Bizi Takip Edin

Diplomasi

Savaşa mı yoksa yeni bir rönesans mı? Schiller Enstitüsü konferansından izlenimler

Yayınlanma

7-8 Aralık tarihlerinde, 40 yıl önce Helga Zepp-LaRouche tarafından kurulan Schiller Enstitüsü, “Schiller ve Beethoven Ruhu’nda: Tüm İnsanlar Kardeş Olur!” başlıklı iki günlük uluslararası bir konferans düzenledi.

Etkinlik, diplomatlardan eski devlet başkanlarına, önde gelen akademisyenlerden savunma uzmanlarına kadar birçok önemli ismi bir araya getirdi. Amaç: Küba Füze Krizi’nden bu yana yaşanan en acil küresel tehdidi –yeni ve muhtemelen son bir dünya savaşının eşiğinde olup olmadığımızı– ele almak ve buna karşılık barış ve karşılıklı kalkınma odaklı yeni bir paradigma yaratma olasılığını tartışmaktı.

Konferansın ilk oturumu, 7 Aralık Cumartesi günü, “Stratejik Kriz: Yeni ve Son Bir Dünya Savaşı mı, Yoksa Tek İnsanlığın Yeni Bir Paradigması mı?” başlığı altında gerçekleştirildi. Bu panelde dünyanın dört bir yanından öne çıkan isimler konuştu.

Panelin moderatörlüğünü Schiller Enstitüsü’nden Dennis Speed üstlendi. Speed, Enstitü’nün kuruluş yıl dönümüne atıfta bulunarak dünyanın bugün karşı karşıya olduğu olağanüstü tehlikeye dikkat çekti. İzleyicilere, 7 Aralık tarihinin ABD açısından anlamını –Pearl Harbor Günü’nü– hatırlatarak, geçmiş savaşların getirdiği derin dönüşümleri anımsattı ve bugünkü tehlikeli küresel tırmanış ile tarihsel paralellikler kurdu.

Öne çıkan konuşmacılar arasında Schiller Enstitüsü kurucusu Helga Zepp-LaRouche; eski Güney Afrika Dışişleri Bakanı Naledi Pandor; emekli diplomat Chas W. Freeman, Jr. ve eski Guyana Devlet Başkanı Donald Ramotar yer aldı.

Helga Zepp-LaRouche’un açılış konuşması: Paradigmalar arasında bir tercih

Helga Zepp-LaRouche açılışta şu sözleriyle genel havayı belirledi: “Son derece tehlikeli bir dönemde bir araya geliyoruz, hatta belki de Küba Füze Krizi’nden daha tehlikeli.” NATO’nun genişlemesi ve Ukrayna’daki savaşla şekillenen küresel stratejik ortamın, nükleer silahların tekrar kullanımını tetikleyebileceğine ve insan uygarlığının sonunu getirebileceğine dikkat çekti.

Zepp-LaRouche, finansal ve jeopolitik yapıların her ne pahasına olursa olsun korunması gerektiği varsayımına meydan okudu. Merhum iktisatçı Lyndon LaRouche’un “paranın değer olmadığı” ısrarını hatırlattı. Ona göre politikalar, fiziksel ekonomi –üretkenlik, teknolojik ilerleme ve altyapı– temel alınarak şekillendirilmeliydi. 1648 Westphalia Barışı’nın ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini vurgulayarak, büyük güçleri intikam ve jeopolitik hesapları bir kenara bırakıp karşılıklı kalkınma için işbirliğine davet etti.

Zepp-LaRouche, “Çok acil tüm ulusların çıkarlarına uygun yeni bir güvenlik ve kalkınma mimarisi (Yeni Güvenlik ve Kalkınma Mimarisi) inşa etmeliyiz,” diye ekledi.

Dmitriy Trenin: Eski Soğuk Savaş anlayışını reddetmek

Moskova’dan Prof. Dmitriy Trenin, krize Rusya ‘nınperspektifinden yaklaştı: “Bu bir İkinci Soğuk Savaş değil, bu benzetme yanlış.” Dünyanın artık çok daha karmaşık olduğunu, birden fazla güç merkezinin bulunduğunu ve işleyen bir silah denetim mekanizması olmadığını belirten Trenin, eski Soğuk Savaş’ı ‘soğuk’ tutan iletişim kanalları, anlaşmalar ve nükleer silahlardan duyulan ortak korkunun yok olduğunu vurguladı.

