Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Hindistan’da beceriksiz muhalefet ve Modi’nin alternatifsizliği

Yayınlanma

“Yaygın kayırmacılık suçlamalarına rağmen Modi’nin itibari hala sağlam. Onaylanma oranı sürekli olarak yüzde 75’in üzerinde.”

Çevirmenin notu: Hindistan’da ana muhalefetteki Kongre Partisi, geçen yılın sonlarında Narendra Modi hükümetine karşı ülke çapında “birlik yürüyüşü” başlatmıştı. Kongre Partisi lideri Rahul Gandhi ve parti liderlerinin öncülük ettiği yürüyüş, kısa zaman içinde ülke çapında yayılarak sansasyon yaratmıştı. Yürüyüşün gerekçeleri arasında ülkede büyüyen zengin-yoksul uçurumu, Çin’e dönük politikalar ve Modi liderliğindeki BJP hükümetinin yolsuzlukları yer aldı. Fakat kısa bir süre sonra Gandhi’nin yürüyüşünün yarattığı etki sönümlendi ve Modi, hala anketlerde sağlam konumda. Aşağıda tercümesi verilen makalede Johns Hopkins Üniversitesi’nde görev yapan Hindu akademisyen Aditya Bahl, Kongre Partisi’nin yürüyüşünün yarattığı etkileri ve Hindistan toplumunun durumunu detaylandırarak muhalefetin riyakârlığına işaret ediyor. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.

Kongre küllerinden tekrar mı doğuyor?

Aditya Bahl, New Left Review

22 Haziran 2023

Geçtiğimiz yıl 7 Eylül’de Kongre’nin kıdemli lideri Rahul Gandhi, BJP liderliğindeki hükümetin “bölücü politikalarına” karşı “Hindistan’ı birleştirmek” amaçlı bir protesto yürüyüşü olan Bharat Jodo Yatra’yı [Birleşik Hindistan Yürüyüşü] başlattı. Hindistan’ın güney ucundaki Kanyakumari’den kuzeydeki Cammu ve Keşmir’e kadar uzanan yatra, yaklaşık 3 bin 500 kilometre oldu ve on iki eyaleti kapsadı. Bazı ünlüler beş ay süren bu yolculuğa katılarak manşetlere çıktı. Gandhi’nin kıyafeti (kış boyunca tek bir polo tişört), dağınık sakalı ve fit vücudu (“on saniyede on dört şınav”) da öyle. Sağcıların tepkisi tahmin edilebilirdi: bazıları Gandhi’nin Burberry gardırobuyla alay etti, diğerleri sakalını Saddam Hüseyin’inkine benzetti. Yine de Nehru-Gandhi hanedanının 52 yaşındaki veliahtı, geçtiği her eyalette popülaritesinin —en çok da yüzde 32’den yüzde 55’e sıçradığı Delhi’de— arttığını gördü. Kariyerinde ilk kez kitlesel bir popülarite dalgası yakalayan Gandhi, şu unutulmaz özeti yaptı: “Nefret pazarında sevgi dükkanları açıyorum.” Ardından birkaç hafta içinde yıldızı söndü. 23 Mart’ta bir alt Hint mahkemesi onu Başbakan’ın soyadı hakkında hakaret içeren yorumlarda bulunmaktan mahkûm etti. Bir gün sonra da parlamentodan karga tulumba çıkarıldı.

