Görüş
Sosyalizmin yeni dünya-sistemindeki yeri – 1

Aşağıda çevirisini yaptığım çok uzun makaleyi Sergey Glazyev birkaç gün önce telegram kanalında okurlarıyla paylaştı.
Doğrusu çalışma bu kadar uzun olunca onun hakkında yorumda bulunmak da güçleşiyor. Gene de şu kadarını belirtmek gerek: Glazyev, Wallerstein ve özellikle Arrighi’nin dünya-sistemi teorisiyle Marx’ın üretici güçler teorisini harmanlıyor; ancak bunu yaparken Marx’a eleştirel yaklaşıyor ve formasyon teorisini belirgin bir şekilde reddediyor. Marx’ın temel sosyal formasyonları yerine, kapitalizmin son beş yüz yıllık tarihinde farklı “dünya ekonomik düzeni” periyotları tanımlıyor. Ne var ki bunu, Wallerstein’in genel yaklaşımından biraz ayrılarak ve Arrighi’ye yaklaşarak, doğrudan doğruya marksist bir anlayışa dayandırmaya çalışıyor; ona göre her bir periyot, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çatışmanın özgül bir çözümü anlamına geliyor. Aynı kavramlaştırmadan yola çıkıldığında, üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çatışma, savaşlar ve devrimler yoluyla, ama sadece bunlarla değil, kendi çözümünü de üretiyor ve böylece, bu çelişki, aslında, kapitalizmde kâr oranının düşmesini bir anlamda dengeliyor. Zira her yeni dünya ekonomik düzeni devresi, bir önceki düzenin iç çelişkilerinin de çözümü anlamına geliyor.
Çeviride, batı dillerinde olduğu gibi Rusçada da aynı kelimeyle ifade edilen gelişme ve kalkınma kavramlarını bağlamına göre bu Türkçe kelime setiyle karşılamayı tercih ettim. Bunu özellikle yaptım; zira burada söz konusu olan kalkınmacı bir sosyalizm; dolayısıyla tartışma, aslında bizde 1960’lı yıllarda gelişen kalkınmacılığın teorik temellerine çok yakın.
Batı dillerindeki (Rusça dahil) efektivite ve rantabilite Türkçeye genellikle aynı şekilde, verimlilik olarak çevriliyor. Oysa bunlar birbirinden farklı kavramlar ve üstelik farklı siyasi ekonomi anlayışlarını yansıtıyor. Rantabilite kârla ölçülür; efektivite ise kârla ölçülmek zorunda değildir ve hatta bazı durumlarda kârla çelişir. Sovyet siyasi iktisat anlayışında bu fark daha belirgindir; Sovyet sosyalizmi hiç değilse 1950’lerin sonlarına kadar işletme efektivitesini parasal kârlılık veya getiriyle değil çıktı miktarıyla ölçüyordu. Bu nedenle, Glazyev’in metninde verimlilik olarak çevirdiğim kelimenin rantabilite değil bu efektivite kavramına (ürün çıktısı olarak değil, milli ekonomide bütüncül verimlilik anlamında) karşı geldiğini vurgulamak gerek.
Yazı hakkında ayrıntılı yorumlarımı (ve eleştirilerimi) ileriye saklıyorum; ne var ki şu kadarını söylemeden geçemeyeceğim: Glazyev, siyasi olarak bir tür üç-dünyacılık teorisi geliştiriyor, öngördüğü “entegral dünya ekonomik düzeninde” Çin ve Vietnam, ama aynı zamanda Japonya ve Güney Kore de var. Sosyalizm sayesinde sosyal devlet ilkelerinin anayasa metinlerine girmiş olması, bu anayasa metinlerinin sosyalist unsurlara dayandığı anlamına gelmez. Eğer sosyalizm teorisine ilişkin tartışmalar bir kenara konulursa, tıpkı eski üç dünya teorisinde olduğu gibi bu yeni teorinin de temel sorunu, eksiği ve açmazı iktidar sorununun geçiştirilmekte olmasıdır. Oysa mevzuat ve müktesebat birbirinin aynı olduğu durumda bile iktidarın kimin elinde olduğu sorusunun cevabı gelişmelerin yönünü tayin eder.
Makale, özgün metnin tam bir çevirisi; ancak dipnotları koymaya gerek görmedim. Ancak Kondratyev’le ilgili bir dipnot koymak gerekti.
Aşağıda, dört bölüm halinde sizlerle paylaşacağım makalenin ilk bölümünü bulabilirsiniz.
***
Çağdaş dünya-sisteminde ülkelerin mevcut sınıflandırmasının yetersizliği
Sergey Glazyev
Halihazırda tamamlanma aşamasında olan, emperyal ekonomiden integral dünya ekonomisi yapısına geçiş, dünya siyasi-iktisadi sistemini köklü şekilde değiştiriyor. Genel kabul gören sınıflandırmaya göre SSCB’nin yıkılmasına kadar bu sistem üç ülke grubundan oluşuyordu: sosyalist ülkeler, gelişmiş kapitalist ülkeler ve onlar da kendi aralarında sosyalist ve kapitalist oryantasyonlu olarak ayrılan kalkınmakta olan ülkeler. SSCB’nin yıkılmasından sonra IMF ve Dünya Bankası, kapitalist ülkelerde iktidardaki eliti memnun etmek için sınıflandırmayı değiştirdi. Gelişmiş kapitalist ülkelere sadece gelişmiş adı verildi, eski sosyalist ülkeleri geçiş ekonomisi ülkeleri olarak adlandırdılar, kalkınmakta olan ülkeler de aynı isimle kaldı. Sınıflandırmanın değişmesi dolaylı olarak kapitalist ülkelerin iktidardaki elitinin sosyalizmi bir an önce unutma ve Fukuyama’nın izinden giderek tarihin sonunu ilan etme arzusundan kaynaklanıyordu. Bu ülkelerde eşzamanlı olarak mevcut sosyal altyapı unsurlarının demontajına, emekçilerin haklarının ve sosyalizmin diğer kazanımlarının alaşağı edilmesine, bunlara erişmeye çalışan siyasi güçlerin degradasyonuna başlandı.
Eski sosyalist ülkeler, ÇHC, Vietnam, Küba ve KDHC istisna olmak üzere, otuz yıl içinde yeni modele geçişlerini tamamladılar. AB tarafından yutulan Doğu Avrupa ülkeleri egemenliklerini kaybettiler, bunların ekonomisi küresel kapitalist sistemin yeniden üretim döngülerinin bir parçası haline gelerek Avrupa ve Amerikan sermayesi tarafından hazmedildi. Eski Sovyet cumhuriyetleri periferiye itildiler ve ABD ve AB’nin hammadde, finans, enerji ve insan kaynakları donörü haline gelerek yenisömürgeci bir sömürüye maruz kaldılar. Bunların pek çoğunda geçiş ekonomisi, kapitalist oryantasyonlu kalkınmakta olan ülkeler için tipik olan “ahbap çavuş kapitalizmi” (crony capitalism) diye adlandırılan modelin inşasıyla sonuçlandı. Bunun ayırt edici özellikleri: milli zenginlikleri sömüren ve süper kârları yurtdışına çıkartan bir komprador oligarşinin hakimiyeti; onunla sıkı sıkıya bağlantılı ve kanunsuz gelirlerini gene yurtdışında gizleyen yolsuz bir yüksek bürokrasi; ekonominin en kârlı sektörlerinde offshore baskınlığı; sosyal kaldıraçtan ve olası öz-örgütlenmelerden yoksun olan nüfusun çoğunluğunun kitlesel fakirliği; mülkiyette yüksek eşitsizlik. Bu sistemde şunlar karakteristiktir: sınıraşırı sermaye hareketlerinin liberalizasyonu; yerleşik olmayanların faaliyetlerinin yerleşikler gibi muamele görmesi (milli muamele); yabancı yatırımcıların teşviki; kontrol organlarının öneminin aşırı önem kazanmasıyla kamu kaynaklarının sorumluluktan azade oluşu arasında (bu da yolsuzluğa yol açar) bir kombinasyon; spekülatörler, sermaye ihraç edenler ve rantiyeler vergiden kaçınırken üretken faaliyetlerin yüksek vergilendirilmesi; gelirlerin ve zenginliğin fakir bölgelerin aleyhine olarak başkentte aşırı yoğunlaşması.
