Gazze soykırımına kadar uzanan başlıklarda toplumun içine sürüklendiği kurumsal inkâr ortamını eleştirdi.
ABD’li yayıncı Robinson Erhardt’ın YouTube şovunda bir araya gelen üç kıdemli düşünür, Amerikan siyasetindeki yapısal tıkanmayı, sol hareketin krizini ve ülkenin içine sürüklendiği derin inkâr ortamını ele aldı.
Yayına Massachusetts Amherst Üniversitesi Emekli Ekonomi Profesörü ve İşyerinde Demokrasi adlı sivil girişimin kurucusu Richard Wolff, Union İlahiyat Fakültesi Dietrich Bonhoeffer Kürsüsü Başkanı Cornel West ve Princeton Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü mezunu yazar Norman Finkelstein katıldı.
Toplantıda Amerikan imparatorluğunun gerileme süreci, işçi sınıfının dağılması, New York yerel siyasetindeki uzlaşmalar, aşırı sağın yükselişi ve üniversitelerdeki akademik baskılar ayrıntılı bir biçimde irdelendi. Katılımcılar, toplumun geniş kesimlerinin gerçeklerden kopmasına yol açan kurumsal mekanizmaları ve örgütlü halk gücünün yokluğunda siyasetçilerin hesap vermekten nasıl kaçındığını tartıştı.
“Hiçbir bireyin tek başına kurumsal bir etki yaratması mümkün değildir”
Program yöneticisi Robinson’ın seçimleri kazanan herhangi bir liderin ülkeyi gerçekten değiştirip değiştiremeyeceğine yönelik sorusunu yanıtlayan akademisyen Cornel West, sistemin sınırlarına dikkat çekti. West, bireysel zaferlerin tek başına yapısal dönüşüm yaratamayacağını vurguladı.
West, “Yozlaşmanın, bürokratik ataletin ve Amerikan imparatorluğunun hem iç hem dış politikadaki kaldıraçlarını ellerinde tutan tekeller ile oligarşilerin ulaştığı seviye nedeniyle, zamana yayılan güçlü toplumsal hareketlere sahip olmak zorundasınız. Bu durum mücadeleyi bırakacağımız anlamına gelmez; yalnızca karşımızda ne olduğunu dürüstçe kavramamız gerektiğini gösterir” sözlerini kullandı.
Kendisinin bağımsız başkan adaylığı sürecini hatırlatan West, Amerikan imparatorluğu akıl almaz bir çürüme ve çöküş yaşarken ülkenin en köklü direniş geleneklerini canlı tutmaya çalıştıklarını belirtti. West, emperyalizme, kapitalizme ve beyaz üstünlükçülüğe karşı sahada somut birliktelikler kuran Paul Robeson, William Edward Burghardt Du Bois ve Harry Magdoff gibi figürlerin temsil ettiği ahlaki mirasa işaret etti.
“Ortada çalışan insanlar var ancak artık bir işçi sınıfı kalmadı”
Sözü devralan Norman Finkelstein, günümüz toplumunda radikal bir dönüşümü tetikleyecek nesnel bir siyasi gücün mevcut olmadığını dile getirdi. Karl Marx’ın kapitalizmin üretim birimlerini merkezileştirerek kitleleri kaynaştıracağı yönündeki öngörüsünü hatırlatan Finkelstein, bu yapının tamamen tasfiye edildiğini aktardı.
Finkelstein, “Marx kapitalizmin devasa üretim birimleri yaratacağını, kitleleri sosyalleştirip derin dayanışma bağları kuracağını ve sistemin merkezindeki bu gücün örgütlendiğinde çarkları durdurabileceğini söyledi. Fakat bu zemin artık yok; evet çalışan insanlar var ama klasik anlamda bir işçi sınıfı kalmadı çünkü herkes bütünüyle atomize edilmiş vaziyette” ifadelerini kullandı.