Trenin, Batı kuralları çerçevesinde ilerleyen küreselleşmenin sona erdiğini söyledi. ABD’nin hegemonyayı her ne pahasına olursa olsun sürdürme çabasının tehlikeli ve beyhude olduğunun altını çizen Trenin, “Sovyetler Birliği’nin yaşadığı gibi, aşırı genişlemeye kalkışmak çöküşe yol açar,” değerlendirmesini yaptı.

Trenin, artık ulusların önceliklerini yeniden belirleme zamanının geldiğini ve küresel üstünlük peşinde koşmak yerine iç ekonomik sağlığa odaklanmanın daha akılcı olduğuna işaret etti.

Küresel Güney’den sesler

Diğer yandan eski Guyana Devlet Başkanı Donald Ramotar, çatışmaları körükleyen küresel eşitsizliklere dikkat çekti. Son yıllarda küresel Güney’in (Latin Amerika, Afrika, Asya’da yükselen ülkeler) dik durmaya ve kendi çıkarlarını savunmaya başladığını belirtti.

Ramotar, gelişmekte olan ülkeleri yoksullukta tutan politikalara karşı çıkarak “Transatlantik güçler savaştan muazzam kârlar elde etti,” dedi, bu çatışmaları “kâr uğruna savaşlar” olarak nitelendirerek silah üreticilerini ve finansörleri suçladı.

Ramotar, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ni ve küresel Güney ile işbirliğini bir “kazan-kazan” modeli olarak övdü. Bu modeli IMF ve Dünya Bankası’nın kalkınmayı engelleyen koşullarıyla kıyaslayan Ramotar, “Eğer Batı da bu girişimlere katılsaydı, yaşamımız boyunca yoksulluğu ortadan kaldırabilirdik,” yorumunu yaptı.

Ján Čarnogurský: Avrupa’dan bir görüş

Slovakya’nın eski Başbakanı Ján Čarnogurský ise, Avrupa ülkelerinin politikalarını keskin bir dille eleştirdi. 1990’ların başında NATO’nun doğuya genişlemeyeceğine dair verilen sözlerin tutulmadığını hatırlattı. Minsk Anlaşmaları’nın yerine getirilmemesini ve Yugoslavya krizindeki tutarsız politikaları kınadı.

Čarnogurský, ABD politikasının gerçekte kim tarafından yönlendirildiğini sorguladı ve Avrupa’nın Washington ile Londra’ya boyun eğmesini de eleştirdi.

Čarnogurský, ABD’nin dayattığı politikalar yüzünden Avrupa ülkelerinin kendi sanayilerini kaybederek Amerikan topraklarına kaptırdığını kaydetti. Rusya’nın batıya doğru ilerleme niyeti olmadığını vurgulayan eski Başbakan, Ukrayna savaşının sonsuz tırmanış yerine müzakerelerle sonlandırılması gerektiğini söyledi.

Čarnogurský, “Batı, Ukrayna’da savaşı kaybederse bu belki de sorunları basitleştirir ve istikrarlı barış görüşmelerinin önünü açar,” diye konuştu.

Chas W. Freeman: Diplomasi terk edildi

Bunun yanı sıra tecrübeli bir Amerikalı diplomat olan Büyükelçi Chas W. Freeman, nükleer sınırda dolaşmanın tehlikelerini hatırlattı.

Freeman, “İkinci Dünya Savaşı sonrası insani dünya düzeni artık öldü,” vurgusunu yaptı.

Uluslararası hukukun ağır ihlalleri cezasız kaldığını dile getiren Freeman, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın bir kez olsun Moskova’ya gitmediğine, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un yıllardır Washington’a davet edilmediğine dikkat çekti.

Freeman, “İşleyen hiçbir silah kontrol anlaşması yok ve iletişim hatları da kurulamıyor,” ifadesini kullandı.

Freeman, Avusturya’nın 1955 tarihli Devlet Sözleşmesi’ne (kalıcı tarafsızlık) benzer bir çözümün Ukrayna için de gerekli olduğunu belirterek, “Böyle bir Ukrayna, bir tampon ve köprü işlevi görebilir,” dedi ve Rusya’nın güvenlik kaygıları ile Ukrayna’nın egemenliğini aynı anda karşılayabilecek bir formül önerdi.

Eski diplomat, “Düşmanlaştırma yerine diplomasiye dönmeliyiz, yoksa bir nükleer Armageddon ile karşı karşıya kalabiliriz,” değerlendirmesinde bulundu.

Büyükelçi Hossein Mousavian: İran ve nükleer ikilem

İranlı Büyükelçi Hossein Mousavian, meselenin Orta Doğu boyutuna dikkat çekti. İran’ın nükleer programına dair krizin bölgesel bir yaklaşıma duyulan ihtiyacı gösterdiğini kaydeden Mousavian, Trump döneminde ABD’nin tek taraflı olarak ayrıldığı Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nın (KOEP), Tahran’ın nükleer silah geliştirmeyeceğini garanti altına alan güçlü tedbirleri içerdiğini anımsattı.