KDHC ve Küba’da siyasi ekonomi sistemi güçlü dış şoklara rağmen değişmeden kaldı. Bu ülkelerin yönetimi dış yardımdan yoksun kaldılar ve eski ekonomi ve devlet idaresi örgütlenmesi kurumlarını koruyarak dış baskıya başarıyla karşı koydular. Bu yola SSCB desteğiyle girmiş olan pek çok kalkınmakta olan ülke de sosyalist oryantasyonunu değiştirmekte acele etmedi. Çinhindi ve Güney Amerika’daki bazı ülkeler siyasi-iktisadi yapılarını sosyalist olarak adlandırmaya devam ediyorlar.
Çin ve Vietnam, komünist partisinin öncü rolünü koruyup ve sosyalist piyasa ekonomisine geçerek muazzam iktisadi bir atılım gerçekleştirdiler. Kapitalizmin aklayıcıları Çin ve Vietnam ekonomik mucizesini uzun süre görmezden gelmeye çalıştılar, bunu sadece, Japonya ve G. Kore’nin de daha önce geçtiği, kalkınmakta olan dünyadan gelişmiş kapitalist ülkeler arasına giden yolda başarılı bir modernleşme olarak yorumladılar. Bu bağlamda, ÇHC’nin üretim, yatırım, dış ticaret hacmi, buluşlar için kayıtlı patent sayısı, yüksek teknoloji ürünleri ihracatı itibariyle dünyada ilk sıraya yükselmesine rağmen uluslararası örgütler Çin’i kalkınmakta olan ülkeler grubunda sınıflandırmaya devam ediyorlar. Ama Amerika’da iktidardaki elitin ÇHC’ne karşı açtığı hibrit savaş, yukarıdaki sınıflandırmanın yetersizliğine de tanıklık ediyor: ABD’nin siyasi liderleri Çin’i gene komünist, Çin ekonomisini de piyasa dışı ve sosyalist ekonomi olarak anmaya başladılar; Çin’e karşı yaptırım ve sınırlayıcı tedbirleri böylece temellendiriyorlar.
Dünya sosyalizm sisteminin çöküşünden bu yana geçen otuz yılın ardından onun ortadan kalkmadığı, ancak yeni siyasi-iktisadi biçimlere dönüştüğü, SSCB’nin çöküşüyle başlayan tarihin sonunun ise Pax Americana’nın yıkılışıyla sona ermekte olduğu artık açık. Ekonomik büyümenin lokomotifleri bugün, kalkınmakta olan ülkeler diye sınıflandırılan iki ülke: Çin ve Hindistan; dolayısıyla, bugünkü dünya-sisteminin o zaman dayatılan sınıflandırması, bu sistemin gerçek yapısına uygun değil. Bu iki ülke aynı zamanda halihazırda şekillenmekte olan yeni dünya ekonomik düzeninin çift kutuplu çekirdeğini teşkil ediyor. Bu düzen için karakteristik olan üretim ilişkilerinin analizi, insanlığın ilerlemesinin sosyalist perspektifine yeni bir bakış geliştirmeye ve aynı zamanda hızla değişen modern dünya-sisteminin yapısını ortaya çıkarmaya imkân sağlayacaktır.
Dünya-sisteminde değişiklikteki örüntüyü kavramanın temeli olarak, dünya ekonomisi modellerinin birbirinin yerini alışının teorisi
Dünya-sistemi yaklaşımının yazarı E. Wallerstein bu teoriyi, “ilkin Avrupa’da ortaya çıkan, ama 20’nci yüzyılın ortasına doğru fiilen bütün dünyayı avucuna alan küresel eşitsiz gelişim sistemi olarak” kapitalizm bağlamında geliştirmişti. D. Arrighi’nin giriştiği, kapitalist dünya-sisteminin eşitsiz gelişimi üzerine yaptığı inceleme de, onun, sermaye birikiminin sistemsel döngülerini periyodik yüzyıllar halinde sistematize etmesine imkân vermişti. Yazar, bu örüntüyü açıklamak için dünya ekonomik düzeni kavramını ortaya koymuştu; bu kavram, ekonominin genişletilmiş yeniden üretimini temin ve küresel ekonomik ilişkiler mekanizmasını tayin eden, birbirine karşılıklı bağlı uluslararası ve milli kuruluşlar sistemi olarak tarif edilir. En büyük önemi, lider ülkenin, uluslararası kurumlar üzerinde domine edici bir etkide bulunan, dünya pazarını ve uluslararası ticari-iktisadi ve mali ilişkileri düzenleyen kurumları taşır.
Her dünya ekonomik düzeninin, onu teşkil eden kurumların yeniden üretimi çerçevesinde iç çelişkilerin birikmesiyle tayin olunan bir büyüme sınırı vardır. Bu çelişkilerin ortaya çıkması, uluslararası ekonomik ve siyasi ilişkiler sisteminde gerilimin artmasına yol açar; bu gerilimler, bugüne kadar dünya savaşlarıyla çözülmüştür. Bu periyotlarda uluslararası ilişkiler sistemi keskin bir şekilde destabilizasyona uğrar, eski dünya düzeni tahrip olur ve yenisi şekillenir. Mevcut kurumlar ve teknolojiler sistemi temelinde sosyal ve iktisadi kalkınma imkânları tükenir. Bu ana kadar lider olan ülkeler eski iktisadi büyüme temposunu sürdürmede güçlüklerle karşılaşırlar. Eş zamanlı olarak bir teknolojik modun yerini yenisinin almasına da miadını doldurmuş üretim ve teknoloji komplekslerinde yeniden sermaye birikimi eşlik eder; bu durum onların ekonomilerini depresyona sürükler, mevcut kurumlar sistemi yeni teknolojik zincirlerin oluşturulmasını güçleştirir. Bu yeni teknoloji zincirleri ise, iktisadi kalkınmanın liderliğine soyunan ülkelerde kendi yolunu açar.
Eski liderler dünya pazarındaki egemenliklerini kendi jeo-ekonomik periferileri üzerinde kontrolü artırarak, bu kapsamda askeri-siyasi cebri yöntemleri de kullanarak korumaya çalışırlar. Bu durum kural olarak büyük askeri ve siyasi çatışmalara yol açar ve lider ülke bu çatışmalarda avantajlarını kaybederken istediği etkiyi yaratamadan kaynaklarını da israf eder. Bu ana kadar yükselen bir pozisyonda bulunan potansiyel lider ülke ise kendi üretici güçlerini korumak ve savaşan ülkelerin savaştan kurtulmaya çalışan beyinlerini, sermayelerini ve hazinelerini kendine çekmek için bir bekle-gör tavrı benimsemeye çalışır. Yeni lider kendi imkânlarını artırırken dünya arenasına çıkar; savaşan hasımlar ise zaferin meyvelerini cebe indiremeyecek kadar zayıflamışlardır. Dünya ekonomik sistemindeki, onlara denk düşen dünya ekonomisi kalkınma merkezlerindeki ve lider ülkelerdeki ardışık değişiklikler bu zamana kadar tam bu şekilde cereyan etti.
Şu anda cereyan etmekte olan yeni bir dünya ekonomik sistemine geçiş süreci SSCB’nin dağılmasıyla başladı ve şu anda ABD hegemonyasının sona ermesi ve çokkutuplu dünyanın meydana gelmesiyle tamamlanıyor. ABD ekonomisinin ve halkın hayat seviyesinin uzun süreli durgunluğu, düşük birikim seviyesi, sosyal altyapının bozulması, mali sistemin periyodik mali krizlerde kendisini gösteren çalkantılı durumu, siyasi istikrarsızlık, Amerikan ekonomik düzenleme sisteminin, onun istikrarlı bir şekilde gelişmesini temin etme kapasitesi olmadığını gösteriyor.
