Dünya Basını
Chicago Oğlanları Şili’yi nasıl batırdı?

Çevirmenin notu: “Neoliberal terör”, belki bu lafı kullanmak daha doğru olur, son zamanlarda kitlelerin karşı karşıya olduğu derin yoksulluk ve sefaletin ana kaynaklarından biri. Asalak sınıf, 1970’lerden itibaren emekçilerin 1917’den itibaren elde ettiği kazanımların tamamına savaş açtı ve son 50 yılda bu kazanımlardan geriye hiçbir şey kalmadı. En çarpıcı ve trajik emsal belki de Latin Amerika ülkelerinde yaşanan kıyım ve 1990’ların Rusya’sında Harvard Oğlanlarının yaptıklarıydı. Tim Brinkhof, Jacobin’de o dönemin insanı olan ama Chicago Okulu mezunu neoliberal iktisatçı ekibinde yer almayan Şilili iktisatçı Sebastián Edwards’ın yeni kitabını ele alıyor.
Chicago Oğlanları Şili’yi nasıl batırdı?
Tim Brinkhof
Jacobin
13 Mayıs 2023
Muhafazakârlar Şili’yi “Chicago Oğlanları” olarak bilinen neoliberal iktisatçıların pervasız sosyalist tecrübeleri alaşağı ettiği bir başarı hikayesi olarak gösteriyor. Bu da Augusto Pinochet’nin korkunç suçlarını ve politikalarının normalleştirdiği güvencesizliği aklıyor.
1990’ların sonu ve 2000’lerin başında Şilili iktisatçılar Sergio de Castro ve Ernesto Fontaine dünyayı dolaşarak neoliberal ekonomi politikalarının Güney Amerika siyasetindeki en büyük başarı hikayelerinden birinin yazılmasına nasıl öne ayak olduğunu anlatmışlardı. Bu hikâye şöyle devam ediyor.
Soğuk Savaş’ın başlamasından sonra ABD hükümeti, Chicago Üniversitesi ile Santiago’daki Pontificia Universidad Católica de Chile arasında bir ortaklık kurulmasını sağladı. Washington, Fontaine ve De Castro gibi öğrencileri Chicago’nun Milton Friedman ve Arnold Harberger gibi tanınmış öğretim üyelerinin piyasa yanlısı dünya görüşlerine maruz bırakarak Şili’yi komünizmden kapitalizme çekmeyi umuyordu.
Bu ortaklık her iki taraf için de elverişli bir zamanda gerçekleşti. Hyde Park’ı ziyaret eden Şilililer, “Chicago Oğlanları” olarak bilinen ilk nesil Católica’nın müfredatını Amerikan modeline uyarlarken, Şili’nin ekonomisi çöküşteydi.
Sosyalist Devlet Başkanı Salvador Allende’nin fiyat kontrolleri, kamulaştırmalar ve para basımından oluşan kokteyli, ücretlerde yüzde 35’lik bir düşüşe ve yüzde 700’lük bir enflasyon oranına dönüştü; bu rakamlar General Augusto Pinochet’yi beklenmedik ama başarılı bir darbe yapmaya sevk etti.
Yeni kurulan askeri cunta tarafından devşirilen Chicago Oğlanları, Allende’nin yarattığı tahribatı onarmakla görevlendirildi. Yurt dışında öğrendiklerini uygulayarak fiyatları ve faiz oranlarını serbest bıraktılar, devlete ait işletmeleri tekrardan özelleştirdiler, bankacılık sistemini serbestleştirdiler ve ithalatta gümrük vergilerini düşürdüler.
Sonuçların kendilerini haklı çıkardığını söylüyorlar. Aksiliklere rağmen Şili bu deneyden tüm Güney Amerika’nın en zengin ülkesi olarak çıktı. Gerçek bir “Latin kaplanı” olan Şili, kişi başına düşen en yüksek GSYİH’ye ve en düşük yoksulluk oranına sahipti; sağlık, eğitim ve ortalama yaşam süresi açısından en iyi göstergelerden bahsetmeye gerek bile yok.