Mousavian, aynı ilkelerin bölge geneline yayılmasını önerdi. Orta Doğu genelinde benzer kısıtlamaların ve denetimlerin (İsrail’i de dahil ederek) uygulanmasının, kitle imha silahlarından arındırılmış bir Ortadoğu yaratabileceğini belirterek “Bir çözüm var. Tüm taraflar aynı standartlarda uzlaşırsa kalıcı kısıtlamalara sahip olabiliriz,” diye ekledi.

Prof. Zhang Weiwei: Asya’nın barışçıl kalkınma modeli

Ayrıca Çin’in Fudan Üniversitesi’nden Prof. Zhang Weiwei, Avrupa’nın kaybet-kaybet senaryolarına sürüklendiği bir dönemde, Çin-ASEAN bölgesinin yaklaşık yarım asırdır süren barış ve refah ortamına işaret etti.

Bu başarının temelinde altyapı, kalkınma ve medeniyet çeşitliliğine saygı olduğunu vurgulayan Zhang, “Çin ve ASEAN, yaklaşık 50 yıldır barış ve refah içinde yaşıyor,” diye konuştu. Bu başarıda yollar, demiryolları, limanlar inşa etmek ve Kuşak ve Yol Girişimi gibi projelerle kazan-kazan anlayışını yaymak belirleyici olmuştu.

Zhang, bu kalkınma odaklı yaklaşımı Batı’nın sıfır toplamlı stratejileriyle kıyasladı.

“Çin, böl-yönet yerine, birlik ve karşılıklı faydayı savunur,” diyen Zhang, Sun Tzu’nun kadim stratejik öğretilerine atıfta bulunarak, hedeflere savaşmadan ulaşmanın Çin kültüründe köklü bir geleneğe sahip olduğunu hatırlattı.

Zhang, “Avrupa’nın çözümü ortada; Yeni İpek Yolu’na (Kuşak ve Yol’un bir parçası) dahil olun, altyapıya yatırım yapın ve ortak kader topluluğu inşa edin,” vurgusunu yaptı.

Albay Lawrence Wilkerson: Pentagon’dan bir görüş

Emekli ABD Kara Kuvvetleri Albayı Larry Wilkerson da ABD’nin küresel gücün Doğu’ya doğru kaymasına direnç gösterdiğini vurguladı.

“ABD bugün, küresel gücün Doğu’ya kaçınılmaz kayışına karşı savaşıyor,” diyen Wilkerson, Amerikan dış politikasının kibir ve tarih cehaletine saplandığını belirterek bunu “imparatorluk zihniyetinin tezahürü” olarak nitelendirdi.

Wilkerson, konvansiyonel bir çatışmanın ABD’yi Rusya veya Çin karşısında hızla zor duruma düşürebileceğini, bu yüzden ABD’nin ilk nükleer silah kullanımına yönelme riskinin arttığını söyledi.

Emekli albay, “Konvansiyonel olarak o kadar kırılganız ki, korkunç kayıplar verirsek, ilk nükleer darbeyi biz vurabiliriz. Bu tür bir değişim tüm uygarlığı sona erdirebilir. Çözüm mü? İmparatorluk mantığını terk etmek, rasyonel diplomasiyi benimsemek ve hâlâ vakit varken bu yönde adımlar atmak,” diye ekledi.

Scott Ritter: Düşünülemez olanın ihtimali artıyor

Eski BM silah denetçisi Scott Ritter, önceden kaydedilmiş mesajında durumu daha da net ifade etti: “Bugünkü durum, Küba Füze Krizi’nden daha tehlikeli, zira iletişim yok.”

ABD’nin Ukrayna’ya gelişmiş füze sistemleri tedarik etmesi ve bazı ABD stratejistlerinin “sınırlı” nükleer savaş fikrini dillendirmesi, gezegenin kaderiyle kumar oynamak anlamına geliyor.

Ritter, ABD’deki yeni yönetimle birlikte diplomatik bir yön değişikliği umuduna değindi: “Kendimize yardım etmeliyiz ki Rusya’ya da bu çılgın politikaların süremeyeceğini anlatabilelim. Yani stratejik bir sıfırlama acilen gerekli. Aksi halde dünya yanlış hesaplar yüzünden nükleer savaşa sürüklenebilir.”