Yüzyıllardır devam etmekte olan sermaye birikim döngülerinin ve bunlara tekabül eden dünya ekonomik düzenlerinin tarihi şeması, geleneksel olarak, o dönemdeki hâkim ticari-iktisadi ilişkiler sisteminin biçimine göre isimlendirilir; bu şema Şekil 1’de gösteriliyor.

Dünya ekonomik düzeninin maddi genişleme evresi teknolojik yapıda büyüme evresiyle eşzamanlıdır. Yeni küresel lider, yeni teknolojik modun temel yeniliklerinin hızla benimsenmesi için ilerici kurumları ve iktisadi kalkınma idaresi yöntemlerini kullanarak Kondratyev’in uzun dalgasının yükseliş evresinde ileriye atılır.[1] Reel üretim alanında sermayenin bu genişlemesi, ona denk düşen teknolojik yapının genişleme imkânları tükeninceye kadar ekonominin hızla büyümesini sağlar, sonrasında ise depresyona sürüklenir. Reel üretimde kârlı bir uygulama bulamayan sermaye spekülatif işlemlerin mali balonlarında yoğunlaşarak “finansal buluta” kaçar. Böylece, Arrighi’nin “mali genişleme” evresi olarak andığı, sermaye birikimi sistemsel devresinin ikinci evresi başlar. Ekonominin reel sektöründeki baskınlık küresel finans piyasasındaki hakimiyetin temelini oluşturur. Bu evrede lider ülke, kendi iktisadi sisteminin periferisine sermaye ödünç vererek ve onun sömürüsünden gelirler elde ederek, taraflar açısından denkliği olmayan dış iktisadi dolaşımda süper kârlar elde eder. Ama böylelikle periferi ülkelerinin önünde ileri teknoloji ithali ve teknolojik yapının bir sonraki büyüme dalgası üzerinde yükselmek için fırsatlar yaratır. Bu şekilde yeni küresel liderlerin ortaya çıkışının da temelleri atılır. Bir sonraki yapısal kriz devresinde, eski liderler miadını doldurmuş üretimlerde büyük sermaye amortismanlarıyla karşı karşıya kaldığında ve onların yönetim sisteminin yeni teknolojik mod üretimlerinin yaratılmasında sermaye akışını örgütlemekte yetersiz kaldığı ortaya çıktığında, bu yeniler, mevcutlara meydan okur. Lider ülkenin “finansal buluttaki” sermayesi “yeryüzüne inmek için” hiç acele etmez, mali piyasaların manipülasyonundaki süper kârları teknolojik yeniliklerin risklerine tercih eder. Bu sırada ilerici kurumları ve daha etkin yönetim yöntemlerini kullanan çevre ülkeler yeni bir dünya ekonomik düzeninin çekirdeğini yaratarak liderlere meydan okurlar. Teknolojik modda yeni, ardışık bir değişiklik döneminde, lider ülkenin ekonomisi derin bir depresyona gömülür, miadını doldurmuş üretimin aşırı yükünden azade olan kalkınmakta olan periferi ülkeler ise mevcut ve ithal ettikleri kaynakları yeni bir teknolojik modun kilit üretim sektörlerinde yoğunlaştırırken, bu meydan okuyuş ve yeni düzenin çekirdeği mümkün hale gelir. Bu ülkeler, yeniyi benimseyerek eski liderin önüne geçerler; yeni bir uzun Kondratyev dalgasında da yeni dünya ekonomik düzeninin çekirdeğini oluşturarak ileri atılırlar. Bugün gözlenen tam da bu süreçtir: ÇHC, yeni bir dünya ekonomik düzenini şekillendirirken ABD’nin önüne geçiyor.
Teknolojik yapının ve dünya ekonomisi düzeninin ardışık değişikliği sırasında üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin etkileşiminin diyalektiği
Dünya ekonomik düzeninde ardışık değişikliklerin bir örüntü teşkil ettiği hipotezi (ki bu, okuduğunuz çalışmanın temelini teşkil ediyor) marksist formasyon teorisine benzer görünüyor. Ancak marksist formasyon teorisi, dünya sosyalizmi sisteminin çeyrek yüzyıl önceki çöküşüyle çürütülmekte ve tarihi verilerle de desteklenmiyor. Mesela insan ticareti, azami yaygınlaşmasına, bir hayaletten farksız olan antik Roma’da değil, 19’uncu yüzyıldaki Marx’ın tarif ettiği sermaye birikimi çağında ulaşmıştı. İlkel komünal formasyon da marksizm klasiklerinin tasvir ettiği komünist idilden belirgin şekilde farklı. Sosyalist inşa neticesinde zaruretin hükümdarlığından hürriyetin hükümdarlığına sıçrayarak komünist topluma hızla geçileceğine dair naif tasavvurlar cabası. Formasyon teorisinde feodalizmin karakteristiği ise, sadece batı Avrupa’da lokalize olmuş bir komünal yaşam tarzı, dini bilinç ve emperyal ve devlet yapısı ile geleneksel toplumun çözülme çağının bir parçasını yansıtıyor. Marx’ın bu organizasyonu ancak Asya üretim tarzı olarak yorumlaması da Avrupa üstünlük kompleksinin tezahüründen başka bir şey değil, oysa bu organizasyon, Kapital yayınlanmadan iki asır öncesine kadar Avrupa halkının hayatını tayin ediyordu.
Marx, sömürgeci dünya ekonomik düzeninin üretim ilişkilerini analiz ederken kapitalizmin sonunun kaçınılmaz olduğu sonucuna varmıştı. Ve bu son geldi gerçekten de, ama kapitalizmin değil sömürgeci dünya ekonomik düzeninin sonu — ve onun yerini emperyal düzen aldı. Bugün gene kapitalizmin sonunun geldiğini işitiyoruz, ama bu da gerçekte, emperyal dünya ekonomik düzeninin ve onunla birlikte Amerikan tarzı sistemsel sermaye birikimi döngüsünün sonu.
[1] Nikolay Kondratyev, Sovyet iktisatçısı; 1920’li yıllarda dünya ekonomisinde 45-60 yıllık kabarış ve çöküş döngüleri olduğunu ileri sürmüştü. Kondratyev Türkiye’de pek bilinmiyor; oysa (bana kalırsa) Wallerstein’in dünya-sisteminden daha tutarlı bir döngüler teorisi geliştirmişti. (H.Y.)
Görüş
Endüstriyel futbolun kıskacında bir dev: 2026 Dünya Kupası ve küresel ticaretin gölgesi

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
Lionel Messi, Arjantin’i Mısır karşısında zorlu geçen son 16 turunda öne geçiren o rekor kırıcı dokuzuncu ardışık Dünya Kupası golünü attığında, Houston’daki 80 bin kişilik NRG Stadyumu’nu sarsan o muazzam uğultu, yalnızca FIFA’nın Zürih’teki merkezinde duyulan derin ve sessiz bir nefesle yarışabilirdi. 39 yaşındaki Arjantinli, sahada sadece koşan ve çalım atan bir oyuncudan ibaret değil; kendisi adeta iki ayaklı, canlı bir bilanço tablosudur. Onun turnuvadaki varlığının devam etmesi, futbolun küresel yönetim organı ve ticari ortakları için 800 milyon dolar kadar büyük bir finansal değer anlamına gelebilir.
Ancak 48 takım ve 104 maçla tarihin en pervasızca ticarileşmiş Dünya Kupası olmaya aday bu devasa şovun hemen altında; yönetim boşlukları, gölgeler arasından işleyen bahis ekonomileri ve futbolu yöneten bu kurumun spora gerçekten mihmandarlık mı yaptığı yoksa onu yalnızca bir gelir kapısına mı dönüştürdüğü sorusuyla örülü paralel bir anlatı sessizce akıyor.