Şili’nin ekonomik büyümesinin bir “ilk günaha”, sadece on yedi yılda tahminen 2 bin 279 kişiyi idam eden, muhalefet liderlerinin idam eden ve cesetlerini Pasifik Okyanusu’na atan bir diktatörlüğün desteğine dayandığı suçlamaları, Chicago Oğlanlarının kapsamlı, köklü reformlarının hür bir toplumda uygulanamayacağını kabul etmiyor. Esbabı mucibesi ne olursa olsun neoliberal sistem o kadar etkili oldu ki Pinochet’nin yerine geçen demokratik yollarla seçilmiş devlet adamları bu sistemi muhafaza etmekle kalmayıp genişlettiler.
Eski Dışişleri Bakanı ve UChicago Booth School of Business’ın dekanı George Shultz, 2020’de verdiği bir söyleşide “Bizim Chicago’lu çocuklar, 1980’lerde Latin Amerika’da gerçekten iyi olan tek ekonomiyi yarattılar; sansasyoneldi,” diyordu.
On yıllardır süren bu başarı öyküsü, 2019’da Santiago metrosuna yapılan 30 peso (0,40 Amerikan doları) zammın yol açtığı şiddetli gösterilerin şirket istismarına, kâr amaçlı eğitime ve düşük emekli maaşlarına —protestocuların sloganlar ve duvar yazılarıyla neoliberalizme ve Chicago Oğlanlarını dayandırdıkları sorunlar— son verilmesi çağrısında bulunmasıyla beklenmedik bir hal aldı.
Gösteriler, geleneksel ölçütlere göre bu kadar uzun bir süre boyunca olağanüstü bir ekonomik büyüme yaşamış bir ülkede nasıl iç huzursuzluk çıkabileceğini merak eden pek çok politikacı ve iş sahibi için sürpriz oldu. Küba ve Venezuela tarafından gönderilen kışkırtıcıların olduğu söylentileri yayıldı.
2019’daki gösteriler sırasında Santiago’yu ziyaret eden Şilili iktisatçı Sebastián Edwards, cevapları başka yerlerde aradı. The Chile Project: The Story of the Chicago Boys and the Downfall of Neoliberalism adlı kitabında Şili’nin varlıklı kesiminin, refahlarının sadece günah üzerine değil, aynı zamanda “sosyal bir barut fıçısı” üzerine kurulu olduğu yönündeki ihtarları uzun süre görmezden geldiğini savunuyor.
Edwards, UChicago’nun Católica’ya sunduğu ortaklığı reddeden Universidad de Chile’de eğitim görmüştü. Allende’nin Partido Socialista de Chile’sine bağlı bir öğrenci aktivisti olan Edwards, Pinochet’nin iktidara gelmesinin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etti. UChicago’da Harberger ile arkadaş olmasına rağmen hiçbir zaman Chicago Oğlanlarının bir üyesi olarak görülmedi.
Şili Projesi, Chicago Oğlanlarını Hyde Park’taki eğitim görmelerinden Şili hükümetinde makam sahibi olmalarına kadar takip ediyor. Harberger, Friedman, Gary Becker ve Theodore Schultz’dan aldıkları eğitim, onlara serbest, büyük ölçüde regüle edilmemiş ekonomilere adanmışlık kazandırdı. Onlara eşitsizliği azaltmak yerine, sosyal programlarla aşırı yoksulluğu hafifletmek öğretilmişti. Banco Hipotecario de Chile Group adlı holdingin başkanı Chicago’lu Rolf Lüders’e göre bu durum yalnızca “imrenti meselesiydi”.
Chicago Oğlanları, en kıdemli üyeleri De Castro’nun Pinochet’nin 1973’te yaptığı darbenin ardından Ekonomi Bakanı Rodolfo González’e danışman olarak atanmasıyla siyasi arenaya girdi. De Castro, kendisi ve meslektaşları tarafından yazılan bir kalkınma planı sundu. Büyüklüğü nedeniyle El Ladrillo ya da “Tuğla” olarak nitelendirilen planın dili ticaretin serbestleştirilmesi ve merkezi olmayan planlamaydı.