İnsanların parça başı ve güvencesiz işlere mahkûm edildiğini belirten Finkelstein, bu çalışma modelinde dayanışma duygusunun yeşeremeyeceğini söyledi. Finkelstein, “İnsanlar iş arkadaşlarını neredeyse hiç tanımıyor ve artık ekonominin merkezinde yer almıyorlar; en büyük dağıtım ağında bütün işçiler greve gitse bile alışveriş hemen geleneksel mağazalara kayar ve sistem işlemeyi sürdürür” diye ekledi.

“Seçmenlerinize yaptıklarınız için bir açıklama borçlu değil misiniz?”
Kurumsal yapıların ve sendikal tabanın gerilemesinin siyasetçiler üzerindeki denetimi bütünüyle ortadan kaldırdığına değinen Finkelstein, eleştirilerini New York Eyalet Meclisi Üyesi Zohran Mamdani üzerinden somutlaştırdı. Mamdani’nin belediye başkanlığı hedefine giden yolda temel ilkelerinden vazgeçtiğini dile getirdi.
Finkelstein, “Mamdani göreve geldiğinde New York’un en zengin ailelerinden birine mensup olan Jessica Tisch’i emniyet müdürü olarak tutacağını söylüyor. Ardından Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesinin finanse ettiği Hakeem Jeffries’e destek vereceğini ilan ediyor ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna geldiğinde düzenlenen protestoya katılmayacağını belirtiyor” dedi.
Siyasetçinin bu kararları alırken halka tek bir tatmin edici gerekçe sunmadığını aktaran Finkelstein, sert tepki gösterdi. Finkelstein, “Senin için kapı kapı dolaşan doksan bin insan vardı; onlara yaptıkların için bir açıklama borçlu değil misin, neden on dördüncü Louis gibi davranıyorsun?” sözleriyle tepkisini paylaştı.
Mamdani’nin Netanyahu’yu New York’a geldiğinde tutuklayacağını vadedip ardından yasal olarak bunu yapamayacağını söylediğini hatırlatan Finkelstein, protestolara da katılmamasını eleştirdi. Finkelstein, geçmişte Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığı rejimine karşı konsolosluk önünde yapılan eylemlerde belediye başkanlarının ve milletvekillerinin bizzat gözaltına alındığını hatırlattı.
Finkelstein, bir yöneticinin profesyonel hayatı dışında bir yurttaş olarak eylemlere katılabileceğini belirterek, “Seçmen tabanının kurumsal bir gücü olmadığı için hesap sorulamıyor; onu seçen insanlar sendikalarda örgütlü değil ve ‘Bir dakika dostum, senin seçim vaadin bu değildi’ diyemiyorlar” şeklinde konuştu.
“Karşımdaki inkâr dalgasının ulaştığı devasa boyut beni afallatıyor”
Ekonomist Richard Wolff, Finkelstein’ın tespitlerine katılarak Amerikan toplumunun her kademesine sinmiş olan inkâr psikolojisini değerlendirdi. Bir psikoterapistle evli olduğunu ve inkâr mekanizmasını gündelik hayatta yakından gözlemlediğini aktaran Wolff, rahatlatıcı hayallerin hakikatlerin üzerini örttüğünü söyledi.
Wolff, “Etrafımda gördüğüm inkâr seviyesi beni dehşete düşürüyor; insanlar rahatlatıcı mecazlara odaklanarak kendi uyuşukluklarında kalmayı seçiyorlar. Cornell Üniversitesinde bir öğrenci yurdunda genç bir kadının başına gelen korkunç olayları ve üniversitenin bunu gizlemek için nasıl bir inkâr kozası ördüğünü okuduğumda bunun hiç de istisnai olmadığını bir kez daha gördüm” dedi.
Görev yaptığı altı üniversitede ve büyük hastanelerde benzer skandalların kurum itibarını korumak adına örtbas edildiğini aktaran Wolff, aynı mantığın dış politikada da devrede olduğunu belirtti. Wolff, Birleşik Devletler ve İsrail’in düzenli olarak İran’ı hedef almasına rağmen basında daima karşı tarafın saldırgan olarak resmedildiğini dile getirdi.