Çözüm önerileri

Oturum boyunca, katılımcılar somut çözüm önerileri sundu. Helga Zepp-LaRouche, Franklin D. Roosevelt’in Bretton Woods ruhunu yeniden canlandırmayı önererek, finansal spekülasyon yerine küresel kalkınma ve altyapıya dayalı bir sistemin inşasını savundu. Ayrıca Lyndon LaRouche’un eskiden önerdiği Stratejik Savunma Girişimi’ni (SDI) hatırlattı.

Dmitriy Trenin ve Chas Freeman, diplomatik kanalların yeniden açılmasının önemine vurgu yaptı. Trenin, silah kontrolü konusunda istikrarlı müzakerelere dönmeyi önerirken, Freeman Avrupa güvenlik mimarisinin Rusya’yı da kapsayacak şekilde yeniden düşünülmesini talep etti. Her ikisi de iftiradan uzak, gerçekçi bir diyaloğun tek mantıklı yol olduğunu vurguladı.

Donald Ramotar ve Prof. Zhang Weiwei, iktisadi kalkınmayı bir barış stratejisi olarak öne çıkardı. Kuşak ve Yol Girişimi’nin “kazan-kazan” çerçevesi, küresel Güney’i kalkındırabilir ve savaş alanlarını ticaret merkezlerine dönüştürebilir. Batı’nın sıfır toplamlı yaklaşımı terk edip işbirliği girişimlerine katılması halinde ekonomik koridorlar çatışma bölgelerinin yerini alabilir.

Ján Čarnogurský ve Hossein Mousavian, somut anlaşma modellerine dikkat çekti. Čarnogurský, Ukrayna’nın tarafsız bir devlet haline gelmesi için 1955 Avusturya Devlet Sözleşmesine atıfta bulunurken, Mousavian Orta Doğu’da kitle imha silahsız bir bölge tasavvur etti. Bu tür dikkatlice tasarlanmış anlaşmalar gerilimi azaltabilir.

Larry Wilkerson ve Scott Ritter aciliyetin altını çizdiler. ABD’nin stratejik düşüncesinde, hegemonyadan çok kutuplu dünyayı benimsemeye doğru büyük bir dönüşüm olmadan, dünya küresel bir çatışmaya sürüklenme riski altında. Uzmanlar, stratejik olarak nükleer silahlı rakipleri “yenmek” gibi gerçekçi olmayan hedeflerden vazgeçilmesini, iletişim kanallarının açılmasını ve kazara nükleer savaşı önleyecek adımlar atılmasını talep etti.

Kültürel dönüşüm çağrısı

Konferansta tekrar eden bir tema da kültürel değerlerin politik değişimlere rehberlik etmesi gerektiğiydi. “Schiller ve Beethoven Ruhu’nda: Bütün İnsanlar Kardeş Olur!” sloganı, ahlaki yükselişin ve estetik eğitimin siyaseti yönlendirebileceğini öne sürüyordu. Zepp-LaRouche, klasik bestecileri ve şairleri anarak, evrensel insanî değerlerin güç politikalarının ötesinde birleştirici bir rol oynayabileceğini vurguladı.

Schiller Enstitüsü’nün büyük sanata, klasik müziğe ve dramatik şiire verdiği önem dekoratif değil. Zepp-LaRouche’a göre Schiller, yurttaşları kültürle geliştirmeyi ve onları tüm insanlığı tek bir aile gibi düşünmeye sevk etmeyi savunmuştu. Beethoven’ın 9. Senfonisi’nden “Neşeye Övgü” (Ode to Joy) ise nükleer uçurumun kıyısında duran bugünün dünyasında, evrensel kardeşlik idealini sembolize ediyor.

Panelistler, felaketten kaçınmak için yurttaşların hükümetlerine makul davranma, uluslararası hukuka saygı ve insanlığın çıkarlarını öne koyma konusunda baskı yapmaları gerektiğini vurguladı. Helga Zepp-LaRouche, Enstitü’nün benimsediği ve egemenlik, kalkınma ile beşeriyetin ortak hedeflerine odaklanan on prensibin yaygınlaştırılması çağrısında bulundu. Carl Schmitt türü dost-düşman ayrımlarının terk edilmesi ve Tek İnsanlık ilkesinin benimsenmesi gerektiğini belirtti.

Panelde tam konuşma yapamayan ama alıntıları aktarılan Naledi Pandor, “BRICS ve küresel Güney, daha adil bir çok kutuplu düzen kurabilir,” diyerek yükselen güçlerin işbirliğiyle daha adil bir dünya inşa edilebileceğini dile getirdi.

İnsanlık adına son bir şans mı?

