Bizi Takip Edin

Diplomasi

İtalya hükümeti Ukrayna için ABD’den silah alımını neden reddetti?

Yayınlanma

İtalya, Ukrayna’nın ABD üretimi silah ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla oluşturulan PURL programına katılmama kararı aldı. Dışişleri Bakanı Antonio Tajani, devam eden barış görüşmeleri nedeniyle bu adımı erken bulduklarını belirtirken, koalisyon ortağı Matteo Salvini’nin itirazları hükümet içindeki görüş ayrılıklarını derinleştiriyor.

İtalya hükümeti, Ukrayna’nın ABD üretimi silah ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla oluşturulan Öncelikli İhtiyaç Listesi (PURL) programına katılmaktan vazgeçti.

İtalya Dışişleri Bakanı Antonio Tajani, Brüksel’de düzenlenen NATO dışişleri bakanları toplantısı sırasında yaptığı açıklamada, devam eden barış görüşmeleri ışığında bu girişime dahil olmayı erken bulduklarını ifade etti.

Tajani, gazetecilere verdiği demeçte, “Anlaşmaya varır ve çatışmalar durursa artık silaha ihtiyaç kalmayacak” dedi.

Avrupa ülkeleri ABD silahlarını finanse etme kararı almıştı

Temmuz ayında karara bağlanan PURL mekanizması, Avrupa ülkelerinin Kiev yönetimi için doğrudan ABD üretimi silahları satın almasını öngörüyor.

ABD Başkanı Donald Trump, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile yaptığı görüşmede mekanizmanın detaylarını paylaşmıştı.

Trump, çatışmanın Avrupa topraklarında yaşandığı gerekçesiyle Brüksel’in daha fazla sorumluluk alması gerektiğini savunarak, “NATO’ya silah sağlıyoruz, onlar da bu silahların tamamını ödüyor. Böylece gönderdiğimiz silahlar önce NATO’ya gidiyor, ardından NATO bu silahları Ukrayna’ya iletiyor ve parasını NATO ödüyor” diye konuşmuştu.

Mekanizma kapsamında Ukrayna, her ay ihtiyaç duyduğu ABD menşeli silahların listesini hazırlıyor ve katılımcı Avrupa ülkeleri bu talepleri finanse ediyor.

Programa şu ana kadar Hollanda, Danimarka, Norveç, İsveç, Almanya, Kanada, Estonya, Letonya, Litvanya, İzlanda, Finlandiya, Belçika, Lüksemburg, Slovenya, Portekiz ve İspanya dahil oldu. Aralık ayı başında ise NATO üyesi olmayan Yeni Zelanda ve Avustralya da katkı sunacaklarını açıkladı.

Roma yönetimi ekim ayındaki niyetinden geri adım attı

İtalyan hükümeti, geçtiğimiz ekim ayında programa katılma yönünde sinyaller vermişti.

Bloomberg’in aktardığı bilgilere göre İtalya Savunma Bakanı Guido Crosetto, Brüksel’deki bir NATO toplantısında mevkidaşlarıyla yaptığı özel görüşmelerde bu niyeti dile getirdi.

Fakat kasım ayı ortasına gelindiğinde İtalya; Fransa ve İngiltere gibi diğer büyük destekçilerle birlikte programın dışında kalmayı tercih etti.

Koalisyon ortağı Salvini silah sevkiyatına itiraz ediyor

Başbakan Giorgia Meloni liderliğindeki koalisyon hükümetinde Ukrayna yardımları konusunda görüş ayrılıkları yaşanıyor.

Başbakan Yardımcısı ve Ulaştırma Bakanı Matteo Salvini, silah sevkiyatının çatışmayı sonlandırmayacağını, aksine Ukrayna’daki yolsuzluğu artıracağını savundu.

Salvini, “İtalyan işçilerinin ve emeklilerinin parasının daha fazla yolsuzluğu beslemesini istemem” dedi. Dışişleri Bakanı Tajani ve Savunma Bakanı Crosetto ise bu yaklaşıma karşı çıkarak, mevcut koşullarda askeri ve sivil desteği artırmamanın “absürt” olacağını belirtti.

Salvini, koalisyon döneminde ilk kez görüş ayrılığını kamuoyuna açık bir dille taşıdı.