Messi primi
FIFA’nın 2023–2026 ticari döngüsünde, 8,9 milyar doları doğrudan Dünya Kupası’ndan gelmek üzere toplam 13 milyar dolarlık rekor bir gelir hedefleniyor. Bu bütçede yayın hakları 3,9 milyar doları, pazarlama hakları 1,8 milyar doları, biletleme ve ağırlama hizmetleri ise Katar 2022 rakamını üçe katlayarak tam 3,0 milyar dolarlık akılalmaz bir payı temsil ediyor.
Gelgelelim, tüm bu projeksiyonlar pamuk ipliğine bağlı bir varsayıma dayanıyor: Turnuvanın en parlak yıldızlarının, küresel izleyici kitlesini ekranda tutacak kadar uzun süre sahada kalması. Messi ve Cristiano Ronaldo yalnızca birer sporcu değil; FIFA ile sponsorları Adidas, Coca-Cola, Visa ve Aramco gibi devlerin üzerlerine büyük bahisler oynadığı küresel markalardır. Sektör analistleri, sadece Adidas ile FIFA arasındaki ortaklığın 2030 yılına kadar 800 milyon dolar değerinde olduğunu ve bu sözleşmenin değerinin, markanın en gözde elçisi olan Messi’nin varlığıyla kopmaz bağlarla örüldüğünü tahmin ediyor.
Şayet Arjantin son 16 turunda Mısır’a boyun eğmiş olsaydı, bu kaybın yaratacağı finansal sarsıntı bilet gişelerinin çok ötesine uzanırdı. FIFA’nın devreye soktuğu yeni dinamik fiyatlandırma modeli, bazı bilet fiyatlarını Katar 2022’deki karşılıklarının on katına fırlatmış durumda ve yeniden satış platformlarındaki yüzde 15’lik komisyonlar doğrudan federasyonun kasasına akıyor. Arjantin’in erken vedası, Messi’nin Inter Miami’yle sadık bir taraftar kitlesi edindiği ABD pazarındaki çeyrek final ve yarı final biletlerine olan talebi yerle bir edebilirdi. Haliyle, 2022’ye kıyasla gösterim sayısında yüzde 130, video izlenmelerinde ise yüzde 485 oranında artış kaydeden dijital etkileşim grafiklerinin de hızla inişe geçmesi kaçınılmaz olurdu.
Liverpool Üniversitesi’nden futbol finansı uzmanı Profesör Kieran Maguire, FIFA’nın “futbolun küresel markalarını en büyük organizasyonlarında sahada tutabilmek için her yola başvuracağını” belirtiyor. Federasyonun, Cristiano Ronaldo’nun kırmızı kart cezasını erteleme kararı ve ABD’deki son 16 maçı öncesinde Folarin Balogun’un cezasını -başkanlık makamından gelen baskıların ardından olduğu iddia edilen bir adımla- iptal etmesi, eleştirmenlere göre turnuvanın dürüstlüğünü çoktan zedeledi. Mısır Teknik Direktörü Hossam Hassan daha da ileri giderek Arjantin-Mısır karşılaşmasını “tamamen şaibeli” olarak nitelendirirken, FIFA Hakem Kurulu Başkanı Pierluigi Collina bu iddiaları kesin bir dille reddetti.
Doping denetimleri, şeffaflık ve ticari çıkar çatışması
Böyle bir atmosferde, FIFA’nın anti-doping sisteminin ne denli adil ve tek tip uygulandığına dair soru işaretleri belirmeye başladı. FIFA, 2026 turnuvası için ABD Anti-Doping Ajansı (USADA) ile olan ortaklığını genişleterek “oyuncuların ve taraftarların güvenebileceği güçlü ve şeffaf bir anti-doping programı” sözü verdi. Alınan tüm örneklerin, yalnızca ISO/IEC 17025 ve Uluslararası Laboratuvar Standartları gerekliliklerine uyan, WADA onaylı laboratuvarlarda incelendiği ifade ediliyor.
Ne var ki bu yöntemsel titizlik, şüpheleri gidermeye yetmiyor. Gözlemciler, FIFA kurallarının Dünya Anti-Doping Kuralları ile uyumlu görünmesine rağmen, testlerin fiili uygulamasında -özellikle yüksek ticari değere sahip yıldız isimler söz konusu olduğunda- ciddi yönetim zafiyetleri yaşandığına dikkat çekiyor. Kurumun finansal refahı, yıldızların pazarlanabilir kalmasına doğrudan bağlıdır. Messi’nin yeşil sahalardan yılda yaklaşık 70 milyon dolar kazandığı, sponsorluk anlaşmalarından da bir o kadarını cebine koyduğu düşünüldüğünde, bu vitrin oyuncularını sahada tutmaya yönelik ticari motivasyonun, arkasında bir komplo teorisi aranmasa dahi yapısal bir gerçeklik olduğu görülür.
Eleştirmenler; test takvimleri, numune seçim metodolojileri ve yıldız sporculara yönelik sonuç yönetim süreçleri kamuoyuna tamamen açıklanmadığı müddetçe, anti-doping programının seçici davrandığı algısından kurtulamayacağını savunuyor. Milyarlarca dolarlık sponsorluk sözleşmeleri ile sporcuların sahada kalma zorunluluğunun kesiştiği bu nokta, FIFA’nın henüz tatmin edici bir çözüm üretemediği devasa bir çıkar çatışması yaratıyor.
Bahis çılgınlığının gölge ekonomisi
FIFA’nın resmi gelir kaynakları muhasebe kayıtlarında ne denli şeffaf görünüyorsa, turnuvanın etrafında dönen gayriresmi ekonomi bir o kadar karanlıktır. 2026 Dünya Kupası, yalnızca ABD’deki yasal bahis pazarında 2,8 milyar ila 4,3 milyar dolar arasında bir hacmin döneceği tahmin edilen devasa bir sektörün merkezinde yer alıyor. Bu pazardaki yüzde 7-9 bandındaki kasa payı, lisanslı operatörler için 197 ila 387 milyon dolarlık brüt oyun geliri anlamına geliyor.
Fakat bu rakamlar, işin sadece yasal ve görünür kısmını oluşturuyor. Gaming Compliance International, turnuva genelinde dünya çapında yarım trilyon dolardan fazla bahis oynanacağını ve bu miktarın çok büyük bir kısmının lisanssız kripto siteleri ile yasa dışı tahmin pazarları üzerinden akacağını öngörüyor. Kara para aklamayı önleme denetimlerinden, tüketici korumasından ve yasal gözetimden yoksun çalışan bu gölge platformlar, Dünya Kupası’nın küresel izleyici gücünü suistimal ederek taraftarları sahte siteler ve denetimsiz bahis tuzaklarıyla hedef alıyor.
Şüphesiz FIFA, bu ekonomiyi uzaktan izlemekle yetinmiyor. Federasyon, Ocak 2026’da Stats Perform firmasını resmi küresel bahis verisi ve yayın hakları distribütörü olarak atadı; böylece 104 maçın canlı yayınlarını ve anlık verilerini lisanslı bahis bürolarına sunma hakkını tek eline aldı. Mayıs ayında ise Kaizen Gaming bünyesindeki Betano’yu, Avrupa ve Güney Amerika için Resmi Turnuva Destekçisi ilan ederek bu bahis operatörüyle üst üste üçüncü kez ortaklığa imza attı.
