Bizi Takip Edin

Diplomasi

Erdoğan’ın NATO hamlesi: Eksen kayması mı siyasi taktik mi?

Yayınlanma

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Vilnius’ta İsveç’in NATO üyeliğini destekleyeceğini açıklaması ve ardından başta ABD Başkanı Joe Biden olmak üzere diğer liderlerle yaptığı görüşmelerde verilen mesajlar Türkiye-Batı ilişkilerinde yeni bir dönemin habercisi olarak yorumlandı.

Ancak bu “yeni dönem” Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik kriz karşısında acil ihtiyaç duyduğu Batı sermayesini çekmek için taktik bir hamle mi yoksa Erdoğan ve partisi eksen mi değiştiriyor?

Financial Times’ta yayınlanan analiz, uzman görüşleriyle bu soruya yanıt vermeye çalışıyor:

 ***

Türk ekonomisi durgunlaşırken Erdoğan Batıya bakıyor

Adam Samson, Henry Foy, Felicia Schwartz

İsveç’in NATO teklifinin desteklenmesi, Ankara’nın gerilimi azaltma ve ticaretin önündeki engelleri kaldırma çabasının bir parçası.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan İsveç’i “alçakları ve teröristleri” barındırdığı için topa tuttu. Stockholm sokaklarında bir Kuran’ın yakılmasına izin verdiği için hükümeti “şeytan” olarak nitelendirdi. Türk Cumhurbaşkanı bir noktada İsveç’e NATO başvurusu için “zahmet etmemesini” bile söyledi.

Ardından pazartesi günü Litvanya’da düzenlenen zirvede Erdoğan evet dedi. Alkışlar arasında İsveç’in askeri ittifaka üyeliğini onayladı, Başbakan Ulf Kristersson’un müzakere becerilerini övdü ve İsveç’in sınırlarını Türkiye’nin sınırları gibi koruma sözü verdi.

Erdoğan’ın ustaca siyasi manevrası ittifak genelinde memnuniyetle karşılandı ve Ankara ile Batı arasındaki gerilimi “azaltan” bir dizi kararın sonuncusu oldu. Erdoğan ve hükümetine yakınlığıyla bilinen Türk düşünce kuruluşu SETA’nın dış politika çalışmaları direktörü Murat Yeşiltaş “Türkiye-Batı ilişkilerinde yeni bir döneme giriyoruz” dedi.

Ancak Erdoğan’ın bunu daha geniş bir dış politika değişiminin bir parçası olarak mı yoksa sadece Ankara’nın acil çıkarlarına yönelik siyasi bir adım olarak mı gördüğü konusunda derin şüpheler var. Türkiye’nin ton değişikliği, yıllardır süren ekonomik kriz sırasında kaçan yabancı yatırımcıları geri çekmeye çalıştığı bir dönemde geldi.

Türkiye’nin cari açığı 2023 yılının ilk beş ayında 37,7 milyar dolara ulaşarak rekor seviyeye çıktı. Erdoğan hükümeti uluslararası girişlerin bu açığı finanse etmeye yardımcı olacağını umuyor.

Rusya ve Körfez ülkeleri son yıllarda mali destek sağlarken, Erdoğan’ın yeni atadığı ekonomi ekibi de ABD ve Avrupa’dan yatırım almayı umuyor. “Dış politika ekonomik ilişkilerden doğrudan etkilenir. Dolayısıyla Batı ve Türkiye yeni bir sayfa açabilirse, ekonomi bir numaralı konu olacaktır” diyen Yeşiltaş, Erdoğan’ın mayıs ayındaki seçimleri kazandıktan sonra dış politikasını yeniden ayarladığını da sözlerine ekledi.

Erdoğan’ın iktidara geldiği 2002’den bu yana Batı ile ilişkiler kötüleşmiş, ABD ve Avrupalı liderler Türkiye Cumhurbaşkanı’nın otokrasiye kaymasından giderek daha fazla endişe duymaya başlamıştı. Vladmir Putin’in geçen yıl Ukrayna’yı geniş çaplı işgalinin ardından Türkiye’nin Rusya ile ekonomik ilişkilerini derinleştirme kararı da Türkiye’nin batılı ortaklarını kızdırdı. Erdoğan bu yılın başlarında Türkiye’nin Putin’e Washington’dan daha yakın olduğunu söylemişti.

