Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Hindistan’da beceriksiz muhalefet ve Modi’nin alternatifsizliği

Yayınlanma

“Yaygın kayırmacılık suçlamalarına rağmen Modi’nin itibari hala sağlam. Onaylanma oranı sürekli olarak yüzde 75’in üzerinde.”

Çevirmenin notu: Hindistan’da ana muhalefetteki Kongre Partisi, geçen yılın sonlarında Narendra Modi hükümetine karşı ülke çapında “birlik yürüyüşü” başlatmıştı. Kongre Partisi lideri Rahul Gandhi ve parti liderlerinin öncülük ettiği yürüyüş, kısa zaman içinde ülke çapında yayılarak sansasyon yaratmıştı. Yürüyüşün gerekçeleri arasında ülkede büyüyen zengin-yoksul uçurumu, Çin’e dönük politikalar ve Modi liderliğindeki BJP hükümetinin yolsuzlukları yer aldı. Fakat kısa bir süre sonra Gandhi’nin yürüyüşünün yarattığı etki sönümlendi ve Modi, hala anketlerde sağlam konumda. Aşağıda tercümesi verilen makalede Johns Hopkins Üniversitesi’nde görev yapan Hindu akademisyen Aditya Bahl, Kongre Partisi’nin yürüyüşünün yarattığı etkileri ve Hindistan toplumunun durumunu detaylandırarak muhalefetin riyakârlığına işaret ediyor. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.

Kongre küllerinden tekrar mı doğuyor?

Aditya Bahl, New Left Review

22 Haziran 2023

Geçtiğimiz yıl 7 Eylül’de Kongre’nin kıdemli lideri Rahul Gandhi, BJP liderliğindeki hükümetin “bölücü politikalarına” karşı “Hindistan’ı birleştirmek” amaçlı bir protesto yürüyüşü olan Bharat Jodo Yatra’yı [Birleşik Hindistan Yürüyüşü] başlattı. Hindistan’ın güney ucundaki Kanyakumari’den kuzeydeki Cammu ve Keşmir’e kadar uzanan yatra, yaklaşık 3 bin 500 kilometre oldu ve on iki eyaleti kapsadı. Bazı ünlüler beş ay süren bu yolculuğa katılarak manşetlere çıktı. Gandhi’nin kıyafeti (kış boyunca tek bir polo tişört), dağınık sakalı ve fit vücudu (“on saniyede on dört şınav”) da öyle. Sağcıların tepkisi tahmin edilebilirdi: bazıları Gandhi’nin Burberry gardırobuyla alay etti, diğerleri sakalını Saddam Hüseyin’inkine benzetti. Yine de Nehru-Gandhi hanedanının 52 yaşındaki veliahtı, geçtiği her eyalette popülaritesinin —en çok da yüzde 32’den yüzde 55’e sıçradığı Delhi’de— arttığını gördü. Kariyerinde ilk kez kitlesel bir popülarite dalgası yakalayan Gandhi, şu unutulmaz özeti yaptı: “Nefret pazarında sevgi dükkanları açıyorum.” Ardından birkaç hafta içinde yıldızı söndü. 23 Mart’ta bir alt Hint mahkemesi onu Başbakan’ın soyadı hakkında hakaret içeren yorumlarda bulunmaktan mahkûm etti. Bir gün sonra da parlamentodan karga tulumba çıkarıldı.

Gandhi’nin siyasi istikbali tehlikede olsa da ezeli düşmanı, görevde olduğu dönemdeki dalgalanmalara rağmen hala dokunulmaz görünüyor. Dokuz yıl boyunca Narendra Modi, popülaritesinin azalmasını daimî olarak engelleyen yıkıcı bir dizi “şok ve dehşet” operasyonuna imza attı. Kasım 2016’da bir gecede tedavüldeki paranın yüzde 86’sını geri çekerek 10 ila 12 milyon emekçiyi işinden etti. Temmuz 2017’de bölgesel yönetimlerin gücünü daha da kısıtlayan merkezi bir Mal ve Hizmet Vergisi uygulamaya koydu. Ağustos 2019’da Cammu ve Keşmir’in anayasal özerkliğini kaldırarak buraya Keşmirli olmayanların ve özel madencilik şirketlerinin akın etmesine imkân verdi. Aynı yılın ilerleyen günlerinde ayrımcı vatandaşlık yasası değişikliğini yürürlüğe koyarak, Yeni Delhi’de Müslümanlara dönük sağcı bir pogromla bastırılan büyük protestolara yol açtı. Mart 2020’den itibaren tahminen 4,7 milyon kişinin hayatına mal olan ve işsizlik oranının yüzde 20,9’a yükseldiği Kovid-19 salgınını feci şekilde kötü yönetti. Eş zamanlı olarak, Hindistan tarımının şirketler tarafından istimlak edilmesini kolaylaştırmak adına üç yeni yasa çıkardı ve tarım sendikalarının bir yıl süren mücadelesi nihayetinde onu bu yasaları yürürlükten kaldırmaya zorladı. Şimdi ise Modi’nin Asya’nın en zengin ikinci adamı olan milyarder Gautam Adani ile yakın ilişkisi, iş adamının hisse senedi manipülasyonu ve muhasebe dolandırıcılığının ortaya çıkmasının ardından dünya gündeminde.

