Bizi Takip Edin

Amerika

Venezuela’ya karşı yaptırımlar: ABD’nin umdukları ve buldukları

Yayınlanma

Çevirmenin notu: 2017 yılının sonu ve 2018’in başı Venezuela için son derece zorlu bir dönemdi. Eski ABD Başkanı Donald Trump, yanına aldığı John Bolton ile birlikte Venezuela’daki Bolivarcı yönetime karşı önce darbe teşebbüsünde bulundu, bu başarısız olunca sıkı bir ambargo rejimi yürürlüğe koydu. Bu uygulama Biden’ın göreve gelmesinden sonra da sürdürüldü.

Trump, Caracas’a ABD mali piyasasında Venezuela Hazine tahvillerinin ticaretini ve Venezuela devlet enerji şirketi PDVSA ile iş yapılmasını yasaklayan yaptırımlar getirmişti. Buna ilave olarak pek çok hükümet yetkilisi de kara listeye alındı.

2021’in son baharında Biden yönetimi, Maduro hükümeti ve Washington destekli muhalefet arasında askıya alınan müzakerelerin yeniden başlaması için bazı yaptırımları kaldırma kararı aldı ama bu, son derece alengirli bir tezgahtı. Chevron’a sağlanan yaptırım muafiyetinden sonra Caracas’ın iyi niyet jesti olarak şirketle sözleşme yapmasına rağmen şartlar son derece aleyhineydi. Sonuç olarak ambargo devam ediyor ve bu, ülke açısından uzun vadeli zararlar getiriyor.


Yaptırımlar: Uzun oyun

Ricardo Vaz
Venezuelanalysis.com
12 Temmuz 2023

Venezuelanalysis’ten Ricardo Vaz, rejim değişikliğini tetiklememiş olsalar da yaptırımların Venezuela’nın egemenliğine uzun vadede zarar verdiğini savunuyor.

Geçtiğimiz altı yılda ABD’nin Venezuela’ya yönelik dış politikası tek kelimeyle özetlenebilir: yaptırımlar. Bunun tek taraflı hükmünü ilan eden bir “geçici hükümetin” desteklenmesi gibi başka yönleri de oldu. Ancak ekonomik zorlayıcı tedbirler hem yaygın olarak kullanılmaları hem de Venezuela halkı üzerindeki etkileri bakımından ön planda ve merkezde yer aldı.

Son aylarda çok taraflı örgütlerden, bazı Demokrat yetkililerden ve hatta dış politika uzmanlarından yaptırımların hafifletilmesi yönünde gelen çağrılar giderek arttı. İlk grup Venezuelalı sivillerin toplu olarak cezalandırıldığına, ikincisi artan göçün ABD sınırları üzerinde yarattığı baskıya işaret ederken, üçüncü grup ise politikaların “başarısız” olduğunu savunuyor.

Bu “başarısızlığın” ne anlama geldiğini ortaya koymakta yarar var. ABD’nin politikaları, rejim değişikliğini tetiklemek ve Bolivarcı Devrimi alaşağı etmek olarak ilan edilen birincil hedeflerinde mutlak anlamda başarısız oldu. Fakat daha geniş bir perspektiften bakıldığında yaptırımlar, son aylarda şekillenmeye başlayan bazı kayda değer uzun vadeli sonuçlar doğuruyor.

Kişiye özel izinler

Pek çok siyasi analist ABD hükümetini, Amerikan şirketleri namına müşterek bir satış temsilcisi ve polis olarak ele alacaktır. Döner kapılar ve arsız lobicilik göz önüne alındığında, ki geçmiş tarihten bahsetmeye gerek yok, bu ilk yaklaşım olarak çok iyi. Fakat ABD imparatorluğu gibi bir korporatokrasi için bile tümüyle geçerli değil.

Trump yönetiminin Chevron gibi şirketleri söz konusu Karayip ülkesindeki faaliyetlerini durdurmaya zorladığı Venezuela’ya dönük yaptırım politikası bunun en iyi örneğiydi. Amaç basitti: kısa vadede kaybetmek ama Maduro hükümeti devrildikten sonra şirketler çok daha iyi koşullarda geri dönecekti.