Buradaki asıl mesele FIFA’nın bahisten kazanç sağlayıp sağlamadığı değil -zira veri hakları, sponsorluklar ve bahsin körüklediği izleyici ilgisi sayesinde bunu fazlasıyla yapıyor-; asıl mesele, paraya dönüştürdüğü bu ekosistemi ne derece denetleyebildiğidir. FIFA mevzuatı şikeye karşı katı hükümler barındırsa da, yasal boşluklar ve çevrimiçi bahsin kontrolsüz büyümesi, düşük ücret alan sporcuların suistimal edilmesi ve zayıf uygulama mekanizmaları nedeniyle suistimallere kapı aralıyor. Nitekim yetkililerin yayın ve ticari haklar karşılığında 150 milyon dolardan fazla rüşvet aldığı iddia edilen 2015 yolsuzluk skandalı, FIFA’nın gelir akışlarının kişisel servet edinme amacıyla nasıl sistemli bir biçimde hortumlanabildiğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermişti.
Yayın haklarında adalet uçurumu
Tüm bu ticari zaferlere karşın, 2026 turnuvası maksimum gelir elde etme hırsı ile halkın bilgiye erişim hakkı arasındaki derin çelişkiyi daha da belirginleştirdi. FIFA, yayın hakları gelirlerini 2022’ye göre yüzde 22 artırarak 3,8 milyar dolara ulaştırmayı öngören ve 175’ten fazla bölgeyi kapsayan yayın anlaşmalarına imza attı.
Ancak takım sayısının 48’e, maç sayısının ise 104’e çıkarılması FIFA’yı zenginleştirirken, maç başına düşen yayın değerini yüzde 19 oranında eritti ve küresel yayın paketlerinin toplam hacmi 2022’deki 495 seviyesinden 2026’da 443’e gerileyerek yüzde 11 düştü. Asya pazarındaki bölgesel ortaklık anlaşmaları 60’tan 24’e kadar çakılınca, FIFA ekranların tamamen kararmasını önlemek adına daha düşük teklifleri kabul etmek zorunda kaldı; nitekim Çin devlet kanalı CCTV ile yapılan anlaşma 250 milyon dolardan 60 milyon dolara kadar geriledi.
Futbolun küresel ve demokratik ruhu adına daha endişe verici olan durum ise, şifresiz yayın haklarının her geçen gün tırpanlanmasıdır. Avrupa’daki yasal düzenlemeler devlet televizyonlarının belirli maçları yayınlamasını güvence altına alsa da, turnuvaya katılmaya hak kazanan birçok ülke -özellikle de Küresel Güney’dekiler- maçların ücretli kanalların arkasına kilitlenmesine ya da hiç yayınlanamamasına seyirci kalıyor. FIFA’nın TikTok ve YouTube ile yaptığı “öncelikli platform” anlaşmaları bazı içeriklerin izlenmesine olanak tanısa da, bunlar kamusal erişimi garantilemek için değil, etkileşimi ve reklam gelirlerini artırmak için tasarlanmış ticari hamlelerden ibarettir.
Yıllarını eleme turlarında harcayan ülkeler için maçların kendi evlerinde şifresiz yayınlanmaması, kırılmış bir toplumsal sözleşmedir. Turnuvanın yaratacağı öngörülen 80,1 milyar dolarlık devasa ekonomik çıktının -ki bunun 30,5 milyar doları yalnızca ABD’ye kalacak- kendi takımlarının mücadelesini dahi izleyemeyen halklar için hiçbir anlamı yoktur.
Gelişim bütçesindeki açık
FIFA, İsviçre yasalarına göre kâr amacı gütmeyen bir kuruluştur ve bütçesinde ciddi bir yeniden yatırım taahhüdünde bulunur: 2023–2026 döngüsü boyunca FIFA Forward programına 2,25 milyar dolar, Futbol Gelişim Fonu’na 660 million dolar ve Gelişim ve Eğitim faaliyetlerine toplamda 3,86 milyar dolar ayrılmıştır. Resmi belgelerde Ruanda’daki 4,7 milyon dolarlık milli takım konaklama tesisinden, Concacaf genelindeki kadın futbolu girişimlerine kadar uzanan projeler öne çıkarılıyor.
Gelgelelim, bu yatırımların boyutu, turnuvadan çekilen ticari kârın yanında son derece cüce kalıyor. 2026 Dünya Kupası, yalnızca bilet ve ağırlama hizmetlerinden yaklaşık 3,0 milyar dolar gelir elde edecek; bu miktar, dört yıllık tüm gelişim bütçesinin neredeyse üç katına denk geliyor. Eleştirmenler, FIFA’nın altyapıya harcadığı her bir dolara karşılık, spora en çok ihtiyaç duyan yoksul toplulukların cebinden yayın ve bahis marjları üzerinden on dolar geri topladığını savunuyor.
Sonuçta ortaya iki vitesli bir küresel futbol ekonomisi çıkıyor: Seçkin oyuncular ve zengin federasyonlar ticari ganimeti paylaşırken, kaynak yetersizliği çeken ülkelerdeki genç yetenekler sahadan, antrenörden ve profesyonelleşme imkanlarından mahrum kalıyor. FIFA’nın, gelirleri Zürih’te toplayıp gelişim fonlarını şeffaflığı şüpheli üye federasyonlar aracılığıyla dağıtan yönetim modeli, verimsizlik ve kapalılık gerekçesiyle öteden beri eleştiriliyor. 2015 yolsuzluk skandalı, sadece şahsi ahlaksızlıkları değil, ticari hakları sportif gelişimin önünde tutan yapısal bir zihniyeti de ifşa etmişti.
Siyasetin yeşil sahadaki gölgesi
FIFA’nın İsrail’e yönelik tavrı, dünya futbolunun politize olmasında adeta bir paratoner işlevi görüyor. 2023-2026 dönemi boyunca otuzdan fazla hukuk uzmanı ile aralarında Türkiye ve on iki Orta Doğu federasyonunun da bulunduğu çok sayıda kuruluş, Gazze’deki faaliyetleri gerekçe göstererek İsrail’in FIFA ve UEFA müsabakalarından men edilmesini talep etti. İspanya, İsrail’in katılım hakkı kazanması durumunda kupayı boykot etmeyi açıkça tartışırken, Trump yönetimi ise herhangi bir men kararına direnmesi için FIFA’ya baskı uyguladı. Infantino’nun, İsrail ve Filistin federasyon başkanları arasında bir el sıkışma organize etme girişimi ve Trump ile bağlantılı bir Gazze yeniden imar kuruluna 75 milyon dolar bağışlama vaadi gibi hamleleri, tarafsızlıktan ziyade işgali meşrulaştırma çabası olarak yorumlanarak tepki topladı.
Ne İsrail ne de Filistin 2026 turnuvasına katılma hakkı elde edebildi; bu durum, acil bir askıya alma tartışmasını şimdilik rafa kaldırdı. Messi cephesinde ise Arjantinli kaptan jeopolitik tartışmalardan genel olarak uzak durmayı tercih etti; nitekim kendisinin 2019’daki İsrail ziyareti de siyasi değil, ticari gerekçelerle yapıldığı savunulsa da tartışmalara yol açmıştı. İsrail devletinin Arjantin takımına veya stratejik bir unsur olarak Messi’ye doğrudan destek verdiğine dair doğrulanmış bir kanıt bulunmuyor. Değişmeyen tek gerçek; FIFA’nın, 2022 sonrasında Rusya’ya uyguladığı yaptırım standardını İsrail’e uygulamaktaki isteksizliğinin, kurumu çifte standart suçlamalarına açık hale getirmesidir. Bu durum, kimin sahaya çıkacağına sportif dürüstlüğün değil, jeopolitik ittifakların karar verdiğini gösteriyor.
Geleceğe bakış
2026 Dünya Kupası son düzlüğe girerken, ticaret ile oyun dürüstlüğü arasındaki gerilim daha da tırmanacak. FIFA, 13 milyar dolarlık bütçe döngüleri, milyar dolarlık bahis ortaklıkları, fahiş bilet fiyatları ve sosyal medya yayın anlaşmalarıyla benzeri görülmemiş büyüklükte bir finansal mimari inşa etti. Ancak bu devasa yapıyı ayakta tutacak ve denetleyecek bir yönetim mimarisi kurmayı başaramadı.
Yıldız oyunculara yönelik esnek kurallar, denetimsiz bahsin gölge ekonomisi, bu şovu ekran başında veya tribünde finanse eden taraftarların bilgiye erişim hakkı ve rekor gelirlerin gerçek anlamda küresel kalkınmaya dönüp dönmediği gibi sorular, final düdüğünün çalınmasından çok sonra bile FIFA’nın inandırıcılığını sorgulatmaya devam edecek.
Şimdilik şov devam ediyor. Messi sahada kalmayı sürdürüyor. Bahis gişeleri açık. Para ise Zürih’e, Adidas ve Betano’nun yönetim kurullarına ve FIFA’nın kontrol edemediği ancak yarattığı büyük şovla beslediği gayriresmi kripto borsalarına akmaya devam ediyor.
Futbolun yönetim organının bu küresel oyunu geleceğe mi taşıdığı, yoksa onu en yüksek teklifi verene bir açık artırmada satıp satmadığı sorusu, turnuvanın kendisi gibi dünya kamuoyunun önünde duruyor. Ve bu, FIFA’nın henüz tatmin edici bir yanıt veremediği en büyük sorudur.
Görüş
NATO 2.9: Atlantik cephesinin çok kutuplu paradoksu

Bilgisayar mühendisleri bilecektir, bir yazılımın 1.0, 2.0,3.0 gibi anılması yeni bir sürümü çıktığını ifade eder. Öncekine kıyasla doyurucu boyutta değişimler ve geliştirmeler içermelidir ki .0 takısını hak etsin. Eğer değişimler kullanıcı tarafından yeterli bulunmazsa genelde şu yorum yapılır; “Buna keşke 2.9 deseydiniz!”
İşte NATO’nun Ankara zirvesinde kurmaya çalıştığı NATO 3.0 düzeni de bu şekilde hissettirdi. Artık 2.0’dan aşina olduğumuz ABD merkezli dünya yok ancak bu yeni denklemin altı 3.0 diyecek kadar da dolu değil. NATO 3.0, ABD Savaş Bakanlığı Politikalardan Sorumlu Başkan Yardımcısı Elbridge Colby tarafından ortaya atılan, Avrupa’nın daha fazla sorumluluk aldığı bir NATO güvenlik mimarisi ön gören bir tanımlamaydı. Bu düzenin temelleri de Ankara’daki zirvede atılacaktı. Bu net tanımlama, ittifakın sadece ufak “yamalarla” yoluna devam etmeye çalışmadığı, tamamen yenilenerek üzerindeki “ölü toprağını” atmaya hazırlandığı anlamına geliyordu. Ancak bu yeni düzenin bir paradoksu vardı; Evin oğlu kendi geçimini sağlıyorsa baba sözü neden dinleyecekti? Avrupa ülkeleri savunma harcamaları arttırınca neden ABD’nin istediğiyle düşman olup istemediğiyle barış yapacaktı? İttifakı 77 yıl ayakta tutan Amerikan hegemonyası olmazsa bunun yerini ne alacaktı?
Dağılmakta olan bir aile
Zirveyi ben ve Harici Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç, yerinde takip ettik. İlk gün başta Genel Sekreter Mark Rutte olmak üzere “sevimli” ve “sıcak” mesajlar dinledik. Herkes aile olmaktan, bütün olmaktan bahsediyordu. İyi dilek ve temennilerin dışında NATO, ilk kez nitelik yerine niceliğe odaklanmıştı. Onlarca askeri endüstri anlaşması, artık sadece sofistike teknolojiler değil, sayısal olarak fark yaratacak üretim hatları oluşturmayı hedefliyordu. Ucuz ve yenilenebilir savaş araçları ilgi odağıydı.
Verilen mesajlar ve panellerdeki ortam NATO’nun geleceği açısından pozitif bir görüntü çiziyor denebilirdi, tabii sonra Trump gelmeseydi…
ABD Başkanı ayağının tozuyla önce Grönland arzusunu yineledi sonraysa İspanya’ya sataştı. Onları “anlaşması imkansız, konuşmaya değer olmayan bir ülke” olarak nitelendirdi ve İspanya ile ticareti askıya alabileceğini söyledi. Trump saldırgan bir şeyler söyledikçe hemen yanında oturan Rutte, dağılmakta olan bir ailenin “yeterince neşe saçarsam belki herkesi bir arada tutabilirim” diye düşünen çocuğu gibi hasar kontrolü yapmaya çalışıyordu. Basın toplantısında Rutte’ye sordum;
“İran’a operasyonlar konusunda Trump haklı buluyorsunuz, eğer çatışma ortamı tekrar başlar ve başkan Trump Avrupalılara destek için çağrı yaparsa bunu onaylayacak mısınız?”
Rutte, epey uzun ama tatmin etmeyecek bir cevap verdi. Enteresan noktası, Avrupa’nın hareketsizliği konusunda Trump’a kısmen hak veriyor oluşuydu. Bu, Rutte’ye özgü bir davranış değildi. Alman Şansölyesi Frederik Merz de benzer bir yol almıştı. “Trump’ın bize silah üretimini arttırmayı sert bir şekilde söylemesi gerekiyormuş, Trump bu konuda haklıydı” ifadesini kullandı. Trump’ı özellikle İran konusunda eleştiren çıkışları beklenen sonucu vermemiş olacak ki Merz çalıştığı ispatlı huyuna gitme stratejisine başvurmuş.
Yine de bu huyuna gitme işi yeterli olmadı. Zirvenin sonunda paylaşılan metin bir gerçeği ortaya koyuyordu; NATO eskisi gibi düşman belirleyemiyordu. Rusya konusundaki cümleler geçen yıllara nazaran daha hafifken İran için boyutu belirsiz bir “nükleer silah sahibi olamaz” tanımı kullanılmış, Çin’in adı bile geçmemişti. Metinde ne ABD Rusya’ya karşı bir taahhütte bulunuyor, ne de AB İran veya Çin konusunda Trump’a bir söz veriyordu. Ukrayna’ya destek meselesi, 70 milyar dolarlık bir yıllık destek ile belirtilmiş ancak ABD’nin bunda bir rol oynayıp oynamayacağı ortada bırakılmıştı.
Dürüst olalım, yakın zamanda ne Trump’ın Ukrayna’ya destek paketlerini kongreye getirme ne de Avrupa’nın İran konusunda ciddi bir askeri destek sağlama planı var. İki taraf da birbirine “hadi aslanım, sen halledersin” demeyi tercih ediyor. Peki neden? Avrupa daha önceden düşman olarak gördüğü İran’a neden saldırmıyor? Daha önce tehdit kabul ettiği Çin’e karşı neden tavır almıyor? ABD, neden yıllarca STK’larla ve askeri destekle dahil olduğu Ukrayna meselesine karışmak istemiyor?
NATO’nun çok kutuplu paradoksu
NATO doğası gereği büyük jeopolitik gerilimlerde tek yürek olmak zorunda olan bir yapı. Bu Soğuk Savaş ve sonrası dönemde nispeten kolaydı. Güç merkezi bir taneydi. Alternatifler imkansızdı. İdeolojik hesaplaşmalar sınırları keskin bir biçimde belirliyordu. Bugün ise ABD’nin ortak hedefler ve ortak düşmanlar belirlemesi mümkün değil. Ülkeler, ideolojik bağlardan yoksun bir şekilde birbiriyle iletişim kuruyor. Küreselleşmenin de yardımıyla endüstrilerini desentralize hale getiriyor, vazgeçmesi güç ticaret hatları oluşturuyor.
Trump’ın eleştirilerine karşı Afganistan ve Irak’ta ne kadar istekli bir şekilde çarpıştıklarını anlatan Avrupa ülkeleri, petrol piyasalarını derinden sarsma korkusuyla Hürmüz civarında savaşı uzatacak operasyonlardan kaçınıyor. (Avrupa ordularının ABD’nin yapamadığı neyi başaracağı da tartışılır tabii) Bunun yanında Trump’ın Grönland inadı Avrupalıların soluğu Pekin’de almasına yol açmıştı. Bugün nasıl olacaktı da Avrupalılar Çin’i bir tehdit olarak nitelendirecekti?