Liga partisinden kaynaklar, La Stampa gazetesine verdikleri demeçte, “Hükümet çoğunluğuna hep sadık kaldık, saldırıya uğrayan halkla dayanışma göstermekten vazgeçmedik” ifadelerini kullandı.

Fakat Ukrayna’da iki bakan ve Cumhurbaşkanlığı İdaresi Başkanı’nın istifasına yol açan yolsuzluk skandalı, partinin tutumunu sertleştirmesine neden oldu.

Bölgesel seçim kayıpları yardım takvimini etkiledi

Meloni liderliğindeki sağ ittifak, 24 Kasım’da yapılan bölgesel seçimlerde beklediği sonuçları alamadı.

Kuzeydeki Veneto bölgesinde Liga adayı Alberto Stefani sayesinde pozisyon korunsa da güneydeki Kampanya ve Puglia bölgelerinde sol partiler kazandı.

Bu siyasi atmosferde, Savunma Bakanlığının yeni yardım paketi yürürlüğe girmiş olsa da devamı belirsizliğini koruyor.

Reuters’ın 2 Aralık tarihli haberine göre, koalisyon içindeki anlaşmazlıklar nedeniyle hükümet 2025 yılı sevkiyatlarını kapsayan kararnameyi erteledi.

3 Aralık’ta gündeme alınması planlanan metin, “takvim çok yoğundu” gerekçesiyle görüşülmedi.

Kiel Dünya Ekonomisi Enstitüsü verilerine göre Roma yönetimi, Ekim 2025’e kadar Kiev’e yaklaşık 1,7 milyar avro askeri ve 575 milyon avro insani yardım sağladı.

NATO aylık 1 milyar dolarlık fon hedefliyor

PURL programına ilk katkıyı ağustos ayında 578 milyon avroluk silah alımıyla Hollanda yaptı. Ardından Danimarka, Norveç ve İsveç ortak bir paket hazırlarken, Almanya ve Kanada yaklaşık 500’er milyon avro ayırdı.

Eylül ayı itibarıyla program aracılığıyla yaklaşık 2 milyar dolar toplandı. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, ittifak üyelerinin üçte ikisinin programa katıldığını belirterek, “Plan dahilinde ilerliyoruz, aralıkta biraz daha çalışacağız” dedi. Rutte, ağustos ayından bu yana aylık ortalama 1 milyar avro hedeflediklerini hatırlattı.

Ukrayna’nın NATO Daimi Temsilcisi Yelena Getmançuk ise yıl sonuna kadar 1,2 milyar dolarlık ek Avrupa finansmanına ihtiyaç duyduklarını açıkladı.

Hollanda Savunma Bakanlığı 1 Kasım’da 250 milyon avro ek katkı sunacağını duyururken, Norveç 500 milyon dolar, Kanada ise 200 milyon dolar taahhüt etti.

Bununla beraber Ukrayna Dışişleri Bakanı Andriy Sibiga, toplamda 1 milyar dolarlık yeni silah paketinin yolda olduğunu bildirdi.

Macaristan ve Yunanistan programa mesafeli duruyor

Programa kesin olarak katılmayan ülkelerin başında Macaristan geliyor. Macaristan Dışişleri Bakanı Péter Szijjártó, “Kiev’deki savaş mafyası Macar halkının parasından bir kuruş görmeyecek” diyerek sert bir tutum sergiledi.

Ekathimerini gazetesine göre Washington yönetimi Yunanistan’a katılım için baskı yapıyor ancak Atina bütçe dengesini korumak amacıyla direniyor.

Fransa kamu borcu endişesiyle, İngiltere ise mevcut yardımların analizi sürdüğü gerekçesiyle henüz programa dahil olmadı.

Aktif katılımcı ülkeler arasında ise yük paylaşımı tartışmaları başladı. Litvanya Dışişleri Bakanı Kęstutis Budrys, maliyetin sadece Kuzey Avrupa, Baltık ülkeleri ve Almanya’nın sırtına yüklenemeyeceğini belirterek, “Maliyeti paylaşmalıyız” çağrısında bulundu.

Rutte, 2026 yılında da aylık en az 1 milyar dolar harcanması gerekeceğini ve toplam tutarın 15 milyar doları aşabileceğini öngörmüştü.