Maduro devrilmese de Chevron nihayetinde geri döndü. Kasım 2022’de, yoğun lobi faaliyetlerinin ardından ABD Hazinesinden şirketin Venezuela devletine vergi veya telif ücreti ödemesini engelleyen maddeler nedeniyle pek çok tartışmaya neden olan bir izin aldı.

Bu sorumluluklar (Chevron’un azınlık hissesine sahip olduğu) ortak girişimlere ait olduğundan, bu daha çok muğlak olabilir. Fakat ABD’li petrol devi, kamuoyuna açıklanmayan bir sözleşme kapsamında Venezuela’nın PDVSA’sına ait borcun bir kısmını yavaş yavaş telafi etti. Ayrıca Venezuela hükümetinin PDVSA’nın bu görevleri münhasıran yerine getirmesini talep eden düzenlemelere “esnek” bir yaklaşım sergilemesiyle satış ve petrol sahası operasyonları üzerinde de kontrol sahibi oldu. Özetle, işler Chevron’un şartlarına göre yürütülüyor.

Genel yaptırım mimarisini yürürlükte tutarken Venezuela’nın çıkarlarını sınırlamak üzere çizilen Chevron izni emsal teşkil etmeye hazırlanıyor. Diğer bazı şirketlerin de benzer izinler talep edeceği söyleniyor.

Bölge dışı erişim

Chevron’a izin verilmesinden birkaç ay önce Biden yönetimi Avrupa’daki enerji krizini hafifletmeye çalışırken ABD Hazinesinden İtalyan Eni ve İspanyol Repsol’a PDVSA ile borç karşılığı petrol anlaşmaları yapmaları konusunda yeşil ışık yakıldı.

Venezuela tarafı için çok az fayda sağlayan şartlara rağmen Maduro hükümeti iyi niyet göstergesi olarak anlaşmayı kabul etti ve bu fırsatı düşük kaliteli seyreltilmiş ham petrol (DCO) stoklarını eritmek için kullandı. PDVSA, birkaç sevkiyatın ardından şartları yeniden müzakere etmek üzere Ağustos 2022’de anlaşmayı askıya aldı. Ham petrol sevkiyatları o zamandan sonra yeniden başladı ama koşullar bilinmiyor.

Bir başka gelişme de ocak ayında Washington’un Trinidad & Tobago’ya, ülkenin Karayip Denizi’ndeki önemli açık deniz rezervlerinden doğalgaz ithal etmek üzere Venezuela ile müzakerelere başlama yetkisi vermesiyle yaşandı. Trinidad, Avrupa pazarlarına tedarik sağlama konusunda ihracat merkezi olmayı umuyor ve projeleri “yedi kız kardeşten” bir diğeri olan Shell’e büyük fayda sağlayacak.

Fakat ABD, Venezuela’nın anlaşmanın bir parçası olarak herhangi bir nakit ödeme almaması koşulunu “dayattı”. Trinidad hükümeti gıda sevkiyatıyla ödeme yapma olasılığını gündeme getirdi, Caracas bu “sömürgeci” şartlara ateş püskürdü ve müzakereler devam ediyor.

Dikkat çekilmesi gereken ilk husus, ABD hükümetinin hiçbir Amerikan kuruluşunu içermeyen düzenlemelerde şartları dikte etmesinin saçma/çirkin olduğu. Ancak bu, yaptırım programının kapsamına borçlu olunan aşırı uyum. Trinidad, Shell, Eni ve Repsol kara listeye alınma riskini göze almak istemedikleri için her türlü iş teklifini önce Washington’a götürüyorlar.

İpotekli gelecek

Venezuela’nın petrol endüstrisini hedef alan birincil ve ikincil yaptırımların yanı sıra Trump yönetimi, PDVSA’nın ABD merkezli iştiraki CITGO’ya da el koyarak muhalefetin kontrolüne verdi. CITGO, rafinerileri hem Venezuela’nın ekstra ağır ham petrolü için bir varış noktası hem de son derece ihtiyaç duyulan yakıt ve seyrelticilerin kaynağı olduğu için kilit bir dişliydi.

