Amerika
Ukrayna’ya destek karşılığı Pakistan’a IMF kredisi mi verildi?

ABD’nin IMF kredisi verilmesi karşılığında Pakistan’ı Ukrayna’ya silah desteği vermeye zorladığı ortaya çıktı. Theintercept.com’un incelediği belgelere göre aracı silah şirketleri Pakistan’dan alım yapıp Ukrayna’ya ulaştırıyor. ABD ise bu anlaşmaya karşılık olarak Pakistan’ın ihtiyaç duyduğu krediyi IMF’nin vermesini sağlıyor.
Theintercept.com’un haberine göre, ABD ve Pakistan arasında varılan anlaşma IMF kredisi karşılığında Pakistan’ın Ukrayna’nın kullandığı mermi mühimmatları sağlamasına dayanıyor.
Yayın organı belgelerin Pakistan ordusu içerisinden sızdırıldığını iddia ediyor. İlgili rapora göre Pakistan, 2022 yazı ile 2023 ilkbaharı arasında ABD’ye Ukrayna ordusunun ihtiyaç duyduğu askeri teçhizat ve mühimmat satışı yaptı.
ABD destekli IMF kredisinin musluğu da bu satışın karşılığı olarak Pakistan yönetimine açıldı. Habere göre anlaşma, bir silah tüccarı olan Global Ordnance’ın bir yan kuruluşu olan Global Military Products tarafından yapıldı.
Raporda, ABD’nin Pakistan’ın Ukrayna’ya silah satması karşılığında Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) kurtarma paketi almasına yardımcı olduğu belirtiliyor. Pakistan’ın savaş için gerekli temel mühimmatın üretim merkezi olduğu vurgulanıyor. Özellikle son zamanlarda Ukrayna ordusunun savaşta Pakistan’da üretilen mermi ve diğer mühimmatları kullandığına dair raporlar yayınlanmıştı.
Ukrayna mühimmat ve askeri donanım sıkıntısıyla boğuşurken, Pakistan’da üretilen mermilerin ve diğer mühimmatın Ukrayna ordusu tarafından kullanıldığı yönündeki haberler ne ABD ne de Pakistan tarafından kabul edildi.
Theintercept.com’a göre silah satışından elde edilen sermaye ve politik destek IMF’den kurtarma paketi alınmasında kilit rol oynadı.
Raporda ayrıca sızdırılan belgelerin, Amerikalı bir tuğgeneralin imzasının ABD’de kamuya açık ipotek kayıtlarındaki imzasıyla eşleştirilerek doğrulandığı belirtiliyor.
Büyük bir ekonomik krizle mücadele eden Pakistan uzun süredir küresel piyasalardan kredi bulmaya çalışıyor. Ülke büyük bir krizin içindeyken Pakistan’ın eski Başbakanı Imran Han görevden alınarak hapse atılmıştı.
Ekonomik ve sosyal olarak zor dönemden geçen Pakistan’ın eski Başbakanı Imran Han’ın görevden uzaklaştırılmasında Rusya Ukrayna savaşındaki tarafsız konumunun etkili olduğu belirtiliyor.
ABD’nin Afganistan’daki faaliyetlerini ve geri çekilme sürecini sert sözlerle eleştiren Eski Başbakan İmran Han, CIA’in çekilme sonrası Afganistan’da üs talebine yeşil ışık yakmamıştı. Haberin dayandırıldığı rapora göre ABD, İmran Han’ın devrilmesinde perde arkasından rol oynadı.
ABD’nin bu gizli anlaşma nedeniyle Pakistan’daki “insan hakları ihlalleri”ne de sessiz kaldığı yorumları yapılıyor.
Olayın gelişimi
The Intercept’in araştırmasına göre 23 Mayıs 2023’te Pakistan’ın ABD Büyükelçisi Mesud Han, Dışişleri Bakan Yardımcısı Donald Lu ile Washington’da bir araya geldi. Toplantının gündemi Pakistan’ın Ukrayna’ya silah satışının IMF nezdindeki mali durumunu nasıl destekleyebileceği hakkındaydı.
Bu haberin yayınlanmasının ardından Pakistan Dışişleri Bakanlığı bir açıklama yaparak haberin “asılsız ve uydurma” olduğunu belirtti. Sözcü, kurtarma paketinin “Pakistan ve IMF arasında zor ama gerekli ekonomik reformların uygulanması için başarılı bir şekilde müzakere edildiğini” söyledi.
ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü de ABD’nin kredinin sağlanmasında herhangi bir rol oynadığını reddetti. Sözcü, “IMF gözden geçirmesi ile ilgili müzakereler Pakistan ve IMF yetkilileri arasındaki bir tartışma konusuydu” dedi.
Amerika
ABD’li iktisatçı Eichengreen: Dolarsızlaşma tartışması bu kez farklı

ABD’li iktisatçı ve eski IMF danışmanı Barry Eichengreen, uzun yıllardır zaman zaman gündeme gelen dolarsızlaşma tartışmalarının bu sefer gerçek olabileceğini düşünüyor.
South China Morning Post’a (SCMP) bir mülakat veren Kaliforniya Üniversitesi profesörü, ABD dolarıyla ilgili uzun süredir devam eden bazı endişeler –örneğin, ABD’deki yüksek kamu borcu seviyesi ve bu borcun artışının sürdürülebilir olup olmadığına dair endişeler– karşısında “nihayet gerçek bir yapısal dönüşümün başladığını” savunuyor.
ABD’nin kronik borç sorunları ve bunların doların istikrarı ve yabancı merkez bankalarının elindeki ABD Hazine tahvillerinin değeri üzerinde olumsuz etkiler yaratıp yaratmayacağına ilişkin görüşlerin yıllardır var olduğunu hatırlatan Eichengreen, bugünkü tartışmanın iki nedenle farklı olduğuna işaret ediyor.
Birincisi, ABD’nin siyasi kurumlarının gücü. İktisatçıya göre doların istikrarı ve dolara duyulan güven, temelde “hukukun üstünlüğü, güçler ayrılığı, merkez bankasının bağımsızlığı ve yolsuzluğun kontrol altına alınmasına” dayanıyor.
Ona göre insanlar, bu kurumsal düzenlemelerin daha önce varsayıldığından daha kırılgan olup olmadığını sorgulamaya başladı. Bu durum, yabancı merkez bankaları, hükümetler ve dolar ağırlıklı finansal portföyleri bulunan diğer yatırımcılar arasında güvenlik hissini sarsmaya başladı.
İkincisi, ABD’nin jeopolitik ittifakları hakkında yeni soruların gündeme gelmesi. ABD’li profesör şöyle diyor:
“Tarihten biliyoruz ki, merkez bankaları, hükümetler ve diğer kurumlar ittifak ortaklarının para birimlerini elinde bulundurmayı ve kullanmayı tercih ederler; zira bu ortaklar, rezerv varlıklarının güvenilir bekçileri olarak görülürler. Üstelik, bir ülke ABD ile ittifak içindeyse, ABD dolarını elinde bulundurmak ve kullanmak, o ülkeye duyulan güvenin bir göstergesidir.”
Eichengreen’e göre, ABD Başkanı Donald Trump, ABD’nin NATO’ya ve diğer güvenlik düzenlemelerine olan bağlılığının devam edip etmeyeceği konusunda şüpheler uyandırdı. Bu durum, Avrupalıları ve diğerlerini şu soruyu sormaya itti: “Jeopolitik açıdan belirsiz bu dünyada gerçekten ABD’ye ve dolara bu kadar bağımlı olmak istiyor muyuz, yoksa kendi para birimimize –Avrupa örneğinde olduğu gibi avroya– daha fazla güvenmek de dahil olmak üzere alternatiflere yönelmeli miyiz?”
Bundan dolayı iktisatçı, hem ABD’nin ittifakları hem de ABD kurumlarının gücüyle ilgili soruların “yeni ve farklı nitelikte” olduğunu savunurken, bunların “doların gelecekteki görünümünün de farklı olabileceğini ima ettiğini” ileri sürüyor.
Bununla birlikte, “ABD kendi ayağına kurşun sıkmazsa”, Çin’in ABD ve dolar ile arasındaki farkı kapatmasının “yıllar, hatta belki de on yıllar süreceğini” de kabul ediyor.