Gandhi’nin siyasi istikbali tehlikede olsa da ezeli düşmanı, görevde olduğu dönemdeki dalgalanmalara rağmen hala dokunulmaz görünüyor. Dokuz yıl boyunca Narendra Modi, popülaritesinin azalmasını daimî olarak engelleyen yıkıcı bir dizi “şok ve dehşet” operasyonuna imza attı. Kasım 2016’da bir gecede tedavüldeki paranın yüzde 86’sını geri çekerek 10 ila 12 milyon emekçiyi işinden etti. Temmuz 2017’de bölgesel yönetimlerin gücünü daha da kısıtlayan merkezi bir Mal ve Hizmet Vergisi uygulamaya koydu. Ağustos 2019’da Cammu ve Keşmir’in anayasal özerkliğini kaldırarak buraya Keşmirli olmayanların ve özel madencilik şirketlerinin akın etmesine imkân verdi. Aynı yılın ilerleyen günlerinde ayrımcı vatandaşlık yasası değişikliğini yürürlüğe koyarak, Yeni Delhi’de Müslümanlara dönük sağcı bir pogromla bastırılan büyük protestolara yol açtı. Mart 2020’den itibaren tahminen 4,7 milyon kişinin hayatına mal olan ve işsizlik oranının yüzde 20,9’a yükseldiği Kovid-19 salgınını feci şekilde kötü yönetti. Eş zamanlı olarak, Hindistan tarımının şirketler tarafından istimlak edilmesini kolaylaştırmak adına üç yeni yasa çıkardı ve tarım sendikalarının bir yıl süren mücadelesi nihayetinde onu bu yasaları yürürlükten kaldırmaya zorladı. Şimdi ise Modi’nin Asya’nın en zengin ikinci adamı olan milyarder Gautam Adani ile yakın ilişkisi, iş adamının hisse senedi manipülasyonu ve muhasebe dolandırıcılığının ortaya çıkmasının ardından dünya gündeminde.

Fakat yaygın kayırmacılık suçlamalarına rağmen Modi’nin itibarı sağlam. Onaylanma oranı sürekli olarak yüzde 75’in üzerinde; bu, görevdeki başbakanlar arasında en yüksek oran. Deneyimli Hintli gazeteci M.K. Venu’nun yazdığı üzere, Modi, üzerine hiçbir şeyin yapışmadığı bir “teflon lider.” Ancak bu değişmez hegemonyaya rağmen Hint siyaseti durağan olmaktan çok ötede. Seçimlerde Kongre’yi işlevsizliğin eşiğine getiren BJP, ironik bir şekilde, Kongre’nin 1970’lerin başındaki otoriter saltanatıyla karşılaştırmalara neden olmaya başladı. Pek çok yorumcu benzerliklere dikkat çekti: Modi de İndira Gandhi gibi karizmatik bir şahsiyet ve esasen tek partili bir devlete öncülük ediyor; ulusal ve bölgesel düzeyde muhalefet liderlerini hedef almak için devlet kurumlarını kullanıyor (Rahul Gandhi’nin görevden alınması pek çok örnekten yalnızca biri); işbirliğine dayalı federalizm ilkelerini bastırıyor, tüm bölgesel güçleri merkezileştiriyor, yeni bir ahbap çavuş kapitalist ekibini teşvik ediyor vb. Şimdi, BJP eski Kongre’ye benzemeye başladıkça, Kongre de kendini yeniden markalaştırmaya çalışıyor ve elitlerden uzaklaşıp halk sınıflarına doğru geçici adımlar atıyor.

Bharat Jodo Yatra bunun başlangıcıydı. Ekim 2022’de Kongre, ender görülen bir başkanlık seçimi düzenledi: İndira Gandhi’nin 1972’de yaptığı iç oylamadan bu yana bu türdeki yalnızca üçüncü etkinlik. Tarihinin büyük bölümünde kalıtım, partinin sağ kanadının yararına olacak şekilde demokrasinin aleyhine oldu. Modi, sık sık Kongre derebeyliğini hicvetti ve Gandhi’yi bir şehzade (ya da prens) olarak tasvir ederken kendi avam kökenlerini öne çıkardı. Ancak yeni seçilen Kongre Başkanı, bir zamanlar sendika lideri ve Manmohan Singh’in kabinesinde bakan olan 80 yaşındaki Mallikarjun Kharge, bu pozisyona gelen ikinci Dalit. Onun liderliğinde Kongre’nin seçim stratejisi değişti. Kongre’nin 2024’te yapılması planlanan genel seçimler ve bu yılın sonunda yapılacak dokuz eyalet meclisi seçimleri öncesinde “çoğulculuk” ve “sevgi”ye dair geleneksel kaygıları yerini yavaş yavaş daha somut refah politikalarına bırakıyor.

2023’ün ilk aylarında BJP, kuzeydoğudaki hakimiyetini daha da sıkılaştırdı. Şubat ayında, Hıristiyanların çoğunlukta olduğu Meghalaya ve Nagaland eyaletlerinde yerel partilerle kurulan koalisyonlarda küçük ortak oldu. Mart ayında ise Hinduların çoğunlukta olduğu Tripura eyaletinde iktidara gelerek kırk yıldır neredeyse kesintisiz iktidarda olan komünistleri tasfiye etti. Mayıs ayında ise Kongre, iktidardaki BJP tarafından uzun zamandır güney Hindistan’daki “safran devrimi” için stratejik bir geçit olarak görülen Karnataka’da nadir görülen bir zafer elde etti. Kongre toplam oyların yaklaşık yüzde 43’ünü alarak 212 meclis sandalyesinin 135’ini kazandı. 1989’dan bu yana hiçbir parti bu tür bir çoğunluğa ulaşamamıştı. Yine de en dikkat çekici olan şey programıydı. Köktendinci Hindutva örgütü Bajrang Dal’ı yasaklama vaadinin yanı sıra Kongre manifestosu beş önemli refah reformu içeriyordu: tüm hanelere 200 birim ücretsiz elektrik; her kadın aile reisine aylık 2 bin rupi ve işsiz yeni mezunlar için 3 bin rupi yardım; yoksulluk sınırının altında yaşayan ailelerin her üyesine 10 kilogram ücretsiz pirinç ve kadınlara halk otobüslerinde ücretsiz seyahat. Yerel Kongre liderliği bu önerileri açıkça Alpasankhyataru (azınlıklar), Hindulidavaru (geri kalmış sınıflar) ve Dalitaru’ya (Dalitler) sunarken, tarihsel olarak dezavantajlı grupların kamu kurumlarında daha iyi temsil edilebilmesi için ulusal kast sayımı taleplerini yineledi. Bu arada BJP de her zamanki dini kutuplaştırma taktiklerini uyguladı. Kısa bir süre önce devlet okullarında başörtüsünü yasaklayan BJP, ezana, helal et dükkanlarına ve Müslümanlar için rezervasyon kotalarına karşı bir dizi kışkırtıcı kampanya yürüttü. Seçim sonuçları açıklandığında, Rahul Gandhi ilanını şöyle tweetledi: “Yoksulların gücü BJP’nin kapitalizmini yendi.”

BJP halen diğer on dört eyalette iktidarı elinde tutarken, Kongre sadece altı eyalette iktidarda. Önümüzdeki üç meclis seçimi Hint kuşağında gerçekleşecek; merkez eyaletleri Madhya Pradesh ve Chhattisgarh’ın yanı sıra görevdeki Kongre’nin bir iç isyanla mücadele etmekle meşgul olduğu kuzeybatı Rajasthan eyaleti. Burada Hindutva hegemonyasını delmeye yönelik politika vaatleri tek başına yeterli olmayacaktır. Madhya Pradesh’te BJP’nin ana örgütü olan Rashtriya Swayamsevak Sangh o kadar güçlendi ki artık shakhalarını [medrese] devlet dairelerinin içinde işletiyor. Kongre’nin benzer bir kadro ağı yok. Eyalet lideri Kamal Nath’ın bir dizi yolsuzluk tezgahına karışmış şaibeli bir multimilyoner olması da buna yardımcı olmuyor. Yaklaşan seçimlere hazırlık olarak bir “tapınak rahipleri hücresi” kurdu ve kısa süre önce devlet ödeneklerinin artırılmasını ve tapınak arazilerinin ailelerine devredilmesini talep eden Brahmin rahipleriyle bir “dini diyalog” düzenledi. Karnataka’da alt sınıfları bir araya getiren parti, Madhya Pradesh’te Brahmin rahiplerine kur yapıyor.