Rafineri, eski “geçici hükümetin” resmi olarak ihmalkarlık olarak sınıflandırılan ama daha ziyade gizli anlaşma veya çıkar çatışmasına işaret eden bir dizi eyleminin ardından ciddi bir tehlike altında. Sonuç olarak CITGO, beş kadar şirketten gelen uluslararası tahkim kararlarını karşılamak için hisselerinin mahkeme kararıyla açık artırmaya çıkarılmasıyla karşı karşıya ve daha fazla davacı da sırada bekliyor.

Görev süresi Ocak 2021’de sona eren parlamentoya resmi olarak hesap veren geçici bir yönetim kurulu olan mevcut CITGO yönetimi, şu anda mahkeme dışı anlaşmalara varmak için alacaklılarla görüşüyor. Şirketi kurtarmak için çalıştığını iddia ediyor ama herhangi bir meşru devlet organına karşı hesap verme sorumluluğu yokken ülkenin çıkarlarını nasıl gözeteceğini düşünmek zor.

Dahası, kısa bir süre önce Venezuela’nın ihraç ettiği günlük 200 bin varili alacaklılara geri ödeme yapmak üzere bir fon oluşturmaya ayırması önerisini, başka bir deyişle, hala çok düşük olan petrol üretiminin dörtte birinden fazlasını, fazlaca sorgulanacak ve itiraz edilecek borçları karşılamak için ayırmayı ortaya attı.

CITGO yönetim kurulu başkanı Horacio Medina, gülünç bir şekilde bu miktarda ham petrolün şu anda Çin’e indirimli olarak satıldığını savunuyor. Ancak Venezuela’yı piyasa değerinin altında satış yapmaya zorlayan yaptırımlara son verilmesini talep etmek yerine PDVSA’yı yıllarca zor durumda bırakacak bir düzenlemeyle ülkenin hiç nakit almamasını tercih ediyor. Tabii ki bunun için de ABD’nin onayı gerekecek.

Bu tür bir tezgâhın kartopu gibi büyüyecek sonuçlarını anlamak zor değil. Mevcut vahim koşullarda petrol gelirlerinin azalması, Maduro hükümetini ve PDVSA’yı daha da zor bir müzakere pozisyonunda bırakacak ve dolayısıyla ülkenin çıkarlarının mümkün olduğunca en aza indirildiği anlaşmalara karşı daha savunmasız hale getirecektir.

Kalıcı sonuçlar

Venezuela’ya dönük kesintisiz rejim değişikliği çabaları genelde ülkenin başta petrol olmak üzere geniş doğal kaynaklarına ve ABD imparatorluğunun bunlar üzerinde kontrol sahibi olma niyetine işaret edilerek açıklanıyor. Daha derin bir mantık ise Chavez’in sosyalist projesinin Küresel Güney ve özellikle de Latin Amerika için bir umut ışığı olduğunu ve ABD’nin kendi “arka bahçesindeki” hegemonyasına bir tahkir olduğunu iddia ediyor.

Bu iki açıklama birbirini dışlayan açıklamalar değil. Yaptırımlar aslında bir taşla iki kuş vurmanın bir yolu. Şirketlerin lehine olan anlaşmaları dayatarak ve gelirlerini geleceğe ipotek ederek Washington, Venezuela’nın egemenliğinin hem yerel hem de bölgesel düzeyde doğuracağı tüm sonuçlarla birlikte altını oyuyor.

Zorlu koşullara rağmen Maduro hükümetinin eylemlerinden ve seçimlerinden hala kendisinin sorumlu olduğunu belirtmek gerek. Yanlış hesaplamalar ya da belirlenen hatalı önceliklere yaslanacak bir yol izlerse paçayı kurtaramaz. Birincisi ülke, finans piyasalarının bu tür onurlu davranışları ödüllendirdiği gibi son derece şaibeli bir varsayım altında borç taahhütlerini yerine getirme konusunda kesinlikle gereğinden fazla hevesli davrandı.