Aynı çarpıtmanın Ukrayna savaşında da yaşandığına işaret eden Wolff, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütünün yirmi yıl boyunca Rusya sınırına doğru genişlemesinin görmezden gelindiğini aktardı. Wolff, ana akım medyanın bu kuşatmayı hesaba katmadan saldırıları sebepsiz gibi sunmasının arkasındaki psikolojik körlüğü sorguladı.
“Amerika küresel sömürgecilik mirasını devraldığı gerçeğini gizledi”
Finkelstein’ın 1960’lı yıllarda halkın yüzde sekseninin refah içinde yaşadığı düzenin bugün tükenip tükenmediği sorusunu yanıtlayan Richard Wolff, meselenin köklerinin sömürgecilik tarihine uzandığını belirtti. Avrupa’nın üç asır boyunca dünyayı yağmaladığını ve bunun 1884 Berlin Konferansı ile zirveye ulaştığını hatırlattı.
Wolff, “Kapitalizm küresel bir pazar yarattı ancak bu süreç Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’da muazzam bir zenginlik biriktirirken dünyanın geri kalanının kaynaklarını kuruttu. Sömürgeci güçler arasındaki bu büyüme yarışı nihayetinde insanlık tarihinin en yıkıcı iki dünya savaşıyla kendi kendini yok etti” ifadelerini kullandı.
Birleşik Devletler’in coğrafi konumu ve yıkımdan uzak kalması sayesinde bu savaşlardan kazançlı çıkan tek güç olduğuna değinen Wolff, İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği yirmi yedi milyon yurttaşını kaybederken Amerikan kaybının dört yüz bin civarında kaldığına işaret etti. Wolff, bu tarihsel farkın ekonomik sonuçlarını açıkladı.
Wolff, “aBD bombalanmadığı ve sömürgelerini kaybetmediği için Avrupalıların boşalttığı bütün sömürge alanlarını devraldı. İngilizler Hindistan’dan, Fransızlar Afrika’dan çekildiğinde yerlerine Amerikan ordusu ve şirketleri girdi; ardından ‘Biz sömürgeci değiliz, demokrasi taşıyoruz’ diyerek bu mirası inkâr ettiler” dedi.
Avrupa’nın artık kıtaya yönelen küresel tepkiler karşısında önemsizleştiğini ve adeta turistik bir alana dönüştüğünü kaydeden Wolff, Almanya’da Friedrich Merz ve Fransa’da Emmanuel Macron gibi liderlerin meşruiyet kaybı yaşadığını vurguladı.
“Sistem artık nüfusun yüzde sekseninin aleyhine işleyecek biçimde çöktü”
Finkelstein, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan ekonomik denklemde toplumun yüzde sekseninin kazandığı, yüzde yirmisinin ise sistemin dışında kaldığı günlerin tersine döndüğünü ifade etti. Bugün ise tablonun tamamen tersine döndüğünü ve sistemin yalnızca yüzde yirmilik bir azınlığa hizmet ettiğini dile getirdi.
Finkelstein, “Bugün Amerika’da sistem nüfusun yüzde sekseni için iflas etmiş durumda; en iyi örgütlenmiş radikal hareket bile iktidara gelse mevcut yapının sınırları içinde bu dengenin yeniden halkın lehine çevrilmesi mümkün mü, yoksa sistem tüm potansiyelini tüketmiş mi bulunuyor?” sorusunu yöneltti.
Wolff bu tespiti onaylayarak, Amerikan imparatorluğunun tıpkı bitmiş bir evliliği kabullenemeyen çiftler gibi derin bir inkâr içinde bocaladığını söyledi. Sağcı seçmenlerin “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” sloganına sarılmasının da aslında ülkenin artık harika olmadığının üstü kapalı bir itirafı olduğunu vurguladı.
Wolff, “Yetmiş yıllık antikomünist propagandanın ardından Amerikan işçi sınıfı sağa yöneldi çünkü Donald Trump her şeyi sihirli bir biçimde geri getireceğini vadetti. Fabrikaların geri döneceğini söyledi ancak hiçbir şey geri gelmedi; sağın bu vaatleri yerine getiremediği anlaşıldığında halk tıpkı 1930’larda olduğu gibi yeniden sola yönelecektir” sözlerini kaydetti.