Diplomasi

Almanya ile Avusturya arasında BMGK kavgası

Yayınlanma

Almanya ile Avusturya arasında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) kimin üye olacağı konusunda sert bir tartışma yaşanıyor.

POLITICO’da yer alan habere göre BMGK üyeliği için girişilen rekabette Avusturyalı yetkililer, “alaycı bir diplomasi ve basit bir mesaja” başvuruyor.

Üst düzey bir Avusturyalı diplomatın ifadesiyle, Viyana “tam da Alman olmadığımız için” kendilerine oy verilmesini istiyor.

Habere göre bu alaycı esprinin ardında, normalde yakın müttefikler olarak görülen iki ülke arasında gerçek bir rekabet ve şiddetli bir çekişme yatıyor.

Almanya, Avusturya ve Portekiz olmak üzere üç AB ülkesi, bugün (3 Haziran) yapılacak Genel Kurul oylamasında BM’nin en güçlü organındaki iki geçici üye koltuğu için yarışıyor.

Portekiz, Portekizce ve İspanyolca konuşulan ülkelerle olan güçlü bağları sayesinde, 2027’de başlayacak iki yıllık dönem için genel olarak kesin aday olarak görülüyor.

Bu durumda, yakın tarihi ve kültürel bağlarla birbirine bağlı, ancak zaman zaman gerginlikler de yaşayan Almanya ve Avusturya, son koltuk için rekabet ediyor.

Almanya bu yarışta devasa bir güç olsa da, bu durum Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul’un Berlin’in adaylığını agresif bir şekilde savunmasını engellemedi.

Bu durum, Şansölye Friedrich Merz’in, Almanya’nın ihracat odaklı ekonomisini desteklemek ve küresel sahnedeki etkisini güçlendirmek için her türlü uluslararası etki kaynağını güvence altına alma kararlılığını yansıtıyor.

Wadephul, geçen hafta sonu Almanya’ya oy vermeleri için ülkelere lobi yapmak üzere New York’a uçtu.

Wadephul, varışının hemen ardından, “Küresel krizler söz konusu olduğunda Almanya, etkisini ortaya koymak istiyor. Bu, dünyanın üçüncü büyük ekonomisi için gayet uygun bir tutum,” dedi.

Buna karşılık Avusturyalı diplomatlar, nispeten küçük olmalarını bir erdem olarak sunuyorlar.

Bir Avusturyalı diplomat, “Bağlantısız ve askeri açıdan tarafsız küçük bir ülke olarak çok özel bir rol oynayabiliriz: Çünkü mesele siyasi ağır topların hakları değil, tüm devletler arasındaki hak dengesi,” dedi.

Öte yandan Alman ve Avusturyalı liderler, birbirlerini alt etmek için ne kadar çaba harcadıkları konusunda alışılmadık derecede açık sözlü davrandılar.

Merz salı günü Berlin’de, Almanya’nın adaylığını destekleyeceğini belirten Macaristan Başbakanı Péter Magyar’ın yanında yaptığı açıklamada, “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan geçici üye koltuğu için onay alabilmek amacıyla elimizden gelen her şeyi yaptık: federal dışişleri bakanı ve şahsım dahil olmak üzere kabinedeki birçok meslektaşımız da bu çabaya katıldı,” dedi.

Avusturyalı bir diplomata göre, Avusturya başbakanı ve dışişleri bakanı da yarışmayı kazanmak için “elinden geleni yaptı.”

Avusturya’nın BM Büyükelçisi Gregor Kössler, Avusturya haber kuruluşu Die Presse’ye verdiği röportajda, “perde arkasında sert müzakereler yapıldığını” söyledi:

“İnsanlar oyları kendi lehlerine çevirmeye ve destekçileri kendi saflarına çekmeye çalışıyor. Özellikle geride kaldığınızda, mevcut anlaşmaları bozmak için biraz daha fazla baskı yapmaya çalışabilirsiniz.”

Avusturyalı diplomatlar, tarafsızlıkları ve NATO üyeliği olmamalarının Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkeleriyle ilişkilerinde kendilerine avantaj sağladığını söylüyor.