Bununla beraber kendisine uzatılan el, yalnızca son derece adaletsiz koşullarda mühlet sunan sıkı abluka tarafından inanılmaz derecede kısıtlandı. Ve hükümet bunu altyapıyı onarma, sosyal programları sürdürme ve nihayetinde seçimlerde rekabet etme ihtiyacıyla tartmak zorunda.

Yaptırımların rejim değişikliğini tetiklemekte başarısız olduğu kesin. Fakat Venezuela’dan çok uluslu şirketler lehine fedakârlıklar koparmaya yaradıkları düşünüldüğünde yakın zamanda ortadan kalkmayacakları da bir o kadar açık. Yaptırımlar sadece Venezuela halkının nefes almasını zorlaştırmak için tasarlanmadı, aynı zamanda uzun vadeli hasara yol açmayı da amaçlıyorlar.

Amerika

ABD’de ICE memurunun ateş açması sonucu ölüm

Yayınlanma

ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu (ICE) memurunun Maine eyaletinde bir kişiyi vurarak öldürmesi üzerine tarafsız soruşturma çağrıları yapılıyor. Federal yetkililer, memurun “kamu güvenliği endişesiyle” ateş açtığını savunurken, göçmen hakları örgütleri hayatını kaybeden 26 yaşındaki Kolombiyalının ülkede yasal çalışma izni olduğunu bildirdi.

ABD İç Güvenlik Bakanlığı (DHS), Maine eyaletinde bir kişinin federal göçmenlik polisi tarafından vurularak öldürülmesine gerekçe olarak “kamu güvenliği endişesini” gösterdi.

Bakanlık tarafından X platformu üzerinden yapılan açıklamada, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu (ICE) memurlarının, Pazartesi günü yerel saatle 07.00 sularında Biddeford kentinde sınır dışı kararı bulunan bir düzensiz göçmenin bilinen son adresinde “hedefli gözetim” yürüttüğü ifade edildi. Bu sırada bir kişinin adresten araçla ayrıldığı aktarıldı.

Bakanlık açıklamasında, “Araç olay yerinden kaçmaya çalıştı ve bir memur, kamu güvenliği endişesiyle silahını ateşledi” ifadesi kullanıldı.

Açıklamada ayrıca, “Aracın sürücüsü vuruldu ve acil yardım ekipleriyle derhal irtibata geçildi. Sürücü aldığı yaralar sebebiyle yaşamını yitirdi” denildi.

Öldürülen kişinin çalışma izni vardı

Maine Göçmen Hakları Koalisyonu ve Presente! Maine adlı sivil toplum örgütleri, hayatını kaybeden kişinin ABD’de çalışma iznine ve sosyal güvenlik numarasına sahip 26 yaşında bir Kolombiya vatandaşı olduğunu açıkladı.

Örgütler tarafından yayımlanan ortak bildiride, “26 yaşında bir adam yaşamak ve çalışmak için Maine’e geldi, şimdi ise ailesi ICE’ın dahil olduğu bir olayın ardından onun ölümünün yasını tutuyor. Bu durum yıkıcı, öfke uyandırıcı ve kabul edilemezdir. Yakınları yanıtları, kamuoyu ise ne olduğuna dair eksiksiz ve şeffaf bir açıklamayı hak ediyor” ifadelerine yer verildi.

ICE, bir Palantir programı ile göçmen baskınları yapıyor

Siyasetçilerden bağımsız soruşturma çağrısı

Maine senatörleri Cumhuriyetçi Susan Collins ve bağımsız Angus King, olaya ilişkin tarafsız bir soruşturma yürütülmesi çağrısında bulundu.

Senatör Collins, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Biddeford’daki silahlı olay, yaşananların eksiksiz ve tarafsız bir şekilde soruşturulmasını gerektiriyor. Biddeford polisinin bölgede güvenliği sağladığını ve FBI’ın soruşturma yürüttüğünü biliyorum” dedi.

Collins daha sonra İç Güvenlik Bakanı Markwayne Mullin’in kendisine, bakanlığın müfettişlik makamına bağlı Boston ofisinin, FBI işbirliğiyle soruşturmayı üstlendiği bilgisini verdiğini aktardı.