Finkelstein ise bu iyimser yaklaşıma karşı çıkarak sendikalı işçi oranının yüzde sekize kadar gerilediğini ve üretim merkezlerinin tasfiye edildiği bir yapıda klasik manada bir işçi sınıfının kalmadığını tekrarladı. Bernie Sanders’ın servetin ve gücün bir avuç azınlığın elinde toplandığı yönündeki tespitinin doğruluğunu hatırlatarak, bu güce meydan okuyacak örgütlü bir odağın eksikliğini vurguladı.
“Bu koşullar altında ortaya yalnızca sol bir popülizm çıkabiliyor”
Tartışmaya dahil olan Cornel West, güçlü bir sınıf bilincinin ve örgütlenmesinin bulunmadığı Amerikan imparatorluğunda varılabilecek en ileri noktanın sol popülizm olduğunu aktardı. West, Birleşik Devletler’de sermayenin işçi sınıfı hareketlerini tarih boyunca acımasızca ezdiğine işaret etti.
West, “Lenin Amerika’yı sermaye diktatörlüğü olarak tanımlarken işçilerin 1935 yılına kadar toplu sözleşme hakkına dahi sahip olamadığını kastediyordu; Arjantin bu hakka Birleşik Devletler’den tam yüz yıl önce, 1836’da kavuşmuştu. Amerika’da özel şirketler eyalet ordularından daha büyük özel dedektif orduları besliyordu; böylesi bir baskı altında sınıf bilinci nasıl kök salabilir?” diye sordu.
Sınıf bilincinin bastırıldığı bu atmosferde ortaya çıkan sol popülizmin ırkçılık ve sömürgecilik geçmişiyle yüzleşmekte zorlandığını belirten West, yerli halkların yok sayıldığını ve köleleştirilen siyah işçilerin geleneksel ücretli emek kalıplarına sığdırılamadığını aktardı. Bernie Sanders’ın kampanyalarında da bu sınırlarla karşılaştıklarını dile getirdi.
West, “Bernie ile yüzlerce miting yaptık ancak siyah toplumun tarihsel deneyimine ve maruz kaldığı beyaz üstünlükçü mirasa tam anlamıyla hitap edemedik. Siyah özgürlük mücadelesinden gelen pek çok insan neoliberal Demokrat Parti tarafından esir alınmıştı ve onların gözünde bizler organik bağı olmayan yabancılar gibi kaldık” ifadelerini kullandı.
Demokratik Sosyalistlerin tabanının da sanayi işçilerinden ziyade soylulaştırma mağduru eğitimli orta sınıflara kaydığını kaydeden West, bu dönüşümün hareketin dinamiklerini değiştirdiğini açıkladı.
“Sıradan insanların tükenen umutları beni tarifsiz bir öfkeye boğuyor”
Genç kuşakların her siyasi atılımın ardından uğradığı hayal kırıklığına değinen Norman Finkelstein, Mamdani’nin sergilediği uzlaşmacı tavrın kitlelerde yarattığı duygusal yıkımı anlattı. Finkelstein, Bernie Sanders’ın 2016 ve 2020 hezimetlerinin ardından gençlerin yeniden harekete geçtiğini ancak hızla moralsizliğe itildiğini aktardı.
Finkelstein, “Mamdani ne yapıyor; gençlerin umutlarını örgütledi, insanlar sokaklara döküldü ama sen gidip yıllardır kafamıza cop indiren polis teşkilatının müdürünü yerinde tutuyorsun. Netanyahu’yu tutuklayacağını söyledikten sonra New York sokaklarındaki kitlesel gösteriye bile gitmiyorsun; bir insan kaç kez hayal kırıklığına uğradıktan sonra tamamen pes eder?” diye sordu.
Gençlerin bu tür tavizler karşısında çaresizliğe sürüklendiğini belirten Finkelstein, halkın oyunu sadece sempatik bir tebessüm görmek için vermediğini dile getirdi. Finkelstein, siyasi hesap verebilirlik mekanizmaları kurulmadığı sürece bu döngünün kırılamayacağını ifade etti.