Geriye dönüp baktığında Edwards, diktatörlük döneminde gerçekleştiği iddia edilen eşi benzeri görülmemiş ekonomik kalkınmadan, büyüyen bir GSYİH’nin yararlarının işsizlik ve enflasyonla hafifletildiği ve yoksulluktaki azalmanın eşitlikteki artışla dengelendiği dönemden etkilenmiyor. The Chile Project’in büyük bir kısmı, bu dönemde sıklıkla göz ardı edilen kusurların ve yapılan fedakarlıkların kabul edilmesine ayrılıyor.
Misalen 1975’te yıllık yüzde 350’ye varan inatçı enflasyon Pinochet’yi Milton Friedman’ın işsizliği (geçici olarak) artırma pahasına fiyatları yeniden istikrara kavuşturacak bir “şok tedavisi” uygulama tavsiyesini kabul etmeye zorladı. Milton’ın başta birkaç ay süreceğini düşündüğü artış, 80’lerin ortalarına kadar devam etti.
Aynı dönemde Şili hükümeti, Allende’nin düşük tuttuğu faiz oranlarının yükselmesine izin vererek bankaları uluslararası borçlanmaya teşvik etti. Chicago Oğlanları, ortaya çıkan açıkların ekonomiyi canlandıracağını düşünürken kısa süre önce yeniden özelleştirilen pek çok finans kuruluşu vergi mükelleflerinin sırtından indirilmek durumunda kaldı.
Chicago Oğlanlarının neoliberal dünya görüşünün Şili’yi kurtarmak bir yana, mali krizi önlemek için değiştirilmesi gerekiyordu. De Castro gibi eski nesil “dogmatikler” sabit döviz kuru üzerinde ısrar ederken José Piñera ve Juan Andrés Fontaine gibi genç nesil pragmatistler veya “esnekler”, UChicago eğitimleriyle çelişse de nihayetinde Şili ekonomisinin rayına oturmasına yardımcı olan dalgalı kurlarda karar kıldılar.
1988’de Şilililerin yüzde 56’sının Pinochet rejiminin devamına karşı oy kullanmasının ardından başkanlık ve Kongre seçimleri yapıldı. Diktatörlükten demokrasiye geçişe ayrılan bölümlerde Edwards, sonraki liderlerin miras aldıkları neoliberal sistemi kayıtsız şartsız benimsedikleri fikrine meydan okuyor.
Bu sistemin bazı unsurları korundu. Merkez solcu Devlet Başkanı Eduardo Frei Ruiz-Tagle’nin maliye bakanı Eduardo Aninat, 1998 Rusya mali krizine yanıt olarak ülkeyi uluslararası sermaye hareketlerine açtı ve para biriminin değerinin hükümet müdahalesi olmaksızın arz ve talep tarafından belirlendiği “Milton Friedman tipi bir dünyaya” soktu.
Diğer unsurlar bir kenara bırakıldı. Pinochet’nin devrilmesinin ardından Devlet Başkanı Patricio Aylwin, 1979 yılında Chicago Boy José Piñera tarafından hazırlanan ve işçi sendikalarının tarihsel gücünü düzenleyen ve büyük ölçüde azaltan, sektör ve ülke düzeyinde müzakere etmelerini engellerken aynı zamanda işletmelerin lokavt uygulamasına ve çalışanları işten çıkarmasına imkan tanıyan iş kanunu Plan Laboral’i değiştirdi.