Senatör King ise Associated Press haber ajansına yaptığı açıklamada, Bakan Mullin’in kendisini bilgilendirdiğini ve üzerlerinde vücut kamerası taşımayan ICE memurlarının Biddeford’da bir yakalama kararını infaz etmek üzere orada bulunduğunu, ancak bu kararın vurulan kişiyle ilgili olmadığını belirtti.

CNN televizyonuna da konuşan King, “Gerçekler neydi? Bu genç adam gerçekten aracını bir ICE ajanının üzerine mi sürmeye çalıştı, yoksa sokaktaki diğer insanları ezme tehlikesi mi yaratıyordu ve bu silahlı saldırıyı haklı çıkaracak makul bir bedensel zarar ya da ölümcül güç tehdidi var mıydı?” diyerek soruşturmanın bu soruları aydınlatması gerektiğini vurguladı.

“Aracı silah olarak kullandı” iddiası

Senatör King, İç Güvenlik Bakanı Mullin ile yaptığı görüşmeye atıfta bulunarak, bakanın olayda “aracı silah olarak kullanmak” ifadesini tercih ettiğini aktardı.

King, “Araçtaydı, araçla hareket etti ve bakanın kullandığı ifadeyle aracı silah olarak kullandı ve bir ICE ajanı tarafından vuruldu” dedi.

ICE tarafından daha sonra yapılan açıklamada ise aracın bir silah gibi kullanıldığı ifadesine yer verilmezken, sadece şüphelinin kaçmaya çalıştığı öne sürüldü.

Açıklamada, vurulan kişinin asıl hedef olup olmadığı konusuna da açıklık getirilmedi.

Maine Başsavcılığı da kendi soruşturmasını yürüteceğini açıklarken, olaya ilişkin ilk bulgulara değindi. Başsavcılık açıklamasında, “İlk beyanlar, bir sınır dışı operasyonu yürüten memurun görevini yaptığı sırada, öznenin aracıyla memurun üzerine doğru kaçmaya çalıştığını ve bu sırada vurularak öldürüldüğünü göstermektedir” denildi.

İç Güvenlik Bakanlığı, daha önce de ICE tarafından vurulan kişileri agresif davranmakla suçlamış, ancak daha sonra ortaya çıkan video kayıtları bu iddialarla çelişmişti. Olay anında memurların üzerinde vücut kamerası yer almadığı bildirildi.

Bir haftada ikinci olay

Maine’deki bu olay, son bir hafta içinde bir ICE memurunun dahil olduğu ikinci ölümcül silahlı saldırı olarak kayıtlara geçti. Geçen hafta Salı günü Teksas eyaletinde ICE memurları, işe gitmekte olan Lorenzo Salgado Araujo’yu vurarak öldürmüştü.

Kurum, Salgado Araujo’nun aracını memurlara karşı bir silah gibi kullanmaya çalıştığını öne sürmüş, ancak araçtaki diğer kişiler ve Salgado Araujo ailesinin avukatı bu iddiayı yalanlamıştı.

Demokrat Temsilciler Meclisi Üyesi Delia Ramirez, yaşananlara tepki göstererek, “Lorenzo’nun öldürülmesinin üzerinden bir hafta bile geçmeden ICE, Maine’de bir başka adamı daha vurarak öldürdü. ICE eliyle gerçekleştirilen cinayetler münferit değil, bir kalıbın parçasıdır” değerlendirmesinde bulundu.

Kongre üyeleri Houston’daki ICE operasyonu için soruşturma istedi

Okumaya Devam Et

Amerika

Veri merkezleri Microsoft’un karbon emisyonunu yükseltti

Yayınlanma

Teknoloji devi Microsoft, yapay zeka veri merkezlerinin altyapısını genişletmesiyle birlikte 2025 yılında karbon emisyonlarının yüzde 25 oranında arttığını bildirdi. Şirket tarafından Perşembe günü yayımlanan sürdürülebilirlik raporunda, artışın temel nedeninin altyapı büyümesi ve yeni enerji yatırımlarına öncelik verilmesi olduğu kaydedildi.

Teknoloji şirketi Microsoft, yapay zeka veri merkezlerinin kullanımını artırma hedefleri doğrultusunda, 2025 yılında karbon emisyonlarında yüzde 25 oranında artış yaşandığını bildirdi.

Perşembe günü yayımlanan yeni sürdürülebilirlik raporunda, Microsoft Başkan Yardımcısı Brad Smith ile Sürdürülebilirlik Direktörü Melanie Nakagawa ortak bir açıklama yaptı.

Açıklamada, emisyon artışının “öncelikli olarak veri merkezi altyapımızın genişletilmesinden ve şebekelere net yeni enerji sağlayan yatırımlara öncelik verirken, ek katkı sağlamayan, bağımsız yenilenebilir enerji sertifikalarının kullanımını durdurmamızdan” kaynaklandığı ifade edildi.

Raporun genel değerlendirme bölümünde, “Bu karar kısa vadede bildirilen emisyonlarımızı artırsa da yalnızca sertifikalara güvenmek yerine yeni karbon emisyonsuz elektrik geliştirilmesini artırmamıza olanak tanıyor” denildi.

Değerlendirmede ayrıca, “Bu değişikliğin daha uzun vadeli sürdürülebilirlik faydaları yaratacağına inanıyoruz. Büyümeye bağlı emisyon baskısı beklenen bir durumdu” ifadesine yer verildi.

Söz konusu artışın önemli bir bölümünün, şirketin faaliyetlerini yürütmek için satın aldığı veya edindiği enerjiden kaynaklanan ve Microsoft’un “Kapsam 2” olarak adlandırdığı emisyonlarla ilişkili olduğu belirtildi.

Bu kalem, geçen yıl toplam emisyonların yüzde 2’sini oluştururken, bu yıl toplam emisyonların yüzde 13’üne ulaştı.

Smith ve Nakagawa tarafından kaleme alınan raporda, “Bu gelişme, tedarik zincirimiz genelindeki enerji sistemlerinin çevresel sonuçları şekillendirmede ne kadar önemli olduğunu vurguluyor” tespiti paylaşıldı.

Veri merkezleri ABD’li valilik adaylarının hedefinde

Geçen yıl Haziran ayında sona eren 2025 mali yılını kapsayan rapor, Microsoft’un bu tarihten sonra yaptığı anlaşmaları içermiyor.

Bu anlaşmalar arasında doğalgazla çalışan veri merkezleri ve geçen ay Chevron ile yapılan 20 yıllık enerji anlaşması da yer alıyor.

Söz konusu anlaşma kapsamında, Batı Texas’ta şirket için bir enerji santrali inşa edilecek.

Buna karşın sürdürülebilirlik raporunda, Microsoft’un “faaliyetlerimiz ile değer zincirimiz genelinde emisyonları azaltarak ve saldığımızdan daha fazla karbonu ortadan kaldırarak 2030 yılına kadar karbon negatif” olma taahhüdü yineleniyor.

Microsoft’un verileri; Google ve Amazon’un kendi sürdürülebilirlik raporlarını yayımlamasının ardından geldi. Google, “işletmemizin hızlı genişlemesini destekleyen tedarik zinciri faaliyetlerindeki artışlar” nedeniyle emisyonlarının yüzde 18 arttığını açıklamıştı.

Amazon’un genel emisyonları yüzde 16 artarken, veri merkezi inşası ve yapımını da içeren tedarik zinciri emisyonları yüzde 20 oranında yükseldi.

Veri merkezleri, artan enerji fiyatları ve inşaat için ayrılan arazi kullanımı konusundaki endişeler nedeniyle kamuoyunda tepkiyle karşılaşıyor.

Eyalet milletvekilleri, veri merkezlerinin geride bıraktığı çevresel ve ekonomik etkilerle mücadele etmek amacıyla moratoryumlar veya daha sıkı düzenlemeler getirmeyi değerlendiriyor.

Bu tepkiler, eyalet valilerini ve vali adaylarını, veri merkezlerinin bölgelerinde yarattığı etkilerle nasıl mücadele edecekleri konusunda zor bir pozisyonda bırakıyor.

Veri merkezi sektörü ise yapay zeka ile veri merkezleri arasında kurulan doğrudan ilişkiye karşı çıkarak, bu merkezlerin başka amaçlara da hizmet ettiğini savunuyor.

ABD’deki yeni veri merkezlerinin yüzde 40’ı gecikebilir

Okumaya Devam Et

Amerika

Pentagon bilgi sızdıranlara karşı ortak birim kurdu

Yayınlanma

ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, hassas bilgilerin dışarıya sızdırılmasını engellemek amacıyla Adalet Bakanlığı ile ortak bir çalışma grubu kurulduğunu açıkladı. Yeni yapılanmaya göre Pentagon’un Hukuk Müşavirliği, medya sızıntısı soruşturmalarına dair tüm bilgi ve kayıtlara erişebilecek.

ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, Pazartesi günü yaptığı açıklamada, hassas bilgilerin kamuoyuna açıklanmasını engellemeye yönelik çabalar kapsamında Pentagon ve Adalet Bakanlığının ortak bir çalışma grubu kurduğunu duyurdu.

Hegseth, Savaş Bakanlığı Hukuk Müşavirliğinin (OGC), medya sızıntısı soruşturmalarına ilişkin Pentagon genelindeki tüm bilgi, destek ve kayıtları talep etme ve teslim alma yetkisine sahip olacağını belirtti.

Savaş Bakanı, bakanlığın tüm birimlerinin ve personelinin bu taleplere öncelik vereceğini, OGC tarafından bu yetki çerçevesinde verilen her türlü talimata, talebin sunulmasından itibaren iki gün içinde eksiksiz ve tam bir yanıt verilmesinin zorunlu olduğunu kaydetti.

Hegseth, X sosyal medya platformunda yayımlanan yaklaşık iki buçuk dakikalık video mesajında, “Sızdırılan bilgiler hayatları riske atıyor. Bu yeni araçlar ve süreçler, ortak gücümüzü korumamıza büyük ölçüde yardımcı olacak. Ulusumuzun güvenliği, anlık manşetler peşinde koşanlar için bir pazarlık kozu olamaz” dedi.

Hegseth ayrıca, “Gizli ve mahrem bilgilere erişim kutsal bir emanettir ve bu emanete ihanet edenler yasaların tüm gücüyle karşılaşacaktır” ifadesini kullandı.

New York Times muhabirlerine mahkeme celbi

Söz konusu çalışma grubunun duyurulması, Adalet Bakanlığının dört New York Times muhabirine mahkeme celbi göndermesinden birkaç gün sonra gerçekleşti. Federal büyük jüri önünde ifade vermeye çağrılan gazeteciler, Başkan Donald Trump’ın NATO zirvesi için Türkiye’ye uçtuğu ve Katar tarafından bağışlanan uçağına ilişkin güvenlik endişelerini haberleştirmişti.

Mahkeme celpleri, New York Times gazetesi ve basın özgürlüğü savunucuları tarafından tepkiyle karşılandı. Muhalifler, hükümetin haber kuruluşlarını gözdağı yoluyla sindirmeye çalıştığını savunuyor.

New York Times avukatı David McCraw yaptığı açıklamada, “Gazetecilerimiz gerçekleri rapor etmekte ve Amerikan kamuoyunun, hükümetlerinin nasıl çalıştığını ve vergi mükelleflerinin paralarının nasıl kullanıldığını bilme hakkını savunmaktadır. Bu küstahça eylem, gazetecileri işlerini yapmaktan alıkoyarak kamuoyunun ülkede neler olup bittiğini öğrenmesini engelleme girişiminden başka bir şey değildir” dedi.

Bakanlık bünyesindeki ihraçlar

Hegseth, Pentagon’daki görevinin başından bu yana basına sızıntı yapılmasını engellemeye yönelik adımlar atıyor. Bakanlık geçen yıl basına gizli bilgi sızdırdığı iddia edilen personele yönelik soruşturmalar başlatmış ve yalan makinesi testleri uygulama tehdidinde bulunmuştu.