Cornel West ise gençlerin bu süreçte tarihten ders çıkarması gerektiğini söyleyerek, Mamdani’nin Demokrat Parti içindeki konumuna işaret etti. West, genç aktivistlerin bu figürlerin hızla sistem içine çekilebileceğini önceden görmeleri gerektiğini aktardı.
West, “Gençlerin büyümesi ve tarihi anlaması şart; Demokrat Parti geleneğinden gelen Mamdani’nin kolaylıkla Barack Obama’nın zeki, yaratıcı ve Müslüman bir versiyonuna dönüşebileceğini kavramak zorundalar. Biz bunu en başından beri söylüyorduk; partiye ve yeni göçmen elitlerine olan bağlarını yakından izlemek gerekiyordu” uyarısında bulundu.
Mamdani’nin New York’u yalnızca yeni göçmenlerin kenti olarak tanımlamasını da eleştiren West, bu söylemin kentin yüzyıllardır yerleşik olan siyah nüfusunu ve geçmişteki köle emeğini görünmez kıldığını söyledi.
“Demokrat Parti bizi pusuladan silmek için yirmi milyon dolar harcadı”
Kendisinin bağımsız başkan adaylığı sürecinde Yeşil Parti ile yaşadığı ayrışmayı anlatan Cornel West, üçüncü partilerin de benzer zaaflar taşıdığını dile getirdi. Parti yönetimiyle yaşanan yaklaşım farkları ve kaynak dağılımındaki uyuşmazlıklar nedeniyle bağımsız hareket etme kararı aldığını açıkladı.
West, “Yeşil Parti çatısı altına girdiğimde siyah özgürlük mücadelesinden, Martin Luther King’den ve Kara Panterler hareketinden bahsettiğimde rahatsız oldular; bana ‘Bizim partimiz bunlarla ilgili değil’ dediler. Oysa ben hem inancımı hem sosyalist ilkelerimi bu mücadelelerden alıyorum; sonunda kendi yoluma gitmek zorunda kaldım” dedi.
Yirmi altı eyalette seçmenlerin adını pusulaya doğrudan yazabildiği, on altı eyalette ise resmi olarak pusulaya girmeyi başardıkları tarihi bir kampanya yürüttüklerini belirten West, Demokrat Parti’nin baskılarına maruz kaldıklarını söyledi.
West, “Demokrat Parti sırf bizim adımızı oy pusulalarından kazımak için yirmi milyon dolar harcadı, sonra da utanmadan serbest seçimlere bağlı olduklarını iddia ettiler. Kuzey Karolina ve Pensilvanya yüksek mahkemelerine kadar taşınan davalarla boğuştuk; egemen partiler bağımsız sesleri boğmak için ellerindeki her aracı kullanıyor” sözlerini kaydetti.
Finkelstein ise Bernie Sanders’ın kimliğini geri plana itip bütünüyle sağlık şirketlerine, Wall Street tekellerine ve milyarderlere odaklanan saf bir sınıf siyaseti izlediğini hatırlatarak, West’in kişisel ve ırksal vurguları öne çıkarmasının benzer bir kitle bağı kurmayı zorlaştırıp zorlaştırmadığını sordu. West ise siyahların tarihsel acılarını ve katliamları dışarıda bırakan hiçbir siyasi hareketin içinde yer almayacağını ifade etti.
“Toplu sınır dışı uygulamaları katıksız bir devlet terörüdür”
Eski televizyon sunucusu Tucker Carlson’ın İsrail’in Gazze saldırılarına yönelik eleştirileri ve Donald Trump ile yollarını ayırması üzerinden sağ figürlerle taktiksel işbirlikleri kurulup kurulamayacağı tartışıldı. Richard Wolff, aşırı sağdaki bu çözülmelerin sola alan açabileceğini belirterek ilkeli temasların mümkün olduğunu kaydetti.
Finkelstein ise Carlson’ın göçmen karşıtı pozisyonunu hatırlatarak çok daha temkinli bir hat çizdi. Carlson’ın Gazze konusunda sokakta yürümesine karşı çıkmayacağını ancak milyonlarca insanın kitlesel olarak sınır dışı edilmesini savunan bir anlayışla siyasi ortaklık kurulamayacağını açıkladı.