Benzer bir fikir ayrılığı ABD için de geçerli. Ukrayna’da Rusya’nın askeri kabiliyetlerinin yeterince hasar aldığını düşünen Amerikan devleti, hem nükleer savaş ihtimalini düşürmek hem de Çin’e değerli bir enerji kaynağı sunmamak adına Rusya’nın huyuna gitmeyi umuyor. Böyle bir durumda ABD, neden birkaç paragrafla zirvede Rusya’yı hedef alsın ki?
Bunun yanında Avrupa içinde bile tam bir fikirsel ortaklık yok. Son dönemde Polonya ile Ukrayna arasında patlak veren gerilimden Orban sonrası Rusya konusunda radikal bir değişim getirmeyen Magyar’a kadar Avrupa içinde de aykırı görüşler varlığını sürdürüyor. Bunlara yükselişi süren Almanya’nın AfD’sini, İngiltere’nin Reform Partisi’ni ve Fransa’da seçime girip girmeyeceği belirsiz Le Pen’i eklediğimizde bugünkü Avrupa’yı bile mumla arayabilirler.
Sonuç olarak, dünyayla ABD’den bağımsız bir şekilde (ABD’nin isteği böyle olsa bile) hareket etmeye başlayacak bir Avrupa, doğal olarak kendi çıkarlarını önceleyecek. Kaçınılmaz çıkar çatışmaları, NATO içinde bağımsız ittifaklara yol açacak. 100 yıldır gömülü baltalar parça parça yerinden çıkmaya başlayacak. Yani NATO’nun hayatta kalabilmesi için sorumluluk alan bir Avrupa’ya ihtiyacı var, ancak bu sorumluluk NATO’nun sonunu getirebilecek çıkar çatışmalarına yol açabilir. İşte NATO 3.0’ın içinden çıkamadığı paradoks budur. NATO gibi bir ittifakta “eş başkanlık” yürümez.
Neden 2.9?
İşte böylesi bir paradoksta Avrupa ülkeleri kendi yollarını belirgin bir biçimde çizmiş değiller. Daha fazla üretim yaptıkları, daha fazla sorumluluk aldıkları bir NATO öngörüyorlar ama bunun yanında kendilerine bir yol çizemiyorlar. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von Der Leyen de Ankara’ya gelmişti. Önceden “Türkiye, Rusya, Çin nüfuzundan kaçınmalı” diyen Von Der Leyen, Türkiye’yle yapılan savunma anlaşmalarıyla ilgili sorulara kaçamak yanıtlar verdi. Çünkü o da Avrupa’nın stratejik yolunu henüz tanımlayamıyor. Ukrayna Savaşı’nın gölgesinde askeri talebe yetişemeyen Avrupa endüstrilerinin Türk şirketlerle iş yapmasını önleyemiyor. ABD’den fırça yedikçe Çin’le iletişime geçen ülkelere dur diyemiyor. Böylesi bir durumda hangi 3.0’dan söz edeceğiz? Yeni düzende Avrupa ABD’nin yanında mı olacak? Çin’e mi yakınlaşacak? Kendi başına mı duracak?
Ankara zirvesinde güçlü hissedilen tek bir kavram vardı; panik. Hızlıca bitmesi gereken İran savaşı uzadıkça Pasifik’e açılamayan ABD’nin paniği ve ABD’nin etkisinden çıkınca ortada kalmaktan korkan Avrupa’nın paniği…
Bu sırada Türkiye, bu kriz ortamında hem YPG meselesini çözdü hem de F-35 krizinde büyük ilerleme kaydetti. Yeni savunma sanayii anlaşmaları ve insiyatifler, bu kriz azalma eğilimi gösterdiğinde Türkiye’nin avantajlı bir konumda olmasını sağlayacak. Zira Avrupa, yolunu çizdiğinde tehdit algısı içine Türkiye’yi alıp almayacağını bilmiyoruz. Bugün alacağımız önlemler ve yapacağımız bağlayıcı anlaşmalar yarını daha net görmemizi sağlayacak. Bu sırada NATO, varlığını sürdürmek için ufak yamalar çıkarmaya devam edecek. 3.0 için henüz erken, daha yolda 2.9.1 ve 2.9.2 var.
Görüş
Batı, İran ile yeni bir savaşı göze alabilir mi?

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
ABD yönetimleri ne zaman İran’a yönelik “askeri seçenek”ten bahsetse, kamuoyunun dikkati genellikle muharebe gücüne, gelişmiş silah sistemlerine ve ittifak yapılarına yönelir. Oysa ekonomistler ve enerji analistleri, asıl yakıcı sorunun artık ABD’nin yeni bir savaş yürütüp yürütemeyeceği değil, küresel ekonominin böyle bir savaşı kaldırıp kaldıramayacağı olduğunu savunuyor.
Yıllardır süregelen yüksek enflasyon, tedarik zincirindeki aksamalar, Ukrayna’daki savaş ve gelişmiş ekonomilerde biriken kamu borçlarının ardından, İran ile girilecek geniş çaplı bir çatışmanın ekonomik iklimi, geçmişteki Körfez savaşlarından kökten bir farklılık gösteriyor.
Analistler, modern savaşların gücünün artık sadece konuşlandırılan uçak gemileri, savaş uçakları veya hassas güdümlü füzelerle değil; bir ülkenin uzun süreli askeri operasyonları finanse etme, kesintisiz enerji arzı sağlama ve içeride siyasi ve ekonomik istikrarı koruma kapasitesiyle ölçüldüğünü daha yüksek sesle dile getiriyor.
Hürmüz Boğazı: Dünyanın Stratejik Geçit Noktası
Hürmüz Boğazı, Körfez’den çıkan küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatının büyük kısmını taşıyarak dünyanın en kritik deniz koridorlarından biri olma özelliğini koruyor.
Enerji uzmanları, boğazdan yapılan sevkiyattaki kısa süreli bir aksamanın bile ham petrol fiyatlarını, deniz sigortası primlerini, navlun maliyetlerini ve nihayetinde dünya genelinde gıda fiyatlarını, enflasyonu ve elektrik piyasalarını doğrudan etkileyebileceği yönünde uyarıda bulunuyor.
Enerji piyasaları kısa vadeli kesintileri sönümleyecek mekanizmalara sahip olsa da analistler, kesintinin uzaması halinde enerji ithal eden ekonomilerin ağır bir baskı altında kalacağına ve küresel finans piyasalarındaki belirsizliğin tırmanacağına dikkat çekiyor.
Stratejik Petrol Rezervleri Yeterli mi?
ABD ve birçok sanayi ülkesi, büyük krizler sırasında yaşanacak kısa vadeli arz kesintilerini hafifletmek amacıyla stratejik petrol rezervleri bulunduruyor.
Ne var ki enerji uzmanları, son yıllarda kullanılan bu rezervleri yeniden doldurmanın hem zaman hem de ciddi finansal kaynak gerektirdiğini belirtiyor. Daha da önemlisi, acil durum stoklarının uzun süreli bir jeopolitik krizde ticari petrol arzının yerini almaktan ziyade, geçici şokları yumuşatmak için tasarlandığını vurguluyorlar.
Bu nedenle ekonomistler, acil durum stoklarını istikrarlı küresel enerji akışının uzun vadeli bir alternatifi olarak görmemek gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.
Savaşın Maliyeti
Çeşitli ABD araştırma kuruluşlarının yayımladığı öngörülere göre, askeri operasyonların süresine ve kapsamına bağlı olarak, geniş çaplı bir askeri çatışmanın maliyeti on milyarlarca dolardan yüz milyarlarca dolara ulaşabilir.
Finansal yük, doğrudan savunma harcamalarının çok ötesine uzanıyor. Bu yükün olası yansımaları şunlardır:
- Küresel enerji fiyatlarının yükselmesi.
- Nakliye ve deniz sigortası maliyetlerinin artması.
- Uluslararası ticaretin sekteye uğraması.
- Ticari yatırımların gerilemesi.
- Enflasyonist baskıların artması.
- Devletlerin borçlanma ve borç servis maliyetlerinin yükselmesi.
Ekonomistler, bu birleşik etkilerin, özellikle küresel ekonomik büyümedeki yavaşlamayla eşzamanlı gerçekleşmesi durumunda, Atlantik’in her iki yakasındaki tüketiciler tarafından doğrudan hissedileceğini savunuyor.
Amerika’nın İç Siyaset Hesabı
Washington’daki siyasi iklim, bugün denizaşırı ülkelerde girişilecek yeni bir askeri müdahaleye destek verme konusunda geçmişe kıyasla çok daha parçalı bir görünüm sergiliyor.
Kongre, başkanın savaş yetkilerinin anayasal sınırlarını tartışmaya devam ederken, artan sayıda milletvekili uzun süreli askeri operasyonlara onay verilmeden önce Kongre denetiminin güçlendirilmesini savunuyor.
Bu sırada Amerikan kamuoyunun geniş kesimleri, süregelen enflasyon, artan hanehalkı giderleri ve federal borç yüküne dair endişeler nedeniyle dış müdahalelerin ekonomik maliyetlerine karşı giderek daha hassas hale geliyor.
Siyasi analistler, Beyaz Saray’da hangi parti oturursa otursun, uzayan bir çatışmanın hızla iç siyasetin belirleyici gündem maddesine dönüşebileceğini öngörüyor.
NATO Karmaşık Bir Denklemle Karşı Karşıya
NATO bünyesindeki üye devletler, birbirinden oldukça farklı ekonomik ve siyasi gerçekliklerle mücadele ediyor.
Müttefiklerin çoğu son yıllarda savunma harcamalarını önemli ölçüde artırmış olsa da yavaşlayan ekonomik büyüme, yüksek enerji maliyetleri, enflasyonist baskılar, demografik sorunlar ve enerji dönüşümü için gereken büyük yatırımlarla baş etmeye çalışıyor.
Analistler, bu yapısal farklılıkların, yeni bir bölgesel krizin patlak vermesi durumunda ittifakın uzun vadeli bir askeri taahhüdü sürdürme kabiliyetini zorlaştırabileceğine inanyor.
Ukrayna ve Askeri Gücün Yeniden Değerlendirilmesi
Ukrayna’daki savaş, modern çatışmaların kaderini sadece cephedeki üstünlüğün değil; endüstriyel kapasitenin, üretim direncinin, lojistiğin ve tedarik zinciri güvenliğinin belirlediğini gösterdi.
Mühimmat üretimini sürdürebilmek, askeri teçhizatı yenileyebilmek ve savunma tedarik zincirlerini kesintisiz işletebilmek, teknolojik üstünlüğün kendisi kadar stratejik bir önem kazandı.
Savunma uzmanları, bu derslerin Batılı hükümetleri gelecekteki olası bir uzun süreli çatışmaya karşı hazırlık seviyelerini yeniden gözden geçirmeye sevk ettiğini belirtiyor.
Doğu: Stratejik Karmaşanın Ortasında Büyüyen İşbirliği
Diğer taraftan son yıllarda, Kuzey Kore ile yürütülen çeşitli düzeylerdeki ilişkilerin yanı sıra İran, Rusya ve Çin arasında genişleyen bir siyasi ve ekonomik işbirliğine tanıklık ediliyor.
Ancak analistler, bu ilişkilerin mutlaka resmi bir askeri ittifak olarak görülmemesi gerektiği konusunda uyarıyor. Bu durum daha ziyade, özellikle Batı yaptırımlarına karşı, belirli ekonomik, diplomatik ve güvenlik alanlarında kesişen stratejik çıkarları yansıtıyor.
Yaptırımlar ayrıca bu ülkelerin bir kısmını ulusal para birimleriyle ticareti yaygınlaştırmaya; enerji, altyapı, ileri teknoloji ve finansal sistemlerdeki işbirliğini derinleştirmeye teşvik etti.
Ekonomi ve Teknoloji: Yeni Stratejik Muharebe Alanı
Pek çok uzman, Doğu ile Batı arasındaki bugünkü rekabetin geleneksel askeri gücün çok ötesine geçtiğini savunuyor.
Yapay zeka, yarı iletken üretimi, kritik madenler, tedarik zinciri direnci, siber güvenlik ve teknolojik inovasyon, geleceğin küresel güç dengesini şekillendiren temel sütunlar olarak öne çıkıyor.
ABD ve müttefikleri teknolojik liderliklerini korumaya çalışırken, Çin ve ortakları yerli inovasyona büyük yatırımlar yapmaya ve Batı teknolojilerine olan bağımlılıklarını azaltmaya devam ediyor.
Bu Savaşın Bir Kazananı Olabilir mi?
Çoğu ekonomist, Körfez’de yaşanacak büyük bir askeri çatışmanın, dereceleri farklı olsa da tüm taraflara ağır maliyetler yükleyeceği konusunda hemfikir.
Yükselen petrol fiyatları bazı enerji ihracatçıları için kısa vadeli kazanımlar sağlasa da eşzamanlı olarak küresel büyümeyi baltalayacak, yatırımları azaltacak ve büyük ekonomiler üzerindeki enflasyonist baskıyı artıracaktır.
Finans piyasaları da artan jeopolitik belirsizliğin ortasında yatırımcıların güvenli liman arayışına girmesiyle yüksek dalgalanmalara sahne olabilir.
Sonuç
Mevcut ekonomik ve jeopolitik göstergeler, İran ile girilecek geniş çaplı bir askeri çatışmanın, etkileri cephenin çok ötesine uzanacak riskler barındırdığına işaret ediyor.
Bu nedenle temel stratejik soru, hangi tarafın daha üstün askeri kabiliyetlere sahip olduğu değil; hangisinin uzayan bir çatışmanın ekonomik, siyasi ve stratejik maliyetlerine dayanabileceğidir.
Uluslararası sistemin köklü bir dönüşümden geçtiği, teknoloji, enerji, sanayi kapasitesi ve ekonomik direnç üzerindeki rekabetin kızıştığı bir dönemde birçok analist, krizleri etkin bir şekilde yönetmenin ve gerilimi düşürmenin, dünyanın en hassas bölgelerinden birinde askeri gücün sınırlarını sınamaktan çok daha az maliyetli olacağını savunuyor.
Kaynaklar:
- ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) – Dünya Petrol Geçiş Noktaları.
- Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) – Petrol Piyasası Raporu.
- Kongre Araştırma Servisi (CRS) – Savaş Yetkileri Yasası.
- Brown Üniversitesi – Savaşın Maliyetleri Projesi.
- Uluslararası Para Fonu (IMF) – Küresel Ekonomik Görünüm.
- Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) – Askeri Harcamalar Veri Tabanı.
- Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) – Askeri Denge.
- NATO – NATO Ülkelerinin Savunma Harcamaları.
- Dünya Bankası – Küresel Ekonomik Beklentiler.
- OECD – Ekonomik Görünüm.
Diplomasi2 hafta önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Görüş2 hafta önceNATO 2.9: Atlantik cephesinin çok kutuplu paradoksu
Avrupa2 hafta önceİngiltere çelik üreticisi British Steel’i kamulaştırdı
Ortadoğu2 hafta önceİran Dışişleri: Hakan Fidan’ın karşılaştırması hayret verici ve yanlıştır
Rusya2 hafta önceRus bankalarından Türkiye’deki ödemelere blokaj
Amerika2 hafta önceLindsey Graham’a muhtaç olan sistem
Asya2 hafta önceDeepSeek, önümüzdeki yıl halka arz planlıyor
Asya2 hafta önceÇin küresel kaz ciğeri üretiminin yeni merkezi oldu