Erdoğan’ı, İsveç’in NATO üyeliğini desteklemeye ikna çabası aylar süren özenli bir diplomasi gerektirdi. Türkiye’nin Kürt militan grupların bastırılmasını talep etmesinin ardından İsveç bu hafta terörle mücadele için bir “yol haritası” oluşturmayı kabul etti ve bu da İsveç’in bu yılın başlarında yeni terörle mücadele yasasını kabul etmesinin üzerine yeni bir taviz oldu.

Joe Biden ile Türkiye’nin Kongre’de bekletilen milyarlarca dolarlık F-16 savaş uçağı alım anlaşmasını tamamlama planları üzerine de paralel görüşmeler yapıldı. ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan salı günü yaptığı açıklamada, ABD Başkanı’nın “F-16’ların Türkiye’ye verilmesiyle ilgilendiğini”, transfer için “hiçbir şart ve koşul” öne sürmediğini ve onay almak için Kongre ile birlikte çalışacağını söyledi.

AB-Türkiye ilişkilerinin yakınlaştırılması için Brüksel ile de görüşmeler yapıldı. Avrupa Konseyi Başkanı Charles Michel, Erdoğan’a İsveç’in üyeliğini kabul etmenin çok önemli olduğunu söyledi. Michel Erdoğan’a “Şimdi harekete geçerseniz, size yardım etmek isteyen insanlar arasında iyi bir atmosfer yaratma fırsatı yakalarsınız” dedi.

Üst düzey bir AB yetkilisi İsveç konusunda sağlanan ilerlemenin “birçok konuda çalışma alanı açacağını” söyledi ve ekledi: “Erdoğan için her şey ekonomi ile ilgili”. Türkiye uzun zamandır AB ile gümrük birliğinin güncellenmesini, vize serbestisini ve Birlik’le yaptığı milyarlarca avroluk göç anlaşmasının uzatılmasını istiyordu; Erdoğan görüşmesinde tüm bu konuları gündeme getirdi.

Erdoğan’ın İsveç’in NATO üyeliğindeki hızlı dönüşün yanı sıra, Türkiye’nin ABD ve Avrupa ile daha yapıcı bir yaklaşım arayışında olduğuna dair başka işaretler de ortaya çıkmaya başladı. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski geçen hafta Türkiye’yi ziyaret ettiğinde, Kremlin’i kızdıracak şekilde, Moskova ile yapılan esir takası anlaşması kapsamında İstanbul’a nakledilen bir grup Ukraynalı askerle birlikte ayrılmasına izin verildi. Erdoğan ayrıca Ukrayna’nın NATO’ya katılma isteğine de güçlü destek verdi.

Ankara merkezli TEPAV düşünce kuruluşunda analist olan Selim Koru, Erdoğan’a yakın televizyon kanallarının geçen ay Yevgeny Prigozhin’in darbe girişimini haberleştirirken Moskova’yı “küçümsediğini”, bunun da “Erdoğan sarayının genel olarak Ruslardan biraz hoşnutsuz olduğunun” bir göstergesi olabileceğini söyledi.

Yine de birçok analist Türkiye’nin Batı ile ilişkilerini canlandırma çabalarını daha çok taktiksel bir hamle olarak görüyor: Teneo danışmanlık şirketinden Wolfango Piccoli, “Batı’ya yönelim hikayesine inanmıyorum” diyor: “En iyimser senaryoda, geçmiş beş yıldan daha iyi bir ilişki umabiliriz… [ancak] ilişki büyük ölçüde işlevsel nitelikte olmaya devam ediyor.”

Analistlere göre dış politikada atılacak her adım, Erdoğan’ın Türkiye’yi bölgesel ve küresel sahnede daha etkili bir oyuncu haline getirme çabasının bir parçası olarak görülmeli.

Eurasia Group’tan Emre Peker, “Ankara’nın önceliği, bölgesel bir güç ve küresel bir aktör olarak manevra alanını genişletmek ve etkisini sürdürmek” dedi: “Erdoğan’ın NATO hamleleri ve AB’ye yapmış olduğu teklifler taktiksel hamlelerdir ve Türkiye’nin daha geniş jeopolitik hedefleriyle uyumlu olarak gerçekleştirilmiştir, bir yönelim veya kesinlikle bir geri dönüş değildir.”

Diplomasi

Almanya ile Avusturya arasında BMGK kavgası

Yayınlanma

Almanya ile Avusturya arasında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) kimin üye olacağı konusunda sert bir tartışma yaşanıyor.

POLITICO’da yer alan habere göre BMGK üyeliği için girişilen rekabette Avusturyalı yetkililer, “alaycı bir diplomasi ve basit bir mesaja” başvuruyor.

Üst düzey bir Avusturyalı diplomatın ifadesiyle, Viyana “tam da Alman olmadığımız için” kendilerine oy verilmesini istiyor.

Habere göre bu alaycı esprinin ardında, normalde yakın müttefikler olarak görülen iki ülke arasında gerçek bir rekabet ve şiddetli bir çekişme yatıyor.

Almanya, Avusturya ve Portekiz olmak üzere üç AB ülkesi, bugün (3 Haziran) yapılacak Genel Kurul oylamasında BM’nin en güçlü organındaki iki geçici üye koltuğu için yarışıyor.

Portekiz, Portekizce ve İspanyolca konuşulan ülkelerle olan güçlü bağları sayesinde, 2027’de başlayacak iki yıllık dönem için genel olarak kesin aday olarak görülüyor.

Bu durumda, yakın tarihi ve kültürel bağlarla birbirine bağlı, ancak zaman zaman gerginlikler de yaşayan Almanya ve Avusturya, son koltuk için rekabet ediyor.

Almanya bu yarışta devasa bir güç olsa da, bu durum Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul’un Berlin’in adaylığını agresif bir şekilde savunmasını engellemedi.

Bu durum, Şansölye Friedrich Merz’in, Almanya’nın ihracat odaklı ekonomisini desteklemek ve küresel sahnedeki etkisini güçlendirmek için her türlü uluslararası etki kaynağını güvence altına alma kararlılığını yansıtıyor.

Wadephul, geçen hafta sonu Almanya’ya oy vermeleri için ülkelere lobi yapmak üzere New York’a uçtu.

Wadephul, varışının hemen ardından, “Küresel krizler söz konusu olduğunda Almanya, etkisini ortaya koymak istiyor. Bu, dünyanın üçüncü büyük ekonomisi için gayet uygun bir tutum,” dedi.

Buna karşılık Avusturyalı diplomatlar, nispeten küçük olmalarını bir erdem olarak sunuyorlar.

Bir Avusturyalı diplomat, “Bağlantısız ve askeri açıdan tarafsız küçük bir ülke olarak çok özel bir rol oynayabiliriz: Çünkü mesele siyasi ağır topların hakları değil, tüm devletler arasındaki hak dengesi,” dedi.

Öte yandan Alman ve Avusturyalı liderler, birbirlerini alt etmek için ne kadar çaba harcadıkları konusunda alışılmadık derecede açık sözlü davrandılar.

Merz salı günü Berlin’de, Almanya’nın adaylığını destekleyeceğini belirten Macaristan Başbakanı Péter Magyar’ın yanında yaptığı açıklamada, “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan geçici üye koltuğu için onay alabilmek amacıyla elimizden gelen her şeyi yaptık: federal dışişleri bakanı ve şahsım dahil olmak üzere kabinedeki birçok meslektaşımız da bu çabaya katıldı,” dedi.

Avusturyalı bir diplomata göre, Avusturya başbakanı ve dışişleri bakanı da yarışmayı kazanmak için “elinden geleni yaptı.”

Avusturya’nın BM Büyükelçisi Gregor Kössler, Avusturya haber kuruluşu Die Presse’ye verdiği röportajda, “perde arkasında sert müzakereler yapıldığını” söyledi:

“İnsanlar oyları kendi lehlerine çevirmeye ve destekçileri kendi saflarına çekmeye çalışıyor. Özellikle geride kaldığınızda, mevcut anlaşmaları bozmak için biraz daha fazla baskı yapmaya çalışabilirsiniz.”

Avusturyalı diplomatlar, tarafsızlıkları ve NATO üyeliği olmamalarının Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkeleriyle ilişkilerinde kendilerine avantaj sağladığını söylüyor.

Avusturya tarafının bir başka açık avantajı da, Almanya’dan birkaç yıl önce 2027-2028 koltuğu için yarışa girmiş olması  ve kısmen bu nedenle, oylamada Almanya’yı yenme şanslarının gerçekçi olduğuna inanıyorlar.

Böyle bir sonuç Merz için bir “aşağılanma” olur. Berlin, on yıllardır her sekiz yılda bir Güvenlik Konseyi üyeliğini kazanmayı başardı.

Avusturya’ya karşı alınacak bir yenilgi, sadece acı verici bir diplomatik gerileme anlamına gelmekle kalmayacak, aynı zamanda Avrupa içinde Almanya’nın liderlik rolünü yeniden tesis etme vaadiyle seçimlere katılan Merz’e yönelik iç eleştirilerin daha da artmasına yol açacak.

Bu durum, Wadephul’un New York’ta neden yoğun bir kampanya yürüttüğünü açıklamaya yardımcı oluyor.

Wadephul’un çabalarına aşina olan temsilcilere göre, bakan cuma gününden bu yana BM’de yaklaşık 80 bakan veya büyükelçi ile yüz yüze görüştü. Hangi teşvikleri sunduğu ise belirsiz.

Bu tür durumlarda diplomatlar genellikle oy takası yaparlar; şimdiki desteği karşılığında gelecekte destek vaat ederler.

Geniş bir uluslararası etki alanına sahip önde gelen bir BM bağışçısı olan Almanya’nın, Avusturya’dan daha fazla etki gücü olabilir.

Wadephul ayrıca yumuşak güç yoluyla ikna etmeye çalıştı. Pazartesi gecesi, Alman dışişleri bakanı BM Meydanı’nda bir caz grubu, Alman sosisleri ve bir dondurma standının yer aldığı büyük bir resepsiyon düzenledi.

191 BM üye ülkesi arasında yapılacak oylama, iki ülke Güvenlik Konseyi üyeliği için gerekli olan üçte iki çoğunluğu elde edene kadar turlar halinde gerçekleştirilecek.

Oylama gizli şekilde yapılacak; bu durum, hem Berlin hem de Viyana’dan gelen diplomatların, kimsenin itibarını zedelemeden son dakikaya kadar ülkeleri ikna etme şansı gördükleri için rekabeti kızıştırıyor gibi görünüyor.

Oylamada belirleyici olabilecek faktörlerden biri, İran’daki savaşın başlangıcında Merz’in uluslararası hukuka yönelik aşağılayıcı sözleri.

Bir diğeri ise, birçok üye ülkenin, Almanya’nın, İsrail’in Gazze ve Lübnan’daki askeri operasyonları sırasında sivil kayıpları kınamakta isteksiz olduğunu düşünmesi.

Fakat Avusturya da geleneksel olarak İsrail’in Avrupa’daki en güçlü destekçilerinden biri.

Fakat Wadephul, son günlerde Lübnan’daki İsrail operasyonunu daha sert bir dille eleştirdi ve pazar günü yaptığı bir açıklamada, İsrail ordusunun ülkenin güneyine ilerlemesinden duyduğu “ciddi endişeyi” dile getirerek, İsrail liderlerine “sivilleri ve sivil altyapıyı korumaları” çağrısında bulundu.

Salı günü ise Almanya’nın “uluslararası hukukun savunucusu” olacağını söyledi.

Fakat nihayetinde çarşamba günkü yarışın sonucu, yarış öncesinde süren kıyasıya diplomasi mücadelesinde hangi tarafın daha iyi performans göstereceğine bağlı olarak belirlenebilir.

Salı günü New York’ta Wadephul, Avusturya’nın öfkesini kesin olarak uyandıracak bir argüman ortaya attı: “BMGk’da iki küçük AB ülkesinin (Portekiz ve Avusturya) yer almasını istemiyorsanız, bunun yerine bizi seçin.”

BM genel merkezinin önünde gazetecilere yaptığı açıklamada, “Birçok ülke için, Güvenlik Konseyi’nde daha küçük bir Avrupa ülkesinin ve Almanya’nın yer alması gibi karma bir yaklaşım doğru çözüm olabilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD, Somaliland’in bağımsızlığını tanımayacak

Yayınlanma

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Kongre’ye sunulan raporda, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğu vurgulandı. Kongre kaynakları, Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.

Washington yönetimi, Somali’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne destek verdiğini ilan etti. Bu hamle, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland ile geçen yıl bu bölgeyi resmi olarak tanıyan ilk devlet olan İsrail’e yönelik büyük bir darbe olarak değerlendiriliyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ve “Somaliland ile Geliştirilmiş ABD İlişkileri İçin Potansiyel Alanlar” başlığını taşıyan rapor, 1 Haziran’da Kongre’ye sunuldu ve 2 Haziran’da basına sızdı.

Bakanlık raporda, Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğunu vurguladı.

Raporda ilişkilerin çerçevesine dair şu ifadelere yer verildi:

“Bu yasal çerçeve dahilinde ABD, Somaliland ile olumlu ve yapıcı ilişkilerini sürdürmekte ve Somaliland makamlarıyla işbirliği için ek fırsatları araştırmaya devam etmektedir. Ancak bölgedeki güvenlik kaygıları ve Somaliland’in statüsüne ilişkin anlaşmazlıklar ile yerel yönetimin ulusal makamlarla işbirliği yapmayı reddetmesi; yatırım, bankacılık ve ticaret alanlarında ciddi zorluklar teşkil etmektedir.”

Trump yönetimi tanımaya sıcak bakmıyor

ABD Kongresi’nden bir kaynak, salı günü Middle East Eye (MEE) haber sitesine yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.

Söz konusu kaynak, “Eski Trump dönemi yetkilileri Tibor Nagy ve Peter Pham’ın da aralarında bulunduğu bazı lobiciler, Somaliland tarafında ABD’nin kendilerini tanıyacağına dair umutları artırmış olsa da Başkan Trump’ın bu yönde bir adım atacağına dair hiçbir zaman somut bir işaret yoktu” dedi.

Konuyla ilgili değerlendirmede bulunan ve ismini açıklamak istemeyen bir Somali politika danışmanı ise, Kongre’ye sunulan bu yeni raporun Washington tarafından tanınma beklentilerine ağır bir darbe indirdiğini söyledi.

Danışman, bu gelişmeyi “Somaliland’in ABD tarafından tanınmasına yönelik süregelen tüm umutları tamamen boşa çıkarabilecek, son derece kritik ve bağlayıcı bir ilan” olarak nitelendirdi.

İsrail ile Somaliland arasındaki güvenlik ortaklığı

Somaliland, 1991 yılında tek taraflı bağımsızlık ilan etmesinden bu yana, hiçbir Birleşmiş Milletler (BM) üyesi devlet tarafından tanınmasına ve Somali hükümetinin sürekli muhalefetine rağmen, kendi yönetim kurumları ve güvenlik yapılarıyla de facto (fiili) bir devlet olarak faaliyet ediyordu.

Ancak geçen yılın sonlarında İsrail, Somaliland’i bağımsız bir devlet olarak resmi olarak tanıyan ilk ülke oldu. Somali hükümetinin yanı sıra Türkiye dahil bölgedeki birçok ülke İsrail’in bu hamlesini kınadı.

Nisan ayında Somali, İsrail’in Somaliland’e bir büyükelçi atamasını da kınayarak karşılık verdi. Aynı ay içinde Mogadişu yönetimi, İsrail bandıralı veya İsrail bağlantılı gemilerin Babülmendep Boğazı’ndan geçişini yasakladığını duyurdu.

Yemen’deki Ensarullah hareketi liderliğindeki silahlı kuvvetler de Somali’deki her türlü İsrail varlığını hedef alma sözü verdi.

İsrail’in Kanal 12 televizyonu, haftalar önce yayımladığı bir haberde, Somaliland’in Yemen’den gelen bu tehditlere karşı Tel Aviv ile bir güvenlik ortaklığı arayışında olduğunu aktardı. Bu çerçevede, İsrailli yetkililerin son aylarda Somaliland’e ziyaretler gerçekleştirdiği bildiriliyor.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB, Trump’ın yeni tarife tehditlerine tepki gösterdi

Yayınlanma

Avrupa Komisyonu, Trump yönetiminin, Brüksel’in zorla çalıştırma yoluyla üretilen malların ithalatını yasaklamadığını tespit etmesinin ardından, AB’ye yüzde 10’luk yeni bir gümrük vergisi uygulama planlarını eleştirdi.

Komisyonun Baş Sözcüsü Yardımcısı Olof Gill yaptığı açıklamada, “Komisyon, soruşturmanın ön bulgularını dikkatle inceleyecek ve ABD yönetimi ile diyaloğunu sürdürecektir. Bununla birlikte, AB bu gerekçelerle uygulanan gümrük vergilerini haksız bulmaktadır,” dedi.

ABD Ticaret Temsilciliği Ofisi, salı günü geç saatlerde yayınlanan bir raporda, Avrupa Birliği, Kanada ve Meksika dahil olmak üzere başlıca ticaret ortaklarına yüzde 10’luk gümrük vergisini yeniden uygulamak istediğini belirtti.

Ofis, bu ülkelerin zorla çalıştırma yoluyla üretilen malları yasaklayan yasaları uygulamadıklarını tespit etmişti.

Bu, ABD Başkanı Donald Trump’ın şubat ayında ABD Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilen küresel gümrük vergilerini yeniden yürürlüğe koymak amacıyla, yönetimin bu bahar 1974 Ticaret Yasası’nın 301. maddesi kapsamında başlattığı iki geniş kapsamlı ticaret soruşturmasından biri.

Şu anda yürürlükte olan yüzde 10’luk geçici gümrük vergisi temmuz ayında uygulanacak ve ardından 301. maddeye dayalı gümrük vergisi devreye girecek.

Avrupa Parlamentosu Ticaret Komitesi Başkanı Bernd Lange, Yüksek Mahkemedeki yenilginin ardından Washington’un “gümrük vergisi politikasını sürdürmek için yeni yasal dayanaklar arayışında olduğunu” savundu.

Lange, X’te yayınladığı bir yazıda şunları söyledi:

“AB’yi zorla çalıştırmaya karşı yeterince önlem almamakla suçlamak saçma. AB, zorla çalıştırılarak üretilen ürünlere karşı dünyanın en katı kurallarını benimsemiştir. Bu, daha önce karara bağlanmış olan gümrük vergileri için gerçekleri yasal bir gerekçeye uydurmaya çalışmak gibi görünüyor.”

Gill, AB’nin 2024 yılında zorla çalıştırma ile üretilen ürünleri yasaklayan bir yönetmelik kabul ettiğini ve “tedarik zincirlerinde zorla çalıştırmanın ortadan kaldırılması” şeklindeki bu ortak hedefin, Turnberry anlaşmasını detaylandıran geçen ağustos tarihli AB-ABD ortak bildirisinde de yer aldığını vurguladı.

Fakat AB’nin zorla çalıştırma yönetmeliği, ancak Aralık 2027’den itibaren geçerli olacak. ABD Ticaret Temsilciliği, bloktan gelen mallara yüzde 10 gümrük vergisi uygulamak için bu gerekçeyi öne sürüyor.

Raporda, “Avrupa Birliği zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklamış olsa da, bu yasak 14 Aralık 2027’ye kadar yürürlüğe girmeyecek. Yukarıdakiler ışığında, USTR, Avrupa Birliği’nin zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklayan düzenlemesini etkili bir şekilde uygulamadığını tespit etmiştir,” deniyor.

Geçen temmuz ayında İskoçya’da varılan anlaşma uyarınca, AB, ABD’den gelen sanayi ürünlerine yönelik ithalatı kaldırmayı kabul ederken, çoğu Avrupa ürününe yüzde 15’lik bir gümrük vergisi tavanı uygulanacaktı.

Avrupa Parlamentosu, 16 Haziran’da Turnberry anlaşmasını yürürlüğe koyacak yasa tasarısı üzerinde nihai oylamayı gerçekleştirecek ve Trump’ın son gümrük vergisi hamlesi, Avrupa Parlamentosu üyelerinin anlaşmaya karşı muhalefetini sertleştirebilir.

Washington’dan gelen son açıklama, AB Ticaret Bakanı Maroš Šefčovič’in Paris’teki OECD bakanlar toplantısı sırasında ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer ile görüşmesinden birkaç saat önce geldi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English