Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Çinli akademisyen: ABD, Venezuela modelini İran’da tekrarlayamaz

Yayınlanma

ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu kaçırmasından bu yana, artan huzursuzluk ortamında dünya, ABD ve İsrail’in İran’a karşı askeri bir saldırı başlatıp başlatmayacağı veya İran’da mevcut rejimi devirmeye çalışıp çalışmayacağı konusunda giderek daha fazla endişeleniyor.

Gelişmelerle ilgili, Şanghay merkezli medya kuruluşu Guancha.cn, Şanghay Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü Orta Doğu Çalışmaları Merkezi Direktörü Jin Liangxiang ile röportaj gerçekleştirdi. Röportajın tamamının çevirisini aşağıda sunuyoruz:

Geçen yılın aralık ayından bu yana İran’da sürekli bir huzursuzluk yaşanıyor. Şu anda karmaşık ve çelişkili bir bilgi ortamıyla karşı karşıyayız. Bir yandan İran hükümeti hükümet yanlısı gösteriler düzenliyor ve iç durumun istikrara kavuştuğuna dair sürekli bilgi veriyor. Öte yandan, İran muhalefeti de zaman zaman İran’ın bazı bölgelerinin kontrolünü ele geçirdiğini iddia ediyor. Mevcut anlayışınıza göre, bu huzursuzluk döneminin temel nedeni nedir? İran İslam Cumhuriyeti hükümeti şu anda durumu kontrol altına alabilecek durumda mı?

Jin Liangxiang: Bu huzursuzluk dalgasının nedeni, İran içindeki ve dışındaki faktörlerin etkileşiminde yatmaktadır. Bir yandan, İran gerçekten de ciddi ekonomik ve geçim sorunlarıyla karşı karşıyadır. Uzun süreli ABD yaptırımları nedeniyle İran, kalkınma sorunlarını çözmekte zorlanmış ve ekonomisi uzun süredir zor koşullar altında faaliyet göstermiştir. Aynı zamanda, yaptırımların yol açtığı zorluklarla başa çıkmak için İran bazı özel ekonomik önlemler uygulamıştır. Bu önlemler zorlukları hafifletmiş olsa da, çeşitli ekonomik sübvansiyon sistemleri gibi ekonomik kalkınmayı engelleyen kronik sorunlar da yaratmıştır. Bu sübvansiyon sistemleri sadece yaygın yolsuzluğu teşvik etmekle ve kaynakların yanlış tahsisine neden olmakla kalmamış, aynı zamanda önemli miktarda ulusal kaynağı da tüketmiştir.

Öte yandan, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, sızma ve kışkırtma yoluyla İran rejimini devirmeye çalışıyor. İran, diğer ülkelerden farklı en önemli özellik olarak, yurtdışında büyük bir rejim karşıtı güçle karşı karşıya.

İran’da kurulu düzene karşı üç ana güç grubu bulunmaktadır: Birincisi, 1979 İran İslam Devrimi’nde devrilen ve eski Veliaht Prens Rıza Pehlavi tarafından temsil edilen güçler; ikincisi, 1979 devrimine katılan ancak siyasi farklılıklar nedeniyle İran’ı terk eden bazı solcu siyasi güçler, örneğin Halk Mücahitleri Örgütü; ve üçüncüsü, yüzyılın başından sonra çeşitli yollarla İran’ı terk eden ve sayıları 8 milyona ulaşan, İran nüfusunun yaklaşık %10’unu oluşturan, ya statükodan ya da İslam sisteminden memnun olmayan insanlar.

İran’da hükümet karşıtı protestocular Batı ülkelerinde toplanarak Pehlevi hanedanlığı ve İsrail bayraklarını salladılar.

Yukarıda bahsedilen üç denizaşırı muhalif güç, çoğunlukla Batı ülkelerinde ikamet eden ve ABD ile İsrail’in İran’daki siyasi istikrarı etkilemesinde önemli araçlar olarak hizmet eden önemli gruplardır. Dahası, İran içinde akrabaları, arkadaşları ve sınıf arkadaşları bulunmaktadır ve ülke içinde önemli bir etkiye sahiptirler. Başka bir deyişle, ABD ve İsrail’in İran’daki etkisi her yerde olabilir.