Avusturya tarafının bir başka açık avantajı da, Almanya’dan birkaç yıl önce 2027-2028 koltuğu için yarışa girmiş olması  ve kısmen bu nedenle, oylamada Almanya’yı yenme şanslarının gerçekçi olduğuna inanıyorlar.

Böyle bir sonuç Merz için bir “aşağılanma” olur. Berlin, on yıllardır her sekiz yılda bir Güvenlik Konseyi üyeliğini kazanmayı başardı.

Avusturya’ya karşı alınacak bir yenilgi, sadece acı verici bir diplomatik gerileme anlamına gelmekle kalmayacak, aynı zamanda Avrupa içinde Almanya’nın liderlik rolünü yeniden tesis etme vaadiyle seçimlere katılan Merz’e yönelik iç eleştirilerin daha da artmasına yol açacak.

Bu durum, Wadephul’un New York’ta neden yoğun bir kampanya yürüttüğünü açıklamaya yardımcı oluyor.

Wadephul’un çabalarına aşina olan temsilcilere göre, bakan cuma gününden bu yana BM’de yaklaşık 80 bakan veya büyükelçi ile yüz yüze görüştü. Hangi teşvikleri sunduğu ise belirsiz.

Bu tür durumlarda diplomatlar genellikle oy takası yaparlar; şimdiki desteği karşılığında gelecekte destek vaat ederler.

Geniş bir uluslararası etki alanına sahip önde gelen bir BM bağışçısı olan Almanya’nın, Avusturya’dan daha fazla etki gücü olabilir.

Wadephul ayrıca yumuşak güç yoluyla ikna etmeye çalıştı. Pazartesi gecesi, Alman dışişleri bakanı BM Meydanı’nda bir caz grubu, Alman sosisleri ve bir dondurma standının yer aldığı büyük bir resepsiyon düzenledi.

191 BM üye ülkesi arasında yapılacak oylama, iki ülke Güvenlik Konseyi üyeliği için gerekli olan üçte iki çoğunluğu elde edene kadar turlar halinde gerçekleştirilecek.

Oylama gizli şekilde yapılacak; bu durum, hem Berlin hem de Viyana’dan gelen diplomatların, kimsenin itibarını zedelemeden son dakikaya kadar ülkeleri ikna etme şansı gördükleri için rekabeti kızıştırıyor gibi görünüyor.

Oylamada belirleyici olabilecek faktörlerden biri, İran’daki savaşın başlangıcında Merz’in uluslararası hukuka yönelik aşağılayıcı sözleri.

Bir diğeri ise, birçok üye ülkenin, Almanya’nın, İsrail’in Gazze ve Lübnan’daki askeri operasyonları sırasında sivil kayıpları kınamakta isteksiz olduğunu düşünmesi.

Fakat Avusturya da geleneksel olarak İsrail’in Avrupa’daki en güçlü destekçilerinden biri.

Fakat Wadephul, son günlerde Lübnan’daki İsrail operasyonunu daha sert bir dille eleştirdi ve pazar günü yaptığı bir açıklamada, İsrail ordusunun ülkenin güneyine ilerlemesinden duyduğu “ciddi endişeyi” dile getirerek, İsrail liderlerine “sivilleri ve sivil altyapıyı korumaları” çağrısında bulundu.

Salı günü ise Almanya’nın “uluslararası hukukun savunucusu” olacağını söyledi.

Fakat nihayetinde çarşamba günkü yarışın sonucu, yarış öncesinde süren kıyasıya diplomasi mücadelesinde hangi tarafın daha iyi performans göstereceğine bağlı olarak belirlenebilir.

Salı günü New York’ta Wadephul, Avusturya’nın öfkesini kesin olarak uyandıracak bir argüman ortaya attı: “BMGk’da iki küçük AB ülkesinin (Portekiz ve Avusturya) yer almasını istemiyorsanız, bunun yerine bizi seçin.”

BM genel merkezinin önünde gazetecilere yaptığı açıklamada, “Birçok ülke için, Güvenlik Konseyi’nde daha küçük bir Avrupa ülkesinin ve Almanya’nın yer alması gibi karma bir yaklaşım doğru çözüm olabilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD, Somaliland’in bağımsızlığını tanımayacak

Yayınlanma

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Kongre’ye sunulan raporda, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğu vurgulandı. Kongre kaynakları, Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.

