Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Kuzey Irak sandığa gidiyor: Hasar kontrolü mü, yeniden yapılanma mı?

Yayınlanma

IKBY’de her 4 yılda bir yapılması gereken milletvekili seçimlerinin 2 yıldır ertelenmesinin ardından 20 Ekim’de yapılması kararlaştırıldı. Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Kuzey Irak’taki siyasi manzaraya dair kapsamlı bilgiler  veriyor. Seçimde yarışacak partiler, oy ve destek potansiyelleri ile olası seçim sonuçlarına ilişkin senaryoları ele alıyor.

***

Kuzey Irak’ta yaklaşan seçimler: ‘Ortaklığın’ yeniden yapılandırılması mı, ‘hasar kontrolü’ mü?

Irak Çalışmaları Birimi

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanlığı, 6. parlamento seçimleri için yeni tarih olarak 20 Ekim 2024’ü belirledi. Bu seçimler, son otuz yıldır iktidara hâkim olan iki büyük Kürt partisi arasında seçim yasası konusunda yaşanan anlaşmazlıklar nedeniyle iki yıl ertelenmişti. Kürtler arasındaki hem sandalye dağılımı hem de bir sonraki Kürt hükümetinin kurulması açısından olası seçim sonuçları konusunda tartışmalar ve beklentiler farklılık gösteriyor.

Bu seçimler, bölgeye parlamenter hayatı geri getirmenin ve yasa tasarısı hazırlama hakkını yeniden tesis etmenin tek yolu olarak görülüyor. Bu seçimler aynı zamanda son altı yılda, bir yandan siyasi çekişmeler, diğer yandan da IKBY ile Bağdat arasındaki ilişkilere dair Federal Yüksek Mahkeme (FSC) kararları nedeniyle yaşanan önemli değişikliklerin ardından bölgenin siyasi manzarasını da yeniden şekillendirecek. Bu kararlar, Bağdat’taki merkezi makamlar 2003’ten bu yana güvenlik ve siyasi sorunlarla meşgulken Kürt bölgesel hükümetinin elde ettiği fiili yetkileri ve özerkliğini zayıflattı.

Yasal boşluk

Irak’ın en yüksek yargı mercii olan FSC’nin Mayıs 2023’te aldığı ve IKBY parlamentosunun görev süresinin Ekim 2022’de bir yıl uzatılmasını anayasaya aykırı ilan eden kararının ardından IKBY yasal bir boşluğa girdi. Eylül 2023’te FSC ayrıca bölge il meclislerinin görev sürelerinin 2019’da uzatılmasının da anayasaya aykırı olduğuna hükmetti. Bu durum, bölgeyi denetim ve yasama kurumlarından yoksun bırakırken yürütme organı da parlamento temelini kaybettiği için feshine yönelik yasal zorluklarla karşı karşıya kaldı.

Önceki seçimlerden farklı olarak yaklaşan seçimler Irak Bağımsız Yüksek Seçim Komisyonu (IHEC) tarafından denetlenecek çünkü yerel Kürt seçim komisyonu yasal bir boşluğa girdi. FSC’nin bölge için seçim kurallarını belirleyen kararlarına göre, bölge dört seçim bölgesine ayrılacak: Erbil (32 sandalye), Süleymaniye (36 sandalye), Duhok (24 sandalye) ve Halepçe (3 sandalye). Geçmişteki beş dönemde seçimler, tek seçim bölgesi sistemine göre yapılıyordu. Yeni dört bölge sistemi, iller arasındaki temsili yeniden dengelemeyi ve farklı illerin adayları arasındaki rekabeti önlemeyi amaçlıyor.

FSC, azınlıklar için ayrılan sandalye sayısını da 11’den beşe düşürdü. Bu beş sandalye, üç bölge arasında dağıtıldı: Erbil için 2 sandalye, Süleymaniye için 2 sandalye ve Duhok için 1 sandalye. Bu, temsilcilerin siyasi, etnik ve dini olarak dağınık azınlık grupları arasında dağıtılması için benzeri görülmemiş bir mekanizmaya işaret ediyor. Uygulamada, yeni dağılım üç vilayetteki iki baskın siyasi partinin etkisini ve gücünü yansıtacak. Geçmişte, azınlık temsilcilerinin çoğu KDP’nin etkisi altındaki Erbil ve Duhok’ta bulunduğu için azınlık temsili ağırlıklı olarak KDP’nin elindeydi.

KDP başlangıçta seçim sisteminde yapılan bu değişiklikleri “anayasaya aykırı ve demokratik olmayan seçimleri meşrulaştırdığı” gerekçesiyle reddetti. Ancak parti daha sonra azınlık sandalyeleri ve Bağdat’la genel ilişkileri konusunda uzlaşmaya vararak, özellikle de yeni yasa uyarınca seçimlerin yapılması halinde partinin konumuna ilişkin kötümser beklentileri azaltan seçim ortamına ilişkin yorumlar ışığında seçimlere katılmayı kabul etti.

Seçimlere katılan güçler

Yaklaşan seçimlere dört seçim bölgesinden toplam 135 liste, oluşum, ittifak ve bağımsız adayın katılması ve daha önce 111 olan 100 sandalye için yarışması bekleniyor. Bu adaylar arasında iki koalisyon, 13 siyasi parti ve 120 bağımsız aday yer alıyor ve toplam aday sayısı yaklaşık bin 190’a ulaşıyor. Bu çeşitli aday havuzuna rağmen seçim manzarası, siyasi partiler ve oluşumlar tarafından şekillendiriliyor. Bu partiler ve oluşumlar, güçlü ve zayıf yönlerine göre şu şekilde kategorize edilebilir:

Birincisi, Kürdistan Demokrat Partisi (KDP): KDP şu anda bölgenin başkanlığını, başbakanlık pozisyonunu, kilit bakanlıkların çoğunu ve Erbil ve Duhok illerinin yönetimini elinde bulunduruyor. Ayrıca petrol ve Türkiye ile kuzey Suriye’ye sınır geçişleri gibi hassas konuları denetliyor. KDP bölgedeki kabinede güçlü bir nüfuza sahip ve bu da partiye azınlık gruplarındaki müttefikleriyle kurduğu ittifaklar sayesinde basit parlamento çoğunluğu sağlıyor. Bu hakimiyet, KDP’nin hassas siyasi ve yasama konularını rakiplerine ihtiyaç duymadan yönetebilmesini sağlıyor. Ancak daha önce 45 olan sandalye sayısının, seçim bölgelerinin yeniden dağıtılması ve geleneksel müttefiklerin kotalarının düşürülmesi nedeniyle azalması bekleniyor. Ayrıca KDP, Kürdistan bölgesine komşu Ninova ve Kerkük’teki son yerel seçimlerde sandalye kaybetmesinin ardından genel bir düşüş yaşandı ve bu iki ilin yerel yönetimlerindeki etkisi azaldı. Başta Kürt kültüründe eşsiz bir yere sahip Kerkük olmak üzere her iki vilayette de rakip ittifaklar, özellikle de KYB ve Koordinasyon Çerçevesi (KC), yönetimi şekillendirdi. Kerkük’teki yerel hükümet KYB lideri Bafel Talabani, Asayib Ehli Hak (AEH) lideri Kays el-Hazali ve Hıristiyan lider Rayan el-Kildani arasındaki ittifakla kuruldu, Barzani’nin partisi bu anlaşmayı “rüşvetle belirlendiği” iddiasıyla eleştirdi.

İkincisi, Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB): KYB Süleymaniye, Halepçe ve Kerkük ve Diyala yakınlarındaki bölgelerde güvenliği kontrol ediyor. KDP ile güç paylaşımı anlaşması temelinde bölge hükümetine katılıyor. Ancak KYB yıllardır iç çekişme ve çatışmalarla karşı karşıya kalıyor, son olarak 2021’de kuzeni Bafel Talabani tarafından devrilen partinin eski eş başkanı Lahur Talabani liderliğindeki Halk Cephesi’nin (PF) muhalefeti damgasını vurdu. Bu seçimler, özellikle ana kalesi Süleymaniye’de bu bölünmelerin sonuçlarıyla başa çıkmaya çalışan KYB’nin yeni liderliği için önemli bir zorluk teşkil ediyor.

Üçüncüsü, Değişim Hareketi (Goran): Goran, son parlamento döneminde Kürdistan bölgesindeki yerel yönetimde üçüncü güç olarak ortaya çıktı. Ancak, 2009’dan sonra iki büyük güçle rekabet etmeye başlayan hareket, etkili kurucusu Nevşirvan Mustafa’nın 2017’de vefat etmesinin ardından savunduğu somut değişiklikleri gerçekleştirmeksizin güç paylaşımına dahil olmasıyla etkisini kaybetti. Hareket, ayrıca yapısal sorunlar ve iç bölünmelerle karşı karşıya. Benzer gündemleri savunan rakip listelerin muhalefet boşluğunu doldurmak için yükselişi de Goran’ı zorluyor. Goran, geniş bir halk tabanına sahip ilk seküler muhalefet grubu olarak tarihine ve merhum liderinin siyasi ve kültürel mirasına güveniyor.