Aslında, İranlı yetkililerin verdiği bilgilere göre, isyanlara katılanların çoğu doğrudan Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’den nakit para aldı. Bazı ücra bölgelerde daha şiddetli huzursuzluk yaşandı; bunun başlıca nedeni, bu bölgelerdeki rejimlerin daha zayıf temellere sahip olması ve ABD ile İsrail’in sızmasına daha açık olmalarıdır.

13 Ocak’ta İranlı yetkililer, ABD ve İsrail’in İran’a sızma ve müdahalesini kınamak için geniş çaplı sokak gösterileri düzenleyerek İran’ın iç siyasi durumunu büyük ölçüde istikrara kavuşturduğunu gösterdi. Bununla birlikte, dış sızmayı önlemek ve zorlu koşullar altında devletin zorlayıcı önlemleriyle piyasa istikrarını sağlamak, İran hükümeti için hâlâ büyük zorluklar olmaya devam ediyor; bunlardan ikincisi belki de daha kritik önem taşıyor.

Bu karışıklık dönemine baktığımızda, para biriminin çöküşü ve İran’ın ithalatın ihracata eşit olmasını gerektiren düzenlemesi doğrudan tetikleyici faktörler olarak değerlendirilebilir. Benzer şekilde, sürekli yüksek enflasyon da İran halkına yapılan devlet yardımlarından kaynaklanmaktadır. Sizin bakış açınızdan, İran’ın ekonomik çıkmazının en temel nedeni nedir? Bir çözüm var mı?

Jin Liangxiang: İran hükümetinin sübvansiyon sistemi esas olarak gıda, benzin ve elektrik gibi temel ihtiyaçlara yönelik sübvansiyonların yanı sıra ithal edilen temel mallar için döviz kuru sübvansiyonlarını içermektedir. Bu sistemler İslami geleneğe uygundur ve yaptırımlar altında insanların geçim ihtiyaçlarını karşılamanın önemli bir aracıdır, bu nedenle olumlu bir değere sahiptir. Bununla birlikte, yüksek sübvansiyonlar ulusal hazineyi de zorlamış ve sürdürülemez hale gelmiştir; bu da İran’ın ekonomik çıkmazının iç nedenlerinden biridir.

Elbette İran, iç politikada da başka zorluklarla karşı karşıya. Örneğin, ordunun ekonomik kaynaklara aşırı bağımlılığı ekonomik verimsizliğe yol açıyor ve ordu ulusal istikrarın korunmasında hayati bir faktör olduğundan, kaynakları kolayca dağıtılamıyor. Ayrıca İran, yabancı yatırımları kısıtlayan çeşitli bürokratik prosedürlerle de karşı karşıya.

Dış yaptırımlar, İran’ın zorluklarının önemli bir nedenidir. Bu yaptırımlar nedeniyle İran, yabancı yatırım çekerek ekonomik kalkınmayı sağlamakta zorlanacak, bu da kalkınma sorunlarını ve dolayısıyla mali sorunlarını temelden çözmeyi zorlaştıracaktır. Dahası, yaptırımlar altında İran, su, elektrik ve ulaşım gibi altyapı projelerine yabancı yatırım çekmekte zorlanacak, bu da iç altyapı gelişiminde ciddi gecikmelere yol açacak ve elektrik ve su kıtlığı gibi temel geçim sorunlarını daha da kötüleştirecektir.

Yaptırımların yarattığı zorluklar son derece ciddi olsa da, bu zorlukları hafifletmenin yolları hala mevcut. Şu anda İran için en önemli şey, özellikle döviz kurları olmak üzere üretim, ulaşım ve piyasalarda istikrarı ekonomik araçlar ve devlet baskısı yoluyla nasıl sağlayacağıdır. Durum hafifledikten sonra, İran iç sistemini iyileştirebilir, yabancı yatırımı kısıtlayan bürokratik engelleri kaldırabilir, yolsuzlukla mücadele edebilir ve sübvansiyonları kademeli olarak azaltabilirse, yaptırımlar altında bile sağlıklı bir ekonomik kalkınma sağlamak mümkün olabilir.