Finkelstein, “Duygusal bir dil kullanmak istemem ama toplu sınır dışı uygulamaları katıksız bir devlet terörüdür; hiçbir hukuki denetim, mahkeme kararı veya idari kısıtlama tanımadan insanları apar topar toplamak anlamına gelir. İnsanları terörize eden, aileleri ve çocukları birbirinden ayıran bir anlayışı bir kenara koyup diğer başlıklarda anlaşıyoruz diyemezsiniz” vurgusunu yaptı.
Wolff ise göçmen emeğinin Amerikan kapitalizmini ayakta tutan asıl unsur olduğunu belirtti. Ülkedeki nüfus artışının durma noktasına geldiğini aktaran Wolff, sınır dışı politikalarının ekonomik açıdan da sistemi felce uğratacak bir intihar niteliğinde olduğunu ifade etti.
“Her göçmene ve yurttaşa koşulsuz bir iş garantisi sağlanabilir”
Finkelstein, New York’taki inşaat sektöründe Meksikalı göçmenlerin düşük ücretlerle ve güvencesiz biçimde çalıştırılmasının yerel azınlıklar ve çalışanlar arasında yarattığı gerilimleri gündeme getirdi. Finkelstein, bu rekabet ortamında adil bir göçmenlik politikasının nasıl kurgulanması gerektiğini sordu.
Richard Wolff, çözümün piyasa mantığının tamamen dışına çıkılarak üretilebileceğini söyledi. Sorunun ekonomik değil siyasi bir irade eksikliği olduğunu dile getirdi.
Wolff, “Çözüm son derece basittir; ülkedeki tüm göçmenlere ve yerleşik yurttaşlara devlet tarafından koşulsuz iş garantisi sağlanmalıdır. Eğer on iki milyon insanı istihdam ederseniz, kapitalist sistemde her çalışan kendine ödenenden daha fazla değer üretir; dolayısıyla yaratılan bu artı değer programın maliyetini fazlasıyla karşılar ve hiçbir hayırseverliğe ihtiyaç kalmaz” dedi.
Geçmişte işsizliğin yüzde üçe kadar gerilediği dönemleri hatırlatan Wolff, tam istihdamın hayal olmadığını ve çeşitli ülkelerde uygulandığını belirtti. Finkelstein ise sanayi üretiminin Çin’e kaydığı bir dönemde bu modelin uygulanabilirliği konusundaki kuşkularını koruduğunu aktardı.
“Almanya ucuz Rus enerjisini keserek kendi sanayisini yok etti”
Avrupa’da sağ partilerin yükselişinin arkasında yatan ekonomik çöküşü analiz eden Richard Wolff, Almanya örneğine odaklandı. Alman sermayesinin Birleşik Devletler’e olan mutlak sadakati yüzünden kendi sanayi altyapısını tahrip ettiğini dile getirdi.
Wolff, “Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik mucizesi gökten zembille inmedi; Sovyetler Birliği’nden ve ardından Rusya’dan aldıkları kıtanın en ucuz petrol ve doğalgazı sayesinde bu başarıyı yakaladılar. Ancak Ukrayna savaşıyla birlikte Rusya’dan enerji alımını durdurdular ve Amerikan sıvılaştırılmış gazına üç dört katı fiyat ödemeye başladılar” ifadelerini kullandı.
Bu tercihin Alman sanayisini yüksek maliyetli ve rekabetsiz bir konuma ittiğini kaydeden Wolff, Çin’in ucuz ve kaliteli sanayi ürünlerinin pazarı domine ettiği bir dönemde bunun intihar anlamına geldiğini belirtti. Almanya İçin Alternatif partisinin yükselişinin tam da bu noktadan beslendiğini söyledi.
Wolff, “Aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif partisinin ilk vaadi Ukrayna desteğini kesmek, ikincisi ise Rusya ile ilişkileri sıfırlayarak ucuz enerji musluklarını yeniden açmaktır. Eğer bunu yaparlarsa Rusya kamuoyunun gözünde tehdit olmaktan çıkıp kurtarıcıya dönüşecek ve Avrupa’nın jeopolitik dengesi tamamen sarsılacaktır” öngörüsünde bulundu.