Dördüncüsü, Yeni Nesil Hareketi: Etkili medya kuruluşları tarafından desteklenen bu yeni sivil hareket, kendisini geleneksel partilere karşı modern bir alternatif olarak konumlandırmayı amaçlıyor. Resmi olarak 2017’den sonra kurulan hareket, lideri Şahsuvar Abdulvahid’in iş ve girişimcilik alanındaki başarılarından faydalanıyor. Hareket 2018 ve 2021’de önemli siyasi ve seçim kazanımları elde etti ancak o zamandan bu yana muhalefet ve aksiliklerle karşı karşıya kaldı. Yeni Nesil, son yıllarda oy kullanma hakkına sahip olan ve istihdam ve siyasi güç konusunda hayal kırıklığına uğrayan gençlerin oylarını hedefleyerek önümüzdeki seçimlerde muhalefete liderlik etmeyi amaçlıyor.

Beşincisi, Halk Cephesi (HC): Eski KYB eş başkanı Lahur Şeyh Cengi Talabani tarafından yönetilen bu hareket KYB’nin bir kolu. HC, kendisini iki ana partiye alternatif olarak konumlandırıyor, seçim üssü olarak Süleymaniye’ye odaklanıyor ve lideri Cengi’yi Kürt siyasetinin ön saflarına geri getirecek halk desteği sağlamaya çalışıyor. Hareketin seçimlerin ardından KDP ile bir ittifak kurması muhtemel. KYB’ye muhalif bileşenleri de içeren bu cephenin çekirdeği, KYB’ye karşı sert bir erken seçim kampanyası başlattı. HC, Erbil ve Duhok’tan vekil çıkararak bir sonraki aşamada kendisini muhalif güçler arasında lider olarak konumlandırmayı hedefliyor.

Altıncısı, Milli Duruş Hareketi: Bu cephe, son iki dönemde parlamentodaki performansıyla medyanın dikkatini çeken Ali Hama Salih başta olmak üzere muhalif isimler tarafından yönetiliyor. Ancak bu cephe kapsamlı bir siyasi vizyondan yoksun olduğu ve esas olarak parlamento eylemlerine ve liderinin medyadaki varlığına dayandığı için eleştirilere maruz kalıyor. Buna ek olarak, bazıları Erbil’deki Kürt yetkililere karşı muhalefetlerinde fedakârlık yapan genç adaylarının görünürlüğünü vurguluyor.

Yedincisi, Kürdistan İslam Birliği: Uluslararası Müslüman Kardeşler’in bölgesel kolu olan bu İslamcı parti, önceki seçimlerde yaşadığı düşüşün ardından etkisini yeniden kazanmayı hedefliyor. Deneyimli siyasi adayların yanı sıra, özellikle bağlı camiler ağı aracılığıyla sosyal ve hayır işlerindeki güçlü varlığına güveniyor.

Sekizincisi, Kürdistan Adalet Grubu (İslami Grup): 2003’ten beri siyasette aktif olan bu grup, özellikle Duhok, Halepçe ve diğer bazı şehirlerde muhafazakâr tabana sesleniyor. Parti, bazı liderlerine yönelik sosyal ve mali suiistimal suçlamaları nedeniyle siyasi sahnede ve medya önünde bozguna uğradı. Grup toparlanmak için yeni nesil genç İslamcı adayları destekliyor ve dini mirası ile dini kurumlarından yararlanıyor.

Dokuzuncusu, İslami Hareket: Kürt siyasi coğrafyasının ilan edilmiş en eski silahlı İslamcı partisi olan İslami Hareket, siyasi etkisinin ve kamusal varlığının azalmasına yol açan çeşitli bölünmeler yaşadı. Özellikle eski liderler tarafından “İslami Birlik Hareketi”nin kurulması partiyi daha da zayıflattı. Oyları dağıtan çok bölgeli seçim sistemi, bölünmüş İslamcı gruplar arasında bölünmüş sınırlı bir destek tabanı ile birleşince, parlamentoda sandalye kazanma konusunda belirsizlik yaratıyor. İslami Hareket çalışmalarını kalesi olan Halepçe seçim bölgesinde yoğunlaştırıyor.

Onuncusu, Küçük Kürt Partileri: Komünist Parti, Demokratik Sosyalist Parti ve diğer küçük gruplar gibi birkaç küçük solcu, milliyetçi ve çok kimlikli parti, bağımsız seçim listelerinde yarışıyor. Ancak bu partiler, oy tabanlarını zayıflatan çok bölgeli sistemle mücadele ediyor. Seçmen destekleri genellikle devlet tarafından sağlanan yardımlardan yararlananlarla sınırlıdır. Bu zorluk, 2018 seçimlerinde 29 listeden 13’ünün, o dönemde yürürlükte olan tek bölgeli oylama sistemi altında bile parlamentoda temsil edilmeyi başaramamış olmasıyla daha da arttı.

On birincisi, Bağımsız Adaylar: Bu seçimde sosyal medya fenomenleri, komedyenler, sanatçılar ve diğer figürler -yaklaşık 120 bağımsız aday- koltuk için yarışıyor. Bu kişilerin adaylıkları, özellikle birçoğunun siyasi nitelikleri ya da geçmiş deneyimleri olmadığı için, bir sonraki parlamentoda popülizmin potansiyel yükselişine ilişkin endişeleri artırıyor.

Olası senaryolar

Geçmiş deneyimlerden ve rakip listelerin beklentilerinin siyasi analizinden yola çıkarak, seçim sonuçlarına ve bunların gelecekteki sonuçlarına ilişkin birkaç olası senaryo aşağıdaki gibi özetlenebilir:

1. Senaryo: İki ana Kürt partisi, Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB), 50+1 barajını kayda değer bir farkla aşarak parlamentoda rahat bir çoğunluk elde eder. Bu sonuç, muhalefet listelerinin önceki seçim dönemlerindeki gibi kalan sandalyelerin üçte birini ya da daha fazlasını kazanmasına olanak tanır. Geçmiş seçimlerde olduğu gibi, bu iki baskın parti iktidarı paylaşırken, en önemli muhalefet adaylarına da yer bırakır. Bu senaryoda, KDP’nin 30-35 sandalye, KYB’nin ise 20-25 veya biraz daha fazla sandalye kazanması beklenebilir. Birlikte, potansiyel olarak müttefik güçlerin desteğiyle ya da onlar olmadan bile hükümeti kurabilirler.

2. Senaryo: Seçimlerde beklenmedik bir sürprizle muhalefet güçlerinin yükselmesi, iki baskın parti arasındaki geleneksel güç paylaşımı dinamiklerini bozabilir ve diğer ortaklar için sınırlı bir alan bırakabilir. Bu senaryo, önceki seçimlere kıyasla hayal kırıklığına uğramış sessiz çoğunluğun daha yüksek katılımı gibi birkaç faktöre bağlıdır. Örneğin, 30 Eylül 2018’deki seçimlerde, 3 milyon 85 bin seçmenden bir milyon 845’i oy kullanmıştı. Ayrıca, bu durum seçim sürecine dış müdahale olmamasına da bağlıdır. Ancak, bu senaryo iki büyük partinin yerleşik himaye ağları, hükümet kurumları ve mali kaynaklar aracılığıyla seçimleri etkileme yetenekleri, sessiz kitlenin daha küçük güçlere doğru öngörülemeyen hareketi ve çok sayıda rekabet eden liste nedeniyle muhalefet oylarının bölünmesi gibi zorluklarla karşı karşıya.

3. Senaryo: En olası sonuç, iki büyük partinin baskın kalması ve KDP’nin daha fazla sayıda sandalye kazanarak görece bir avantaj elde etmesi. Bu iki partinin yanı sıra, Lahur Talabani’nin partisine verilen destekte kayda değer bir artışla birlikte, KDP ve KYB arasındaki rekabette “dengeleyici bir güç” olarak hizmet edebilecek yeni partilerin, muhalif grupların ve yeni güçlerin yükselme potansiyeli bulunuyor. Siyasi ortamın karmaşıklığı göz önüne alındığında, bir sonraki hükümeti kurmak muhtemelen daha zorlu hale gelecek. KDP’nin, müttefik Şii grupların desteğiyle Kerkük’ün yönetimi ve Ninova’daki pozisyonlar üzerindeki kontrolünü pekiştiren KYB’ye baskı uygulamak için koalisyon kurmaya çalışması bekleniyor. Bu durum iki parti arasındaki ortaklığın hem bölge içinde hem de dışında yeniden müzakere edilmesine yol açabilir.

Sonuçlar

IKBY’de yaklaşmakta olan parlamento seçimlerinin birkaç temel faktör nedeniyle öncekilerden önemli ölçüde farklı olması bekleniyor. Seçim yasaları ve prosedürlerindeki değişiklikler, muhtemelen koltuklardan yararlanma fırsatlarını azaltacak ve vekillerin bir partiyi diğerine tercih etme kabiliyetini azaltacaktır. Çok sayıda liste ve bireysel adayın mücadeleye girmesiyle siyasi manzaranın daha çeşitli olması bekleniyor. Buna rağmen, iki büyük partinin koltukların çoğunluğu ve hükümetin kurulması konusundaki hakimiyetini sürdüreceği öngörülüyor. Ancak, bu partiler için hızla bir koalisyon hükümeti kurmak, aralarındaki büyüyen uçurum ve dış ve bölgesel konular üzerindeki anlaşmazlıklar nedeniyle zor olacak.

Kürt parlamento hayatının bir sonraki aşamasında önemli bir değişken, önceki beş parlamento döneminde büyük ölçüde bulunmayan Bağdat’taki Federal Mahkeme’nin anayasal denetiminin devreye girmesi olacak. Kürdistan Parlamentosu tarafından çıkarılan bazı yasalar iptal edildi ya da anayasaya aykırı bulundu ve Irak anayasası ve yasama çerçevesine uyum sağlamak için düzenlemeler yapılması gerekti. Bu durum parlamentoyu ya yasalarını buna göre uyarlamaya ya da yargı da dahil merkezi makamlarla bölgesel yetkiler konusunda açık bir çatışmaya girmeye zorlayabilir. Ayrıca, Kürdistan bölgesinin kendi anayasasını kabul etme ve bir yüksek mahkeme kurma hakkına sahip olması, bölgesel ve federal yetkililer arasındaki dinamikleri daha da karmaşık hale getiriyor.

Daha geniş bölgesel çatışmanın sonuçları, yaklaşan seçimlerin sonuçlarına ve bunu takip eden hükümet kurma müzakerelerine yakından bağlı olacak. ABD’nin rolünün yanı sıra Türkiye ve İran’ın etkileri de bu süreçte önemli bir rol oynayacak. Ankara ve Washington’a yakın Kürdistan Demokrat Partisi (KDP), İran’la daha yakın bağları olan rakibi Yurtseverler Birliği’ne kıyasla düşüş yaşamasına rağmen seçimlere katılmayı tercih etti. KDP’nin katılımı, “hasar kontrolü” yapma ve Yurtsever Birliği’nin Bağdat, Ninova ve Kerkük gibi idari merkezlerde ve kilit bölgelerde daha fazla zemin kazanmasını önleme çabası olarak görülebilir, bu da KDP’nin Kürdistan Bölgesi içindeki otoritesini zayıflatabilir.

Bu koşullar altında KDP’nin yeni bir hükümetin kurulmasını kolaylaştırmak için diğer pozisyonlarla birlikte bölge başkanlığı ya da hükümet başkanlığından feragat etmesi gerekebilir. Bu taviz, KDP’nin Kürdistan Bölgesi, daha geniş Irak siyasi ortamı ve hatta bölgesel ve uluslararası düzeylerdeki ilişkilerini ve çıkarlarını yeniden dengelemesini sağlayabilir. Bu karar, Başbakan Mesrur Barzani ve Bölge Başkanı Neçirvan Barzani arasındaki iç çatışmalarla boğuşan KDP için zorlu bir süreç. Şimdiye kadar parti lideri Mesud Barzani’nin varlığı istikrar sağlayıcı bir rol oynamış ve bu iç anlaşmazlıkların tırmanmasını engellemişti.

Dünya Basını

Prof. Wolff: Çin’in yükselişi küresel kapitalizmin tüm dengelerini sarsıyor

Yayınlanma

İktisatçı Profesör Richard D. Wolff ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD hegemonyasının yapısal sınırlarına ulaştığını ve küresel kapitalizmin derin bir dönüşümün eşiğinde olduğunu belirtti.

Küresel kapitalizmin ve Amerikan hegemonyasının en güçlü finansal sütunlarından biri olan petrol dolar sistemi, Ortadoğu’da yükselen askeri gerilimler ve derinleşen yapısal çelişkilerle birlikte tarihsel bir varoluş kriziyle karşı karşıya.

Massachusetts Amherst Üniversitesi Fahri Ekonomi Profesörü Richard D. Wolff ve Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü, aynı zamanda Yunanistan’ın borç krizi dönemindeki eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, katıldıkları DiEM25 platformu panelinde kapitalizmin bugünkü dönemeçte karşı karşıya kaldığı birikim krizini, petrol doların geleceğini ve küresel güç dengelerindeki kaymaları masaya yatırdı.

Akademisyenler, ABD liderliğindeki finansal ve askeri düzenin sınırlarına ulaştığını, hegemonik bir çöküşün belirtilerinin artık gizlenemez hale geldiğini vurguladı.

“Amerikan imparatorluğu tarihsel bir gerileme evresinde”

Panelin açılışında ABD hegemonyasının tarihsel kökenlerine değinen Profesör Richard D. Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin elde ettiği mutlak ekonomik üstünlüğün geçici ve istisnai koşullara bağlı olduğunu belirtti.

Wolff, “İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda kolonyal kapitalist deneyim, karşılıklı kitlesel bir kıyım çılgınlığıyla zirveye ulaştı. 1945 yılında ayakta kalan tek ekonomi, coğrafi konumu sayesinde hiçbir altyapısal yıkıma uğramayan Amerika Birleşik Devletleri oldu” ifadelerini kullandı.

Savaşın, ABD kapitalizmini Büyük Buhran’dan çıkaran temel unsur olduğunu kaydeden Wolff, Marshall Planı aracılığıyla Avrupa ve Japonya’ya kaynak aktarılarak Amerikan üretimine devasa bir talep yaratıldığını hatırlattı. Wolff, bu dönemde İngiliz İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte küresel liderliğin adeta ABD’nin kucağına düştüğünü ifade etti.

Sürecin geçici karakterinin zamanla unutulduğunu ve Amerikan ideolojisinde bu durumun “istisnai bir güç” olarak sunulduğunu belirten Wolff, petrol dolar sisteminin 1970’lerde beliren hegemonyanın sınırlarını tahkim etmek için kurulmuş yapay bir mekanizma olduğunu vurguladı.

Wolff, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Petrol dolar sistemi, 1970’lerde imparatorluğun ömrünü uzatmak için devreye sokuldu. Ancak bugün, bu imparatorluğun aşamayacağı sınırlara ulaştığı bir gerileme evresindeyiz. Tarihteki her imparatorluk gibi Amerikan imparatorluğu da doğdu, gelişti ve şimdi ölüyor. Bu gerileme Vietnam’daki yenilgiyle başladı; Afganistan, Irak, Ukrayna’daki süreçler ve şimdi de İran ile girilen bu kontrolsüz mücadeleyle en kritik aşamasına ulaştı. İran, Körfez ülkeleri için görmezden gelinemeyecek bir gerçekliktir ve bu durum petrol dolar mekanizmasını doğrudan tehdit etmektedir.”

Yönetimin içsel bir işlevsizlik yaşadığına dikkat çeken Wolff, eski ABD Başkanı Donald Trump’ın bu gerileyen imparatorluğun en somut belirtisi olduğunu ifade etti.

Wolff, “Bir hafta içinde önce Polonya ve Almanya’dan binlerce asker çekeceğini açıklayıp, üç gün sonra Polonya’ya yeniden asker gönderen bir hükümet var karşımızda. Bu, işlevsizliğin sınırında gezinen bir yönetim yapısıdır” dedi.

“Wall Street için hazırlanan kurtarma paketleri simgesel bir panikten ibaret”

Richard D. Wolff’un tarihsel analizini destekleyen Profesör Yanis Varoufakis, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in Körfez ülkeleriyle yaptığı 20 milyar dolarlık takas anlaşmasının arkasındaki gerçeklere odaklandı. Batı medyasının bu gelişmeyi “Körfez ülkelerine yönelik bir kurtarma operasyonu” olarak sunmasının büyük bir hata olduğunu savunan Varoufakis, “Körfez ülkelerinin kurtarılmaya ihtiyacı yok. Suudi Arabistan ve Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin toplamda 6,5 trilyon dolarlık yatırımı var ve bunun yaklaşık 1,7 trilyon doları nakit akışıdır. Dolayısıyla 20 milyar dolarlık bir takas anlaşması onlar için devede kulak bile değildir” açıklamasını yaptı.

Bakan Bessent’in bu hamleyi Wall Street’teki finansal çöküş korkusuyla yaptığını belirten Varoufakis, durumun arka planını şu sözlerle aktardı:

“Scott Bessent, George Soros ile birlikte İngiltere Merkez Bankası’na karşı pozisyon alarak büyük paralar kazanmış, piyasanın kurallarını çok iyi bilen eski bir spekülatördür. Piyasalardaki kurt sürüsünün ABD tahvil ve hisse senedi piyasalarına saldırmak üzere olduğunun farkında ve dehşet içinde. Bu 20 milyar dolarlık teklif, Körfez ülkelerine değil, Wall Street’teki finansörlere verilmiş simgesel bir mesajdır. Bessent, ‘Buradayım ve Amerikan finans piyasalarını ayakta tutmak için gerekirse sınırsız para basmaya hazırım’ demektedir.”

Varoufakis, 1944 yılındaki Bretton Woods konferansından bugüne uzanan süreci dönemlendirerek, 1971’deki “Nixon Şoku” sonrasında ABD’nin ticaret fazlası veren bir ülkeden açık veren bir ülkeye dönüştüğünü hatırlattı.

Dönemin Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger ve ekibinde yer alan Paul Volcker’ın geliştirdiği stratejinin, “dünyanın geri kalanındaki kapitalistlerin tasarruflarını ABD borçlarını fonlamak için kullanmak” olduğunu belirten Varoufakis, petrol doların bu geri dönüşüm mekanizmasının en temel aracı olduğunu söyledi.

“Körfez’den Wall Street’e akacak 3 trilyon dolarlık kaynak kurudu”

Varoufakis, günümüz krizinin en somut nedenlerinden birinin, Trump yönetiminin Körfez ülkelerinden almaya alıştığı haracın kesintiye uğraması olduğunu dile getirdi.

Trump’ın iktidarı döneminde Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Kuveyt gibi ülkelerden önümüzdeki dönem için toplamda 1,8 trilyon dolarlık yapay zeka ve teknoloji yatırımı taahhüdü aldığını, buna ek olarak askeri sınai kompleks için de 1 trilyon dolarlık silah alım sözü kopardığını belirten Varoufakis, “Wall Street’e akması beklenen bu yaklaşık 3 trilyon dolarlık sıcak para akışı artık durdu. Çünkü Körfez ülkeleri petrol dışı gelirlerini kaybetmeye başladı. Dubai’deki otellerin doluluk oranı yüzde 10 seviyelerine geriledi, odaların yüzde 90’ı boş. Likidite akışı kuruduğu için bu taahhütlerin yerine getirilmesi imkansız hale geldi” dedi.

Varoufakis, Wall Street’teki devasa finans balonunun sarsıldığını ve finansörlerin panik halinde olduğunu belirterek, bu durumun ABD içindeki mavi yakalı çalışanların ve reel sektörün sömürülmesi pahasına sürdürüldüğünü kaydetti.

“Avrupa kendi tarihsel önemsizliğine gömülürken histerik bir Rusofobi üretiyor”

Haber analizinin küresel boyutuna Çin Halk Cumhuriyeti’nin yükselişini ekleyen Profesör Richard D. Wolff, Batı merkezli analizlerin en büyük eksikliğinin Asya’daki bu devasa gücü göz ardı etmek olduğunu ifade etti.

Wolff, “Çin’in yükselişi her şeyi değiştiriyor. ABD hegemonyasının gerilemesinden çok daha dramatik olan durum, Avrupa’nın neredeyse tamamen dağılmasıdır. Avrupa ülkelerinde, kendi tarihsel önemsizliklerini örtbas etmek için histerik bir günah keçisi arayışı var. Göçmen düşmanlığının yanı sıra akıl dışı bir Rusofobi dalgasıyla karşı karşıyayız. Avrupa hükümetleri, kendi yok oluşlarını gizlemek için canavarca bir Rusya tehdidi kurgulayarak devasa askeri harcamaları meşrulaştırmaya çalışıyor” değerlendirmesinde bulundu.

ABD içindeki sanayi altyapısının son kırk yılda neredeyse tamamen Çin’e taşındığına değinen Wolff, Amerikan işçi sınıfının bu süreçte mülksüzleştiğini ve bu çaresizliğin Trump’ı iktidara taşıyan “MAGA” (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) hareketini doğurduğunu ekledi. Wolff, insanların artık bu sistemin sınırlarını gördüğünü ve sokaklarda kitlesel bir hesaplaşmanın öncüllerinin biriktiğini savundu.

“Gazze’deki insanların yaşadığı panik, Batı yapay zekasını eğitmek için veri olarak kullanıldı”

Savaşın küresel kapitalizm altındaki yeni bir sömürü boyutuna dikkat çeken Profesör Yanis Varoufakis, Körfez ülkelerindeki bir teknoloji konferansı sonrasında Palantir adlı Amerikan veri analiz şirketinin bir yöneticisiyle yaptığı konuşmayı aktardı.

Varoufakis, Batı kapitalizminin insan acısını doğrudan bir sermaye birikim aracına dönüştürdüğünü belirterek şunları söyledi:

“Palantir çalışanı bana, Gazze’deki askeri operasyonlar sayesinde yapay zekalarını eğitmek için benzersiz bir veri seti elde ettiklerini söyledi. İnsanlar bombalardan kaçarken, cep telefonlarının hareketliliği sayesinde muazzam bir veri akışı oluşmuş. Bu panik verileriyle eğittikleri yapay zeka algoritmasını, panik yönetim aracı olarak İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi’ne 1,4 milyar dolara satmışlar. Bu, klasik Marksist teorideki proletarya emeğinden farklı, yeni bir sömürü biçimidir. İnsanların can havliyle kaçışması, ücretsiz emek girdisi olarak teknolojik sermayeye dönüştürülmüştür.”

Varoufakis, askeri sınai kompleksin her savaşı yeni teknolojilerin test sahası olarak kullandığını, ancak günümüzün “teknofodalizm” düzeninde artık doğrudan insan bedeninin ve hareketinin veri olarak gasp edildiğini kaydetti.

“Piyasaların devlet planlaması olmadan çalışamayacağını liberaller anlamıyor”

Çin’in ekonomik başarısının ardında yatan rasyonel devlet planlamasına vurgu yapan Varoufakis, Batı dünyasındaki serbest piyasa efsanesinin çöktüğünü belirtti.

Çin’in Huawei, Alibaba ve DeepSeek gibi devasa teknoloji şirketlerini sıkı bir kamusal denetim altında tuttuğunu hatırlatan Varoufakis, “Alibaba’nın sahibi Jack Ma, finansal piyasalardan haksız rant elde etmeye kalkıştığında devlet tarafından bir yıl boyunca piyasadan uzaklaştırıldı ve şirketin kâr oranları sınırlandırıldı.

Batı’da ise Jeff Bezos gibi figürler sınırsız bir biçimde kamu kaynaklarını sömürmeye devam ediyor. Liberallerin anlamadığı şey, güçlü bir devlet planlaması ve demir gibi sert kurallarla sınırlandırılmayan piyasaların kendi kendini yok etmeye mahkum olduğudur” dedi.

Profesör Wolff ise Çin’in enflasyon oranlarının yıllardır yüzde 1’in altında seyrettiğini hatırlatarak, Batı dünyasının kendi yarattığı krizleri kaçınılmaz doğa yasaları gibi sunmasının ideolojik bir aldatmaca olduğunu sözlerine ekledi.

Wolff, İran krizinin ABD için yeni bir askeri ve ekonomik bataklığa dönüştüğünü, çünkü Çin’in varlığı nedeniyle petrol fiyatlarındaki dalgalanmaların artık Batı’nın rakiplerini zayıflatmaya yetmediğini vurguladı.

Wolff, “Petrol fiyatlarının artması geçmişte Japonya ve Almanya’yı vuruyordu, çünkü bu ülkelerin kendi kaynakları yoktu. Oysa Çin, enerji dönüşümünü tamamlamak üzere ve devasa kömür ve yenilenebilir enerji altyapısına sahip. Bu yüzden bu savaş, Trump’ın Waterloo’su olacaktır” diyerek analizini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Eski ABD Dışişleri yetkilisi Miller: İran için boğazlar nükleer bombadan daha etkili

Yayınlanma

Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Aaron David Miller, bölgedeki son gelişmeleri, ABD ve İran arasındaki müzakereleri ve bölgesel aktörlerin konumunu değerlendirdi. Miller, Donald Trump’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu üzerindeki mutlak nüfuzuna dikkat çekerken, Lübnan’ın yapısı ve İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik kartlarını ele aldı.

Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi ve Ortadoğu müzakerelerinde uzun yıllar görev yapmış kıdemli analist Aaron David Miller, yayıncı Mario Nawfal’ın programına katılarak bölgedeki son gelişmeleri, ABD ile İran arasındaki müzakere süreçlerini ve aktörlerin stratejik konumlarını değerlendirdi.

Medyanın ve piyasaların son 72 saatte yaşanan gelişmelere aşırı tepki verdiğini belirten Miller, bu durumun müzakereler için ideal bir zemin sunmadığını kaydetti.

“Bizler labirentteki fareler gibi her açıklamaya tepki veriyoruz”

Aaron David Miller, medya ve kamuoyunun diplomasi sürecindeki anlık gelişmelere odaklanmasını eleştirerek şu ifadeleri kullandı:

“Bizler labirentteki fareler gibiyiz; her sosyal medya paylaşımına, Devrim Muhafızları Ordusu’ndan veya İran müzakere heyetinden gelen her açıklamaya tepki vererek etrafta koşuşturuyoruz. Dürüst olmak gerekirse bu durum şaşırtıcı olmamalı. Burası müzakereler için ideal bir ortam değil. Muhtemelen İranlı ve Amerikalı yetkililer arasında doğrudan bir müzakere yürütülmüyor. Her şey aracılar vasıtasıyla, cep telefonları üzerinden taslak paylaşımlarıyla ve internet aracılığıyla yapılıyor. Birbirine güvenmeyen, karşılıklı itimadı olmayan ve birbirleri hakkındaki en kötü değerlendirmeleri doğrulamaya çalışan iki taraf varken, bu yöntem uygun bir müzakere ortamı sunmuyor.”

Anlaşma metninin büyük bölümünün bir hafta kadar önce şekillendiğini tahmin ettiğini belirten Miller, her müzakerenin son aşamasının en zor bölüm olduğunu vurguladı.

Miller, “Müzakerelerin son çırpınışları her zaman en zorudur çünkü her iki tarafın da kendi kamuoyuna bu anlaşmayı neden yaptıklarını savunması ve açıklaması gerekir. Devrim Muhafızları Ordusu’nun bir kamuoyunun olmadığını düşünebilirsiniz ancak var. Bu kamuoyu İran halkı değil; aralarında Amerikan niyetlerine dair ciddi şüpheleri olan başmüzakereci Muhammed Ali Bakıri’nin de bulunduğu daha şahin unsurlardır” dedi.

“Boğazlar şubat ayında da açıktı, son üç ayın amacı neydi?”

Washington cephesindeki Cumhuriyetçi İran şahinlerinin tepkilerine de değinen Miller, bu kesimlerin argümanlarının güçlü olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Her şeyi bir kenara bıraktığımızda ve İran’ın boğazları açmak için hiçbir şart koşmadığını ya da kademeli olarak açtığını varsaydığımızda, bir Amerikan vatandaşı olarak insanlar şu soruyu soracaktır: Bir dakika, Hürmüz Boğazı zaten 27 Şubat’ta açıktı. O halde bu son üç ayın amacı tam olarak neydi? Çünkü zenginleştirilmiş uranyum, İran’ın elindeki 11 tonluk zenginleştirilmiş uranyum ve denetim mekanizmaları gibi temel sorunların hiçbiri çözülmüş değil. Bildiğimiz kadarıyla Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı bu sürecin bir parçası olmadı. İranlıların istediği yaptırımların kaldırılması, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve karşılıklı güvenlik garantileri gibi tüm temel konular, hazırlanan mutabakat zaptında yer alsa bile yeniden müzakere edilmek zorunda kalacak.”

Müzakerelerin daha işlevsel bir aşamaya geçmesini umduğunu ifade eden Miller, “Gerçek Amerikalıların ve İranlıların aynı otelde oturduğu, belki başlangıçta yakınlık görüşmeleriyle başlayıp nihayetinde doğrudan müzakere ettikleri bir aşamaya geçilmeli. Henüz buna dair bir kanıt yok” diye ekledi.

“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarını dikkate almayı uzun süre önce bıraktım”

Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı, abluka ve uranyum konularındaki çelişkili açıklamalarını değerlendiren Miller, bu paylaşımların ciddiyetten uzak olduğunu savundu. Miller, şöyle konuştu:

“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarına dikkat etmeyi uzun zaman önce bıraktım. Konuşmamızın başında labirentteki fareler gibi olduğumuzu söylemiştim; o da tam olarak bizim böyle olmamızı istiyor. Söylediklerinin bir anlam ifade edip etmemesi onun için önemli değil. Medyanın, uluslararası basının tepki vermesini sağlıyor. CNN, MSNBC, BBC ve NPR gibi güvenilir mecralar, iş modelleri gereği Donald Trump’ın ağzından çıkan her kelimeye veya sosyal medya paylaşımına asılmak zorunda kalıyorlar. Ben bunu dert etmeyi bıraktım. Önemli olan kağıt üzerindeki metindir. Ünlü yapımcı Sam Goldwyn’in dediği gibi, ‘Sözlü bir anlaşma, yazıldığı kağıt kadar bile değer taşımaz.’ Bana metni gösterin Mario, metni gösterin ki bu mutabakat zaptının bir anlaşma mı yoksa bir anlaşmazlık belgesi mi olduğunu tartışabilelim.”

“Piyasa psikolojisini yönetmekte oldukça başarılı bir iş çıkarıyorlar”

Trump’ın paylaşımlarının piyasalar üzerindeki etkisine değinen Miller, bu stratejinin bilinçli bir iletişim çalışması olduğunu belirtti.

Miller, “Trump bunu piyasaları kontrol etmek için de kullanıyor ve dürüst olmak gerekirse oldukça etkili bir iş çıkarıyorlar. Petrol fiyatlarının şu an olduğundan çok daha yüksek, finans piyasalarının ise çok daha düşük olması gerekirdi. Ancak piyasalar bu açıklamalara dikkat ediyor. Üç gün içinde bir anlaşma olacağı yönündeki beklentiyle piyasalar sakinleştiriliyor ve güven aşılanıyor. Bu durum büyük ölçüde bir piyasa psikolojisidir ve şu ana kadar işe yaradığını söyleyebilirim” değerlendirmesinde bulundu.

İran’ın bölgedeki kozlarını değerlendiren Miller, Tahran yönetiminin elinde iki önemli kart olduğunu belirtti. Birincisinin coğrafyayı silah olarak kullanma yeteneği olduğunu ifade eden Miller, “İranlılar ne zaman keyifleri kaçsa iki şey yapıyorlar: Boğazların güvenli olmadığını duyuruyorlar ve birkaç insansız hava aracı fırlatıyorlar. Tankerleri vurup vurmamaları önemli değil çünkü burada anahtar petrol üreticilerinde veya Trump’ta değil, sigorta şirketlerindedir. Eğer sigorta şirketleri güvence vermezse, büyük ham petrol taşıyıcıları boğazdan geçemez” dedi.

“İran için yeni nükleer silah Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanmaktır”

İran’ın nükleer altyapısına ve stratejik hedeflerine değinen Miller, şu analizleri paylaştı:

“İran’ın elinde coğrafyanın yanı sıra nükleer altyapı kartı var. Bu altyapı darbe almış olsa da yeniden inşa edilebilir. Artık santrifüjlerin döndüğü büyük salonlar inşa etmek yerine, tespit edilmesi ve imha edilmesi daha zor olan daha küçük laboratuvarlar kurmaya karar verebilirler. Bu baskıcı rejimi yönetenlerin, parayı, silahları, bilgiyi ve petrolü ellerinde tutanların temel amacı, İran’ı savaş öncesindeki konumuna, yani nükleer eşik devlet statüsüne geri getirmektir. Bombaya sahip olmayan ancak bomba yapmak için gerekli tüm unsurları elinde bulunduran bir devlet olmak istiyorlar. Öte yandan, İran için yeni nükleer silahın Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanma yeteneği olduğu da savunulabilir. Bu kart, Körfez petrol üreticileri ve küresel ekonomi için nükleer bir bombadan çok daha etkili, yıkıcı ve sonuç doğurucudur.”

Ali Laricani’nin ölümünün İran iç siyasetindeki dengeleri kalıcı olarak değiştireceğini belirten Miller, “Ali Laricani’nin ölümü, İran’ın bu süreçten nasıl çıkarsa çıksın eski İran olmayacağı anlamına geliyor. Savaş bittikten bir yıl sonra, ocak ve şubat aylarında sokaklarda gördüğümüz halk hareketliliğinin benzerini yeniden göreceğiz. Bir noktada değişim kaçınılmaz olacak ve bu değişim gerçekleştiğinde Donald Trump bunu kendisinin başardığını iddia edecektir” dedi.

“Netanyahu, İran konusunda Trump ne derse onu yapacaktır”

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Donald Trump arasındaki ilişkiyi de değerlendiren Miller, Netanyahu’nun Trump karşısında hiçbir hareket alanının bulunmadığını ifade etti.

Miller, şu açıklamalarda bulundu:

“Eğer bu mutabakat zaptı bir anlaşmaya dönüşürse ve İranlılar Trump’a ‘Lübnan’da gerçek bir ateşkese ihtiyacımız var’ derse, Trump Netanyahu’yu arayacak ve ona Ekim 2025’te söylediğini söyleyecektir. Hatırlanacağı üzere o dönem İsrail, Hamas’ın dış liderliğini ve Salih el-Aruri’yi hedef aldığında Trump, ‘Ya bu anlaşmayı imzalarsın ya da seninle ilişkimi keserim’ demişti. Trump’ın geçen hafta Netanyahu hakkında söylediklerini hiçbir Amerikan başkanı bir İsrail başbakanı için kamuoyu önünde söylememiştir. Trump, ‘Netanyahu, İran konusunda benim ne yapmasını istiyorsam onu yapacaktır’ dedi. Bu sözlerin doğruluğu tartışılmazdır çünkü Netanyahu’nun bu yılki hayatındaki en önemli olay İran ya da Lübnan değil, seçimlerdir. Washington’da Trump’ın desteği olmadan, hatta Trump’ın kendisi için bir seçim karargahı kurmasını sağlamadan bu seçimleri kazanması mümkün değildir. 1992 yılında baba Bush’un dönemin İsrail Başbakanı İshak Şamir’e konut kredi garantilerini vermeyi reddetmesini hatırlıyorum. Bu hamle Şamir’e seçimi kaybettirmiş, İshak Rabin kazanmış ve seçimden üç ay sonra o kredi garantilerini almıştı. Dolayısıyla Netanyahu, Trump’ın sözünden çıkamaz, başka seçeneği yoktur.”

“İbrahim Anlaşmaları fikri şu an uzak bir galaksiye aittir”

Bölgesel ittifak arayışlarına ve İbrahim Anlaşmaları’nın genişletilmesi çabalarına değinen Miller, bu durumu “gerçek dışı bir beklenti” olarak nitelendirdi.

Miller, “Trump kötü bir anlaşma müzakere ettiğini biliyor ve bunu daha büyük bir uzlaşı gibi göstermek için süslemeye çalışıyor. İbrahim Anlaşmaları onun ilk başkanlık dönemindeki en önemli başarısı olduğu için yine buna sarılıyor. Birleşik Arap Emirlikleri ve Fas zaten bu sürecin içinde. Ancak Suudilerin, Ummanlıların, Katarlıların, Kuveytlilerin ve hatta İranlıların bu anlaşmalara dahil olacağını düşünmek, çok uzak bir galaksiye bağlı hayali bir düşüncedir” dedi.

Savaş sonrasında İran’ın ciddi bir iç hesaplaşmayla karşı karşıya kalacağını savunan Miller, “Savaş bittiğinde bu rejim yıkılmış, altyapısı tahrip olmuş, meşruiyeti kalmamış bir ülkeyle baş başa kalacak. Halk bir noktada yeniden ayağa kalkacaktır. Bombalar düşerken rejim etrafında geçici bir kenetlenme olabilir ancak bu geçicidir. 91 milyonluk bir nüfus sonsuza kadar sessiz ve iradesiz kalmayacaktır” yorumunu yaptı.

“Lübnan devleti Hizbullah’ı silahsızlandıracak kapasiteye sahip değil”

Lübnan’ın geleceğine dair analizlerini de paylaşan Miller, Beyrut yönetiminin Hizbullah karşısındaki çaresizliğine vurgu yaptı. Miller, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Lübnan hükümeti geçmişte hiç yapmadığı şekilde davranıyor. Başbakan ve cumhurbaşkanı Hizbullah hakkında açıklamalarda bulundu, Washington’daki büyükelçiler düzeyindeki güvenlik görüşmelerine katılmayı kabul etti. Bunlar benzeri görülmemiş adımlar ancak şu an için Hizbullah’ı silahsızlandıracak ne kapasiteleri var ne de bunu yapacak iradeleri. Kuzey İrlanda’daki IRA, Kolombiya’daki FARC gibi örneklerde silahsızlanma, askersizleştirme ve topluma entegrasyon süreçlerinin başarılı olması için üç temel unsur gerekir: Anlaşmayı dayatan devletin güvenilir olması, devlet dışı aktörlere yönetimde siyasi roller sunularak pasifize edilmesi ve devletin bu aktörlerin tabanına karşı koyabilecek güçte olması. Lübnan bu şartların hiçbirine sahip değil.”

Son olarak bölgenin genel jeopolitik yapısına değinen Miller, Ortadoğu’da beş Arap devletinin (Lübnan, Irak, Yemen, Libya ve Suriye) farklı düzeylerde işlevsizlik veya başarısızlık içinde olduğunu belirtti.

Körfez ülkelerinin istikrar ve modernleşme merkezi olma özelliğinin artık garanti altında olmadığını ifade eden Miller, “Bölgede askeri, ekonomik ve güvenlik kapasiteleriyle sınırlarının ötesine güç yansıtma yeteneğine sahip üç gayri-Arap aktör var: İran, İsrail ve Türkiye. Bölgenin geleceğini bu üç aktör arasındaki dengeler belirleyecektir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Mercogliano: Küresel petrol rezervleri beş yıllık ortalamanın altına iniyor

Yayınlanma

Yayıncı Mario Nawfal, küresel denizcilik ve lojistik ağlarında yaşanan son gelişmeleri, denizcilik tarihçisi ve eski askeri yetkili Profesör Sal Mercogliano ile gerçekleştirdiği mülakatta ele aldı.

Mülakatta, Hürmüz Boğazı ve Babülmendep Boğazı başta olmak üzere dünya ticaretinin kilit noktalarındaki askeri ve ekonomik dengeler ile Rusya, Ukrayna ve Ortadoğu eksenindeki küresel krizler analiz edildi.

Yayıncı Mario Nawfal, sahada yaşanan gelişmeler ile siyasi söylemler arasında büyük bir tezat olduğunu belirterek mülakatı açtı. Donald Trump tarafından paylaşılan mesajların oldukça iyimser bir tablo çizdiğini, Lübnan’da ateşkes ilan edildiği ve ablukanın kaldırıldığının öne sürüldüğünü ifade eden Nawfal, “Şu anda iki farklı gerçeklik yaşanıyor. Sahada ise Lübnan’da bir ateşkes yok, Amerikan tarafındaki abluka kaldırılmadı ve İran da Babülmendep Boğazı’nı abluka altına almakla tehdit ediyor” şeklinde konuştu.

Nawfal, her hafta bir çözüme yaklaşıldığı izlenimi doğduğunu ancak pazartesi günleri aynı kriz ortamına geri dönüldüğünü kaydederek, durumu bir kısırdöngüye benzetti.

Denizcilik tarihçisi Profesör Sal Mercogliano, Hürmüz Boğazı’ndaki güncel duruma ilişkin verileri paylaşarak gemi hareketliliklerini aktardı.

Umman’ın hemen kuzeyinde, boğazın güney kesiminden bazı gemilerin çıkış yaptığına dair bilgiler bulunduğunu belirten Mercogliano, “Bu gemilerin ABD desteği aldığını görüyoruz. Bunun temelde uçaklar, helikopterler ve jetler vasıtasıyla sağlanan bir yardım olduğunu düşünüyoruz; bölgede Amerikan gemilerinin bulunduğunu sanmıyoruz” ifadelerini kullandı.

Bu yöntemle günde yaklaşık iki ila üç geminin bölgeden çıkabildiğini dile getiren Mercogliano, asıl büyük sorunun çok sayıda geminin otomatik tanımlama sistemi vericilerini kapatarak seyretmesi olduğunu bildirdi. Vericilerini kapatan gemilerin Hürmüz Boğazı’nın dışındaki Umman Körfezi ve Arap Denizi’ne ulaşana kadar tespit edilemediğini ekledi.

Boğazda mahsur kalan tankerlerin durumuna değinen Mercogliano, derin taslaklı büyük ham petrol taşıyıcıları ile büyük tankerlerin yaklaşık dörtte birinin körfezden çıkmayı başardığını açıkladı.

Körfezde mahsur kalan 109 tankerin 29’unun çıkış yaptığını belirten Mercogliano, “Bu olumlu bir gelişme gibi görünse de günde sadece birkaç geminin çıkabildiği düşünüldüğünde aslında çok az bir miktar” dedi.

ABD’nin, İran tarafından kurulan Fars Körfezi Boğazı Kurumu’nu yaptırım listesine aldığını hatırlatan Mercogliano, bu kurumla iş yapan, geçiş ücreti ödeyen ya da herhangi bir ticari ilişki kuran tüm yapıların yaptırıma maruz kalacağını vurguladı.

“Konteyner gemisi insansız deniz aracıyla vuruldu”

Profesör Mercogliano, mülakatın yapıldığı gün Irak’ın Ümmü Kasr Limanı’ndan çıkan Akdeniz Denizcilik Şirketi’ne ait bir geminin, insansız deniz aracı tarafından vurulduğunu açıkladı.

Saldırıya uğrayan geminin krizin başından beri Basra Körfezi’nde mahsur kaldığını ve limanlar arasında bir mekik gemisi olarak işletildiğini belirten Mercogliano, “Denizcilik şirketlerinin geliştirdiği yöntemlerden biri kara yolu rotaları oluşturmak oldu. Kargoları Kızıldeniz’de, Umman Körfezi’ndeki Füceyre’de, Yenbu’da ve Cidde’de tahliye edip kara yoluyla taşıyorlar ancak malların körfez içinde dahili olarak da hareket ettirilmesi gerekiyor” sözlerini kaydetti.

Hedef alınan Akdeniz Denizcilik Şirketi’nin geçmişte de İran tarafından hedef seçildiğini ifade eden Mercogliano, şirkete ait iki geminin birkaç hafta önce alıkonulduğunu hatırlattı.

ABD güçlerinin abluka hattını ihlal eden Gambiya bayraklı bir gemiyi hedef aldığını belirten Mercogliano, hedef alınan unsurun bir İran gemisi değil, sahte tescilli bir Gambiya gemisi olmasının dikkat çekici olduğunu söyledi.

Aynı süreçte Fransız donanmasının da Murmansk’tan gelen ve sahte Madagaskar bayrağı taşıyan bir Rus tankerini Atlantik’te, uluslararası sularda durdurduğunu bildirdi.

Küresel abluka uygulamalarının ekonomik sonuçlarına dikkat çeken Mercogliano, küresel petrol rezervlerindeki tehlikeli düşüşe işaret etti.

Hem karadaki hem de denizdeki tankerlerde bulunan küresel petrol rezerv haritalarının endişe verici olduğunu aktaran Mercogliano, “28 Şubat’tan bu yana petrol taşımacılığında meydana gelen ve benim ‘artan açık’ olarak adlandırdığım bu delik artık etkisini hissettirmeye başlıyor” uyarısında bulundu.

Denizde ve karada depolanan petrol miktarının beş yıllık ortalamanın altına düşmek üzere olduğunu belirten Mercogliano, bu durumun özellikle gelişmekte olan ülkelerde ciddi sıkıntılara ve kıtlıklara yol açacağını, gelişmiş ülkeler gibi petrol için yüksek kar marjlı rekabet edemeyen bu ülkelerin şimdiden rasyonelleşmeye ve kota uygulamalarına başladığını ifade etti.

“Gemiler açık denizlerde yan yana gelerek akaryakıt transferi yapıyor”

Mario Nawfal’ın, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan günde 30 civarında gemi geçtiği ve Fars Körfezi Boğazı Kurumu aracılığıyla gemilere refakat ederek 1,5 milyar dolardan fazla gelir elde ettiği yönündeki iddiaları sorması üzerine Mercogliano, bu sayıların yanıltıcı olabileceğini belirtti.

Bu verilere küçük ahşap teknelerin ve kıyı gemilerinin dahil olduğunu açıklayan Mercogliano, Hürmüz Boğazı’nı geçmenin gemileri doğrudan açık okyanusa değil, Umman Körfezi’ne çıkardığını kaydetti.

ABD Donanması Merkez Komutanlığı’nın ticari gemilere yönelik bir uyarı yayımladığını belirten Mercogliano, “İran gemilerinin petrol yükleyerek dışarı çıktığı ancak Amerikan ablukasını geçemedikleri için ‘gemiden gemiye transfer’ olarak bilinen yönteme başvurdukları doğrulandı” dedi.

Gemilerin açık denizlerde yan yana gelerek akaryakıt kargolarını birbirine pompaladığını söyleyen Mercogliano, bu yöntemin daha önce Yunanistan, İspanya ve Malezya açıklarında kayıt dışı filo tarafından sistematik olarak uygulandığını anlattı.

Mercogliano, bu yolla Amerikan ablukasının arkasından dolanılmaya çalışıldığını doğrulayarak, ABD’nin bu transferlerde yakıtı teslim alan gemileri de doğrudan İran limanına giriş yapmış gibi suçlu sayacağını ve hedef alacağını ilan ettiğini duyurdu.

İran’ın açıkladığı geçiş sayılarının bölge içinde mekik dokuyan kıyı gemilerinden ibaret olduğunu, 30 geminin Hint Okyanusu’na çıkarak serbestçe dağıldığı anlamına gelmediğini, ABD Donanması’nın bu gemileri tespit etmede oldukça başarılı olduğunu ekledi.

Nawfal’ın, Amerikan tarafının günde üç-dört gemiyi vericilerini kapattırarak Hürmüz Boğazı’ndan gizlice geçirdiği yönündeki iddiaları sorması üzerine Mercogliano, bu bilgilerin gelen duyumlarla uyuştuğunu söyledi.

Gemilerin boğazı geçip dışarı çıktıktan sonra sistemlerini tekrar açtıklarını kaydeden Mercogliano, 18. Hava İndirme Kolordusu’na bağlı 82. Hava İndirme Tümeni’nin Birleşik Arap Emirlikleri’nde konuşlu olduğunu bildirdi. Bu tümenin elinde kara saldırı yeteneklerinin yanı sıra gelişmiş radarlara sahip helikopterler bulunduğunu, bu unsurların insansız deniz ve hava araçlarına karşı oldukça etkili koruma sağladığını belirtti. Bölgedeki iki uçak gemisi grubunun da havadan koruma sağladığını sözlerine ekledi.

“Deniz hukuku eski ve karmaşık kurallardan oluşuyor”

Bölgedeki maden ve mayın tehlikesine de değinen Profesör Mercogliano, Umman tarafından yayımlanan bir videoda ilk kez bölgedeki sahipsiz bir deniz mayınının varlığının somut olarak kanıtlandığını aktardı.

ABD’nin bölgeyi mayından arındırmak amacıyla insansız su altı araçları kullanmaktan bahsettiğini ifade eden Mercogliano, akıntıya kapılan mayınların kıyıya vurmasının olağan olduğunu, benzer durumların Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle Karadeniz’de de yaşandığını ve Romanya ile Türkiye kıyılarına mayınların ulaştığını hatırlattı.

Hürmüz Boğazı’ndaki egemenlik alanları ve deniz hukuku sınırları hakkındaki karmaşıklığa açıklık getiren Mercogliano, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi uyarınca ülkelerin kıyılarından itibaren 12 deniz mili boyunca kara suları egemenliğine sahip olduğunu belirtti.

Boğazın en dar noktasının sadece 21 mil genişliğinde olması sebebiyle Umman ve İran’ın kara sularının üst üste bindiğini açıklayan Mercogliano, “En dar nokta olan kuzey hattı İran ve Umman arasında bölünmüştür ancak doğu ve batı yaklaşımlarında Birleşik Arap Emirlikleri de devreye girer” dedi.

Hem ABD’nin hem de İran’ın bu sözleşmeyi resmi olarak onaylamadığını hatırlatan Mercogliano, buna rağmen sözleşmenin devletlere “transit geçiş hakkı” tanıdığını, Basra Körfezi’nin iç kısımlarında mahsur kalan ülkelerin dış dünyaya açılabilmesi için bu hakkın hukuken korunması gerektiğini vurguladı.

İran’ın, limanları ve üsleri kullanan devletleri “muharip” olarak nitelendirerek geçiş hatlarını kapatma tehdidinde bulunduğunu belirten Mercogliano, “İran, mevcut sözleşmeleri reddederek kara sularını üç mil ile sınırlayan 1958 tarihli eski antlaşmalara göre hareket ettiğini savunuyor. Deniz hukuku oldukça eski, arkaik ve çok nüanslı bir yapıya sahip olduğu için bu tür büyük karmaşalar yaratıyor” değerlendirmesinde bulundu.

“Kayıt dışı seyrüsefer küresel çevre güvenliğini tehdit ediyor”

Rusya’nın kayıt dışı gölge filosuna yönelik Batı yaptırımlarının işleyişini de analiz eden Profesör Mercogliano, G7 ve Avrupa Birliği’nin 2022 yılının şubat ayında küresel enerji piyasalarında büyük bir kesintiye yol açmadan Rusya’yı ekonomik olarak zayıflatmayı hedeflediğini hatırlattı.

Doğrudan bir boykot yerine sigorta sistemleri üzerinden bir yaptırım mekanizması kurulduğunu belirten Mercogliano, dünya denizciliğinin yüzde 90’ını sigortalayan büyük şirketlerin, tavan fiyatın üzerinde petrol taşıyan gemilere hizmet vermesinin yasaklandığını anlattı.

Ancak Rusya, İran ve Venezuela’nın bu kısıtlamaları kendi tescil ve sigorta sistemlerini kurarak veya sigortasız yürüyerek aştıklarını, böylece normal sınırların dışında işleyen “paralel bir filo” oluşturduklarını ifade etti.

Fransız donanması tarafından durdurulan Madagaskar bayraklı geminin durumuna değinen Mercogliano, Madagaskar hükümetinin gemiyi tanımadığını ve kendilerine ait bir tescil kaydı bulunmadığını açıkladığını aktardı.

Bu durumun uluslararası hukuka göre gemiye müdahale hakkı doğurduğunu belirten Mercogliano, “Eğer bir gemi düzgün bir şekilde tescil edilmemiş ve sigortalanmamışsa, yaşanacak bir kazada kıyılarınıza sızacak milyonlarca varil petrolün temizlik maliyetini hiçbir şirket üstlenmez; yük tamamen mağdur ülkenin üzerinde kalır” uyarısında bulundu.

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kurallara dayalı işleyen centilmenlik antlaşmalarının, Rusya, İran ve Venezuela’ya yönelik ağır yaptırımlar nedeniyle sarsıldığını ve bu ülkelerin açık okyanusta kendi alternatif sistemlerini inşa ettiklerini sözlerine ekledi.

“Babülmendep Boğazı’nın kapanması rotayı 8 bin kilometre uzatır”

Ortadoğu’daki askeri tırmanışın deniz lojistiği üzerindeki etkilerini değerlendiren Profesör Mercogliano, krizin sadece ABD ve İran arasında iki taraflı bir denklem olmadığını, İsrail’in de dahil olduğu üçlü bir mekanizma olarak okunması gerektiğini vurguladı.

İran’ın hem Hürmüz Boğazı’nı hem de Babülmendep Boğazı’nı kilitleme kapasitesine sahip olduğunu belirten Mercogliano, “Şu anda Yenbu Limanı’ndan günde yaklaşık 5 milyon varil petrol çıkıyor ve bu miktar küresel piyasalar için tamamen hayati önem taşıyor. Kızıldeniz’in orta kesiminde yüklenmeyi bekleyen büyük bir tanker birikmesi var” dedi.

Babülmendep Boğazı’nın kapanması durumunda gemilerin Süveyş Kanalı’na yönelmek zorunda kalacağını ancak çok büyük ham petrol taşıyıcılarının kanaldan geçemeyecek kadar büyük olduğunu aktardı.

Bu durumun Akdeniz’de küçük gemiler arasında yük transferi yapılmasını ya da gemilerin tüm Afrika kıtasını dolaşmasını zorunlu kılacağını belirten Mercogliano, Afrika rotasının Asya’ya giden bir sefere fazladan 8 bin kilometre ekleyeceğini, bunun da petrol kıtlığı kaynaklı ekonomik krizi büyüteceğini bildirdi.

Süveyş Kanalı’nın 2021 yılında yaşanan kaza nedeniyle ne kadar kolay kapanabileceğinin görüldüğünü hatırlatan Mercogliano, Suudi Arabistan’ın tüm petrol akışını Yenbu üzerinden gerçekleştirdiğini, bu hatta yönelik bir füze veya mayın saldırısının tüm sistemi çökerteceğini ifade etti.

“Denizciler körfezde mahsur kalmak istemiyor”

Bölgedeki diplomatik müzakerelere karşı temkinli olduğunu dile getiren Mercogliano, 13 haftadır aynı kriz döngüsünün sürdüğünü ve siyasi liderler arasında bir uzlaşı sağlansa bile denizcilik şirketlerinin Basra Körfezi’ne dönmekte çok istekli olmayacağını savundu.

Bölgede kalıcı bir güvenlik garantisi verilmedikçe riskin süreceğini belirten Mercogliano, sigorta primlerinin çok yüksek kalacağını ifade etti.

Haberlere yansımayan önemli bir sorunun da gemilerde mahsur kalan yaklaşık 20 bin denizcinin rotasyonu olduğunu açıklayan Mercogliano, “Hava yolları çalışıyor ancak nakliye şirketleri bölgeye gönderecek yedek mürettebat bulmakta zorlanıyor. Kimse Basra Körfezi’nde mahsur kalacağı ve öldürülme riski taşıyan bir gemide sözleşme imzalamak istemiyor” şeklinde konuştu.

Gazze ve Yemen eksenindeki önceki uzlaşmalara rağmen Kızıldeniz ve Babülmendep hattında deniz ticaretinin hiçbir zaman bu yılın şubat ayı öncesindeki normal seviyelerine dönmediğini de sözlerine ekledi.

Ticari gemilerin kendilerini korsanlara veya insansız hava araçlarına karşı koruyacak askeri savunma sistemleriyle donatılması fikrine de değinen Profesör Mercogliano, ticari gemilerin savaş gemilerine dönüştürülmesinin liman otoriteleri tarafından kabul görmediğini açıkladı.

Somali’deki korsanlık döneminde gemilere üç-beş kişilik silahlı özel güvenlik ekiplerinin konulduğunu ancak bu ekiplerin uluslararası limanlara girmeden önce açık denizde gemiden indirilmesi gerektiğini anlattı.

Hiçbir ülkenin kendi limanlarına ağır silahlı sivillerin girmesini istemediğini belirten Mercogliano, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ticari filoların korunması görevinin tamamen ulusal donanmalara devredildiğini hatırlattı.

ABD bayraklı iki geminin geçişi sırasında gemilere Amerikan deniz piyadelerinin ve insansız hava araçlarına karşı savunma sistemlerinin yerleştirildiğini, geçiş tamamlandıktan sonra ise bu personelin ve silahların gemiden tahliye edildiğini aktardı.

Limanlardaki sıkı kontroller nedeniyle denizcilerin karaya çıkmasının bile zor olduğunu ekleyen Mercogliano, silah taşımak yerine radarları yanıltıcı sistemlerin ve sinyal karıştırıcı ekipmanların kullanımının daha olası bir çözüm olduğunu ifade etti.

“Trump uzun süren bir savaş istemiyor”

Donald Trump’ın diplomasi yürütme tarzını ve sosyal medya paylaşımlarını siyasi bir strateji olarak yorumlayan Mercogliano, Trump’ın kamuoyuna yönelik açıklamalarıyla bilgi savaşını yürüttüğünü belirtti.

“Eğer yeterince bilgi paylaşır ve çok şey söylerseniz, geçmişten bir anı cımbızla çekip kendinizin haklı olduğunu her zaman kanıtlayabilirsiniz” diyen Mercogliano, Trump’ın arka planda tamamen farklı bir siyasi oyun oynadığını ve ortalama seçmenin zihnini karıştırarak olası bir uzlaşmanın siyasi maliyetini düşürmeye çalıştığını savundu.

Askeri kanattan ve generallerden gelen bilgilere odaklanılması gerektiğini belirten Mercogliano, Trump yönetiminin krizin bu kadar uzun süreceğini tahmin etmediğini, ablukayı uygulayacak deniz gücü unsurlarının bile operasyon başladıktan bir ay sonra bölgeye ulaştırılabildiğini kaydetti.

Trump’ın görev süresi boyunca uzun savaşlardan kaçındığını vurgulayan Mercogliano, Trump’ın zafer ilan ederek bölgedeki sorumluluğu Fransa ve İngiltere gibi müttefiklere devredip çıkış stratejisi arammasından endişe duyduğunu sözlerine ekledi.

Ukrayna ve Rusya arasındaki savaşa da değinen Profesör Mercogliano, cephe hattının Birinci Dünya Savaşı’ndaki gibi bir kilitlenme noktasına ulaştığını söyledi.

Savaşın büyük lojistik hareketlerden ziyade devasa ölçekte bir insansız hava aracı mücadelesine dönüştüğünü belirten Mercogliano, Rusya’nın enerji sevkiyatı için Kuzey Kutbu rotasını kullanmaya başladığını ve Katar ile Birleşik Arap Emirlikleri’nin lojistik olarak sıkıştığı bu dönemde Çin’e sıvılaştırılmış doğalgaz tedarik ederek ekonomik olarak avantajlı bir konuma geçtiğini bildirdi.

Ukrayna’nın ise hava savunma mühimmatı sıkıntısı çektiğini ve ABD savunma sanayisinin üretim kapasitesinin öngörülen harcamaların gerisinde kalması nedeniyle zorlandığını ifade etti.

Savaşların askeri cephelerden ziyade ekonomik dayanıklılıkla kazanıldığını belirten Profesör Mercogliano, “Bir askeri çöküş yaşanmadığı sürece bu durum bir ekonomik yıpratma savaşıdır. Şu an için Rusya’nın yaptırımsız petrol akışı ve açık piyasadan topladığı tankerlerle ekonomik olarak tahmin edilenden daha uzun süre dayanabileceği görülüyor” diyerek mülakatı tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English