Devlet adamları, diplomatlar ve akademisyenler, derin bir tehlikeye işaret ettiler. Nükleer cephanelikler bekliyor, çatışmalar diyalog olmaksızın sürüyor, büyük güçler uçurumun kenarında dolaşıyor.

Buna rağmen panel umut da yansıttı. Sıfır toplamlı jeopolitiği reddeden, karşılıklı saygı, iktisadi işbirliği ve kültürel rönesans odaklı yeni bir paradigma fikri, tüm konuşmacıları birleştiren ortak payda oldu.

Helga Zepp-LaRouche, “Bir seçeneğimiz var. Ya son bir dünya savaşına giden yolda ilerlemeye devam ederiz ya da Tek İnsanlık’ın yeni paradigmasını inşa etmek için harekete geçeriz. Hayatı seçelim, ölümü değil,” diyerek sözlerini noktaladı.

Diplomasi

G20 ticaret bakanları açıklamasına tek itiraz Çin’den geldi

Yayınlanma

G20 ticaret yetkilileri bu hafta Milwaukee’de bir araya geldi ve küresel çelik arz fazlasıyla mücadeleye yönelik yeni bir anlaşma duyurdu.

“Milwaukee Çerçevesi”, ülkeleri piyasayı bozan sübvansiyonları kısıtlamaya ve çelik ithalatı ile ticaretin kuralları dışına çıkarılmasının izlenmesini artırmaya çağırıyor.

Ayrıca, olası gümrük vergileri de dahil olmak üzere, kapasite fazlasına karşı “kanıta dayalı önlemleri” destekliyor.

Bu anlaşma, Eylül ayında Kuzey Carolina’nın Asheville kentinde düzenlenen G20 maliye bakanları toplantısında varılan daha geniş kapsamlı bir mutabakatın ardından geldi.

Toplantıda ABD ve diğer neredeyse tüm G20 ekonomileri, büyük ve kalıcı ticaret dengesizliklerinin diğer ülkelere zarar verebileceği konusunda mutabık kaldı.

Büyük ticaret fazlası olan ülkelerden, büyüme için ihracata aşırı bağımlı hale getiren politikalarını gözden geçirmelerini isteyen bir bildirgeyi imzaladılar.

Çin, bu bildirgeye itiraz eden tek G20 üyesi oldu.

Axios’a göre giderek daha fazla ülke, Donald Trump’ın küresel ticaretteki sorunlara ilişkin argümanının temel bir unsurunu benimsiyor. Üstelik bu durum, Trump’ın uyguladığı gümrük vergilerinin dünya ekonomisini sarsmasına rağmen gerçekleşiyor.

On yıllardır hükümetler, aşırı çelik üretimi de dahil olmak üzere küresel ticaretteki dengesizlikler konusunda uyarıda bulunuyorlar.

Değişen şey ise, yerli sanayilere verilen zararı kabul etme ve onları koruma konusundaki istek.

ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer, konferansın aralarında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Çoğu ülke bu küresel sorunlara katılıyor, insanlar teşhise katılıyor fakat harekete geçmekten çekiniyorlar,” dedi.

Greer’e göre Milwaukee anlaşmasının “2015 yılında gerçekleşmesi” mümkün değildi.

Greer şöyle konuştu:

“Diğer tüm ülkeler, ABD pazarına erişimlerini sürdürmek istiyorlarsa uluslararası sistemi yeniden düzenlememiz gerektiğini biliyorlar. Yaratıcı fikirler, yeni yapılar ve tutarlı planlar ortaya koydukça, onlar da bu sürece katılıyorlar.”

AB Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič, salı günü Rockwell Automation’ın Milwaukee’deki genel merkezinde Greer ve imalat sektöründen CEO’larla düzenlenen yuvarlak masa toplantısında, yönetimin kapasite fazlası konusuna odaklanmasını olumlu karşıladı.

Greer, “Ticaret komiseri ve diğerleri de dahil olmak üzere Avrupa’daki pek çok kişinin bu konu hakkında oldukça net bir görüşe sahip olduğunu düşünüyorum… Onlar, bizim 10 yıl önce atmaya başladığımız bazı adımları atmaya başlıyorlar,” dedi ve Avrupa’nın kendisinin de küresel kapasite fazlasına katkıda bulunduğuna inandığını ekledi.

ABD’nin ticaret ortakları, Washington ile birlikte çözmeye çalıştıkları bazı sorunları hedef alan gümrük vergileriyle ya da bu vergilerin uygulanma olasılığıyla karşı karşıya kalıyor.

Kanada’nın ABD’ye yaptığı çelik ihracatının çoğu %50’lik bir gümrük vergisiyle karşı karşıya. 