İran, gıda ve enerji sıkıntısı çekmeyen, son derece kaynak zengini bir ülke olup, aynı zamanda geniş bir yetenek havuzuna da sahiptir. İç ekonomik döngüsü ve bazı iç ve dış bağlantılarıyla İran’ın ekonomik istikrarı sağlaması tamamen mümkündür.

Birçok ses İran’ın bir sonraki Venezuela olacağını öne sürüyor. Son zamanlarda, ABD ve İsrail’in İran’a karşı askeri saldırı planlarının son aşamalarında olduğuna dair çok sayıda kaynak gördük. 13’ünde ABD, vatandaşlarından İran’ı derhal terk etmelerini istedi. Sizce bu, yaklaşan bir savaşın habercisi mi? İran, ABD’nin bir sonraki hedefi mi olacak?

Jin Liangxiang: İsrail, kendisinden daha güçlü herhangi bir bölgesel gücün varlığını kabul edemez ve İran tam da böyle bir güçtür. İran son yıllarda birçok aksilik yaşamış ve zorluklarla karşılaşmış olsa da, bölgesel bir güç olmaya devam etmektedir ve füzelerinin niceliği ve niteliği İsrail için hâlâ bir tehdit oluşturmaktadır. İran’ın zorluklarla karşı karşıya olduğu bir dönemde İsrail’in İran’a karşı bir başka askeri saldırı girişiminde bulunma olasılığı çok yüksektir.

ABD Başkanı Trump’ın Netanyahu ile iyi bir ilişkisi var ve Netanyahu’nun görüşlerine oldukça açık, bu da onu kolayca ikna edilebilir kılıyor. Trump aynı zamanda askeri bir fırsatçı, sık sık kuralsız ve sürpriz saldırı taktikleri kullanıyor ve askeri eylemin sonuçlarına karşı gerekli siyasi duyarlılıktan yoksun ve belki de bu sonuçları umursamıyor. Tüm bu faktörler, ABD-İsrail’in İran’a bir başka askeri müdahalesinin olasılığının var olduğunu gösteriyor.

Öte yandan, İran ve Venezuela’yı karşılaştırmaya pek katılmıyorum, çünkü bu iki ülkedeki durumlar çok farklı. ABD’nin 3 Ocak’ta Venezuela’ya karşı gerçekleştirdiği askeri harekatın İran’da tekrarlanması zor olurdu. Venezuela’nın başkenti kıyıya yakın ve ABD, elektronik karıştırma gibi teknolojik araçlar kullanarak denizden doğrudan cumhurbaşkanının ikametgahına bir geçit oluşturabilir ve Venezuela cumhurbaşkanını kaçırma planını kolayca gerçekleştirebilirdi. Ancak İran’ın başkenti Tahran, kıyıdan binlerce kilometre uzakta, bu da ABD’nin bu kadar uzun bir mesafede elektronik karıştırma kanalı kurmasını çok zorlaştırıyor.

Aslında, 24 Nisan 1980’de ABD Başkanı Carter, “Kartal Pençesi Operasyonu” kod adıyla benzer bir rehine kurtarma operasyonu düzenlemişti. Ancak, helikopterlerin mekanik arızalar veya kum fırtınaları nedeniyle çalışamaz hale gelmesi sonucu bu operasyon başarısız olmuş ve sekiz ABD askeri hayatını kaybetmişti. Tahran ile kıyı arasındaki mesafe de önemli bir etkendi. Söz konusu operasyon ABD Delta Kuvvetleri tarafından gerçekleştirilmişti.

Özellikle vurgulamak gerekir ki, İran’ın Haziran 2025’teki 12 günlük savaşta verdiği kayıplara rağmen, misillemesi ABD ve İsrail’i İran’ın füze yetenekleri konusunda bir nebze de olsa tedirgin etmiştir. İran’ın iç güvenliğinin mevcut son derece hassas durumu göz önüne alındığında, İran’ın bir başka askeri işgalle karşı karşıya kalması durumunda, daha agresif misilleme önlemleri alması oldukça muhtemeldir. Bu da ABD ve İsrail’in karşı karşıya kaldığı belirsizliği artıracaktır.

Bazıları teokratik rejime karşı çıkıyor ve hatta sözde “Veliaht Prens Rıza Pehlevi”nin İran’ın “sekülerleşmesi” için bir umut olabileceğine ve İran’ı özgür kalkınma yoluna sokabileceğine inanıyor. Ancak çoğu insan bu “Veliaht Prens Pehvlevi’yi” ve babası “Son İmparator” Muhammed Rıza Pehlevi’yi tanımıyor. Onların siyasi görüşlerinden bazılarını ve Pehlevi hanedanlığının neden devrildiğini anlatabilir misiniz? ABD ve İsrail’in saldırıları İran İslam Cumhuriyeti’nin çöküşüne yol açarsa, Veliaht Prensi İran Kralı yapabilecekler mi?

Jin Liangxiang: Bu karışıklık sırasında, bazı İran vatandaşları eski Pehlevi Hanedanlığı Veliaht Prensi Rıza Pehlevi’nin geri dönüşünü kutlayan sloganlar attı. Bu, Rıza Pehlevi’nin yüksek bir itibara sahip olduğu anlamına gelmez. Bu tür sloganların atılmasının nedeni, isyancıların hâlâ dağınık ve düzensiz olmaları, arkalarında belirli bir yerel örgütlenmenin bulunmamasıdır. Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve İran dışındaki hükümet karşıtı güçler onlara siyasi bir sembol dayatmaya çalışıyor ve Rıza Pehlevi bu bağlamda siyasi bir sembol haline geldi. Aslında, birçok insan Pehlevi hanedanını anlamıyor.

Eski Pehlevi hanedanı, tam bir Batılılaşma politikası izledi. İran’ın sanayileşmesinde bazı başarılar elde etmesine rağmen, şu konularda ciddi hatalar yaptı: Birincisi, İran’ın geleneksel İslami değerlerini terk etti; bu da İran’ın dindar sınıfı ve geleneksel güçleri arasında yaygın bir hoşnutsuzluğa yol açtı; ikincisi, sanayileşme sürecinde şehirlere göç eden topraksız çiftçilerin sorununu gerektiği gibi ele alamadı; bu da bu insanların yoksulluk nedeniyle dini rahatlama ve teselli arayışına girmelerine ve böylece İslam Devrimi’nde önemli bir güç haline gelmelerine yol açtı; üçüncüsü, uzun süre toplumu kontrol etmek için Savak ve diğer devlet aygıtlarına güvendi ve aşırı şiddet içeren yöntemleri yaygın toplumsal hoşnutsuzluğa neden oldu.

Zaman değişti ve bugün bazı İranlılar eski hanedanlığa özlem duyuyor, ancak o zamanların gerçeklerini açıkça unutmuş durumdalar. Eğer önceki hanedanlığın yönetimi gerçekten bu kadar rahat olsaydı, devrilmesi mümkün olabilir miydi?

Sürgündeki eski Pehlevi hanedanının veliaht prensi Rıza Pehlevi, 1960 yılında doğdu. İran Devrimi’nin başarısının ardından babası Kral Pehlevi ile birlikte Amerika Birleşik Devletleri’ne sürgüne gitti. 2013 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde “İran Ulusal Konseyi”ni kurdu ve bunu yurtdışındaki rejim karşıtı güçleri bir araya getirmek için bir platform olarak kullanmaya çalıştı. Ayrıca ABD hükümetini İran’ın iç işlerine müdahale etmeye ve İslam rejimini devirmeye ikna etmek için aktif olarak lobi faaliyetlerinde bulundu.

Bu amaçla Rıza Pehlevi, İsrail’in nüfuzundan da yararlanmaya çalıştı; 2023’te İsrail’i ziyaret etti ve İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ile görüştü. İran’daki son karışıklıklar sırasında Pehlevi, İran halkına çeşitli yollarla mevcut rejimi devirmek için ayaklanmaları çağrısında bulundu. Bir miktar destek toplasa da, 47 yıldır İran’dan uzaktaydı ve ülkedeki gerçek halk desteği çok sınırlıydı.

Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, İran’da daha uygun bir vekil güç bulmak istiyorlardı elbette, ancak İran içinde etkili, kurulu düzene karşı çıkan figürler yoktu. Bu koşullar altında, Rıza Pehlevi mantıksal olarak Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in dikkatini çekti.

