Bizi Takip Edin

Görüş

2023 değerlendirmesi: Batı merkezli neoliberal paradigmanın kırılma alametleri

Avatar photo

Yayınlanma

2023; Batı merkezli neoliberal paradigmanın kırılma alametlerinin, belki de en güçlü biçimde belirdiği yıl oldu. Batı’nın siyasi, ekonomik ve askeri hegemonyasını sürdürmek yolunda üretmiş olduğu ‘kabul ve rıza mekanizmaları’ ile dengelerin dünya çapında görülmemiş düzeyde sarsıldığını söylemek abartı olmaz.

Yıl boyunca Avrupa’dan Ortadoğu’ya, Asya’dan Afrika’ya ve Latin Amerika’ya pek çok bölgede bu durumun tezahürleri görüldü. Rusya Federasyonu ile Çin Halk Cumhuriyeti’nin gelişmekte olan ülkeleri giderek daha fazla yanlarında görerek Batı hegemonyasını zorladıkları, BRICS ve Yeni Kalkınma Bankası’nın şimdilik heyecan yarattığı ‘çok kutuplu dünya düzenine yönelim’ ana temayı teşkil etti. Batı’nın buna karşılık koyduğu ‘demokrasi-otoriterlik’ dikatomisi ağır darbeler aldı. 2023’ün; neoliberal ekonomik model ile bu modelin liberal siyasi anlatısı ve ‘değerler’ illüzyonu açısından hayli talihsiz geçtiği söylenebilir.

2023’ün uluslararası ilişkilerde öne çıkan temaları ve kriz başlıklarına bakmak yeterli…

UKRAYNA ÇATIŞMASI VE LİBERALLERİN BÜYÜK YANILGISI

2022; ABD’nin Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı sonrası tesis ettiği ve Sovyetler Birliği’ni ekarte ettikten sonra giriştiği yayılmacılığın en ciddi meydan okumasıyla karşılaştığı yıl olmuştu. BM Güvenlik Konseyi’nin 2202 sayılı kararını ihlalle geçen 8 yılın ardından Rusya Federasyonu’nun Aralık 2021’de ABD ve NATO’ya sunduğu anlaşma önerilerinin de reddiyle, Ukrayna çatışmasının ateşi yakılmıştı. Batı; çatışmanın daha başında Mart 2022’de İstanbul’da beliren anlaşma fırsatını da bloke etmişti. Ne ki, 2023; NATO’nun vekil güce çevirdiği Ukrayna’yı kullanarak Rusya Federasyonu’nu mağlup etme girişiminin hüsrana uğradığı yıl oldu. Rusya’nın kısa sürede çökeceğine inanan liberal cephenin yanılgısı büyük oldu.

ABD öncülüğündeki Batı, 2023’ü Kiev’in taarruz seferberliğiyle açtı. Ukrayna Temas Grubu’nda önce ‘tank krizi’ çıktı. Almanya Savunma Bakanı Christine Lambrecht istifa ederken, yerini bir zamanların Almanya-Rusya Dostluk grubu üyesi Boris Pistorius alıyordu. Ancak Olaf Scholz yönetimi ABD’nin kendi Abrams tanklarını vereceğini sadece duyurması karşılığında yelkenleri indirerek kendi savunma sanayisinin gözbebeği Leopard tanklarını cepheye sürmeye ikna oldu. Art arda askeri yardım paketleri, Batı’nın gelişmiş silah sistemleri ve mühimmatları ile Kiev’in taarruzu planlandı. AB’nin neocon’ları ‘Avrupa Barış Fonu’ aracılığıyla ölüm saçan silahlar sundular. Beklenen bahar taarruzu bir türlü gelmezken, Kiev için darbe 20 Mayıs’ta Donbass’taki Bakhmut/Artyomovsk cephesi düşüverdi. Bu kayıp Batı kamuoyundan saklanmaya çalışıldı. Kiev’in taarruzu 4 Haziran’da başladı. Kısa sürede Rusya ordusunun Donbass’ın güneyinde tesis ettiği çok katmanlı savunma hatlarına tosladı. Ve sonrasında yoğunlaştırılan yıpratma savaşı Ukrayna ordusuna pahalıya mal oldu. Cephede ABD’nin Abrams’ları yoktu ama Alman Leopard’ları cayır cayır yanıyordu. İngilizler sessizce Challenger’larını geri cepheye çekiyordu. Batı medyası taarruz fiyaskosunu ancak yıl sonuna doğru teslim etmek zorunda kaldı.

Mağlubiyet, Batı blokunun savaşın finansmanı tartışmalarını kızıştırdı, siyasi bölünmüşlüğe yol açtı. 2023 sonu itibarıyla ABD Kongresi, Biden yönetiminin 61 milyar dolarlık ek paketine onay vermezken, AB de başta Macaristan ve Slovakya gibi ülkelerin itirazlarıyla 50 milyar euro’luk yardımı çıkaramadı.

Bu arada Rusya Federasyonu’na karşı 12 yaptırım paketi büyük ölçüde etkisiz kaldı, petrole konan 60 dolarlık tavan fiyat çöktü. 2023 sonunda ucuz Rusya enerjisinden olmuş Avrupa’da başta Almanya olmak üzere öne çıkan gündem, ekonomik kriz oldu. Almanya’nın 2023 büyüme beklentisi yüzde 0.4, Rusya’nın ise onca yaptırıma rağmen yüzde 3.5 ile ifade ediliyor. Rusya’nın Çin ve Hindistan’la ticareti katlanırken, Batı’nın tecrit iddiasının altı boşaldı. Yeni yılda BRICS’in dönem başkanlığını devralacak olan Rusya Federasyonu, ulusal para birimleriyle ticareti artırmak, ortak para birimi mekanizmaları için hazırlık ve verili uluslararası mali kurumlarda dengeleme için kolları sıvayacak.

2023’de Batı’nın Ukrayna anlatısının ‘değerler’ ayağı da sarsıldı. Kiev’de 2014’deki darbeyi, dünyaya ‘Avrupa demokrasisi arzusu’ diye sunanlar, bu süreçte İkinci Dünya Savaşı’nın nazi işbirlikçisi Banderacılığı devletin resmi ideolojisi kılmış siyasi yapıyı ‘aklamaya’ çalışmıştı. 21’inci yüzyılda ‘azınlık hakları’ şampiyonluğunu kimselere bırakmayan, dünyaya ‘özerklik’ ve ‘ana dil hakkı’ pazarlayan Batı, Ukrayna’nın Rusları ve Rusça konuşan nüfusunu ‘silivermiş’, bir anda ‘egemenlik’ alanına çekilivermişti. Liberal Batı’da etkili ve yetkili şahsiyetler dahil ‘Rusya ve kültürüne’ yönelik aleni ırkçılık sıradanlaştırılmaya çalışılmıştı.

Anlatı 2023 Eylül sonlarında Kanada’da patladı. 22 Eylül’de Banderacılığı maskelemekte işlevsel kılınmış Yahudi asıllı Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy’nin Kanada parlamentosunu ziyaretinde… Tarihe kanlı katliamlarıyla mal olmuş Galiçya Tümeni’nde (14. SS Waffen) görev yapmış 98 yaşındaki Yaroslav Hunka özel davetli olarak boy gösterdi. Hatta bu nazi, ‘Ruslara karşı Ukrayna’nın bağımsızlığı için savaştığı’ iddiasıyla övüldü! Yahudi Zelensky, Hunka’yı selamladı. Olay büyük yankı yaratınca Kanada Parlamento Başkanı Anthony Rota özür dileyerek istifa etmek zorunda kaldı. Liberal Başbakan Justin Trudeau tarih cehaletine sığınarak “Bilmiyorduk” diyordu. Bu vesileyle ABD ile birlikte Kanada’nın eski Nazi savaş suçlularına vaktiyle nasıl kucak açtığı, haklarındaki davaları nasıl sümen altı ettiği bir süre yazılıp çizildi. Tüm nazi sembolleriyle liberal kanatlar altına alınmış Kiev’in resmi devlet ideolojisi deşifre oldu.

2023 sonu itibarıyla Ukrayna; büyük asker kaybına karşın ABD Başkanı Joe Biden ve neocon’larının Rusya’yı ezme saplantısına dönüşmüş durumda. Sıradaki ‘mucize silah’ F-16’lar. Banderacı yönetim engelliler ve kadınlar dahil tüm nüfusu cepheye sürecekleri bir seferberliğe soyundu. Gündem bir yandan ‘savunmaya geçme’ diğer yandan ‘krizi dondurma’ arayışı. Son 30 seneyi Rusya Federasyonu sınırına yığılarak çevrelemekle geçirenler “Rusya Avrupa’ya saldıracak” paniği yaymaya çalışıyor.

Diğer yandan Biden yönetimi geri tepmiş ekonomik yaptırım savaşı karşısında Rusya’nın dondurulmuş 300 milyar dolar civarındaki varlığını çalarak Kiev’i finanse etme derdine düştü. Ancak bu varlığın yaklaşık yüzde 3’ünün ABD kontrolünde olduğu belirtilirken, büyük kısmının bulunduğu Avrupa kanadının bu hırsızlık için seferber edilmesi gerekiyor. Nobel ödüllü ekonomistler ve finans çevrelerinin Amerikan küresel mali hegemonyasının yüzü suyu hürmetine bundan vazgeçilmesi ikazları eşliğinde hangi adımların atılacağını 2024’te göreceğiz.

ÇİN DIŞ POLİTİKASI; ABD, RUSYA VE ORTADOĞU

2023’te Batılı elitlerin Rusya obsesyonu mütemadiyen Çin Halk Cumhuriyeti’ne bağlandı. ‘Rusya yenerse asıl hasım Çin cesaretlenecek’ teması işlendi. Çin’i Rusya karşıtı tavır alması için baskılama çabaları sonuçsuz kalmış, Pekin yönetimi Ukrayna çatışmasının ‘karmaşık siyasi ve tarihsel koşullarını’ sürekli vurgulamıştı. Zaten eski ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin Ağustos 2022’deki ‘korsan Tayvan ziyareti’ Çin’in gardını yükseltmesine yol açmıştı. Çin, bu eylem sonrasında ABD ile askeri iletişimi tümden kesmişti. 14 Kasım 2022’de Çin Devlet Başkanı Şi Jinping’in ABD Başkanı Joe Biden ile görüştüğü Bali zirvesini izleyen temkinli yumuşama havası çok kısa sürdü.

2023 yılı, Amerikan semalarındaki ‘casus balon’ kriziyle açıldı. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın Pekin’de ağırlanması beklenirken, 28 Ocak-4 Şubat tarihlerinde Çin’in ısrarla sürüklendiğini belirttiği bir meteoroloji balonu üzerinden koparılan fırtınaya aklı başında herkes şaşırdı! ABD Hava Kuvvetleri, sonunda Biden’ın ‘vurun’ talimatıyla meteoroloji balonunu Atlantik kıyılarında pahalı füzelerle imha etti. Amerikan kamuoyunda ‘Çinliler tepemizde’ paniği estirilirken, Blinken Pekin ziyaretini iptal etti. ABD, bunun gerçekten meteoroloji balonu olduğunu ancak yaz başında sessiz sedasız teslim etti. Ancak ‘balondan yalanlar’ Çin’e Trump sonrası Biden yönetimiyle sıkıntıların bitemeyeceğini bir kez daha gösterdi.

Şi Jinping, Mart sonunda Moskova’daki tarihi zirvede bambaşka bir portre çiziyordu. Çin Devlet Başkanı Şi Jinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 21 Mart’taki iki ortak bildiriyle dünyanın önüne siyasi, ekonomik, askeri ve ideolojik planda ittifak ilişkilerini somutlayan bir alternatif koydular. Şi’nin, Putin’e veda ederken, “Yüzyıldır gerçekleşmeyen bir değişim geliyor. Ve bu değişimi birlikte yönlendiriyoruz” sözleri yankılanıyordu. Öyle ki ABD yönetimi sözcülerinin dilinden bir süre ‘Dünyanın lideri biziz’ söylemi eksik olmadı.

Bu arada Çin-Rusya ilişkileri 2023’te ekonomik, siyasi ve askeri açıdan görülmemiş düzeyde bir yoğunluk kazandı. Şi, 17 Ekim’de Kuşak ve Yol Forumu’nda bu kez Putin’i ağırladı. Rusya lideri Çin’i Avrupa pazarına en kısa yoldan bağlayan Kuzey Denizi rotasını vurguluyordu. Yıl sonunda Pekin’de Rusya Başbakanı Mişustin ağırlanırken, Rusya Çin’in bir numaralı petrol tedarikçisi haline gelmiş, iki ülke ticaret hacmi hedeflenen 200 milyar doları aşarak 218 milyar dolara çıkmıştı. 2023 aynı zamanda Rusya ile Çin arasında askeri stratejik ilişkilerin, ortak tatbikatlar ve devriyelerle derinleştiği yıl oldu.

Yine 2023; Çin diplomasinin küresel çapta ağırlığını koymaya başladığı ve dinamizm kazandığı yıl oldu. İran ile Suudi Arabistan 10 Mart’ta yedi yıl sonra ilk kez diplomatik ilişkileri tesis eden anlaşmaya vardıklarında arabulucuları Çin’di. Pekin, iki ülke temsilcilerini gizli görüşmelerde buluşturmuş, ve bu iş sızmamıştı! Çin yönetimi Körfez bölgesiyle enerji ilişkilerinin ötesinde Ortadoğu diplomasisinde adeta ABD’ye ‘nanik yapıyordu’.

Ulusal paralarla ticaret ve dolara alternatif arayışında Rusya ile birlikte Çin odak haline gelirken, Ağustos sonunda Güney Afrika’da toplanan BRICS zirvesinde de grubun genişlemesi ilan edildi. Yeni üyeler arasında Ortadoğu’dan İran ile birlikte Suudi Arabistan, BAE ve Mısır ile Etiyopya da vardı.

Amerikan diplomasisi balon olayının ardından yeniden Çin’le daha yakın iştigale girişirken Blinken’ın Pekin ziyareti 18 Haziran’da yapılabildi. Bunu temmuz başında Hazine Bakanı Jenet Yellen izledi. Onun derdi Amerikan devlet tahvilleriydi. Bu arada Amerikan teknoloji şirketlerinin yöneticileri, Henry Kissinger gibi ilişkilerin mimarı olmuş isimlerin ziyaretlerinin katkısıyla bir yıl sonra yeni bir zirve mümkün oldu. Şi, Biden ile APEC zirvesi marjında 15 Kasım’da San Francisco’da görüştü. Tarafların açıklamalarında yeni bir şey yoktu, Tayvan başta olmak üzere pek çok konuda makas kapanmış değildi. Biden görüşme sonrası bir soru üzerine dayanamayıp Şi’ye yeniden ‘diktatör’ dedi. Şi ise Amerikan işadamlarının yemeğinde ayakta alkışlanarak ‘şovunu’ yaptı. San Francisco zirvesinin tek somut sonucu, askeri iletişimin yeniden tesisi oldu. ABD Genelkurmay Başkanı General Charles Brown 21 Aralık’ta Çin Halk Kurtuluş Ordusu’ndan mevkidaşı General Liu Zhenli’yle görüştü. Çin Dışişleri Sözcüsü Wu Qian, ‘samimi ve derinlemesine görüş alışverişinden’ söz etse de, ilişkilerin gelişmesi için ‘eşitlik temelinde somut adım atılması beklentisinin’ altını çiziyordu.

Biden yönetiminin son dönemde Filipinler’i odağına alan askeri hamlelerinin Çin’i tetikte tuttuğu aşikar. Tıpkı geçen yıl gibi 2024’ün ilk ayları riskli. Zira Tayvan’da 13 Ocak’ta seçimler var ve ABD yanlısı Demokratik İlerleme Partisi (DPP) ile Çin anakarasıyla yakın ilişkilere sahip Kuomintang arasındaki kapışmanın sonuçları ‘balondan yalanlardan’ daha önemli kırılmalara yol açabilir.

2023’te teknoloji cephesi de doğrusu Biden yönetimi için pek iç açıcı geçmedi. Biden yönetimi Çin’i özellikle gelişmiş çip teknolojisinden men etmek için uğraşıp didinmişti. Pelosi’nin Tayvan ziyaretinin bir teması da adadaki gelişmiş çip teknolojisini ABD’ye kanalize etmekti. Biden Tayvan çip üreticisi TSMC’yi Arizona’ya davet edip teşvik sunmayı vaad etmişti. Ancak bu proje işgücü ile ilgili sorunlarla sıkıntıya düşmüş görünüyor. Büyük sürprizi ise yaptırımlarla kolu kanadı kırıldı diye düşünülürken, eylülde 7 nanometrelik çiplerin yer aldığı akıllı telefonla sahneye çıkan Çin’in Huawei şirketi yaptı. Batı medyası hararetle dikkatten kaçırılan Çin’in yerli çip üreticisi Semiconductor Manufacturing International Corp’u (SMIC) tartışmaya başladı. Yine yıl sonunda Batılılar Çin’in elektrikli otomobil piyasasındaki yükselişine bakıp hayıflanmaktaydılar.

‘ŞAPKADAN ÇIKAN KRİZ: ORTADOĞU’

Bu yıl Biden yönetimi belki de en büyük darbeyi ‘en çalışmadığı yerden’ aldı: Ortadoğu. Rusya ve Çin ile mücadele için çarşaf çarşaf stratejim planlamaları bulunan Biden yönetimi açısından Hamas’ın 7 Ekim’deki İsrail baskınının tetiklediği savaş, 2023’ü daha da zorlu hale getirdi. İsrail bir günde 1200 insanını yitirerek tarihinin en ölümcül saldırısını yaşadı. Daha sonra 100 kadarı 24 Kasım-1 Aralık’taki insani mola ile bırakılan 240 kişi de rehin alındı. İsrail’in Hamas’ı yok etmek hedefli ağır misillemesi büyük bir insani dram yarattı.

Oysa 7 Ekim’den sadece 8 gün önce Biden’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan The Atlantic etkinliğinde konuşmuş ve “Orta Doğu bölgesi bugün son 20 yılda olduğundan daha sakin” diyerek iyimserliğini dile getirmişti. Dünyada yılın son çeyreğine damgasını vururken, ABD’nin askeri gücüne yönelik meydan okumalara eşlik eden diplomatik tecrit hali ve değerler sunumunu altüst eden bir krizle baş başa kaldılar.

Ortadoğu’da liberal müdahaleciliğin gözde aygıtı siyasal İslam, İhvancılığın Filistin kolu üzerinden dönüp dolaşıp ABD’nin vazgeçilmez müttefiki İsrail’i vurmuş durumda. Kriz büyük. Ve Biden yönetimi 2023 boyunca İsrail’de çıkan ‘yargı reformu’ krizinde ters düştüğü Başbakan Benyamin Netanyahu ile aşırı sağcı ve dincilerden oluşan koalisyonuna siper olmak durumunda. İsrail, Gazze Şeridi’ne ekim ortalarında başlattığı kara harekatı ve ağır bombardımanlarla üç ayda 22 binden fazla insanın ölümüne, 55 binden fazlasının yaralanmasına yol açtı. Okullar, hastaneler, BM tesisleri göstere göstere vuruldu. Kent savaşının koşullarında İsrail ordusu da ağır kayıplar verdi. İsrail önce sivil nüfusu Gazze’nin güneyine sürmeye çalıştı. Ardından Gazze’nin güneyine de operasyonları yoğunlaştırdı. İsrail hükümeti ve kamuoyu yılı açık açık Filistin nüfusunun Mısır’a tehcirini konuşarak kapattı.

Bu koşullarda Biden yönetiminin ‘insan hakları ve özgürlüklerin savunucusu’ görüntüsü büyük bir darbe yedi. İsrail yönetimi Hamas’ı ‘sivilleri canlı kalkan’ olarak kullanmakla suçluyor. Ancak Netanyahu’nun bakanları Gazze’ye nükleer bomba atmaktan söz eder, İsrail askerleri ‘öldürecek bebek aradıklarını’ söyledikleri videoları tiktok’a yüklerken, dünyayı ikna edemiyorlar. ABD, BM Güvenlik Konseyi’nde ateşkesi veto ederken, kısmen ‘insani yardım’ temalı tasarılarla denge kurmaya çalıştı. BM Genel Kurulu’ndaki oylamalar ise dünyadaki eğilimi yansıtıyor. Ve Güvenlik Konseyi’nin eğilimi de aleyhte değişiyor. Biden yönetimi diplomatik açıdan dünya örgütünde tecrit oldu. ABD medyasına, Biden’ın Netanyahu’dan Gazze’deki ‘işini bir an önce bitirmesini istediği’ iddiaları yansıdı.

Ancak çatışmanın 2024 başında durdurulması bir tarafa, Lübnan ile ABD’nin askeri varlıklarının da hedef olduğu Irak ve Suriye sahalarında alevlenmesi riski yabana atılır gibi değil. Nitekim ABD yönetimi 7 Ekim’in hemen ardından Ortadoğu’ya iki uçak gemisi grubu konuşlandırdı. Kasım ayı ortasında ise asıl sürprizi Yemen’deki Ensarullah hareketi yaptı. Şiiliğin Zeydi kolundan Husiler, Gazze’ye destek için İsrail gemilerini ve İsrail limanlarına uğrayacak gemileri Bab-ül Mendeb boğazında hedef alarak kriz başka bir boyuta taşıdı. Uluslararası deniz nakliye şirketlerini Kızıldeniz rotasından eden bu gelişme küresel ticareti etkiler hale geldi. Bu koşullar altında Biden yönetimi 18 Aralık’ta ‘Refah Muhafızı Operasyonu’nu duyurdu. Ancak katılımı açıklanan 20 ülkenin yarısı bilinmezken, Avrupa kanadında İspanya, İtalya ve Fransa ‘gönülsüz’. Husiler Rusya gemilerine geçit verirken, bölgede Cibuti’de donanma güçleri bulunan Çin İsrail gemilerinin yardım çağrılarını yanıtsız bıraktı. Biden yönetimi ise doğrudan Yemen’i hedef almaktan kaçınarak ticari gemilere eskortluk yaparak Husilerin fırlattığı İHA ve roketleri pahalı füzelerle avlıyor. ABD’de Husilerin arkasındaki aktör olarak gösterilen İran’a saldırı çağrıları yükseliyor.

‘YÜRÜRKEN SAKIZ ÇİĞNEYEBİLEN ABD’

2023; ‘Amerikan liderliği’ iddiasının, NATO’nun askeri üstünlüğünün, ABD ve Avrupa’nın ‘Batılı değerler’ başlığının giderek daha tartışmalı hale geldiği bir yıl oldu. BM hukukunun yerine ikame edilen ‘kurallara dayalı dünya düzeni’ argümanının iyice sırıttığı manzara netleşti. Buna karşılık Çin ve Rusya; uluslararası ilişkiler sistemini ‘demokratikleştirmek’ hedefiyle, ‘egemen ulusların çatışmadan kaçınarak ticaret yapması, eşit ve saygılı işbirliği tesis etmesi ve kültürel etkileşim kurması’ çerçevesi konmuş durumda.

2023’te öne çıkan başka başlıkları da var elbette. En başta Batı dünyasında yine yükselen ‘sığınmacı’ teması. ABD’nin güney sınırı sığınmacı akınına uğrarken, bu sorun iç siyasette belirleyici hale geldi. Britanya sığınmacıları Ruanda’ya sürme planlarını verili sığınmacı hukukunu alt üst edecek biçimde tartışırken, AB yeni göç yasasıyla sığınmacı akınına set çekmeyi hedefliyor. Kültürel uyumsuzluk ve ekonomik sorunlar karşısında yükselen göçmen düşmanlığı ve aşırı sağ en büyük kaygı. Ne ki liberal anlatının eski temaları realiteye tozluyor.

2023’te Afrika kıtasındaki en çarpıcı gelişme ise Fransız sömürgeciliğine veda oldu. Resmen sömürgecilik bitmiş görünse de yeni vasıtalarla altın, değerli madenler ve enerji kaynakları sömürülen Batı Afrika’da Fransa’ya dur diyen Burkina Faso, Nijer ve Mali oldu. Batı bağlantılı yolsuz siyaset sınıfını ekarte eden askeri yönetimler kendi kaynaklarını kontrol ederek aralarında dayanışmaya yöneldi. Bölgede altyapı yatırımları bilinen Çin’in yanı sıra Afrika zirvesine ev sahipliği yapan ve en yoksul Afrika ülkelerine bedava tahıl ile gübre gönderen Rusya Federasyonu’nun da etkisini artırma çabası öne çıktı.

Kafkasya’da ise Azerbaycan 30 yıl sonra Ermenistan’la toprak anlaşmazlığında 2020 savaşında sağladığı kazanımları Eylül 2023’teki kısa süreli askeri hamlesiyle pekiştirdi. Dağlık Karabağ meselesine Ermenistan’ın ‘gönüllü feragati’ eşliğinde nokta kondu. Azerbaycan uluslararası planda tanınmış topraklarına kavuştu. 2024’e nihai barış umuduyla giriliyor.

2024 yılı; Rusya, Avrupa ve ABD’deki kritik seçimlerin gidişatı etkileyeceği bir yıl olacak. Batı’nın hegemonya yitimine bu kez ayna tutan kriz alanlarında kolay çözümler görünmüyor. Biden yönetimi yetkililerinin son dönemde ‘ortak ve müttefiklerine’ atfen sıkça tekrarladığı ‘yürürken sakız çiğneyebilen ABD’ asıl 2024’te görülecek. Gelen yılın gideni aratmaması umuduyla tüm okurlara iyi seneler…

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English