Bretton Woods sonrasında ortaya çıkan ABD doları merkezli parasal düzenin sonuna yaklaşıyor olabileceğimiz ve yerini daha “çok kutuplu” bir sisteme bırakabileceğini uzun yıllardır savunduğunun altını çizen Eichengreen, 2011 yılında yazdığı bir kitapta, dolara daha az odaklanan, daha çok kutuplu bir para ve finans sistemine kademeli olarak doğru ilerleneceğini; “daha çok kutuplu küresel ekonomimize daha iyi uyan, daha çok kutuplu bir para sistemi”ne geçileceğini öngürdüğüne işaret ediyor.
ABD’li iktisatçı, “Tahmin edildiği gibi bu yönde ilerledik ama beklediğimden daha yavaş bir şekilde,” diyor:
“Doların hakimiyetinin istikrarı çok güçlü; çünkü çok sayıda banka, şirket ve hükümet dolar kullanıyor ve bu da dolar kullanımını sabitleyen ağ etkileri yaratıyor.
Bu nedenle, son 15 yılda çok kutuplu bir sisteme daha hızlı bir şekilde ilerlememiş olmamız beni şaşırtıyor. Fakat bu hareket artık hızlanabilir.
Bence Çin’in para birimi zamanla küresel ölçekte daha önemli bir rol üstlenecek. Fakat vurgulanması gereken önemli nokta, yuanın doların çok, çok gerisinde başladığı.”
İktisatçı, İran savaşının Çin’e küresel petrol ve doğalgaz ticaretinde kendi para birimini daha fazla kullanma ve Orta Doğu’daki enerji ihracatçılarıyla kendi para birimiyle daha fazla ödeme işlemi gerçekleştirme imkânı sunduğu vurguluyor.
Enerji ihracatçılarının ödeme olarak yuan almaktan şu anda memnun göründüğünü savunan Eichengreen, elde ettikleri yuanları, Çinli inşaat şirketlerinin hizmetlerini ve Çin’den ithal edilen güneş panelleri, bataryalar, elektronik ürünler ve diğer ileri teknolojileri satın almak için kullanabileceklerini söylüyor ve şöyle devam ediyor:
“Bence [Basra] Körfezi’ndeki savaş, diğer merkez bankaları ve hükümetlerin dolara alternatif arayışını hızlandırdı ve bu şekilde Çin için bir fırsat penceresi yarattı.
15 yıl önce sıfırdan başlayan Çin, etkileyici bir ilerleme kaydetti. Fakat bunu, dünya genelindeki merkez bankalarının döviz rezervlerinin hâlâ yaklaşık yüzde 60’ını doların, yüzde 2’sini ise yuanın oluşturduğu bağlamda değerlendirmek gerekir.”
Aynı durumun küresel döviz piyasalarındaki işlem hacmi gibi diğer boyutlarda da gözlemlendiğine işaret eden iktisatçı, örnek olarak, Çin’in Sınır Ötesi Bankalararası Ödeme Sistemi (CIPS) üzerinden gerçekleştirilen işlemlerdeki ilerlemenin yavaşlamasını gösteriyor.
Büyümenin 2025’te keskin bir şekilde yavaşladığını hatırlatan Eichengreen, “Bu yavaşlama, yuanın uluslararasılaşmasının önünde hâlâ önemli engeller olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla şunu söyleyebilirim: ilerleme etkileyici, fakat yine de dolar, Çin’in para biriminden çok farklı bir ligde yer alıyor,” diyor.
ABD’li profesör, Çin’in gerekli finansal ve teknolojik altyapıyı geliştirdiğini, “bir bakıma” dijital finans devrimi açısından ABD’nin önünde olduğuna inanıyor.
Fakat ona göre yuanın işlem görebileceği piyasaların ve platformların, ödemeler yapmak için güvenli, emniyetli ve güvenilir bir yol oluşturduğuna dair bankacılar arasında güven yaratması gerekiyor.
Eichengreen, “ABD’deki muhabir bankacılık sistemi, CIPS’ten çok daha fazla günlük işlem gerçekleştiriyor. Ve daha önce de söylediğim gibi, bu farkın kapanması muhtemelen onlarca yıl sürecek,” diyor.