“Gazze soykırımı benim açımdan asla aşılamaz bir kırmızı çizgidir”
Siyasette pragmatizm ve ahlaki ilkeler arasındaki dengeye değinen konuşmacılar, ittifakların sınırlarını masaya yatırdı. Finkelstein, siyasette uzlaşmaların kaçınılmaz olduğunu ancak bazı olayların her türlü pragmatik hesabı geçersiz kıldığını ifade etti.
Finkelstein, “Geçtiğimiz başkanlık seçiminde Joe Biden’a oy vermeyi kesinlikle reddettim çünkü Gazze’de yaşananlar benim için aşılamaz bir kırmızı çizgidir. Donald Trump’ın daha kötü olabileceğini bilmeme rağmen devam eden bir soykırıma onay veremezdim; bazı suçlar vardır ki orada pragmatizm biter” dedi.
Cornel West bu duruşu destekleyerek, geçmişte Amerika’daki kölelik ve ırk ayrımcılığı düzenlerine karşı tavizsiz bir tutum takınmayan hiçbir siyasetçinin meşru görülemeyeceğini hatırlattı. Barack Obama’ya yönelik eleştirilerini de tazeleyen West, cezaevi sisteminde ezilen milyonlarca siyah gencin görmezden gelinmesini affedilemez bir pragmatizm olarak niteledi.
West, kölelik karşıtı mücadelenin öncülerinden Frederick Douglass’ın siyahların haklarını savunurken yerli halkların sürülmesine sessiz kaldığını ve hatta Kanada ile Dominik Cumhuriyeti’nin işgalini desteklediğini anımsatarak, tarihsel figürlerin de ahlaki zaaflarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini aktardı.
“Geçmişin sendikal dayanışma bağları artık bu çağda geri getirilemez”
Söyleşinin son bölümünde emek hareketinin yeniden örgütlenmesi olasılığı tartışıldı. Wolff, 1929 Büyük Buhranı sonrasında John Lewis öncülüğünde kurulan Sanayi Kuruluşları Kongresinin vasıflı ve vasıfsız tüm işçileri bir araya getirerek devrim yarattığını ve parça başı çalışan milyonlarca modern emekçinin de yeni bir dayanışma modeli kurabileceğini dile getirdi.
Finkelstein ise bu görüşe mesafeli durduğunu ve fabrikalardaki fiziksel birlikteliğin ürettiği organik kültürün yerinin doldurulamayacağını ifade etti. Finkelstein, geçmişte sendika liderlerinin tüm toplum tarafından tanındığını ve grevlerin şehir hayatını durdurma gücü olduğunu hatırlattı.
Finkelstein, “Eskiden New York’ta Mike Quill grev ilan ettiğinde bütün metro ve otobüs hatlarının duracağını bilirdik, her ev bu gücü hissederdi. İşçiler yirmi otuz yıl aynı fabrikada omuz omuza çalışır, ‘Birimize yapılan haksızlık hepimize yapılmıştır’ şiarını yaşardı; güvencesiz ve dağınık serbest çalışanların arasından böyle bir sınıf bilinci ve dayanışma kültürü çıkamaz” dedi.
West ise tarihin öngörülemez olduğunu belirterek, eski modeller geri gelmese bile insanların yeni direniş ve örgütlenme biçimleri yaratacağını dile getirdi.
“Amerikan imparatorluğu çocuksu bir masumiyet zırhının arkasına sığınıyor”
Program yöneticisi Robinson’ın Amerikan toplumunu saran inkâr perdesinin arkasında kimlerin olduğu sorusunu yanıtlayan Cornel West, yazar Du Bois’nın tespitlerine gönderme yaptı. Amerika’nın hakikatten korkan ve yalanların etkinliğine sığınan bir kültüre sahip olduğunu ifade etti.