Bu tür çelişkileri yerel liderleri suçlayarak açıklamak makul olacaktır. Ancak bu, Kamal Nath Kongre saflarında bir istisna sayılmaz. Gandhi’ler de seçim fırsatçılıklarıyla meşhur. Önceki seçim kampanyaları sırasında Rahul Hindu tapınaklarında Brahmanik janeu’sunu sergilerken, kız kardeşi Priyanka Hindutva siyasetinin merkezi olan Ayodhya’daki Ram Mandir tapınağının inşasını desteklemişti (Kamal Nath yerel parti birimi adına on bir gümüş tuğla bile bağışladı). Rahul, “BJP kapitalizmine” karşı bir dizi ses getiren sefere öncülük etti, ancak “Kongre kapitalizminin” kirli tarihini —1991’de neoliberalizme dönüşü, önceki on yıllarda Adani’ye verdiği destek söz konusu olursa— tartışma konusunda isteksiz davranıyor. Bu nedenle partinin kendini yeniden keşfetmesinin kozmetik bir makyajdan öte bir şey olup olmadığı sorulmalı. Alt sınıflara yönelik hareketi, BJP’yi geride bırakmaya yönelik sinik bir teşebbüsten mi ibaret?

Deneyimli gazeteci Harish Damodaran bir süredir Hindistan kapitalizminin bu iki çeşidi arasındaki tarihsel düğümü çözmeye çalışıyor. Damodaran’ın analizine göre, Kongre liderliğindeki liberalleşmenin ilk yıllarına bölgesel girişimcilerin ve bölgesel partilerin eşzamanlı yükselişi damgasını vurdu. İlki, koalisyon hükümetlerinde kilit makamları işgal eden ve Yeni Delhi’deki bağlantılarını kullanarak şeker, otoyol, basın, içki ve emlak gibi yeni liberalleşen sektörleri ele geçiren yerel siyasi şebekelere büyük yatırımlar yaptı. Partiler de bütçelerini bölgesel tabanlarını güçlendirmek için kullandılar.

Bu dinamik, BJP’nin 2014 yılında iktidara gelmesi ve yeni bir ahbap çavuş kapitalizmi döngüsünü başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bölgesel girişimcilerin yerini artık doğrudan merkezi hükümet tarafından himaye edilen büyük holdingler aldı. BJP’nin münhasır ekonomik bölge düzenlemeleri ve kredi hükümleri gibi iktisadi reformları, şirketlerin tüm sektörlerde tekelleşmesine neden oldu (Reliance petrokimya ve telekomu, TATA çelik ve IT hizmetlerini, Adani limanları ve enerjiyi kontrol ediyor). Hindistan’daki eşitsizlik de bunu takip etti, en tepedeki yüzde 1’lik kesim Hindistan’ın toplam servetinin yüzde 40’ından fazlasına sahipken, en alttaki yüzde 50’lik kesim sadece yüzde 3’üne sahip oldu. BJP, nakit paranın kendi kasasına akması için yeni kanallar açarak kurumsal müttefiklerinin zenginleşmesinden faydalandı. Parti 2017 yılında, sermaye gruplarının siyasi partilere anonim olarak bütçe sağlamasına olanak tanıyan bir “seçim tahvili” programının açılışını yaptı. 2022 yılına gelindiğinde BJP bu tür bağışların yüzde 57’sini (92 milyar rupi) aldı. Kongre sadece yüzde 10 alırken, şu anda Batı Bengal’de iktidarda olan Trinamool Kongresi kayda değer miktarda bütçe alan tek bölgesel parti oldu (yüzde 8). BJP’nin siyasi gücü merkezileştirmesinin sırrı, siyasi finansın bu şekilde merkezileştirilmesinde yatıyor.