Fakat yaygın kayırmacılık suçlamalarına rağmen Modi’nin itibarı sağlam. Onaylanma oranı sürekli olarak yüzde 75’in üzerinde; bu, görevdeki başbakanlar arasında en yüksek oran. Deneyimli Hintli gazeteci M.K. Venu’nun yazdığı üzere, Modi, üzerine hiçbir şeyin yapışmadığı bir “teflon lider.” Ancak bu değişmez hegemonyaya rağmen Hint siyaseti durağan olmaktan çok ötede. Seçimlerde Kongre’yi işlevsizliğin eşiğine getiren BJP, ironik bir şekilde, Kongre’nin 1970’lerin başındaki otoriter saltanatıyla karşılaştırmalara neden olmaya başladı. Pek çok yorumcu benzerliklere dikkat çekti: Modi de İndira Gandhi gibi karizmatik bir şahsiyet ve esasen tek partili bir devlete öncülük ediyor; ulusal ve bölgesel düzeyde muhalefet liderlerini hedef almak için devlet kurumlarını kullanıyor (Rahul Gandhi’nin görevden alınması pek çok örnekten yalnızca biri); işbirliğine dayalı federalizm ilkelerini bastırıyor, tüm bölgesel güçleri merkezileştiriyor, yeni bir ahbap çavuş kapitalist ekibini teşvik ediyor vb. Şimdi, BJP eski Kongre’ye benzemeye başladıkça, Kongre de kendini yeniden markalaştırmaya çalışıyor ve elitlerden uzaklaşıp halk sınıflarına doğru geçici adımlar atıyor.

Bharat Jodo Yatra bunun başlangıcıydı. Ekim 2022’de Kongre, ender görülen bir başkanlık seçimi düzenledi: İndira Gandhi’nin 1972’de yaptığı iç oylamadan bu yana bu türdeki yalnızca üçüncü etkinlik. Tarihinin büyük bölümünde kalıtım, partinin sağ kanadının yararına olacak şekilde demokrasinin aleyhine oldu. Modi, sık sık Kongre derebeyliğini hicvetti ve Gandhi’yi bir şehzade (ya da prens) olarak tasvir ederken kendi avam kökenlerini öne çıkardı. Ancak yeni seçilen Kongre Başkanı, bir zamanlar sendika lideri ve Manmohan Singh’in kabinesinde bakan olan 80 yaşındaki Mallikarjun Kharge, bu pozisyona gelen ikinci Dalit. Onun liderliğinde Kongre’nin seçim stratejisi değişti. Kongre’nin 2024’te yapılması planlanan genel seçimler ve bu yılın sonunda yapılacak dokuz eyalet meclisi seçimleri öncesinde “çoğulculuk” ve “sevgi”ye dair geleneksel kaygıları yerini yavaş yavaş daha somut refah politikalarına bırakıyor.

2023’ün ilk aylarında BJP, kuzeydoğudaki hakimiyetini daha da sıkılaştırdı. Şubat ayında, Hıristiyanların çoğunlukta olduğu Meghalaya ve Nagaland eyaletlerinde yerel partilerle kurulan koalisyonlarda küçük ortak oldu. Mart ayında ise Hinduların çoğunlukta olduğu Tripura eyaletinde iktidara gelerek kırk yıldır neredeyse kesintisiz iktidarda olan komünistleri tasfiye etti. Mayıs ayında ise Kongre, iktidardaki BJP tarafından uzun zamandır güney Hindistan’daki “safran devrimi” için stratejik bir geçit olarak görülen Karnataka’da nadir görülen bir zafer elde etti. Kongre toplam oyların yaklaşık yüzde 43’ünü alarak 212 meclis sandalyesinin 135’ini kazandı. 1989’dan bu yana hiçbir parti bu tür bir çoğunluğa ulaşamamıştı. Yine de en dikkat çekici olan şey programıydı. Köktendinci Hindutva örgütü Bajrang Dal’ı yasaklama vaadinin yanı sıra Kongre manifestosu beş önemli refah reformu içeriyordu: tüm hanelere 200 birim ücretsiz elektrik; her kadın aile reisine aylık 2 bin rupi ve işsiz yeni mezunlar için 3 bin rupi yardım; yoksulluk sınırının altında yaşayan ailelerin her üyesine 10 kilogram ücretsiz pirinç ve kadınlara halk otobüslerinde ücretsiz seyahat. Yerel Kongre liderliği bu önerileri açıkça Alpasankhyataru (azınlıklar), Hindulidavaru (geri kalmış sınıflar) ve Dalitaru’ya (Dalitler) sunarken, tarihsel olarak dezavantajlı grupların kamu kurumlarında daha iyi temsil edilebilmesi için ulusal kast sayımı taleplerini yineledi. Bu arada BJP de her zamanki dini kutuplaştırma taktiklerini uyguladı. Kısa bir süre önce devlet okullarında başörtüsünü yasaklayan BJP, ezana, helal et dükkanlarına ve Müslümanlar için rezervasyon kotalarına karşı bir dizi kışkırtıcı kampanya yürüttü. Seçim sonuçları açıklandığında, Rahul Gandhi ilanını şöyle tweetledi: “Yoksulların gücü BJP’nin kapitalizmini yendi.”