Washington yönetimi, Somali’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne destek verdiğini ilan etti. Bu hamle, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland ile geçen yıl bu bölgeyi resmi olarak tanıyan ilk devlet olan İsrail’e yönelik büyük bir darbe olarak değerlendiriliyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ve “Somaliland ile Geliştirilmiş ABD İlişkileri İçin Potansiyel Alanlar” başlığını taşıyan rapor, 1 Haziran’da Kongre’ye sunuldu ve 2 Haziran’da basına sızdı.

Bakanlık raporda, Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğunu vurguladı.

Raporda ilişkilerin çerçevesine dair şu ifadelere yer verildi:

“Bu yasal çerçeve dahilinde ABD, Somaliland ile olumlu ve yapıcı ilişkilerini sürdürmekte ve Somaliland makamlarıyla işbirliği için ek fırsatları araştırmaya devam etmektedir. Ancak bölgedeki güvenlik kaygıları ve Somaliland’in statüsüne ilişkin anlaşmazlıklar ile yerel yönetimin ulusal makamlarla işbirliği yapmayı reddetmesi; yatırım, bankacılık ve ticaret alanlarında ciddi zorluklar teşkil etmektedir.”

Trump yönetimi tanımaya sıcak bakmıyor

ABD Kongresi’nden bir kaynak, salı günü Middle East Eye (MEE) haber sitesine yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.

Söz konusu kaynak, “Eski Trump dönemi yetkilileri Tibor Nagy ve Peter Pham’ın da aralarında bulunduğu bazı lobiciler, Somaliland tarafında ABD’nin kendilerini tanıyacağına dair umutları artırmış olsa da Başkan Trump’ın bu yönde bir adım atacağına dair hiçbir zaman somut bir işaret yoktu” dedi.

Konuyla ilgili değerlendirmede bulunan ve ismini açıklamak istemeyen bir Somali politika danışmanı ise, Kongre’ye sunulan bu yeni raporun Washington tarafından tanınma beklentilerine ağır bir darbe indirdiğini söyledi.

Danışman, bu gelişmeyi “Somaliland’in ABD tarafından tanınmasına yönelik süregelen tüm umutları tamamen boşa çıkarabilecek, son derece kritik ve bağlayıcı bir ilan” olarak nitelendirdi.

İsrail ile Somaliland arasındaki güvenlik ortaklığı

Somaliland, 1991 yılında tek taraflı bağımsızlık ilan etmesinden bu yana, hiçbir Birleşmiş Milletler (BM) üyesi devlet tarafından tanınmasına ve Somali hükümetinin sürekli muhalefetine rağmen, kendi yönetim kurumları ve güvenlik yapılarıyla de facto (fiili) bir devlet olarak faaliyet ediyordu.

Ancak geçen yılın sonlarında İsrail, Somaliland’i bağımsız bir devlet olarak resmi olarak tanıyan ilk ülke oldu. Somali hükümetinin yanı sıra Türkiye dahil bölgedeki birçok ülke İsrail’in bu hamlesini kınadı.

Nisan ayında Somali, İsrail’in Somaliland’e bir büyükelçi atamasını da kınayarak karşılık verdi. Aynı ay içinde Mogadişu yönetimi, İsrail bandıralı veya İsrail bağlantılı gemilerin Babülmendep Boğazı’ndan geçişini yasakladığını duyurdu.

Yemen’deki Ensarullah hareketi liderliğindeki silahlı kuvvetler de Somali’deki her türlü İsrail varlığını hedef alma sözü verdi.

İsrail’in Kanal 12 televizyonu, haftalar önce yayımladığı bir haberde, Somaliland’in Yemen’den gelen bu tehditlere karşı Tel Aviv ile bir güvenlik ortaklığı arayışında olduğunu aktardı. Bu çerçevede, İsrailli yetkililerin son aylarda Somaliland’e ziyaretler gerçekleştirdiği bildiriliyor.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB, Trump’ın yeni tarife tehditlerine tepki gösterdi

Yayınlanma

Avrupa Komisyonu, Trump yönetiminin, Brüksel’in zorla çalıştırma yoluyla üretilen malların ithalatını yasaklamadığını tespit etmesinin ardından, AB’ye yüzde 10’luk yeni bir gümrük vergisi uygulama planlarını eleştirdi.

Komisyonun Baş Sözcüsü Yardımcısı Olof Gill yaptığı açıklamada, “Komisyon, soruşturmanın ön bulgularını dikkatle inceleyecek ve ABD yönetimi ile diyaloğunu sürdürecektir. Bununla birlikte, AB bu gerekçelerle uygulanan gümrük vergilerini haksız bulmaktadır,” dedi.

ABD Ticaret Temsilciliği Ofisi, salı günü geç saatlerde yayınlanan bir raporda, Avrupa Birliği, Kanada ve Meksika dahil olmak üzere başlıca ticaret ortaklarına yüzde 10’luk gümrük vergisini yeniden uygulamak istediğini belirtti.

Ofis, bu ülkelerin zorla çalıştırma yoluyla üretilen malları yasaklayan yasaları uygulamadıklarını tespit etmişti.

Bu, ABD Başkanı Donald Trump’ın şubat ayında ABD Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilen küresel gümrük vergilerini yeniden yürürlüğe koymak amacıyla, yönetimin bu bahar 1974 Ticaret Yasası’nın 301. maddesi kapsamında başlattığı iki geniş kapsamlı ticaret soruşturmasından biri.

Şu anda yürürlükte olan yüzde 10’luk geçici gümrük vergisi temmuz ayında uygulanacak ve ardından 301. maddeye dayalı gümrük vergisi devreye girecek.

Avrupa Parlamentosu Ticaret Komitesi Başkanı Bernd Lange, Yüksek Mahkemedeki yenilginin ardından Washington’un “gümrük vergisi politikasını sürdürmek için yeni yasal dayanaklar arayışında olduğunu” savundu.

Lange, X’te yayınladığı bir yazıda şunları söyledi:

“AB’yi zorla çalıştırmaya karşı yeterince önlem almamakla suçlamak saçma. AB, zorla çalıştırılarak üretilen ürünlere karşı dünyanın en katı kurallarını benimsemiştir. Bu, daha önce karara bağlanmış olan gümrük vergileri için gerçekleri yasal bir gerekçeye uydurmaya çalışmak gibi görünüyor.”

Gill, AB’nin 2024 yılında zorla çalıştırma ile üretilen ürünleri yasaklayan bir yönetmelik kabul ettiğini ve “tedarik zincirlerinde zorla çalıştırmanın ortadan kaldırılması” şeklindeki bu ortak hedefin, Turnberry anlaşmasını detaylandıran geçen ağustos tarihli AB-ABD ortak bildirisinde de yer aldığını vurguladı.

Fakat AB’nin zorla çalıştırma yönetmeliği, ancak Aralık 2027’den itibaren geçerli olacak. ABD Ticaret Temsilciliği, bloktan gelen mallara yüzde 10 gümrük vergisi uygulamak için bu gerekçeyi öne sürüyor.

Raporda, “Avrupa Birliği zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklamış olsa da, bu yasak 14 Aralık 2027’ye kadar yürürlüğe girmeyecek. Yukarıdakiler ışığında, USTR, Avrupa Birliği’nin zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklayan düzenlemesini etkili bir şekilde uygulamadığını tespit etmiştir,” deniyor.

Geçen temmuz ayında İskoçya’da varılan anlaşma uyarınca, AB, ABD’den gelen sanayi ürünlerine yönelik ithalatı kaldırmayı kabul ederken, çoğu Avrupa ürününe yüzde 15’lik bir gümrük vergisi tavanı uygulanacaktı.

Avrupa Parlamentosu, 16 Haziran’da Turnberry anlaşmasını yürürlüğe koyacak yasa tasarısı üzerinde nihai oylamayı gerçekleştirecek ve Trump’ın son gümrük vergisi hamlesi, Avrupa Parlamentosu üyelerinin anlaşmaya karşı muhalefetini sertleştirebilir.

Washington’dan gelen son açıklama, AB Ticaret Bakanı Maroš Šefčovič’in Paris’teki OECD bakanlar toplantısı sırasında ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer ile görüşmesinden birkaç saat önce geldi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English