Yuanın uluslararasılaşması konusundaki fikirlerini de dile getiren iktisatçı, “Çin, finansal piyasalarının likiditesini artırmaya devam etmeli. İnsanlar yuan kullanarak ödeme yapacaklarsa, bu ödemeleri gerçekleştirebilmek için bu para biriminde bakiye bulundurmak zorunda kalacaklar,” ifadelerini kullanıyor.
Yabancıların Çin’de elinde bulundurabileceği menkul kıymet türlerinin, “düzenlemeler ve sermaye kontrolleri” ile sınırlandırıldığını hatırlatan Eichengreen, döviz kuru dalgalanmalarının riskini önlemek için kullanılan finansal türev araçların kullanılabilirliğinin Çin’de sınırlı olduğuna dikkat çekiyor.
ABD’li iktisatçı, finansal piyasaların serbestleşmesi gerektiğine işaret ediyor:
“Dolayısıyla Çin, bu finansal piyasalara erişimi serbestleştirmek, piyasalarının likiditesini artırmak ve –türev piyasalar örneğinde olduğu gibi– piyasaların neredeyse hiç mevcut olmadığı alanlarda bu piyasaları geliştirmek için yavaş ama emin adımlarla ilerlemeli.”
Öte yandan Eichengreen, Çin’in bu yönde “hızlı ve ani” değil, “yavaş ama emin adımlarla ilerlemesi” gerektiğini savunuyor; çünkü ona göre bu tür adımlar finansal risklere yol açabilir.
2015 yılında Çin’in, sermaye kontrollerini gevşetmek için hızlı adımlar atmaya başladığını hatırlatan iktisatçı, bunun ardından paranın ülke dışına aktığını, borsanın çöktüğünü ve yetkililerin rotayı tersine çevirdiğini vurguluyor.
Ona göre bu olay, “yavaş ama istikrarlı ilerlemenin başarıya ulaştırdığını ve ani hamlelerin iyi bir fikir olmadığını” bir kez daha hatırlatmıştı.
Pekin’in bu süreci nasıl öngördüğü meselesinde ise cevabın tamamen Pekin’in kontrolünde olmadığını belirten iktisatçı, doların önde gelen uluslararası para birimi olarak kalıp kalmayacağının ve ne kadar süreyle kalacağının her şeyden önce Washington’a bağlı olduğunun altını çiziyor.
Eichengreen’e göre Pekin, bundan sonra ne olacağına dair bir plan hazırlamak yerine, senaryo planlaması yapmalı.
Avro ve yuan da dahil olmak üzere hiçbir alternatifin doların yerini almaya hazır olmadığını savunan iktisatçı, “Yapabilecekleri tek şey, marjinal olarak doları desteklemek. Fakat uluslararası para birimleri olarak gerekli ölçeğe sahip değiller ve bazı eksiklikleri var,” diyor.
Eski IMF danışmanına göre Çin’in durumunda sorun, yurt içi finansal piyasalara erişimin olmaması ve bu piyasaların likiditesinin sınırlı olması.
Avrupa’nın durumunda ise sorun, uluslararası yatırımcıların elinde bulundurup kullanabileceği güvenli ve likit varlıkların bulunmaması.
Eichengreen, “Sonuç olarak, ne avro ne de yuan yakın bir gelecekte doların yerini alabilir veya ikame edebilir,” diyor.
Avro ve yuanın yanı sıra Güney Kore wonu, Avustralya doları, Kanada doları, Danimarka kronu ve Norveç kronu gibi para birimlerine de işaret eden Eichengreen, bu birimleri “satın almanın, satmanın, elinde bulundurmanın ve takas etmenin daha kolay olduğu dijital bir dünyada yaşadığımıza” işaret ediyor ve bunların esasen “tamamlayıcı” işleve sahip olduklarını vurguluyor:
“Bu geleneksel olmayan rezerv para birimleri, küçük, açık, iyi yönetilen ve enflasyon hedeflemesi uygulayan ülkelerin para birimleri. Uluslararası kullanımda giderek daha cazip hale geliyorlar. Onlar da doların yerini alacak ölçeğe sahip değiller fakat marjinal olarak onu tamamlamaya yardımcı olabilirler.”
Hong Kong’a da değinen iktisatçı, bu bölgenin bir sonraki aşamada da önceki aşamada üstlendiği rolü sürdüreceğini düşünüyor: Yani yuan kullanımına yönelik bir tür deneme alanı ya da pilot proje olarak, Çinli yetkililerin farklı finansal yenilikleri denediği ve bunların etkilerini gözlemlediği bir ortam.
Hong Kong’un artık bir stabilcoin yönetmeliğine sahip olduğunu ve birkaç büyük bankaya iki stabilcoin lisansı verdiğini vurgulayan iktisatçı, “Stabilcoinlerin gelecekte önemli hale gelip gelmeyeceğini bilmiyoruz. Şahsen ben bunun olacağından şüpheliyim. Fakat Hong Kong, bankaların ve diğer kuruluşların stabilcoinlerin sunduğu ödeme teknolojisini deneme fırsatı bulabileceği bir yer olabilir,” diyor.
Altının gelecekte büyük bir rol oynayacağını sanmadığını kaydeden Eichengreen, “Geçmişte dolar ağırlıklı rezerv portföylerini devralan merkez bankaları, portföylerini çeşitlendirmek istiyor. Çeşitlendirme için izleyebilecekleri yollardan biri, dolarlarının bir kısmını altın satın almak için kullanmaktır. Bunun marjinal düzeyde bir örneğini gördük,” diyor.
İktisatçıya göre pratikte “çok kutuplu bir sistem”, birkaç para biriminin uluslararası alanda önemli roller üstlendiği; bu para birimlerinin sınır ötesi ödemelerde kullanıldığı ve uluslararası yatırımcılar tarafından istikrarlı değer saklama aracı olarak görüldüğü bir sistem olacak. Birden fazla merkez bankası, uluslararası kredi veren ve son çare likidite sağlayıcısı olarak görev alacak.
Eichengreen bu konuda hakkında şunları söylüyor:
“Çeşitlilik içeren bir ekosistemin Dünya gezegeni için iyi olması gibi, çok kutuplu bir para sistemi de küresel ekonomi için iyi olacak. Eğer bir likidite sıkıntısı yaşanırsa ve bir merkez bankası görevini yerine getiremezse –örneğin, Federal Rezerv’in yönetiminde izolasyonist eğilimli yöneticiler hakim olursa– o zaman Çin ve Avrupa’daki merkez bankaları devreye girebilir. Yabancı merkez bankaları likiditeye ihtiyaç duyduğunda, New York ve Washington’un yanı sıra Pekin ve Frankfurt’a da başvurabilirler.
Ne var ki şu anda koordinasyonun sağlanmasının zor olduğu bir dünyada yaşıyoruz; bunun nedeni kısmen, mevcut ABD yönetiminin diğer hükümetlerle sorunsuz bir şekilde koordinasyon kurmayı –ya da başka bir deyişle işbirliği yapmayı– zorlaştırması.”
İktisatçıya göre “elimizden gelen en iyi şey”, bu farklı para birimlerinden sorumlu merkez bankaları ve hükümetlerin sağlam ve istikrarlı politikalar izlemesini ummak; böylece para birimleri arasındaki döviz kurları nispeten istikrarlı kalır.
Amerika
Mamdani’den Kushner ile görüşen Demokrat lider Jeffries’e destek

New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner ile görüşmesi nedeniyle eleştirilen Temsilciler Meclisi Azınlık Lideri Hakeem Jeffries’e desteğini sürdürdüğünü bildirdi. İkilinin New York’ta konut, göç ve hayat pahalılığı gibi başlıklarda olası işbirliği zeminini ele aldığı aktarıldı.
New York Belediye Başkanı Demokrat Zohran Mamdani, pazartesi günü yaptığı açıklamada, Başkan Donald Trump’ın damadı Jared Kushner ile bir araya gelmesi nedeniyle tepki toplayan Temsilciler Meclisi Azınlık Lideri Demokrat Hakeem Jeffries’e destek verdiğini bildirdi.
Bir muhabirin, sonbahardaki ara seçimlerin ardından Demokratların Temsilciler Meclisinde çoğunluğu yeniden kazanması halinde Jeffries’in Meclis Başkanı olmasını destekleyip desteklemeyeceğini sorması üzerine Mamdani, “Kongre üyesi Jeffries’i ve lider olma hedefini desteklemeyi sürdürüyorum” yanıtını verdi.