BJP halen diğer on dört eyalette iktidarı elinde tutarken, Kongre sadece altı eyalette iktidarda. Önümüzdeki üç meclis seçimi Hint kuşağında gerçekleşecek; merkez eyaletleri Madhya Pradesh ve Chhattisgarh’ın yanı sıra görevdeki Kongre’nin bir iç isyanla mücadele etmekle meşgul olduğu kuzeybatı Rajasthan eyaleti. Burada Hindutva hegemonyasını delmeye yönelik politika vaatleri tek başına yeterli olmayacaktır. Madhya Pradesh’te BJP’nin ana örgütü olan Rashtriya Swayamsevak Sangh o kadar güçlendi ki artık shakhalarını [medrese] devlet dairelerinin içinde işletiyor. Kongre’nin benzer bir kadro ağı yok. Eyalet lideri Kamal Nath’ın bir dizi yolsuzluk tezgahına karışmış şaibeli bir multimilyoner olması da buna yardımcı olmuyor. Yaklaşan seçimlere hazırlık olarak bir “tapınak rahipleri hücresi” kurdu ve kısa süre önce devlet ödeneklerinin artırılmasını ve tapınak arazilerinin ailelerine devredilmesini talep eden Brahmin rahipleriyle bir “dini diyalog” düzenledi. Karnataka’da alt sınıfları bir araya getiren parti, Madhya Pradesh’te Brahmin rahiplerine kur yapıyor.

Bu tür çelişkileri yerel liderleri suçlayarak açıklamak makul olacaktır. Ancak bu, Kamal Nath Kongre saflarında bir istisna sayılmaz. Gandhi’ler de seçim fırsatçılıklarıyla meşhur. Önceki seçim kampanyaları sırasında Rahul Hindu tapınaklarında Brahmanik janeu’sunu sergilerken, kız kardeşi Priyanka Hindutva siyasetinin merkezi olan Ayodhya’daki Ram Mandir tapınağının inşasını desteklemişti (Kamal Nath yerel parti birimi adına on bir gümüş tuğla bile bağışladı). Rahul, “BJP kapitalizmine” karşı bir dizi ses getiren sefere öncülük etti, ancak “Kongre kapitalizminin” kirli tarihini —1991’de neoliberalizme dönüşü, önceki on yıllarda Adani’ye verdiği destek söz konusu olursa— tartışma konusunda isteksiz davranıyor. Bu nedenle partinin kendini yeniden keşfetmesinin kozmetik bir makyajdan öte bir şey olup olmadığı sorulmalı. Alt sınıflara yönelik hareketi, BJP’yi geride bırakmaya yönelik sinik bir teşebbüsten mi ibaret?

Deneyimli gazeteci Harish Damodaran bir süredir Hindistan kapitalizminin bu iki çeşidi arasındaki tarihsel düğümü çözmeye çalışıyor. Damodaran’ın analizine göre, Kongre liderliğindeki liberalleşmenin ilk yıllarına bölgesel girişimcilerin ve bölgesel partilerin eşzamanlı yükselişi damgasını vurdu. İlki, koalisyon hükümetlerinde kilit makamları işgal eden ve Yeni Delhi’deki bağlantılarını kullanarak şeker, otoyol, basın, içki ve emlak gibi yeni liberalleşen sektörleri ele geçiren yerel siyasi şebekelere büyük yatırımlar yaptı. Partiler de bütçelerini bölgesel tabanlarını güçlendirmek için kullandılar.