ABD ve İsrail askeri bir saldırı başlatırsa İran’ın iç durumunda ne gibi değişiklikler meydana gelecek? Bunun jeopolitik açıdan ne gibi önemli etkileri olacak?

Jin Liangxiang: ABD ve İsrail, İran’a karşı askeri tehditler savuruyor; bu tehditler gerçek ve yalan karışımından oluşuyor ve her türlü senaryo mümkün. Bana göre, Venezuela modelinin tekrarlanması olası değil; kullanacakları yöntemler birçok insanın hayal gücünün ötesinde olabilir.

Nihai sonuçlar karmaşık olabilir. Bir yandan, dış müdahale İran’ın mevcut zorluklarını daha da kötüleştirebilir ve siyasi ve güvenlik sistemine sistemik bir tehdit oluşturabilir. Öte yandan, İran’ın krizi fırsata dönüştürme olasılığı da göz ardı edilemez. Eğer İran iyi hazırlanmışsa ve başarılı bir şekilde misilleme yapabilirse, beklenmedik bir gelişme yaşanması olasılığı vardır.

İran, Haziran 2025’teki savaş sırasında İsrail topraklarına balistik füzelerle saldırdı.

İran’ın son dönemdeki iç karışıklıklarla başa çıkma biçimine bakılırsa, İran’ın iç ve dış tehditlerle başa çıkmak için daha kapsamlı hazırlıklar yaptığı ve yeni bir askeri çatışma turuna da hazırlanıyor olabileceği anlaşılıyor.

İran sadece bir Orta Doğu ülkesi değil, aynı zamanda Avrasya’da da önemli bir ülkedir. Merhum Amerikalı stratejist Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası adlı kitabında, Çin, Rusya ve İran arasında üçlü bir ittifakı, ABD’nin Soğuk Savaş sonrası Avrasya’yı kontrol etme stratejisi için bir kabus senaryosu olarak değerlendirmiştir. Bu üçlü ittifak hakkındaki görüşleri, özellikle Çin’in ittifak politikası olmaması nedeniyle, Çinli akademisyenler tarafından kabul görmemektedir. Bununla birlikte, İran’ın stratejik konumu hakkındaki bakış açısının bazı geçerlilikleri vardır.

Amerika Birleşik Devletleri, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana Avrasya’nın kalbine hiçbir zaman tam anlamıyla nüfuz edememiş ve gerçek bir küresel imparatorluk haline gelmemiştir. Bu durum, İran’ın ABD’nin güneybatıdan Avrasya’ya erişimini kontrol etmedeki rolüyle yakından ilgilidir. İran’da ciddi bir siyasi kriz yaşanırsa, yakın gelecekte Batı ve Orta Asya’nın geniş bölgelerinde çok ciddi bir jeopolitik boşluk, hatta şiddetli bir jeopolitik felaket ortaya çıkacaktır.

Orta Asya, Çin için hayati bir güvenlik tampon bölgesi ve Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) önemli üyelerinin bulunduğu bölgedir. İran’da ciddi bir istikrarsızlık meydana gelirse, Orta Asya kaçınılmaz olarak ciddi şekilde etkilenecek ve Çin’in batısının güvenliği de kaçınılmaz olarak zarar görecektir. Uzun vadede, bu jeopolitik değişiklikler ŞİÖ’nün gelişimini de olumsuz etkileyebilir.

Batı Asya veya Orta Doğu, Çin’in enerji kaynaklarının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. 2024 ve 2025 yıllarında Çin’in ithal ettiği petrolün %40-50’si Hürmüz Boğazı’ndan geçmiştir. Bölge aynı zamanda Çin’in yeni enerji araçları ve yüksek teknoloji ürünleri için önemli bir pazar ve Çin’in finans sektöründe önemli bir ortaktır. ABD ve İran arasındaki askeri çatışmanın tırmanması durumunda, bu bölgenin istikrarı ciddi şekilde etkilenecek ve Çin’in enerji arz güvenliğini, yüksek teknoloji ihracat pazarlarını, bölgedeki yatırımlarını ve uluslararası finansal iş birliğini olumsuz yönde etkileyecektir.

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English