Sızıntı iddiaları geçen yıl Hegseth’in bazı danışmanlarına da yöneltilmişti. Eski kıdemli danışman Dan Caldwell ve eski özel kalem müdür yardımcısı Darin Selnick bu isimler arasında yer alıyor. Caldwell, Selnick ve Savaş Bakan Yardımcısı Stephen A. Feinberg’in eski özel kalem müdürü Colin Carroll, bakanlıktaki sızıntı soruşturması kapsamında önce açığa alınmış, ardından Pentagon’dan uzaklaştırılarak işlerine son verilmişti.

Bir hükümet yetkilisi, Mart ayı ortasında The Hill gazetesine yaptığı açıklamada, bu yılın başlarında Ulusal İstihbarat Direktörlüğü Ofisinde (ODNI) işe başlayan Caldwell’in Pentagon’dan bilgi sızdırdığına dair hiçbir kanıt bulunmadığını belirtti.

Savaş Bakanı Hegseth, hassas bilgileri paylaştığı gerekçesiyle daha önce kendisi de eleştirilerin hedefi olmuştu. Hegseth, geçen yıl ABD’nin Yemen’deki Husilere yönelik planlanan saldırılarını, The Atlantic dergisi editörünün de yanlışlıkla eklendiği bir Signal grup sohbetinde tartışmıştı. Pentagon Genel Müfettişliği Ofisi tarafından Aralık ayında yayımlanan raporda, Hegseth’in kişisel cep telefonunda Signal uygulamasını kullanarak askeri güvenliği tehlikeye attığı ve bakanlık politikasını ihlal ettiği saptanmıştı.

Eski Pentagon Sözcüsü John Ullyot, “Hegseth’in kendisi geçen yıl Signal üzerinden eşiyle hassas ulusal savunma bilgilerini paylaşıp hiçbir sonuçla karşılaşmamışken, şimdi bu bilgileri koruma ihtiyacından bahsetmesi oldukça ironiktir. 2012 yılında CIA Direktörü David Petraeus, benzer bir durumu kız arkadaşıyla yaşadığı için görevinden istifa etmiş, federal mahkemede iki yıl denetimli serbestlik ve 10 bin dolar para cezasına çarptırılmıştı” değerlendirmesinde bulundu.

Trump’ın ilk döneminde Ulusal Güvenlik Konseyi sözcülüğü de yapan Ullyot, Pazartesi günü The Hill’e verdiği demeçte, “Başkan, ulusal güvenlik yöneticilerinden daha iyisini hak ediyor. Hegseth başkalarından hesap sormadan önce kendisinden hesap sormaya başlamalıdır” dedi.

Basın mensuplarının erişimi kısıtlandı

Hegseth’in tesislerin çoğuna erişimi iptal etmesi nedeniyle muhabirlerin Pentagon’a girişi büyük ölçüde engellenmiş durumda. Pentagon muhabirleri, yetkisiz materyalleri talep etmeyeceklerine dair taahhüt içeren yeni medya politikasını imzalamayı reddederek Ekim ayında basın kartlarını iade etmişti.

Hegseth ve destekçileri, bu politikanın gizli bilgilerin sızmasını önleyerek ulusal güvenliği koruyacağını savunuyor. Basın özgürlüğü grupları ve eleştirmenler ise bu uygulamayı gazetecilerin anayasal haklarının ihlali olarak nitelendiriyor.

Bakanlık son olarak, Pentagon binasını gizli alan ilan ederek gazetecilerin içeri girmesini yasakladı ve basının erişimini daha da daralttı.

Pazartesi günü yaptığı açıklamada tarihi referanslar veren Hegseth, “Hassas ulusal savunma bilgilerini ve sırlarını sızdırmak, ülkemizin üniformasını giyen kadın ve erkeklere ihanet etmektir. Bu, savaş tarihi kadar eski bir ilkedir ve Amerika Birleşik Devletleri’nde cumhuriyetimizin kuruluşuna kadar uzanır. George Washington’ın kendisi de sızıntılarla, içerideki tehditlerle ve casuslukla mücadele etmiştir” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English