Edwards, 2019’da kaynama noktasına ulaşan iç huzursuzluğun bir dizi kaynağını tespit ediyor; bunlardan biri de yüksek öğretim. Chicago Oğlanları tarafından merkezi olmayan ve yeniden özelleştirilen Şili üniversiteleri, pek çok mezunu işsiz ve borç içinde bıraktı. Edwards şöyle yazıyor:
“Çok sayıda genç erkek ve kadın kendilerini aldatılmış hissetti ve kendilerine ve ailelerine çok çalışıp eğitimli olurlarsa — yani ‘sosyal sermaye’ biriktirirlerse — ilerleyip profesyonel ve yönetici sınıfların konforlu saflarına kati surette geçebileceklerini vaat eden sistemi sorgulamaya başladılar.”
Huzursuzluğun bir diğer kaynağı da Şili’de özellikle etnik azınlıklar arasında yukarı doğru hareketliliğin olmaması. Edwards, Harberger’in 1955 yılında Şilili bir beyefendiler kulübünü ziyareti sırasında, üyelerin kaçının inquilinos (toprak ağalarının hizmetinde çalışan tarım işçileri) aileye mensup olduğunu sorduğunda nasıl kuşkulu kahkahalarla karşılandığından bahseder. Harberger, bu soruyu yüzyılın başından sonra tekrar sorduğunda da aynı yanıtla karşılaştı.
Yoksulluktan kurtulmayı başaran Şilili aileler ise sürekli geri dönme korkusu içinde yaşıyordu. Yoksulluk sınırının hemen üzerinde yer alan ülkenin yeni oluşmakta olan orta sınıfı, kırılgan olduğu kadar genişti de. Hedeflenen sosyal programlardan pay alamayan bu sınıfın başına gelebilecek en ufak bir talihsizli — hastalık, kaza ya da başka bir şey — zorlukla kazandıkları ilerlemeyi yok etme potansiyeline sahipti.
Tüm bu korkular, güvensizlikler ve hayal kırıklıkları Edwards ve diğer yorumcuların malaise ya da malestar olarak adlandırdıkları durumla birleşti. En azından 2000’li yılların başından bu yana Şili’nin malestarı sadece gelir dağılımıyla ilgili değil, aynı zamanda bununla ilişkili duygularla da ilgili. Mavi yakalı işçiler ve seçkinler arasındaki ilişkiyle, kapitalizmin yoksullukla ilişkilendirdiği utanç ve aşağılanmayla ilgili. Bu nedenle haysiyet (dignidad) kavramı 2019 gösterileri sırasında önemli bir rol oynadı.
Bu gösteriler o kadar ısrarcı oldu ki Şili hükümeti ülkenin toplumsal sözleşmesini temelden değiştirmeye karar verdi. Pinochet dönemindeki anayasanın yerine geçecek yeni bir anayasa taslağı hazırlamak üzere kongre toplanması çağrısı yapıldı. Koronavirüs salgını nedeniyle 2021 yılına kadar ertelenen kongre — Şili’nin mevcut Devlet Başkanı Gabriel Boric liderliğinde ve büyük ölçüde siyasi yabancılardan oluşan — onaylandığı takdirde Chicago Oğlanları tarafından savunulan neoliberal altyapının yerine İskandinavya ve kuzeybatı Avrupa’dakiler gibi sosyal demokrat bir düzen getirecek bir taslak üretti.
Bu belge reddedilmiş olsa da gündeme alınması için gereken destek, Şili’de Chicago Oğlanlarının neoliberal mucizesine karşı muhalefetin ne kadar derin olduğunu göstermeye devam ediyor.
Şimdi yeni bir kongre ikinci bir taslak üzerinde çalışmaya başladı. Geleneksel sağ ve aşırı sağ politikacıların hâkim olduğu, muhafazakâr anayasa akademisyenleri, iktisatçılar, hukukçular ve diğer teknokratlar tarafından yönlendirilen bu kongre, ülke için çok daha az ilerici ve bazı açılardan gerici bir tüzük üretmeye hazırlanıyor. Pinochet dönemini kapatmaya yönelik kitlesel bir destek olmasına rağmen Şili solu şu anda sağa, sağın kendisine karşı çıktığı kadar etkili bir şekilde karşı çıkacak birlik ve koordinasyondan yoksun.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü












