Bizi Takip Edin

Görüş

2023 değerlendirmesi: Batı merkezli neoliberal paradigmanın kırılma alametleri

Avatar photo

Yayınlanma

2023; Batı merkezli neoliberal paradigmanın kırılma alametlerinin, belki de en güçlü biçimde belirdiği yıl oldu. Batı’nın siyasi, ekonomik ve askeri hegemonyasını sürdürmek yolunda üretmiş olduğu ‘kabul ve rıza mekanizmaları’ ile dengelerin dünya çapında görülmemiş düzeyde sarsıldığını söylemek abartı olmaz.

Yıl boyunca Avrupa’dan Ortadoğu’ya, Asya’dan Afrika’ya ve Latin Amerika’ya pek çok bölgede bu durumun tezahürleri görüldü. Rusya Federasyonu ile Çin Halk Cumhuriyeti’nin gelişmekte olan ülkeleri giderek daha fazla yanlarında görerek Batı hegemonyasını zorladıkları, BRICS ve Yeni Kalkınma Bankası’nın şimdilik heyecan yarattığı ‘çok kutuplu dünya düzenine yönelim’ ana temayı teşkil etti. Batı’nın buna karşılık koyduğu ‘demokrasi-otoriterlik’ dikatomisi ağır darbeler aldı. 2023’ün; neoliberal ekonomik model ile bu modelin liberal siyasi anlatısı ve ‘değerler’ illüzyonu açısından hayli talihsiz geçtiği söylenebilir.

2023’ün uluslararası ilişkilerde öne çıkan temaları ve kriz başlıklarına bakmak yeterli…

UKRAYNA ÇATIŞMASI VE LİBERALLERİN BÜYÜK YANILGISI

2022; ABD’nin Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı sonrası tesis ettiği ve Sovyetler Birliği’ni ekarte ettikten sonra giriştiği yayılmacılığın en ciddi meydan okumasıyla karşılaştığı yıl olmuştu. BM Güvenlik Konseyi’nin 2202 sayılı kararını ihlalle geçen 8 yılın ardından Rusya Federasyonu’nun Aralık 2021’de ABD ve NATO’ya sunduğu anlaşma önerilerinin de reddiyle, Ukrayna çatışmasının ateşi yakılmıştı. Batı; çatışmanın daha başında Mart 2022’de İstanbul’da beliren anlaşma fırsatını da bloke etmişti. Ne ki, 2023; NATO’nun vekil güce çevirdiği Ukrayna’yı kullanarak Rusya Federasyonu’nu mağlup etme girişiminin hüsrana uğradığı yıl oldu. Rusya’nın kısa sürede çökeceğine inanan liberal cephenin yanılgısı büyük oldu.

ABD öncülüğündeki Batı, 2023’ü Kiev’in taarruz seferberliğiyle açtı. Ukrayna Temas Grubu’nda önce ‘tank krizi’ çıktı. Almanya Savunma Bakanı Christine Lambrecht istifa ederken, yerini bir zamanların Almanya-Rusya Dostluk grubu üyesi Boris Pistorius alıyordu. Ancak Olaf Scholz yönetimi ABD’nin kendi Abrams tanklarını vereceğini sadece duyurması karşılığında yelkenleri indirerek kendi savunma sanayisinin gözbebeği Leopard tanklarını cepheye sürmeye ikna oldu. Art arda askeri yardım paketleri, Batı’nın gelişmiş silah sistemleri ve mühimmatları ile Kiev’in taarruzu planlandı. AB’nin neocon’ları ‘Avrupa Barış Fonu’ aracılığıyla ölüm saçan silahlar sundular. Beklenen bahar taarruzu bir türlü gelmezken, Kiev için darbe 20 Mayıs’ta Donbass’taki Bakhmut/Artyomovsk cephesi düşüverdi. Bu kayıp Batı kamuoyundan saklanmaya çalışıldı. Kiev’in taarruzu 4 Haziran’da başladı. Kısa sürede Rusya ordusunun Donbass’ın güneyinde tesis ettiği çok katmanlı savunma hatlarına tosladı. Ve sonrasında yoğunlaştırılan yıpratma savaşı Ukrayna ordusuna pahalıya mal oldu. Cephede ABD’nin Abrams’ları yoktu ama Alman Leopard’ları cayır cayır yanıyordu. İngilizler sessizce Challenger’larını geri cepheye çekiyordu. Batı medyası taarruz fiyaskosunu ancak yıl sonuna doğru teslim etmek zorunda kaldı.

Mağlubiyet, Batı blokunun savaşın finansmanı tartışmalarını kızıştırdı, siyasi bölünmüşlüğe yol açtı. 2023 sonu itibarıyla ABD Kongresi, Biden yönetiminin 61 milyar dolarlık ek paketine onay vermezken, AB de başta Macaristan ve Slovakya gibi ülkelerin itirazlarıyla 50 milyar euro’luk yardımı çıkaramadı.

Bu arada Rusya Federasyonu’na karşı 12 yaptırım paketi büyük ölçüde etkisiz kaldı, petrole konan 60 dolarlık tavan fiyat çöktü. 2023 sonunda ucuz Rusya enerjisinden olmuş Avrupa’da başta Almanya olmak üzere öne çıkan gündem, ekonomik kriz oldu. Almanya’nın 2023 büyüme beklentisi yüzde 0.4, Rusya’nın ise onca yaptırıma rağmen yüzde 3.5 ile ifade ediliyor. Rusya’nın Çin ve Hindistan’la ticareti katlanırken, Batı’nın tecrit iddiasının altı boşaldı. Yeni yılda BRICS’in dönem başkanlığını devralacak olan Rusya Federasyonu, ulusal para birimleriyle ticareti artırmak, ortak para birimi mekanizmaları için hazırlık ve verili uluslararası mali kurumlarda dengeleme için kolları sıvayacak.

2023’de Batı’nın Ukrayna anlatısının ‘değerler’ ayağı da sarsıldı. Kiev’de 2014’deki darbeyi, dünyaya ‘Avrupa demokrasisi arzusu’ diye sunanlar, bu süreçte İkinci Dünya Savaşı’nın nazi işbirlikçisi Banderacılığı devletin resmi ideolojisi kılmış siyasi yapıyı ‘aklamaya’ çalışmıştı. 21’inci yüzyılda ‘azınlık hakları’ şampiyonluğunu kimselere bırakmayan, dünyaya ‘özerklik’ ve ‘ana dil hakkı’ pazarlayan Batı, Ukrayna’nın Rusları ve Rusça konuşan nüfusunu ‘silivermiş’, bir anda ‘egemenlik’ alanına çekilivermişti. Liberal Batı’da etkili ve yetkili şahsiyetler dahil ‘Rusya ve kültürüne’ yönelik aleni ırkçılık sıradanlaştırılmaya çalışılmıştı.

Anlatı 2023 Eylül sonlarında Kanada’da patladı. 22 Eylül’de Banderacılığı maskelemekte işlevsel kılınmış Yahudi asıllı Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy’nin Kanada parlamentosunu ziyaretinde… Tarihe kanlı katliamlarıyla mal olmuş Galiçya Tümeni’nde (14. SS Waffen) görev yapmış 98 yaşındaki Yaroslav Hunka özel davetli olarak boy gösterdi. Hatta bu nazi, ‘Ruslara karşı Ukrayna’nın bağımsızlığı için savaştığı’ iddiasıyla övüldü! Yahudi Zelensky, Hunka’yı selamladı. Olay büyük yankı yaratınca Kanada Parlamento Başkanı Anthony Rota özür dileyerek istifa etmek zorunda kaldı. Liberal Başbakan Justin Trudeau tarih cehaletine sığınarak “Bilmiyorduk” diyordu. Bu vesileyle ABD ile birlikte Kanada’nın eski Nazi savaş suçlularına vaktiyle nasıl kucak açtığı, haklarındaki davaları nasıl sümen altı ettiği bir süre yazılıp çizildi. Tüm nazi sembolleriyle liberal kanatlar altına alınmış Kiev’in resmi devlet ideolojisi deşifre oldu.

2023 sonu itibarıyla Ukrayna; büyük asker kaybına karşın ABD Başkanı Joe Biden ve neocon’larının Rusya’yı ezme saplantısına dönüşmüş durumda. Sıradaki ‘mucize silah’ F-16’lar. Banderacı yönetim engelliler ve kadınlar dahil tüm nüfusu cepheye sürecekleri bir seferberliğe soyundu. Gündem bir yandan ‘savunmaya geçme’ diğer yandan ‘krizi dondurma’ arayışı. Son 30 seneyi Rusya Federasyonu sınırına yığılarak çevrelemekle geçirenler “Rusya Avrupa’ya saldıracak” paniği yaymaya çalışıyor.

Diğer yandan Biden yönetimi geri tepmiş ekonomik yaptırım savaşı karşısında Rusya’nın dondurulmuş 300 milyar dolar civarındaki varlığını çalarak Kiev’i finanse etme derdine düştü. Ancak bu varlığın yaklaşık yüzde 3’ünün ABD kontrolünde olduğu belirtilirken, büyük kısmının bulunduğu Avrupa kanadının bu hırsızlık için seferber edilmesi gerekiyor. Nobel ödüllü ekonomistler ve finans çevrelerinin Amerikan küresel mali hegemonyasının yüzü suyu hürmetine bundan vazgeçilmesi ikazları eşliğinde hangi adımların atılacağını 2024’te göreceğiz.

ÇİN DIŞ POLİTİKASI; ABD, RUSYA VE ORTADOĞU

2023’te Batılı elitlerin Rusya obsesyonu mütemadiyen Çin Halk Cumhuriyeti’ne bağlandı. ‘Rusya yenerse asıl hasım Çin cesaretlenecek’ teması işlendi. Çin’i Rusya karşıtı tavır alması için baskılama çabaları sonuçsuz kalmış, Pekin yönetimi Ukrayna çatışmasının ‘karmaşık siyasi ve tarihsel koşullarını’ sürekli vurgulamıştı. Zaten eski ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin Ağustos 2022’deki ‘korsan Tayvan ziyareti’ Çin’in gardını yükseltmesine yol açmıştı. Çin, bu eylem sonrasında ABD ile askeri iletişimi tümden kesmişti. 14 Kasım 2022’de Çin Devlet Başkanı Şi Jinping’in ABD Başkanı Joe Biden ile görüştüğü Bali zirvesini izleyen temkinli yumuşama havası çok kısa sürdü.

2023 yılı, Amerikan semalarındaki ‘casus balon’ kriziyle açıldı. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın Pekin’de ağırlanması beklenirken, 28 Ocak-4 Şubat tarihlerinde Çin’in ısrarla sürüklendiğini belirttiği bir meteoroloji balonu üzerinden koparılan fırtınaya aklı başında herkes şaşırdı! ABD Hava Kuvvetleri, sonunda Biden’ın ‘vurun’ talimatıyla meteoroloji balonunu Atlantik kıyılarında pahalı füzelerle imha etti. Amerikan kamuoyunda ‘Çinliler tepemizde’ paniği estirilirken, Blinken Pekin ziyaretini iptal etti. ABD, bunun gerçekten meteoroloji balonu olduğunu ancak yaz başında sessiz sedasız teslim etti. Ancak ‘balondan yalanlar’ Çin’e Trump sonrası Biden yönetimiyle sıkıntıların bitemeyeceğini bir kez daha gösterdi.

Şi Jinping, Mart sonunda Moskova’daki tarihi zirvede bambaşka bir portre çiziyordu. Çin Devlet Başkanı Şi Jinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 21 Mart’taki iki ortak bildiriyle dünyanın önüne siyasi, ekonomik, askeri ve ideolojik planda ittifak ilişkilerini somutlayan bir alternatif koydular. Şi’nin, Putin’e veda ederken, “Yüzyıldır gerçekleşmeyen bir değişim geliyor. Ve bu değişimi birlikte yönlendiriyoruz” sözleri yankılanıyordu. Öyle ki ABD yönetimi sözcülerinin dilinden bir süre ‘Dünyanın lideri biziz’ söylemi eksik olmadı.

Bu arada Çin-Rusya ilişkileri 2023’te ekonomik, siyasi ve askeri açıdan görülmemiş düzeyde bir yoğunluk kazandı. Şi, 17 Ekim’de Kuşak ve Yol Forumu’nda bu kez Putin’i ağırladı. Rusya lideri Çin’i Avrupa pazarına en kısa yoldan bağlayan Kuzey Denizi rotasını vurguluyordu. Yıl sonunda Pekin’de Rusya Başbakanı Mişustin ağırlanırken, Rusya Çin’in bir numaralı petrol tedarikçisi haline gelmiş, iki ülke ticaret hacmi hedeflenen 200 milyar doları aşarak 218 milyar dolara çıkmıştı. 2023 aynı zamanda Rusya ile Çin arasında askeri stratejik ilişkilerin, ortak tatbikatlar ve devriyelerle derinleştiği yıl oldu.

Yine 2023; Çin diplomasinin küresel çapta ağırlığını koymaya başladığı ve dinamizm kazandığı yıl oldu. İran ile Suudi Arabistan 10 Mart’ta yedi yıl sonra ilk kez diplomatik ilişkileri tesis eden anlaşmaya vardıklarında arabulucuları Çin’di. Pekin, iki ülke temsilcilerini gizli görüşmelerde buluşturmuş, ve bu iş sızmamıştı! Çin yönetimi Körfez bölgesiyle enerji ilişkilerinin ötesinde Ortadoğu diplomasisinde adeta ABD’ye ‘nanik yapıyordu’.

Ulusal paralarla ticaret ve dolara alternatif arayışında Rusya ile birlikte Çin odak haline gelirken, Ağustos sonunda Güney Afrika’da toplanan BRICS zirvesinde de grubun genişlemesi ilan edildi. Yeni üyeler arasında Ortadoğu’dan İran ile birlikte Suudi Arabistan, BAE ve Mısır ile Etiyopya da vardı.

Amerikan diplomasisi balon olayının ardından yeniden Çin’le daha yakın iştigale girişirken Blinken’ın Pekin ziyareti 18 Haziran’da yapılabildi. Bunu temmuz başında Hazine Bakanı Jenet Yellen izledi. Onun derdi Amerikan devlet tahvilleriydi. Bu arada Amerikan teknoloji şirketlerinin yöneticileri, Henry Kissinger gibi ilişkilerin mimarı olmuş isimlerin ziyaretlerinin katkısıyla bir yıl sonra yeni bir zirve mümkün oldu. Şi, Biden ile APEC zirvesi marjında 15 Kasım’da San Francisco’da görüştü. Tarafların açıklamalarında yeni bir şey yoktu, Tayvan başta olmak üzere pek çok konuda makas kapanmış değildi. Biden görüşme sonrası bir soru üzerine dayanamayıp Şi’ye yeniden ‘diktatör’ dedi. Şi ise Amerikan işadamlarının yemeğinde ayakta alkışlanarak ‘şovunu’ yaptı. San Francisco zirvesinin tek somut sonucu, askeri iletişimin yeniden tesisi oldu. ABD Genelkurmay Başkanı General Charles Brown 21 Aralık’ta Çin Halk Kurtuluş Ordusu’ndan mevkidaşı General Liu Zhenli’yle görüştü. Çin Dışişleri Sözcüsü Wu Qian, ‘samimi ve derinlemesine görüş alışverişinden’ söz etse de, ilişkilerin gelişmesi için ‘eşitlik temelinde somut adım atılması beklentisinin’ altını çiziyordu.

Biden yönetiminin son dönemde Filipinler’i odağına alan askeri hamlelerinin Çin’i tetikte tuttuğu aşikar. Tıpkı geçen yıl gibi 2024’ün ilk ayları riskli. Zira Tayvan’da 13 Ocak’ta seçimler var ve ABD yanlısı Demokratik İlerleme Partisi (DPP) ile Çin anakarasıyla yakın ilişkilere sahip Kuomintang arasındaki kapışmanın sonuçları ‘balondan yalanlardan’ daha önemli kırılmalara yol açabilir.

2023’te teknoloji cephesi de doğrusu Biden yönetimi için pek iç açıcı geçmedi. Biden yönetimi Çin’i özellikle gelişmiş çip teknolojisinden men etmek için uğraşıp didinmişti. Pelosi’nin Tayvan ziyaretinin bir teması da adadaki gelişmiş çip teknolojisini ABD’ye kanalize etmekti. Biden Tayvan çip üreticisi TSMC’yi Arizona’ya davet edip teşvik sunmayı vaad etmişti. Ancak bu proje işgücü ile ilgili sorunlarla sıkıntıya düşmüş görünüyor. Büyük sürprizi ise yaptırımlarla kolu kanadı kırıldı diye düşünülürken, eylülde 7 nanometrelik çiplerin yer aldığı akıllı telefonla sahneye çıkan Çin’in Huawei şirketi yaptı. Batı medyası hararetle dikkatten kaçırılan Çin’in yerli çip üreticisi Semiconductor Manufacturing International Corp’u (SMIC) tartışmaya başladı. Yine yıl sonunda Batılılar Çin’in elektrikli otomobil piyasasındaki yükselişine bakıp hayıflanmaktaydılar.

‘ŞAPKADAN ÇIKAN KRİZ: ORTADOĞU’

Bu yıl Biden yönetimi belki de en büyük darbeyi ‘en çalışmadığı yerden’ aldı: Ortadoğu. Rusya ve Çin ile mücadele için çarşaf çarşaf stratejim planlamaları bulunan Biden yönetimi açısından Hamas’ın 7 Ekim’deki İsrail baskınının tetiklediği savaş, 2023’ü daha da zorlu hale getirdi. İsrail bir günde 1200 insanını yitirerek tarihinin en ölümcül saldırısını yaşadı. Daha sonra 100 kadarı 24 Kasım-1 Aralık’taki insani mola ile bırakılan 240 kişi de rehin alındı. İsrail’in Hamas’ı yok etmek hedefli ağır misillemesi büyük bir insani dram yarattı.

Oysa 7 Ekim’den sadece 8 gün önce Biden’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan The Atlantic etkinliğinde konuşmuş ve “Orta Doğu bölgesi bugün son 20 yılda olduğundan daha sakin” diyerek iyimserliğini dile getirmişti. Dünyada yılın son çeyreğine damgasını vururken, ABD’nin askeri gücüne yönelik meydan okumalara eşlik eden diplomatik tecrit hali ve değerler sunumunu altüst eden bir krizle baş başa kaldılar.

Ortadoğu’da liberal müdahaleciliğin gözde aygıtı siyasal İslam, İhvancılığın Filistin kolu üzerinden dönüp dolaşıp ABD’nin vazgeçilmez müttefiki İsrail’i vurmuş durumda. Kriz büyük. Ve Biden yönetimi 2023 boyunca İsrail’de çıkan ‘yargı reformu’ krizinde ters düştüğü Başbakan Benyamin Netanyahu ile aşırı sağcı ve dincilerden oluşan koalisyonuna siper olmak durumunda. İsrail, Gazze Şeridi’ne ekim ortalarında başlattığı kara harekatı ve ağır bombardımanlarla üç ayda 22 binden fazla insanın ölümüne, 55 binden fazlasının yaralanmasına yol açtı. Okullar, hastaneler, BM tesisleri göstere göstere vuruldu. Kent savaşının koşullarında İsrail ordusu da ağır kayıplar verdi. İsrail önce sivil nüfusu Gazze’nin güneyine sürmeye çalıştı. Ardından Gazze’nin güneyine de operasyonları yoğunlaştırdı. İsrail hükümeti ve kamuoyu yılı açık açık Filistin nüfusunun Mısır’a tehcirini konuşarak kapattı.

Bu koşullarda Biden yönetiminin ‘insan hakları ve özgürlüklerin savunucusu’ görüntüsü büyük bir darbe yedi. İsrail yönetimi Hamas’ı ‘sivilleri canlı kalkan’ olarak kullanmakla suçluyor. Ancak Netanyahu’nun bakanları Gazze’ye nükleer bomba atmaktan söz eder, İsrail askerleri ‘öldürecek bebek aradıklarını’ söyledikleri videoları tiktok’a yüklerken, dünyayı ikna edemiyorlar. ABD, BM Güvenlik Konseyi’nde ateşkesi veto ederken, kısmen ‘insani yardım’ temalı tasarılarla denge kurmaya çalıştı. BM Genel Kurulu’ndaki oylamalar ise dünyadaki eğilimi yansıtıyor. Ve Güvenlik Konseyi’nin eğilimi de aleyhte değişiyor. Biden yönetimi diplomatik açıdan dünya örgütünde tecrit oldu. ABD medyasına, Biden’ın Netanyahu’dan Gazze’deki ‘işini bir an önce bitirmesini istediği’ iddiaları yansıdı.

Ancak çatışmanın 2024 başında durdurulması bir tarafa, Lübnan ile ABD’nin askeri varlıklarının da hedef olduğu Irak ve Suriye sahalarında alevlenmesi riski yabana atılır gibi değil. Nitekim ABD yönetimi 7 Ekim’in hemen ardından Ortadoğu’ya iki uçak gemisi grubu konuşlandırdı. Kasım ayı ortasında ise asıl sürprizi Yemen’deki Ensarullah hareketi yaptı. Şiiliğin Zeydi kolundan Husiler, Gazze’ye destek için İsrail gemilerini ve İsrail limanlarına uğrayacak gemileri Bab-ül Mendeb boğazında hedef alarak kriz başka bir boyuta taşıdı. Uluslararası deniz nakliye şirketlerini Kızıldeniz rotasından eden bu gelişme küresel ticareti etkiler hale geldi. Bu koşullar altında Biden yönetimi 18 Aralık’ta ‘Refah Muhafızı Operasyonu’nu duyurdu. Ancak katılımı açıklanan 20 ülkenin yarısı bilinmezken, Avrupa kanadında İspanya, İtalya ve Fransa ‘gönülsüz’. Husiler Rusya gemilerine geçit verirken, bölgede Cibuti’de donanma güçleri bulunan Çin İsrail gemilerinin yardım çağrılarını yanıtsız bıraktı. Biden yönetimi ise doğrudan Yemen’i hedef almaktan kaçınarak ticari gemilere eskortluk yaparak Husilerin fırlattığı İHA ve roketleri pahalı füzelerle avlıyor. ABD’de Husilerin arkasındaki aktör olarak gösterilen İran’a saldırı çağrıları yükseliyor.

‘YÜRÜRKEN SAKIZ ÇİĞNEYEBİLEN ABD’

2023; ‘Amerikan liderliği’ iddiasının, NATO’nun askeri üstünlüğünün, ABD ve Avrupa’nın ‘Batılı değerler’ başlığının giderek daha tartışmalı hale geldiği bir yıl oldu. BM hukukunun yerine ikame edilen ‘kurallara dayalı dünya düzeni’ argümanının iyice sırıttığı manzara netleşti. Buna karşılık Çin ve Rusya; uluslararası ilişkiler sistemini ‘demokratikleştirmek’ hedefiyle, ‘egemen ulusların çatışmadan kaçınarak ticaret yapması, eşit ve saygılı işbirliği tesis etmesi ve kültürel etkileşim kurması’ çerçevesi konmuş durumda.

2023’te öne çıkan başka başlıkları da var elbette. En başta Batı dünyasında yine yükselen ‘sığınmacı’ teması. ABD’nin güney sınırı sığınmacı akınına uğrarken, bu sorun iç siyasette belirleyici hale geldi. Britanya sığınmacıları Ruanda’ya sürme planlarını verili sığınmacı hukukunu alt üst edecek biçimde tartışırken, AB yeni göç yasasıyla sığınmacı akınına set çekmeyi hedefliyor. Kültürel uyumsuzluk ve ekonomik sorunlar karşısında yükselen göçmen düşmanlığı ve aşırı sağ en büyük kaygı. Ne ki liberal anlatının eski temaları realiteye tozluyor.

2023’te Afrika kıtasındaki en çarpıcı gelişme ise Fransız sömürgeciliğine veda oldu. Resmen sömürgecilik bitmiş görünse de yeni vasıtalarla altın, değerli madenler ve enerji kaynakları sömürülen Batı Afrika’da Fransa’ya dur diyen Burkina Faso, Nijer ve Mali oldu. Batı bağlantılı yolsuz siyaset sınıfını ekarte eden askeri yönetimler kendi kaynaklarını kontrol ederek aralarında dayanışmaya yöneldi. Bölgede altyapı yatırımları bilinen Çin’in yanı sıra Afrika zirvesine ev sahipliği yapan ve en yoksul Afrika ülkelerine bedava tahıl ile gübre gönderen Rusya Federasyonu’nun da etkisini artırma çabası öne çıktı.

Kafkasya’da ise Azerbaycan 30 yıl sonra Ermenistan’la toprak anlaşmazlığında 2020 savaşında sağladığı kazanımları Eylül 2023’teki kısa süreli askeri hamlesiyle pekiştirdi. Dağlık Karabağ meselesine Ermenistan’ın ‘gönüllü feragati’ eşliğinde nokta kondu. Azerbaycan uluslararası planda tanınmış topraklarına kavuştu. 2024’e nihai barış umuduyla giriliyor.

2024 yılı; Rusya, Avrupa ve ABD’deki kritik seçimlerin gidişatı etkileyeceği bir yıl olacak. Batı’nın hegemonya yitimine bu kez ayna tutan kriz alanlarında kolay çözümler görünmüyor. Biden yönetimi yetkililerinin son dönemde ‘ortak ve müttefiklerine’ atfen sıkça tekrarladığı ‘yürürken sakız çiğneyebilen ABD’ asıl 2024’te görülecek. Gelen yılın gideni aratmaması umuduyla tüm okurlara iyi seneler…

Görüş

Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.

Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.

Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye

Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.

Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.

Söz dağarcığı ve ele verdikleri

Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.

Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.

Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok

Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.

En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.

Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu

Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.

Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.

Daralan merkez

Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.

Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.

Okumaya Devam Et

Görüş

Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.

BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?

Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?

Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.

Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.

Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.

Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.

İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları

Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.

Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.

Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”

İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD

Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.

Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”

Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.

Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.

Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma

Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.

Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.

Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.

Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”

Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi

Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.

Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”

Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.

Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English