Ülkenin ticaret yetkililerinden biri Milwaukee’ye vardığında, belirli Kanadalı ürünlere yönelik bir ithalat yasağı yürürlüğe girdi.

Greer ayrıca 16 ekonomideki kapasite fazlası ve üretimi de soruşturuyor ve bu soruşturmalar nihayetinde yeni gümrük vergilerinin önünü açabilir.

Greer, yuvarlak masa toplantısındaki gerginliği kabul ederek, ABD ile ticaret ortakları arasında anlaşmazlıklar olabileceğini ama yine de başka yerlerdeki üretim fazlası konusunda ortak endişeleri paylaştıklarını belirtti.

Dış ticaret bakanları dün öğleden sonra, Rockwell Automation’ın Milwaukee’deki genel merkezine 1,5 mil (yaklaşık 2,4 km) uzunluğundaki bir yolculuk için otobüslere bindi ve burada fabrika tesisini gezdi.

Bu “saha gezisi”, Trump yönetiminin teşvik etmek istediği türden ileri düzey yerli üretimi sergilemeyi amaçlıyordu.

Rockwell, bakanlara gezi için çelik burunlu spor ayakkabılar hediye etti (bu ayakkabılar Vietnam’da üretilmişti).

Fabrikalarda kullanılan otomasyon teknolojisi üreten Rockwell, ABD’deki tesislerine, insan kaynağına ve teknolojiye 2 milyar dolarlık yatırım yapıyor. 

Fakat gümrük vergileri de bu üreticinin maliyetlerini artırıyor. Rockwell, yaz aylarında yatırımcılara bazı müşterilerinin projelerini ertelediğini bildirdi.

CEO Blake Moret, şirketin kazanç açıklamasında, “Gümrük vergileri ve enflasyon açısından bu kadar dalgalı bir ortamda, müşteriler iş planlarının maliyet tarafının sağlam olduğundan emin olmak istiyorlar,” dedi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Tayvan, Xi-Trump zirvesinin ardından gelen F-16V teslimatını memnuniyetle karşıladı

Yayınlanma

Tayvan, ayrı bir milyarlarca dolarlık silah paketine ilişkin ABD başkanlığı tarafından getirilen askıya alma kararına rağmen, uzun süredir ertelenen iki adet F-16V savaş uçağının teslimatını, ABD’nin askeri desteğinin devam ettiğinin bir göstergesi olarak değerlendirdi.

Cuma günü doğudaki Taitung ilçesindeki Chihhang Hava Üssü’ne ulaşan iki tek kişilik uçak, 1997 yılında orijinal F-16A/B filosunun teslimatlarının başlamasından bu yana adanın aldığı ilk yeni F-16’lar.

Önceki versiyonlarla karşılaştırıldığında, F-16V konfigürasyonu Northrop Grumman APG-83 aktif elektronik taramalı dizi radarını, güncellenmiş aviyonik sistemleri ve geliştirilmiş hedef tespit ve izleme yeteneklerini içermektedir.

Bu iki uçak, ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk görev dönemi sırasında, Ağustos 2019’da Washington tarafından onaylanan 247,2 milyar NT$ (7,76 milyar ABD doları) tutarındaki 66 adet F-16V satışının bir parçası.

İki uçağın, geçen hafta Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in ABD’ye yaptığı devlet ziyaretinden yaklaşık bir ay önce, ağustos ayı sonunda Tayvan’a ulaşması bekleniyordu. Ne Taipei ne de Washington, gecikmeyle ilgili kamuoyuna bir açıklama yapmadı.

Kongre’nin gayri resmi incelemesinden geçen, Taipei’ye yönelik yaklaşık 14 milyar ABD doları değerindeki ayrı bir silah paketi ise başkanın onayı beklenirken askıda kalmaya devam ediyor.

Trump’ın Xi’yi sıcak bir şekilde karşılamasının adada bir miktar belirsizliğe yol açmasının ardından, cuma günkü teslimat Tayvan’ın iktidar partisi Demokratik İlerleme Partisi (DPP) tarafından memnuniyetle karşılandı.

Tayvanlı lider William Lai Ching-te, Tayvan’ın kendini savunmasına yönelik “uzun vadeli desteği” ve iki taraf arasındaki güvenlik işbirliğini derinleştirmeye devam ettiği için Washington’a teşekkür etti. Ayrıca, bu teslimatı bölgesel istikrarla ilişkilendirerek, bunun ABD’nin “güvenliği ilerletmek için Tayvan dahil Hint-Pasifik ortaklarıyla birlikte çalışma” taahhüdünü gösterdiğini belirtti.

Demokrasi İlerleme Partisi (DPP) milletvekili Chen Kuan-ting de, bu teslimatın zirveden bu yana ABD’nin silah satışlarında “yapısal bir değişiklik” olmadığını gösterdiğini belirtti.

Buna karşılık, muhalefetteki Kuomintang milletvekili Ma Wen-chun, uçakların gelmesinin programdaki gecikmelerden dikkatleri başka yöne çekmemesi gerektiğini belirterek, savunma bakanlığını kalan uçaklar için net bir takvim sunmaya çağırdı. “İkisi geldi; kalan 64’ü de zamanında gelmelidir” dedi.

Tayvan Savunma Bakanlığı başlangıçta 66 savaş uçağının tamamını yıl sonuna kadar teslim almayı umuyordu, ancak program planlanan takvimin çok gerisinde kaldı. Tayvanlı yetkililer, takvimi etkileyen başlıca faktörler arasında üretim hattının yer değiştirmesini ve tedarik zincirindeki aksaklıkları gösterdi.

Savunma Bakanı Wellington Koo Li-hsiung cuma günü, yıl sonuna kadar daha fazla F-16V’nin teslim edileceğini söyledi, ancak kesin bir sayı vermedi.

İlk iki savaş uçağının teslim süreci de beklenmedik bir şekilde uzamıştı.

17 Ağustos’ta ABD anakarasından ayrılan uçaklar, Pasifik’i aşan yolculuklarında havada yakıt ikmali yaparak 21 Ağustos’ta Hawaii’deki Pearl Harbour-Hickam Ortak Üssü’ne ulaştı. Uçakların birkaç gün içinde Tayvan’a doğru yola devam etmeleri bekleniyordu, ancak bunun yerine üssünde neredeyse altı hafta kaldılar.

Tayvanlı medya ve askeri gözlemciler, teknik sorunlar, elverişsiz hava koşulları ve yakıt ikmal uçağının bulunmaması gibi çeşitli olası açıklamalar öne sürdü.

Nedeni açıklanamayan bu gecikme, Tayvan’da Washington’un, Xi’nin ABD’ye yapacağı devlet ziyaretinden kısa bir süre önce siyasi açıdan hassas bir teslimatı önlemek istemiş olabileceğine dair spekülasyonlara yol açtı.

Tayvan’ın United Daily News gazetesi, isimsiz bir kaynağa atıfta bulunarak, bu hafta bir ekipman sorununun uçağın Hawaii’de gecikmesine neden olmasının ardından Washington’un, teslimatın Xi’nin ziyareti etrafında daha fazla karmaşıklığa yol açmasını istemediğini bildirdi.

Ne ABD ne de Tayvanlı yetkililer, teslimatın zamanlamasını Xi’nin Washington ziyaretiyle ilişkilendirdi.

South China Morning Post, Xi’nin Washington ziyaretinden önce, yönetimin Tayvan’a yönelik büyük çaplı yeni silah satışlarını ertelemeyi değerlendirdiğini bildirmiş; kaynaklar, Pekin’in Xi’nin gezisi sırasında yeni anlaşmaların onaylanmamasını sağlamak için Washington’a gizlice baskı uyguladığını belirtmişti.

14 milyar ABD doları tutarındaki silah paketi, bu yılın başlarında zaten askıya alınmıştı. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Washington’un silah satışlarını değerlendirirken kendi askeri ihtiyaçlarını, üretim kapasitesini ve silah stoklarını yenileme gerekliliğini de göz önünde bulundurması gerektiğini vurgulamıştı.

Geçen hafta Trump ile yapılan zirve sırasında Xi, ABD’nin “Tayvan bağımsızlığına” karşı çıkacağını ve Tayvan meselesini ihtiyatla ele alacağını umduğunu yineledi.

ABD Dışişleri Bakanlığı, zirvenin ardından Tayvan’a yönelik genel ABD politikasının değişmediğini vurgulamaya çalıştı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

NATO’nun Kafkasya’daki genişlemesine Fransız-Türk anlaşmazlığı engel oluyor

Yayınlanma

NATO’nun Ermenistan ve Azerbaycan ile işbirliğini güçlendirme çabası, Fransa ile Türkiye arasındaki gerginlik nedeniyle tıkanma noktasına geldi.

POLITICO’ya konuşan üç NATO diplomatına göre, Fransa, bir Fransız vatandaşının tutuklanmasını temel gerekçe göstererek Bakü ile yeni bir ortaklık planını onaylamayı reddetti.

Buna karşılık Türkiye de, yakın müttefiki Azerbaycan’a dayanışma göstermek amacıyla Ermenistan’ın planının yenilenmesini engelledi.

Beş NATO diplomatı, iki Kafkas ülkesinin tatbikatlar, askeri eğitim ve diğer alanlarda NATO ile daha derin bir işbirliği arayışında olduğunu belirtti.

Sonuç olarak, her iki plan da bir yılı aşkın süredir belirsizlik içinde kaldı.

Aylar süren NATO anlaşmazlığı, geçen hafta Fransa’nın Rusya’ya yönelik AB yaptırımlarının yenilenmesini engellemesinin ardından yeni bir aciliyet kazandı.

Paris, Brüksel’in Rus-Özbek milyarder Alişer Usmanov’a yönelik kısıtlamaları kaldırmasının ardından itirazını geri çekti.

Bu da Azerbaycan’ı, bir Fransız vatandaşı da dahil olmak üzere birkaç tutukluyu serbest bırakmaya sevk etti.

Geçen çarşamba günü Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in tutukluları serbest bırakmasının ardından Fransa, NATO ile Bakü arasındaki bağların güçlendirilmesine yönelik vetosunu kaldırması yönünde baskı altında bulunuyor.

NATO diplomatlarından biri, “Eğer veto hakkını kaldırmazlarsa, bu ne sağlam bir siyasi hamle olur ne de ittifakın çıkarları doğrultusunda hareket eden bir müttefik olarak kendilerini göstermiş olurlar. Ermenistan için bu çok tehlikeli; onların yakınımızda olmasının iyi olduğunu düşünüyoruz,” dedi.

İkinci bir NATO diplomatı ise şöyle konuştu: “Bir hayal kırıklığı var: İkili meseleler için NATO’yu kullanmayı bırakın.”

Hem Ermenistan hem de Azerbaycan, son yıllarda Rusya ile ilişkilerini soğutmuş durumda ve Avrupa ile bağlarını derinleştirmeye çalışıyor.

Erivan, Moskova liderliğindeki Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (CSTO) savunma ittifakındaki üyeliğini askıya aldı, AB üyeliği lehine bir yasa kabul etti ve buna karşılık Moskova’dan ticaret kısıtlamaları ve sert eleştirilerle karşı karşıya kaldı.

Fransa uzun süredir Ermenistan ile yakın ilişkiler sürdürürken, Bakü ise bölgedeki Rus etkisini dengelemek için Türkiye ile olan yakın ittifakına güveniyor.

Bir Türk yetkili, “Mesele kesinlikle bir Türkiye-Fransa ya da Türkiye-Ermenistan kavgası değil,” diyerek şunları ekledi:

“Her ikisinin de erken onaylanmasını sağlamak amacıyla, Ermenistan ve Azerbaycan’ın ITPP [Bireysel Olarak Uyarlanmış Ortaklık Programları] belgelerini birlikte onaylamaya oldukça uzun bir süredir hazırız.”

NATO’nun ITTP ortaklıkları, ittifakın NATO üyesi olmayan ülkelerle siyasi diyalog ve askeri işbirliği için kullandığı başlıca araç.

Bu programlar dört yılda bir yenilenir ve hedeflerinin düzeyi, yararlanıcı ülkelerin ittifakla entegre olma isteğine bağlı.

Üç diplomat, yeni planlara ilişkin müzakerelerin neredeyse sonuçlandırılmak üzere olmasına rağmen, yaşanan gecikme nedeniyle NATO’nun Ermenistan ve Azerbaycan’ın güncelliğini yitirmiş ortaklıklarını geçici olarak uzatmak zorunda kaldığını belirtti.

Yeni planlar, bu ülkelerin ortak askeri tatbikatlara katılımına olanak tanıyacak, ordular arası eğitimi artıracak ve yerel İngilizce derslerinin düzenlenmesine kadar uzanan kültürel işbirliğini yoğunlaştıracak.

Bazıları, Erivan’ın dış politikasını Rusya’dan uzaklaştırmak için aldığı riskler göz önüne alındığında, bu gecikmenin Ermenistan’ın Batı ile yeniden yakınlaşma çabasını da engelleyebileceğinden endişe duyuyor.

“Bu bir endişe kaynağı… Bazı ülkelerde beklentiler yaratıyoruz, sonra da bunları karşılayamıyoruz — bu da daha sonra kızgınlığa yol açabilir,” diyen üçüncü NATO diplomatı, Bakü ve Erivan’ı ittifaka yaklaştırmanın her iki ülke arasındaki kırılgan barışı pekiştirmeye yardımcı olabileceğini de sözlerine ekledi.

Diplomat, “Artık iki ülke arasında barış olduğu için, bu NATO’nun onları daha fazla kendi tarafımıza çekmesi için iyi bir fırsat,” diye ekledi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English