Hindutva tugayı 1990’ların başında ilk kez ön plana çıktığında, muhalif aktivist Aijaz Ahmad zırhındaki küçük çatlağı fark etti. Ona göre BJP’nin, parlamento dışındaki adamlarının vahşetine denk düşecek tutarlı bir ekonomi programı yoktu. Kongre, Hindistan ekonomisini çoktan liberalleştirdiği için BJP çokuluslu şirketlere “daha çok cazip” bir teklifte bulunamazdı. Otuz yıl sonra durum tersine döndü. BJP ikinci bir liberalleşme dalgası başlatarak başat kamu sektörlerini —tarım, sağlık, ordu ve eğitim— eşi benzeri görülmemiş düzeyde özel yatırıma açtı. Bu arada Kongre, Hindistan’ın alt sınıflarına “çok daha cazip” bir teklif sunarak seçim cazibesini artırmaya çalıştı.

Ancak Kongre’nin refahçı dönüşünün kitle siyasetinde çok az karşılığı var ya da hiç yok. Uttar Pradesh, Gujarat, Andhra Pradesh ve Batı Bengal gibi pek çok eyalette küçük çaplı bir muhalefet partisi statüsüne indirgendi. Sonuç olarak, kadro örgütleri ciddi şekilde dağılmış durumda. Hala saray entrikalarına saplanmış olan üst düzey liderliği, tabandan gelen aktivizmin zorluklarından kopmuş durumda. Seçim ateşi Hint kuşağını sararken, bu tabaka şimdi çalışan yoksullara mütevazı teşvikler ve maaş paketleri dağıtıyor. Fakat daha radikal tedbirler (servet vergileri, istihdam güvenceleri, asgari ücretler vb.) önererek siyasi elitler ve büyük şirketler arasındaki yeni ittifakı bozmaları pek mümkün değil. Sosyal reformlara dönük tepeden inme ve bölük pörçük çabaları onlara fazladan oy kazandırabilir. Ancak bunlar Kongre’nin kendi iç çelişkilerini çözmek şöyle dursun, Hindutva’nın yürüyüşünü bile durduramaz.

Rahul Gandhi, nisan ayında resmi konutundan tahliye edildiğinde Kongre #MeraGharAapkaGhar başlıklı bir sosyal medya kampanyası yürütmüş ve parti üyelerinin evlerini Gandhi’ye sunduklarını göstermişti. Eş zamanlı olarak RSS ve ona bağlı örgütler Ram Navami dini bayramı sırasında Müslüman mahallelerine eş zamanlı saldırılar düzenliyordu. Hint kuşağı boyunca sağcı çeteler çok sayıda Müslümanın evini, dükkânını, kütüphanesini, mezarlığını ve camisini yakıp yıktı. “Buldozer adaleti” olarak bilinen bu tür yargısız infazlar, Hindutva’ların Hindu dini törenleri sırasında sık sık çete şiddetini kışkırtmakla suçlanan azınlık nüfusunu toplu olarak kriminalize etmeye yönelik yeni bir manevrası. Tüm bunlar olurken Kongre şiddeti durdurmak istemeyerek seyirci kaldı. Yeni Delhi’deki liderliği Gandhi’nin durumuyla meşgulken, Madhya Pradesh’teki kadroları eyalet merkezini pırıl pırıl safran bayraklarla süslüyor ve bin altı yüz Brahman rahibin gelişine hazırlanıyordu.

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yayınlanma

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.

Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.

Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.

Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.

Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.

“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”

Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”

ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.

“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”

Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.

JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.

Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.

“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”

Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:

“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”

Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.

Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.

“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”

Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.

Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:

“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”

Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.

“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”

Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.

Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.

Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:

“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”

Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English