West, “Amerika tarih boyunca var olmuş yetmiş imparatorluk arasında imparatorluk olduğunu inkâr eden tek devlettir; Avusturya-Macaristan ya da Rusya imparatorluk olduğunu kabul ederken, Amerika özgürlük imparatorluğu olduğunu iddia eder. Yerli soykırımı, köleleştirilen siyahlar ve oy hakkı olmayan işçiler üzerinde yükselen bu yapı kendisini masum bir adem gibi görür” şeklinde konuştu.
Herman Melville’in ünlü romanındaki Pequod gemisinin beyaz balinanın peşinde kendi yıkımına sürüklenmesini hatırlatan West, Amerikan sisteminin de dizginlenemeyen bir açgözlülükle kendi çöküşünü hazırladığını vurguladı. West, Gazze’deki vahşeti kırk yıldır haykıran Finkelstein gibi isimlerin dışlanmaya çalışılmasının da bu inkâr refleksiyle bağlantılı olduğunu belirtti.
“Üniversite yönetimlerinin boyun eğmesi beni kesinlikle şaşırtmadı”
2024 baharında Amerikan üniversitelerinde Filistin’e destek amacıyla kurulan öğrenci kamplarının polis zoruyla dağıtılması ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması konusu da ele alındı. Finkelstein ve Wolff, üniversite yönetimlerinin sermaye ve iktidar baskısı karşısında anında geri adım atmasına hiç şaşırmadıklarını aktardı.
Richard Wolff, Paul Sweezy ve Paul Baran gibi marksist akademisyenlerin Soğuk Savaş döneminde üniversitelerden nasıl tasfiye edildiğini bizzat yaşadıklarını hatırlattı. Wolff, Amerikan akademisinin kurumsal itibar ve bağış gelirlerini her türlü akademik özgürlüğün üzerinde tuttuğunu vurguladı.
Wolff, “Harvard, Stanford ya da Yale gibi kurumların temel önceliği daima kendi kurumsal şöhretlerini korumak ve Silikon Vadisi sermayesiyle aralarını iyi tutmak olmuştur; sınıflarda ne anlatıldığı yöneticilerin umurunda değildir. Bu nedenle öğrencilerin hak arayışlarını bir çırpıda ezmelerine en ufak bir şaşkınlık duymadım” dedi.
Cornel West de Harvard’daki görevinden ayrılış sürecini ve Filistin haklarını savunduğu için nasıl hedef tahtasına konduğunu aktararak, neo-faşist baskılar karşısında üniversite yönetimlerinin derhal teslim olduğunu kaydetti.
“Chomsky olmasaydı adım hiçbir zaman duyulmamış sıradan bir sayıdan ibaretti”
Yayın, katılımcıların kişisel muhasebeleri ve akademik geçmişlerine dair anlatılarıyla tamamlandı. Norman Finkelstein, dönemin tanınmış siyaset teorisyeni Sheldon Wolin ve tarihçi Arno Mayer ile yaşadığı zorluklara değinirken, düşünce hayatındaki en belirleyici desteği dilbilimci Noam Chomsky’den gördüğünü dile getirdi.
Finkelstein, “Eğer Noam Chomsky yanımda durmasaydı bugün hiç kimse benim adımı duymamış olurdu, sistemin içinde kaybolmuş sıradan bir sayıdan ibaret kalırdım. Bugün onu küçümsemek moda haline gelmiş olsa da benim de aralarında yer aldığım pek çok insanın entelektüel varlığını borçlu olduğu kişi odur” sözleriyle konuşmasını sonlandırdı.
Üç düşünür, Amerikan siyasetinin içine düştüğü derin krizden çıkışın ancak hakikatle yüzleşmek ve halkın temel ihtiyaçlarına dayanan sahici bir mücadele hattı örmekle mümkün olabileceğini belirterek yayını noktaladı.
Amerika1 hafta önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBurnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var
Rusya2 hafta önceRosatom davasında mahkeme Finlandiya’nın sözleşme feshini hukuka aykırı gördü
Ortadoğu2 hafta önceIsrael Hayom yazdı: İsrailli istihbaratçılar yıllardır Riyad’da
Avrupa2 hafta önceLe Pen ve Mélenchon farkı açıyor