Brooklyn’in bazı bölgelerini temsil eden Jeffries, geçen yıl yapılan New York belediye başkanlığı yarışında Mamdani ile ön seçimde Demokrat, genel seçimde ise bağımsız aday olarak yarışan eski New York Valisi Andrew Cuomo arasındaki rekabete ilk etapta müdahil olmamıştı. Jeffries, kentte erken oylamanın başlamasına saatler ve seçimlere haftalar kala Mamdani’ye desteğini açıklamıştı.
The New York Times’ın pazar günkü haberine göre Kushner ve Jeffries, Trump yönetimi ile Demokratların çoğunlukta olacağı bir Temsilciler Meclisi arasında potansiyel işbirliği alanları olarak konut, göç ve yaşam maliyeti gibi ortak paydaları ele almak üzere kısa süre önce New York’ta bir araya geldi.
Trump’ın kızı Ivanka Trump ile evli olan Kushner, Beyaz Saray adına özel temsilci olarak görev yaptı. Kushner bu süreçte Ukrayna ve Gazze’deki çatışmaların yanı sıra İranlı yetkililerle yürütülen ve sonuçsuz kalan barış müzakerelerine odaklandı.
Görüşmeye vakıf iki kaynağın The New York Times’a aktardığına göre Kushner, Jeffries’e Beyaz Saray Genel Sekreteri Susie Wiles ile görüşmesi gerektiğini söyledi.
Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Beth Van Duyne, NewsNation kanalında yayımlanan “The Hill Sunday” programında sunucu Chris Stirewalt’a yaptığı açıklamada, Kushner ve Jeffries’in “uzlaşma zemini bulmaya çalıştıklarını” ifade etti.
Van Duyne, “Bu çabalarından ötürü onları tebrik etmek gerekir. Ne yapsalar yaranamıyorlar gibi görünüyor. Demokratlarla konuştuklarında eleştiriliyorlar, konuşmadıklarında da eleştiriliyorlar” diye konuştu.
Jeffries, Cumhuriyetçilerin desteklediği kapsamlı yasa tasarısının yol açtığı Medicaid kesintilerini “yıkıcı”, İran krizini “Göz Yaşartıcı Fiyasko Harekatı” ve bu hafta 40 trilyon doları aşan ulusal borcu artıran Cumhuriyetçileri “sahtekarlar” olarak nitelendirerek Beyaz Saray ve Başkan Trump ile uzun süredir karşı karşıya geliyordu.
Bazı Demokrat Kongre üyeleri ise temasın kurulmasına destek verdi.
Demokrat Senatör Chris Van Hollen, pazar günü NBC News kanalındaki “Meet the Press” programında, “Fikirleri tartışmak üzere insanların diledikleri kişilerle görüşmesini destekliyorum. Ancak görüşme yapmak ayrı bir konudur, bu görüşmeden somut bir netice çıktığını görmek ayrı bir konudur” değerlendirmesinde bulundu.
Eski Başkan Barack Obama’nın eski danışmanlarından ve “Pod Save America” podcast’inin sunucularından Tommy Vietor, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda Kushner’ın “resmi bir hükümet görevi bulunmadığını” yazdı.
Vietor, Kushner’ın “yalnızca aile bağlarını kullanarak Körfez otokratlarından para topladığını ve yolsuzluk anlaşmalarını finanse ettiğini” öne sürerek “Kongre üyesi Jeffries’in onunla çalışmasının tek yolu, belge ve ifade celbi taleplerinde bulunmak olmalıdır” ifadesini kullandı.
Temsilciler Meclisi Başkanı Cumhuriyetçi Mike Johnson ise Fox News kanalındaki “The Sunday Briefing” programında sunucu Peter Doocy’ye yaptığı açıklamada konudan haberdar olmadığını kaydetti.
Johnson, “Jared’ın yürütülen pek çok farklı konuya ilgi duyduğunu biliyorum. Ancak en azından Beyaz Saray’ın günlük işleyişi bakımından yönetimde doğrudan yer almıyor” dedi.
Amerika
ABD yönetimi H-1B vizelerine 103 bin dolarlık yeni harç önerdi

ABD İç Güvenlik Bakanlığı, H-1B çalışma vizeleri için 103 bin 265 dolarlık yeni bir başvuru harcı kuralı önerdi. Öte yandan Trump yönetiminin, sığınma başvurusunda bulunan yaklaşık 200 bin yabancının ticari ve turistik vizelerini iptal etmeye hazırlandığı bildirildi.
ABD İç Güvenlik Bakanlığı (DHS), ABD’de istihdam edilmek isteyen ve yıllık yasal kontenjana tabi olan tüm yabancı çalışanlar için H-1B vizesi başvurularına 103 bin 265 dolar harç getirilmesini öngören yeni bir kural önerisi yayımladı.
Pazartesi günü yayımlanan kural bildiriminde, toplanacak harcın yasal göçmenlik sisteminin yürütülmesinde federal hükümetin üstlendiği maliyetlerin karşılanması amacıyla kullanılacağı belirtildi. Bu harcamaların DHS ile Adalet, Dışişleri ve Çalışma bakanlıklarının yürüttüğü faaliyetleri kapsadığı kaydedildi.
ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Hizmetleri (USCIS) Sözcüsü Zach Kahler konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “Önerilen H-1B harcı, aksi takdirde vergi mükelleflerince finanse edilmesi gereken yasal göçmenlik programlarının karara bağlanması, güvenlik soruşturmalarının yapılması ve desteklenmesi için federal hükümet genelinde oluşan maliyetlerin geri kazanılmasını amaçlamaktadır” dedi.
Söz konusu adım, federal bir yargıcın Trump yönetiminin H-1B başvuruları için daha önce önerdiği 100 bin dolarlık harcı haziran ayında iptal etmesinin ardından geldi.
ABD Bölge Yargıcı Leo Sorokin, göçmenlik politikasını ve vergileri belirleme yetkisine sahip tek yasama organının Kongre olduğunu vurgulayarak vize başvurularına vergi getirilmesinin hukuka aykırı olduğuna hükmetmişti.
İlk öneri üniversiteleri, hastaneleri ve araştırmaya dayalı kuruluşları kapsıyordu. Ancak DHS’nin yeni önerdiği kural kapsamında bu işverenler yeni harç uygulamasından etkilenmeyecek.
Cato Enstitüsünden David Bier, The Hill’e yaptığı değerlendirmede kararı eleştirerek şu ifadeleri kullandı:
“İlk harç başvurularda yaklaşık yüzde 90’lık bir düşüşe ve 28 milyon dolarlık gelir kaybına yol açmasına rağmen yönetim yeni harcın bir ‘maliyet karşılama mekanizması’ olacağını iddia ediyor. Hükümetin kendisi mahkemeye 100 bin dolarlık harcın ‘muhtemelen engelleyici’ olduğunu ve ‘gelir getirmediğini’ söylemişti. Gelir getirse bile bu durum harcı yasal kılmaz; zira göçmenlik harçları yalnızca başvuru değerlendirme ve vatandaşlık hizmetlerinin maliyetlerini karşılamak için getirilebilir. Üstelik bu bir başvuru harcı olduğundan, işverenler USCIS’in başvuruyu onaylayacağına dair hiçbir garanti olmadan bu tutarı ödemek zorunda kalacak. Onay garantisi yokken neredeyse hiç kimse 100 bin dolardan fazla parayı riske atmaz.”
Yeni H-1B vizeleri için standart yıllık yasal sınır 85 bin olarak uygulanıyor. Bu kota, 65 bin genel vize ile ABD’deki bir yükseköğretim kurumundan yüksek lisans veya doktora derecesine sahip başvuru sahiplerine ayrılan 20 bin vizeden oluşuyor. 65 binlik genel kontenjanın 6 bin 800’ü ise münhasıran Şili ve Singapur vatandaşlarına tahsis ediliyor.
ABD’li şirketlerin uzmanlık gerektiren yüksek nitelikli mesleklerde yabancı çalışan istihdam etmesine olanak tanıyan H-1B vizeleri, özellikle teknoloji sektöründeki tartışmaların merkezinde yer alıyor.