Bu dinamik, BJP’nin 2014 yılında iktidara gelmesi ve yeni bir ahbap çavuş kapitalizmi döngüsünü başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bölgesel girişimcilerin yerini artık doğrudan merkezi hükümet tarafından himaye edilen büyük holdingler aldı. BJP’nin münhasır ekonomik bölge düzenlemeleri ve kredi hükümleri gibi iktisadi reformları, şirketlerin tüm sektörlerde tekelleşmesine neden oldu (Reliance petrokimya ve telekomu, TATA çelik ve IT hizmetlerini, Adani limanları ve enerjiyi kontrol ediyor). Hindistan’daki eşitsizlik de bunu takip etti, en tepedeki yüzde 1’lik kesim Hindistan’ın toplam servetinin yüzde 40’ından fazlasına sahipken, en alttaki yüzde 50’lik kesim sadece yüzde 3’üne sahip oldu. BJP, nakit paranın kendi kasasına akması için yeni kanallar açarak kurumsal müttefiklerinin zenginleşmesinden faydalandı. Parti 2017 yılında, sermaye gruplarının siyasi partilere anonim olarak bütçe sağlamasına olanak tanıyan bir “seçim tahvili” programının açılışını yaptı. 2022 yılına gelindiğinde BJP bu tür bağışların yüzde 57’sini (92 milyar rupi) aldı. Kongre sadece yüzde 10 alırken, şu anda Batı Bengal’de iktidarda olan Trinamool Kongresi kayda değer miktarda bütçe alan tek bölgesel parti oldu (yüzde 8). BJP’nin siyasi gücü merkezileştirmesinin sırrı, siyasi finansın bu şekilde merkezileştirilmesinde yatıyor.

Hindutva tugayı 1990’ların başında ilk kez ön plana çıktığında, muhalif aktivist Aijaz Ahmad zırhındaki küçük çatlağı fark etti. Ona göre BJP’nin, parlamento dışındaki adamlarının vahşetine denk düşecek tutarlı bir ekonomi programı yoktu. Kongre, Hindistan ekonomisini çoktan liberalleştirdiği için BJP çokuluslu şirketlere “daha çok cazip” bir teklifte bulunamazdı. Otuz yıl sonra durum tersine döndü. BJP ikinci bir liberalleşme dalgası başlatarak başat kamu sektörlerini —tarım, sağlık, ordu ve eğitim— eşi benzeri görülmemiş düzeyde özel yatırıma açtı. Bu arada Kongre, Hindistan’ın alt sınıflarına “çok daha cazip” bir teklif sunarak seçim cazibesini artırmaya çalıştı.

Ancak Kongre’nin refahçı dönüşünün kitle siyasetinde çok az karşılığı var ya da hiç yok. Uttar Pradesh, Gujarat, Andhra Pradesh ve Batı Bengal gibi pek çok eyalette küçük çaplı bir muhalefet partisi statüsüne indirgendi. Sonuç olarak, kadro örgütleri ciddi şekilde dağılmış durumda. Hala saray entrikalarına saplanmış olan üst düzey liderliği, tabandan gelen aktivizmin zorluklarından kopmuş durumda. Seçim ateşi Hint kuşağını sararken, bu tabaka şimdi çalışan yoksullara mütevazı teşvikler ve maaş paketleri dağıtıyor. Fakat daha radikal tedbirler (servet vergileri, istihdam güvenceleri, asgari ücretler vb.) önererek siyasi elitler ve büyük şirketler arasındaki yeni ittifakı bozmaları pek mümkün değil. Sosyal reformlara dönük tepeden inme ve bölük pörçük çabaları onlara fazladan oy kazandırabilir. Ancak bunlar Kongre’nin kendi iç çelişkilerini çözmek şöyle dursun, Hindutva’nın yürüyüşünü bile durduramaz.

Rahul Gandhi, nisan ayında resmi konutundan tahliye edildiğinde Kongre #MeraGharAapkaGhar başlıklı bir sosyal medya kampanyası yürütmüş ve parti üyelerinin evlerini Gandhi’ye sunduklarını göstermişti. Eş zamanlı olarak RSS ve ona bağlı örgütler Ram Navami dini bayramı sırasında Müslüman mahallelerine eş zamanlı saldırılar düzenliyordu. Hint kuşağı boyunca sağcı çeteler çok sayıda Müslümanın evini, dükkânını, kütüphanesini, mezarlığını ve camisini yakıp yıktı. “Buldozer adaleti” olarak bilinen bu tür yargısız infazlar, Hindutva’ların Hindu dini törenleri sırasında sık sık çete şiddetini kışkırtmakla suçlanan azınlık nüfusunu toplu olarak kriminalize etmeye yönelik yeni bir manevrası. Tüm bunlar olurken Kongre şiddeti durdurmak istemeyerek seyirci kaldı. Yeni Delhi’deki liderliği Gandhi’nin durumuyla meşgulken, Madhya Pradesh’teki kadroları eyalet merkezini pırıl pırıl safran bayraklarla süslüyor ve bin altı yüz Brahman rahibin gelişine hazırlanıyordu.

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English