Partiler Üstü Politika Merkezi verilerine göre, onaylanan H-1B başvurularının yaklaşık üçte ikisini yazılım mühendisliği, veri bilimi ve bilişim desteği gibi bilgisayarla ilişkili pozisyonlar oluşturuyor.
Yetkililer, önerilen kuralın salı günü Federal Register’da yayımlanacağını ve şirketler ile teknoloji çalışanlarının kural hakkında görüş bildirmek için 30 günlük süreye sahip olacağını bildirdi.
ABD tarihinin en büyük vize iptali hazırlığı
Öte yandan Donald Trump yönetiminin, ABD tarihinin en büyük kitlesel vize iptali işlemine hazırlandığı bildirildi. Associated Press’in (AP) ABD Dışişleri Bakanlığı belgelerine ve Amerikalı yetkililere dayandırdığı habere göre bu adım, ülkede sığınma başvurusunda bulunan 200 bine yakın yabancıyı etkileyebilir.
Dışişleri Bakanlığının, 2016 ile 2026 yılları arasında verilmiş B1 ticari vizeleri ile B2 turist vizelerini, daha önce sığınma talebinde bulunan ya da halen talepte bulunan yabancılardan önümüzdeki haftalarda geri çekmesi bekleniyor. Tedbir, İç Güvenlik Bakanlığı ile koordinasyon halinde yürütülecek.
Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tommy Pigott, bakanlıkların ABD’ye kısa süreli ziyaretçi olarak giren ancak daha sonra ülkede kalıcı olmak amacıyla sığınma başvurusunda bulunan yabancıları tespit etmek için ortak çalışma yürüttüğünü açıkladı.
Pigott, iptal edilecek vize sayısına ilişkin kesin bir rakam vermezken sürecin devam edeceğini ve nihai karar sayısının değişebileceğini ifade etti.
AP’nin aktardığına göre vize iptalleri doğrudan ve derhal sınır dışı edilme sonucunu doğurmayacak. Sığınma başvurusu inceleme aşamasında olan yabancıların büyük çoğunluğu başka bir yasal kategoriye aktarılacak ancak ticari veya turistik ziyaretçi statülerini kaybedecek.
Mevcut başvuru sahiplerinin ise ABD’de sığınma talebinde bulunma niyetlerinin olmadığını kanıtlamaları ve ülkelerine geri dönme kararlılıklarını belgelemeleri gerekecek.
Geçerli B1 ve B2 vizesi sahiplerine yönelik incelemenin, Dışişleri Bakanlığının ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Hizmetlerinden sığınma başvurularına dair verileri almasının ardından başladığı belirtildi. Haberde, vize iptali kararının henüz kesinleşmediği ve konunun yargıya taşınabileceği aktarıldı.
ABD Dışişleri Bakanlığı son 18 ayda suçtan hüküm giyen, suç isnat edilen veya ABD politikalarını kamuoyu önünde eleştiren kişilere ait yaklaşık 175 bin vizeyi iptal etti. Bakanlık, vize iptal mekanizmasını bir göç kontrol aracı olarak kullanmaya ve tehdit oluşturabilecek yabancıları tespit etmeye devam edeceğini duyurdu.
Trump yönetimi daha önce aralarında Rusya’nın da bulunduğu 75 ülkenin vatandaşlarına yönelik göçmen vizesi işlemlerini süresiz olarak durdurmuştu.
Trump, seçim kampanyası sürecinde Beyaz Saray’a döndüğü anda ABD tarihinin en büyük yasa dışı göçmen sınır dışı etme operasyonunu başlatacağını vadetmişti.
The Washington Post’un haberine göre Trump yönetimi, yeni başkanlık döneminin ilk yılında 1 milyona yakın göçmeni sınır dışı etmeyi hedefliyordu.
ABD Dışişleri Bakanlığı 2025 yılı içinde yabancılara ait 100 binden fazla vizeyi iptal etmiş, bunlar arasında yaklaşık 8 bin öğrenci vizesi de yer almıştı.
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Amerika4 gün önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Dünya Basını1 hafta önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya1 hafta önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını2 hafta önceÇin, Buz İpek Yolu yarışını kazanıyor
Dünya Basını2 hafta önceNikkei Asia: ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi







