Dünya Basını
ABD ambargosundan ablukaya: Küba’nın emperyalizme direnişi

Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi (CNRS) Araştırmacısı,;
Sorbonne Ekonomi Merkezi Laboratuvarı, Paris, Fransa
ABD Ambargosundan Ablukaya Küba’nın emperyalizme direnişi
Küba halkı ve hükümeti, bugün 1959 Devrimi’nden bu yana en ağır ve en tehlikeli dönemlerden birini yaşamaktadır. İçinden geçilen süreç, 1960’lı yıllardaki devrimin ilk dönemleriyle ya da 1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından yaşanan “özel dönem”le karşılaştırılabilecek, hatta belki de onlardan daha ağır bir nitelik taşımaktadır. Nitekim 2026 Ocak ayından bu yana, uluslararası hukukun ihlali anlamına gelecek şekilde, Küba’nın petrol tedariki ABD silahlı kuvvetleri tarafından engellenmektedir. Bu abluka, Başkan Donald Trump’ın talimatıyla uygulanmakta; Trump ayrıca doğrudan bir askeri müdahale ihtimalini de gündemde tutmaktadır. Bu olasılık, ABD Donanması’nın adanın güneydoğusunda, Washington yönetiminin geri vermeyi reddettiği Guantánamo Körfezi’ndeki askeri üs nedeniyle daha da gerçekçi görünmektedir. Bu üs, kapanmayan bir yara gibi, ABD’nin Küba üzerindeki neo-sömürgeci işgal geçmişini hatırlatmaktadır.
Geçtiğimiz 29 Ocak’ta Donald Trump, Küba’ya karşı tek taraflı bir enerji ablukası öngören başkanlık kararnamesini imzaladı ve bu emperyal buyruğa karşı gelecek tüm ülkeleri caydırıcı gümrük vergileriyle cezalandırmakla tehdit etti. Bu adım için öne sürülen gerekçe ise, doğal kaynakları sınırlı olan, altmış yılı aşkın süredir zaten ambargo altında yaşayan küçük bir Güney ülkesi olan Küba’nın, ABD’nin ulusal güvenliği açısından tehdit oluşturduğu iddiasıdır. Oysa ABD, askeri ve parasal açıdan dünyanın en güçlü ülkesi olmayı sürdürmekte ve kapitalist dünya sisteminin hegemonik gücü konumunda bulunmaktadır. Washington yönetimi ayrıca Küba’yı “teröre destek veren devletler” listesine dahil etmiş; Havana ise bu suçlamaları kesin bir dille reddetmiştir.
ABD’nin uyguladığı bu enerji ablukası, Küba halkına mümkün olan en büyük acıyı yaşatmayı ve günlük yaşamdaki zorlukların artması, fiziksel ve psikolojik tükenmişlik ve artan eşitsizlikler zemininde halk içindeki gerilimleri ve hoşnutsuzluğu tırmandırmayı hedeflemektedir. Amaç, yerel kamuoyunu, gericilerin bugün “komünist rejim” diye adlandırdığı — daha önce uzun süre “Kastro diktatörlüğü” olarak tanımladıkları — yönetime karşı kışkırtmaktır. Dolayısıyla hedef; halkın birliğini parçalamak, özellikle sosyal medya üzerinden örgütlenen nefret propagandasının da etkisiyle sokak çatışmalarını ve gösterileri mümkünse şiddet içeren biçimde kışkırtmak, ardından Küba yönetiminin yine “şiddetli” olması umulan bir müdahalesini tetiklemektir. Böylece ABD olası askeri müdahalesine meşruiyet zemini hazırlamayı ve bunu müttefiklerinin gözünde “meşru” bir operasyon olarak sunmayı amaçlamaktadır.
Küba’ya yönelik bu yeni ABD saldırısı, son derece kaygı verici bir uluslararası konjonktürde gerçekleşmektedir. İsrail’in bugün sahip olduğu gücün büyük ölçüde ABD desteğine dayandığı ve bu destek olmadan Küba’dan bile daha kırılgan hale gelebileceği açıktır. ABD, Gazze’de soykırım suçlusu ve Uluslararası Adalet Divanı tarafından savaş suçlusu olarak kabul edilen Başbakan Netanyahu’yu, Filistin halkına karşı izlediği sömürgeci ve ayrımcı politikada ve “Büyük İsrail” adlı savaşçı ve yayılmacı stratejisinde desteklemektedir. Bu strateji; Suriye’nin bir bölümünün işgali, Yemen, Katar ve Lübnan’ın bombalanması, Birleşmiş Milletler barış gücü askerlerine yönelik saldırılar ve İran’a karşı yürütülen savaş gibi gelişmeleri içermektedir. Donald Trump ayrıca Grönland’ı ve Panama Kanalı’nı ele geçirmek istediğini ilan etmiş, Ortadoğu dışında da ordularını birçok kez devreye sokmuştur (özellikle Nijerya ve Pakistan’da); Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu kaçırıp alıkoymuş, bu ülkeyi ve doğal kaynaklarına erişimi vesayet altına almış, Latin Amerika’da — özellikle Peru’da — yeni askeri üsler kurmayı planlamış, birçok ülkeyi (Meksika dahil) işgal etmekle ve görevdeki çeşitli devlet başkanlarına saldırmakla tehdit etmiştir. Bunların arasında Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro da bulunmaktadır; Petro, eski bir gerilla savaşçısı olarak savaşı iyi bildiğini ve vatanını savunmak için yeniden silaha sarılmaya hazır olduğunu ifade etmiştir — bu yanıt muhtemelen Bay Trump’ın anlayabileceği ender yanıtlardan biridir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi içinde de, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Kurumu’nun (ICE) uyguladığı şiddet ile düzensiz göçmenlerin (Kübalılar da dahil olmak üzere) acımasız biçimde sınır dışı edilmesi, bugün Amerikan halkını son derece derin bir bölünmeye sürüklemektedir. Bu noktada özellikle vurgulamak gerekir: ABD’nin iç durumu iyi değildir. Yeni ve ciddi bir mali krizin patlak verme tehdidi bulunmaktadır; ekonomik sonuçlar genellikle iddia edildiği kadar parlak değildir; birçok sosyal gösterge kötü durumdadır; eşitsizlikler artmaya, yoksulluk yayılmaya, cinayetler çoğalmaya, hapishaneler dolmaya, uyuşturucu kaçakçılığı yıkıcı etkiler yaratmaya devam etmektedir. Ayrıca “elitlerin” geniş kesimlerini saran yolsuzluk, işlenen suçların ağırlığı ve boyutları nedeniyle kamuoyunu sarsmaktadır. Bazı federal eyaletlerin temsilcilerinin (Teksas dahil) ayrılmayı dahi düşünmesi de buna eklenmelidir. Açıkça ve kısaca söylemek gerekirse, Amerika Birleşik Devletleri kötü durumdadır, toplumu çürüme sürecindedir, kapitalizmi kriz içindedir, hegemonyası gerilemektedir. Ve tam da bu durum, onu giderek daha tehlikeli ve yıkıcı hale getirmektedir.
Amerikan topraklarında yaşayan Küba topluluğuna gelince, o da kendi içinde bölünmüş durumdadır; özellikle de en kalabalık oldukları Florida’da. Son üç başkanlık seçiminde Donald Trump’a yalnızca değişken bir destek vermişlerdir. Yasal yollarla ülkeye girmiş olanlar da dahil olmak üzere birçok göçmen, yönetimin son dönemdeki bu düşmanca tutumunu son derece kötü karşılamaktadır. Neredeyse hepsinin Küba’da kalan yakınları, aileleri, dostları, komşuları bulunmaktadır ve bunlara az ya da çok düzenli olarak para göndermektedirler. Hiçbiri (ya da neredeyse hiçbiri) onların bombalar altında ya da bir yabancı işgal sırasında can vermesini istemez – zaten bu olasılığı boyun eğerek kabul ederler miydi ki? Çünkü son dönemde Amerika Birleşik Devletleri’ne göç eden Kübalıların çok büyük çoğunluğu, politik değil ekonomik nedenlerle adayı terk etmiştir ki bu ekonomik nedenlerin temelinde de yarım yüzyılı aşkın süredir uygulanan Amerikan ambargosunun gündelik yaşamda yarattığı sayısız sorun bulunmaktadır. Peki ya Amerika’da yaşayan ve Trump yanlısı olan, fakat son aylarda bizzat umut bağladıkları kişi tarafından ya kendileri sınır dışı edilen ya da yakınları sınır dışı edilen Kübalılar? Onlar için Amerikan Rüyası bir kâbusa dönüşmüştür.
Küba’nın petrol ithalatı Ocak ayının başından itibaren kesintiye uğradı; bu durum, ABD’nin Venezuela’da gerçekleştirdiği yıldırım askeri operasyonun hemen ardından yaşandı. Söz konusu operasyon sırasında, Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun güvenliğinden sorumlu 32 Kübalı koruma, Delta Force özel birlikleriyle girdikleri çatışmalarda hayatını kaybetti. Ancak daha 2025 Aralık ayında, ABD silahlı kuvvetlerine Venezuela’dan Küba’ya yakıt taşıyan gemileri durdurma emri verilmişti, bu sevkiyatlar, Fidel Castro ile Hugo Chavez dönemlerinde iki ülke arasında imzalanan işbirliği anlaşmaları çerçevesinde gerçekleştiriliyordu. Geçtiğimiz eylül ayından itibaren ise aynı silahlı kuvvetler, Karayip Denizi’nde ABD’ye uyuşturucu taşıdığı düşünülen tekneleri imha etmekle görevlendirilmişti. Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun (ki kendisi Miami’de Küba kökenli bir ailede doğmuş ve histerik derecede karşı-devrimci biridir) beslediği gerici intikam ruhuyla kışkırtılan Donald Trump, Küba’ya yönelik hakaret ve tehditlerini artırdı; sonunda da kendine özgü kibirli tavrıyla şu ifadeyi kullandı: “Cuba is next” yani ABD ordusunun sıradaki hedefi Küba’dır.
Küba’ya dayatılan bu Amerikan enerji ablukasının etkileri son derece büyük ve özellikle de çok ağırdır. Ülkenin kendi doğal kaynaklarının; ham petrol, ilişkili doğal gaz ya da yenilenebilir enerjilerin (fotovoltaik vb.) kullanımı, enerji ihtiyacının ancak yaklaşık yarısını karşılayabildiğinden, yakıt eksikliği ulusal altyapının elektrik üretim kapasitesini ciddi biçimde zayıflatmaktadır. Bu durum, hem hanelerde hem de işyerlerinde sık ve uzun süreli elektrik kesintilerine yol açmakta ve sürekli bir genel elektrik çöküşü riskini beraberinde getirmektedir. Bunun sonucunda içme suyu dağıtımı, hastanelere ilaç sağlanması, araştırma laboratuvarlarının çalışmaları, okul ve üniversitelerin işleyişi, marketlere gıda ve hijyen ürünleriyle tedariki, yerel üretim birimlerine hammadde ulaştırılması; ayrıca çöp toplanması ve atık suların tahliyesi ciddi biçimde aksamaktadır. Ekonomik faaliyetlerin tüm sektörleri etkilenmektedir: ulaşımdan bankacılık hizmetlerine, tarım ve hayvancılıktan turizme; ihracat ürünleri açısından ise nikelden tütüne kadar her alan bu durumdan zarar görmektedir. Her şey, Kübalıların çok iyi bildiği ve onlarca yıldır yaşadığı ambargo koşullarındaki “normal zamanlardan” bile daha zor hale gelmiştir — oysa dünyanın çok az yerindeki insanlar böyle bir yaşamı birkaç gün, hatta Kuzey ülkelerinde yaşayanlar söz konusu olduğunda birkaç saat bile sürdürebilirdi.
ABD yönetimleri, daha önce de birçok kez ambargoyu, ilaçlar ve tıbbi malzemeler gibi aslında kapsamı dışında kalan alanlara genişletmişti. Küba’nın çocuk servisleri, yoğun bakım üniteleri ya da diyaliz cihazları için gerekli ekipmanları ithal etmesi de çeşitli yollarla engellenmişti. Ancak şimdi abluka koşullarında ve elektriksiz ortamda, kuvözlerdeki prematüre bebeklerin, solunum cihazına bağlı yaşlıların ya da kronik böbrek hastalarının durumu ne olacaktır? Ambargoya eklenen bu enerji ablukası yalnızca yasa dışı ve zalim değil, aynı zamanda suç niteliğinde ve insanlık dışıdır. Emperyalist kuşatma karşısında Küba halkının ve hükümetinin gösterdiği direniş hayranlık vericidir. Bu direniş kelimenin tam anlamıyla kahramancadır.
Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin bu yeni saldırısı, kendi nüfusu üzerinde de ayrıca zararlı sonuçlar doğurmaktadır. Örneğin bugün, Kübalı araştırmacılar tarafından geliştirilen tedavilerden yararlanan Alzheimer hastası Amerikan vatandaşlarının — özellikle de bu hastalığa karşı etkili bir ilaç olan NeuralCIM’i geliştiren Moleküler İmmünoloji Merkezi (CIM) araştırmacılarının çalışmalarından faydalananların — şimdiye kadar almakta oldukları tedavilere devam etmeleri engellenmektedir. Üstelik artık Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan yaklaşık yedi milyon kişi de fiilen Küba’dan gelen bu tedavilere erişimden mahrum kalmıştır. Bu durum, 1980’lerde Havana’daki Findlay Enstitüsü’nde çalışan Kübalı araştırmacılar tarafından geliştirilen B tipi menenjite karşı Va-MenGOC-BC aşısı örneğini hatırlatmaktadır. Reagan yönetimi bu aşının kullanımını bir süreliğine ABD’de yasaklamıştı — ve ne yazık ki bu süre boyunca, yeterince erken aşılanamadıkları için yüzlerce küçük Amerikalı çocuk bu hastalık nedeniyle hayatını kaybetmişti.
Küba’da abluka, ocak ayından bu yana çocuklara yönelik olanlar da dahil çok sayıda cerrahi operasyonun ertelenmesine yol açmıştır. Her türden kıtlık, büyük kısmı yaşlı olan milyonlarca insanın yaşamını altüst etmektedir. Benzinin çok sıkı biçimde karneye bağlanması nedeniyle toplu taşıma ve karayolu ulaşımı büyük ölçüde azalmıştır. Her gün ve her gece saatler boyunca elektrik ve su kesilmektedir. Birçok temel ihtiyaç ürünü bulunamaz hale gelmiş, mevcut olanların fiyatları ise fırlamıştır. Buna rağmen Küba halkı, her zaman bildiği şekilde somut dayanışma, cömert yardımlaşma ve kolektif direniş yoluyla davranmayı sürdürmektedir. Yöneticileri de kendi tarzlarında; ulusal egemenliğin savunulmasını, devrimci süreci derinleştirme iradesinin yeniden teyidini ve Amerikan halkına yönelik barış ve dostluk mesajlarını bir araya getiren hem kararlı hem de sakin bir tutumla karşılık vermeye devam etmektedir. Kübalıların onlarca yıldır izlediği yol budur: iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleşmesi çağrısında bulunmak; yoksul ailelerden ya da azınlıklardan gelen genç Amerikalı öğrencilere adada eğitimlerini sürdürmeleri için burslar sunmak; doğal afetler ABD topraklarını vurduğunda Kübalı doktor ekiplerini göndermeyi önermek; dünyada hiçbir ayrım gözetmeksizin enternasyonalist tıbbi misyonları çoğaltmak; ya da Sovyet sonrası Ukrayna hükümeti Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda ABD ile birlikte ambargonun kaldırılmasına karşı oy kullanmış olmasına rağmen, Çernobil nükleer felaketinden etkilenen çocukları kabul etmek.
Meksika, Küba’ya yönelik dayanışma geleneğine sadık kaldı. Ablukanın dayatılmasından yalnızca birkaç gün sonra, Meksika Cumhuriyeti Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum, adaya gönderilmek üzere insani yardım sevkiyatı yapılacağını açıkladı. Veracruz’dan hareket eden Meksika donanmasına ait iki lojistik destek gemisi (Papaloapan ve Isla Holbox) 12 Şubat’ta Küba’ya ulaştı; gemilerde süt tozu, fasulye, pirinç, et, konserve balık, bitkisel yağ, bisküvi ve hijyen ürünlerinden oluşan 814 ton gıda bulunuyordu. Ayrıca yüzlerce tonluk ek yardımın da gönderilmeyi beklediği belirtildi. Geçtiğimiz 31 Mart’ta ise Rus petrol tankeri Anatoly Kolodkin, nihayet ablukayı kırarak Küba başkentinin doğusundaki Matanzas limanına yanaştı. Tankerde 100.000 ton ham petrol yani yaklaşık 730.000 varil bulunuyordu. Rus yetkililer derhal başka gemilerin de yola çıkarılacağını açıkladılar. 30 Mart’ta Meksika hükümeti de Küba’ya yönelik petrol sevkiyatlarının yeniden başlatılması için çalıştığını duyurmuştu. Ondan on gün önce ise Çin makamları, adaya 60.000 ton pirinç gönderileceğini ve 80 milyon dolar değerinde elektrik ekipmanı aktarılacağını açıklamış; böylece Devlet Başkanı Xi Jinping’in ocak ayı sonunda yaptığı açıklamaları doğrulamıştı. 24 Mart’ta 33 ülkeden gelen 650 gönüllü, “Nuestra América” filosunu oluşturarak Devrim’e dayanışmalarını gösterdi. Geçtiğimiz 15 Nisan’da ise Bogotá’dan gelen bir uçak, Kolombiya hükümeti tarafından gönderilen gıda ve ilaçları taşıyarak adaya indi. Havana’da bulunan Birleşmiş Milletler kurumlarının temsilcileri ise, ablukanın yarattığı sorunlar nedeniyle acil yardımlarını dağıtamadıklarını üzüntüyle dile getirdiler.
Peki ya Avrupa Birliği? Washington utanç verici uygulamalarda daha da ileri gittikçe, Brüksel’in buna korkakça ve utanç verici boyun eğişi, Amerikan suçlarına ortaklık anlamına gelmektedir. Avrupa’nın onurunu kurtaran tek ülke ise Başbakan Pedro Sánchez yönetimindeki İspanya oldu; İspanya, 19 Nisan’da Meksika, Brezilya ve Kolombiya ile birlikte Küba’yla “saygılı bir diyalog” çağrısında bulundu.
Rusya’nın 31 Mart’taki petrol sevkiyatı (ki bu 9 Ocak 2026’da Venezuela’dan gelen son ithalattan bu yana gerçekleştirilen ilk sevkiyattı), ablukaya açıkça meydan okumasına rağmen, Donald Trump’ın buna verdiği yanıt yalnızca kısa bir yorum oldu: “Hiçbir sorun yok!” Oysa aynı Donald Trump daha önce, artık Latin Amerika’daki yeni nüfuz alanı olarak gördüğü Venezuela’da “ne Rusya’yı ne de Çin’i görmek istediğini” söylemişti. İyi anlaşılmalıdır ki sorun yalnızca Trump değil, Amerikan yönetiminin kendisidir (“derin devlet”); daha doğrusu, bu yönetimi, ülke ekonomisinin büyük bölümünü ve askeri-endüstriyel kompleksi kontrol eden yüksek finans oligopollerinin büyük sahipleridir. Bu sahipler savaşları ya da savaş tehditlerini teşvik etmektedir; çünkü bunlarda sermayenin sistemik krizine bir “çözüm” bulabileceklerine inanmaktadırlar (oysa bu bir yanılsamadır!). Trump da zaten yüksek finans çevreleri içindeki iç çatışmaların bir ürünüdür ve dış politikasındaki görünürdeki “tutarsızlıklar”, Cumhuriyetçi tabanındaki ittifak değişimlerini ve yeniden yapılanmaları yansıtmaktadır. Demokratlara gelince; temsilcilerinden bazıları Küba’ya yönelik enerji ablukasını sert biçimde eleştirmiş olsa da, seçim hesapları fazlasıyla açıktır. Unutulmamalıdır ki Küba’ya yönelik tam ambargoyu ilan eden kişi Demokrat bir Amerikan başkanıydı (1962’de John Kennedy) ve Demokrat Parti’den gelen hiçbir halefi bu ambargoyu kaldırmadı. Barack Obama bile Guantánamo hapishanesini kapatmadı, ayrıca Küba’dan işgal edilmiş olan 117,6 km²’lik toprağı da geri vermedi.
Amerika Birleşik Devletleri artık, finansal oligopollerinin egemenliğini, gezegen ölçeğinde doğal kaynaklar üzerindeki denetimini ve petro-doların üstünlüğü sayesinde kapitalist dünya sistemi üzerindeki hegemonyasını sürdürmek amacıyla sürekli savaş halindedir. Bugün bir kez daha Küba Devrimi’ne saldırmaları ve onun dünya için temsil ettiği örneği ortadan kaldırmak istemeleri şaşırtıcı değildir: Küba direnmenin, cesaretin, boyun eğmemenin, onurun, adaletin ve dayanışmanın örneğidir. Fikirlerin gücü, parasal rezervlerin ya da hammadde kaynaklarının aksine tükenmezdir. Ve bu Devrim’in savunduğu fikirler, insanlığın insanlık haline gelebilmesini sağlayan fikirlerdir. Saldırı altında olan Küba, zayıflamış olsa bile, yine de tarihle birlikte yürümeye devam etmektedir. Ondan önceki ambargodan da fazla olarak, mevcut enerji ablukası Küba halkına ölçülemez fedakârlıklara mal olmakta ve ona hiçbir şekilde haklı gösterilemeyecek acılar yaşatmaktadır. Bunun koşulsuz ve derhal sona ermesi zorunludur. Küba’nın egemenliği tartışmaya açık değildir ve halkının ifade ettiği toplum tercihi —her zaman sosyalizmi savunan bu tercih — saygı görmelidir. Adada yaşanan sorunların sorumlusu sosyalizm değil, emperyalizmin ona karşı yürüttüğü ilan edilmemiş savaştır; ve Küba buna karşı durmanın bedelini çok ağır ödemektedir. Şu anda Devrim, yoksunluklar ve acılar altında sarsılmaktadır, ancak yıkılmamaktadır. Teslim olmamaktadır. Ona kesinlikle dayanışmacı, aktif ve acil bir destek borçluyuz.
Daha fazla bilgi için :
HERRERA, Rémy (2025), A People’s History of Cuba: 1492-present, New York: Palgrave Macmillan.
– (2017), “For the Respect of the Right of the Cuban People to Decide Its Future”, Written Statement for the United Nations Human Rights Council, 36th session (September 11-29), Geneva. UN reference: A/HRC/36/NGO/15.
– (2010), Les Avancées révolutionnaires en Amérique latine – Des Transitions socialistes au XXIe siècle ?, Lyon: Parangon.
– (2004), “Why Lift the Embargo Against Cuba?”, Monthly Review, vol. 55, n° 8, p. 49-54, New York.
‘Çin’in atılımı mucize değil, sabırla uygulanan kalkınma stratejisinin sonucu’
Dünya Basını
Ray Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum

Bridgewater Associates Kurucusu Ray Dalio, ABD’de biriken kamu borçları ve harcama dinamikleri nedeniyle üç yıl içinde bir borç krizi yaşanabileceğini belirtti. Dalio, 40 trilyon doları aşan borç yükünün ve tırmanan faizlerin harcamaları baskıladığını kaydederek yapay zeka alanındaki aşırı risk yoğunlaşmasına karşı uyarıda bulundu.
Dünyanın en büyük serbest yatırım fonu yönetim şirketi olan Bridgewater Associates Kurucusu Ray Dalio, ABD’nin önümüzdeki üç yıl içinde bir borç kriziyle karşılaşabileceğini belirtti.
Uluslararası finans ve ekonomi yayın kuruluşu Bloomberg Televizyonu program sunucusu ve baş ekonomi muhabiri Haslinda Amin’in sunduğu mülakatta değerlendirmelerde bulunan Dalio, küresel piyasalar, jeopolitik gerilimler, yapay zeka yatırımlarındaki yoğunlaşma ve kamu borçlanma dinamikleri üzerine açıklamalarda bulundu.
Dalio, artan faiz oranlarının ve biriken borç yükünün sermaye piyasalarında kalıcı baskılar oluşturduğunu kaydetti.
Haslinda Amin’in, Dalio’nun teorileştirdiği beş büyük güçten biri olan borç döngüsünü hatırlatarak, ABD borcunun 40 trilyon doların üzerine çıkmasını ve 30 yıllık tahvil getirilerinin yüzde 6 seviyesine yönelmesini sorması üzerine Dalio, sistemin işleyişine dikkat çekti.
“Bir kişinin borcu, başka bir kişinin yükümlülüğüdür”
Mekanizmanın anlaşılmasının zorunlu olduğunu belirten Dalio, “Ülkelerin İflas Süreci kitabını tam olarak bu nedenle yazdım; çünkü ortada mekanik bir süreç var ve insanlar bunu anlamıyor, oysa gerçekten son derece yalın. Bu mekanizma bireyler için nasıl işliyorsa ülkeler için de aynı şekilde işliyor; tek fark, ülkelerin para basabilmesidir. Ancak bir kişinin borcu, başka bir kişinin yükümlülüğüdür. Borçlar geri ödenmelerinden daha hızlı biriktiğinde, borç servis maliyetleri katlanarak büyür. Bu durum nakit akışının giderek daha yüksek bir yüzdesini oluşturur ve harcamaları dışlamaya başlar, işte o zaman sorun yaşarsınız” dedi.
ABD içindeki bütçe ve harcama dinamiklerinin bu dışlama sürecini somutlaştırdığını ifade eden Dalio, “Bir kişinin varlığı borç anlamında diğerinin yükümlülüğüdür. Bu yüzden insanların ellerinde ne tuttuklarını, bunun gerçekten bir servet olup olmadığını ve etkili kalıp kalmadığını düşünmelisiniz. Temel iki itici güç bunlardır. Bugün ABD borcunda gördüğümüz tablo şudur: Yılda yaklaşık 7 trilyon dolar harcıyoruz. Bunu bir işletme ya da birey gibi düşünün. Yedi harcıyorlar, beş topluyorlar. Aldıklarından yüzde 40 daha fazla harcıyorlar ve bunu uzun yıllardır yapıyorlar. Sonuç olarak borç ve borç servisi ödemeleri birikiyor, bu durum harcamaları sıkıştırıp dışlıyor” diye konuştu.
“Piyasa düşüyor çünkü çok fazla borç var”
Dalio, arz ve talep arasındaki dengesizliğin varlık fiyatları üzerindeki kaçınılmaz sonuçlarına işaret ederek doğrudan tahvil piyasasındaki kayıpları aktardı.
Dalio, “Bir kişinin borcu başkasının varlığıdır. Bu arz-talep dengesizliği nedeniyle faiz oranlarının doğal biçimde yükseldiğini gördüğünüzde, bu varlıklarda kayıplar oluşur. Faizler yükselirken elde tutulacak bir varlık olarak tahvilleri ve bunların ne kadar kötü bir performans sergilediğini düşünün” ifadelerini kullandı.
Program sunucusu Haslinda Amin’in, Dalio’nun elli yıldır kamu borçlanma araçlarına yatırım yaparak getiri sağladığını hatırlatması ve bu döngüde yaklaşımını değiştirip değiştirmeyeceğini sorması üzerine Dalio, piyasaların yapısal sınırlarına ulaştığını kaydetti.
Dalio, “Döngünün niteliğine bağlı olarak her zaman uzun ya da kısa pozisyon alınır. Ancak şu anda karşı karşıya olduğumuz tabloda, borcun katlanma hızı ve ulaştığı muazzam büyüklük belirleyicidir. Piyasa neden düşüyor? Piyasa düşüyor çünkü çok fazla borç var ve biz buna aynı hızla yenilerini ekliyoruz. Bu nedenle sınırlarımıza yaklaşıyoruz” dedi.
Jeopolitik kırılmaların bu süreci hızlandırdığını belirten Dalio, “ABD geçmişte büyük açıklar verebiliyordu. Fakat artık çatışmalar nedeniyle, ABD borcunu tutmak isteyenlerin ellerinde zaten çok fazla tahvil bulunan bir dinamik var. Kitabımda anlattığım büyük döngü hesaplandığında borç servisi ödemelerinin harcamaları nasıl baskıladığı açıkça görülüyor” değerlendirmesinde bulundu.
“Gelecek üç yıl içinde borç krizi olasılığı görüyorum”
Amin’in 30 yıllık tahvil faizlerinin yüzde 6 seviyesine doğru hareket ettiği bir ortamda ABD’de bir borç krizinin kapıda olup olmadığı yönündeki sorusunu yanıtlayan Dalio, “Gelecek 24 ay veya 36 ay içinde, yani gelecek üç yıl içinde bu olasılığı görüyorum. Karşı karşıya olduğumuz mesele, harcamaların baskılanmasıdır. Bunun ne anlama geldiğine, varlık fiyatları ile faiz oranları üzerindeki etkilerine baktığınızda tablo ortadadır. Eskiden öz kaynakla finanse edilen ancak artık yoğun biçimde borçla döndürülen, tek bir alanda yoğunlaşmış bir genişleme var. Döngü ilerledikçe borçlanmanın rolü giderek büyüyor” ifadelerini kullandı.
Faizlerdeki yüzde 6 seviyesinin psikolojik bir eşik mi yoksa derin bir makroekonomik risk mi teşkil ettiğine dair tartışmayı değerlendiren Dalio, nihai göstergenin faiz oranının kendisinden ziyade sermaye dengesi olduğunu vurguladı.
Dalio, “Elbette faiz oranına bakarsınız çünkü bir etkisi olacaktır; ancak asıl bakılması gereken şey toplam tasarruf miktarı, toplam sermaye miktarı ve sermayeye olan taleptir. Bu arz-talep dengesizliği ortaya çıktığında, talep sınırlandırılana ve tayınlanana kadar paranın fiyatı yükselmek zorundadır” dedi.
“Daha az geliri olanlar en çok ezilen kesim oluyor”
Kısıtlamaların ilk olarak kamu bütçesinde değil, reel ekonominin zayıf halkalarında hissedileceğini aktaran Dalio, şunları kaydetti:
“Kısıtlanacak olan şey hükümet açıkları olmayacaktır çünkü bu açıklar esnek değildir; nitekim ekonomi kötüleşirse daha da artarlar. O halde hangi sektörlerin dışlanacağını bulmanız gerekir. Konut sektörü mü? Konut sektörü hızla etkilenir. Zenginler ile yoksulların mali koşulları arasındaki devasa uçurum nedeniyle, bu baskının gelir dağılımının alt basamaklarında daha sert yaşandığını göreceksiniz. Önce taşıt kredileri ve benzeri tüketici kredileri dışlanır; veri merkezleri gibi alanlar ise daha sonra gelir. Döngünün bu aşamasında daha az geliri olanlar en çok ezilen kesim oluyor, bu yüzden servet çatışması giderek derinleşiyor.”
Amin’in sermayenin eskisi gibi doğrudan ABD’ye yönelmediği yönündeki geçmiş açıklamalarını anımsatarak bu kaynakların nereye gittiğini sorması üzerine Dalio, küresel borç bağımlılığına işaret etti.
Dalio, “Muazzam bir büyüklükten bahsediyoruz. ABD büyük açıklar veriyor ve çok fazla sermaye çekiyor. Ancak yabancı sermaye, borç açısından bağımlı olduğumuz kaynağın neredeyse üçte birini temsil ediyor. Bu kaynak özellikle Çinlilerden ve Japonlardan geliyordu; borcun çok büyük bir yüzdesini onlar oluşturuyordu. Ardından diğer ülkeler, Ortadoğu ve diğerleri devreye girdi ancak onlar da baskılanmaya başladı” açıklamasında bulundu.
“Borçlu alacaklı ilişkisi ile hasım ilişkisi yan yana geldiğinde dinamik çok zorlaşır”
Dalio, uluslararası borçlanmada jeopolitiğin rolünü şu sözlerle dile getirdi:
“Çinliler artık ABD borcunu biriktirmeye devam etmek istemiyor. Ekonomik meselelerin yanı sıra jeopolitik engeller var. Bir yanda borçlu alacaklı ilişkisi, diğer yanda hasım ilişkisi yan yana geldiğinde, özellikle bu ölçeklerde dinamik çok zorlaşır. Japonya ise ekonomik politikalarını değiştirme arzusu nedeniyle çok büyük miktarda borç vermişti, şimdi bu paranın önemli bir bölümünü geri çekmek istiyorlar. Sadece borcun toplam boyutu ve bütçe açıklarımız devasa olmakla kalmıyor; tek mesele hükümetin mali açığı değil, yapay zeka ve diğer büyük harcamalar nedeniyle toplam finansman ihtiyacı da olağanüstü düzeydedir. Peki bu tasarruf nereden karşılanacak? Giderek daralan bu kaynaklardan sağlanacak. Faiz oranlarındaki değişimin temel sebebi budur. Faiz paranın maliyetidir ve arz-talep dengesizliği yaşandığında krediyi sınırlamak için yükselir.”
Avrupa ve özellikle Fransa piyasalarında yaşanan sert tahvil satışlarının bulaşma riski doğurup doğurmadığına ilişkin soruya Dalio, Avrupa’daki durumun ABD ile paralellik taşıdığını belirterek yanıt verdi.
Dalio, “Avrupa’daki durum da aynıdır. Borçlanarak yaşamaya alışıldı ve Fransa’nın yaptığı gibi borçlanma sınırına ulaşıldığında bir kilitlenme yaşanıyor. Artık buna ekleme yapamazsınız, bütçe açıkları vermek zorunda kalırsınız çünkü neredeyse geri ödeme noktasına gelirsiniz. Borç alırsanız geri ödemek zorundasınız. Bu gerçekleştiğinde benzer bir tablo doğar; daha fazla vergilendirme arzusu görülür, insanlar Fransa’dan ya da ABD’nin belirli bölgelerinden ayrılmaya başlar ve bu da yeni bir sorun doğurur. Bu yalnız Fransa’nın değil, tüm Avrupa’nın sorunudur” değerlendirmesini yaptı.
“Hisse senetlerinin beklenen getirisi ile tahviller arasındaki tampon daraldı”
Dalio, tahvillerin değer kaybetmesiyle hisse senetleri ile tahvil getirileri arasındaki makasın kapandığına dikkati çekerek, “Faizler yükseldikçe tahviller düşer. Tahviller ile hisse senetlerinin getirileri arasındaki farka bakın, birbirini olumsuz besleyen bir süreç yaşandı. Arz-talep dengesizliği çok büyüdüğünde paranın bu varlık sınıflarından çıkmak istediğini görüyorsunuz. Piyasalarda rekabet var ve tahvil tarafında kayıplar yaşandı” dedi.
Hisse senedi piyasalarındaki yükselişin devam edip edemeyeceğini analiz eden Dalio, “Hisse senetlerinin beklenen getirisi her zaman tahvillerden daha yüksektir, fiyatlarının artması normaldir. Ancak unutulmamalıdır ki fiyatlar yükseldiğinde gelecekte beklenen getiriler düşer. Tahvillerde ise tam tersi geçerlidir; tahvil fiyatı düştüğünde faiz yani beklenen getiri artar. Şimdi bu iki getirinin birbirine yaklaştığını gördünüz. Değerleme çarpanları arttıkça hisse senetlerinin beklenen getirileri geriledi ve iki getiri birbirine oldukça yaklaştı. Başlangıçta hisse senetlerinin beklenen getirisi çok daha yüksekti; artık bu iki getiri arasındaki tampon daraldı. Gelecekteki nakit akışlarının bugünkü değerini hesaplamak için bu faiz oranlarını kullandığınızda, çoğu ölçüte göre hisse senetlerinin pahalı olduğunu görebilirsiniz. Faiz oranlarındaki değişim diğer varlık sınıflarını, bilhassa hisse senetlerini daha hassas hale getirecektir” açıklamasını yaptı.
“Gelişmeler yapay zeka odaklı tek bir alanda düğümleniyor”
Hisse senedi piyasalarında çöküş getirebilecek faiz seviyesine yönelik değerlendirmesinde Dalio, nakit akışlarının mevcut iskonto düzeylerine vurgu yaptı.
Dalio, “Gelecekteki nakit akışlarının bugünkü değerini hesapladığınızda, tahvillerle yaklaşık olarak eşit seviyelere çok yakın bir noktadayız. Nakit akışlarının tam olarak nereye evrileceğini kimse kestiremez ancak piyasada olağanüstü yüksek bir yoğunlaşma riski bulunuyor. Başta yapay zeka olmak üzere sınırlı sayıdaki şirketin hissesi belirleyici ana unsur haline geldi. Sorun sadece ortadan kalkan o tampon değil; gelişmeler yapay zeka odaklı tek bir alanda düğümleniyor. Altyapı ölçekleyicisi dev şirketlerin sorunlarla karşılaşmaya başladığını görüyorsunuz. Eskiden öz kaynak topluyorlardı, şimdiyse daha fazla borca yönelmek zorundalar ve sınırlarına dayanıyorlar” dedi.
Gelecekte getirilerin bu dev altyapı üreticilerinden ziyade yapay zekayı iş süreçlerine entegre edebilen şirketlere kayacağını öngören Dalio, “Yapay zekayı üretmek ayrı bir konudur, yapay zekayı kullanarak büyük dönüşümler gerçekleştirmek ayrı bir konudur. Bugünkü değer açısından büyük etki yaratacak bu dönüşüm alanının büyük ölçüde gözden kaçırıldığını düşünüyorum” diye konuştu.
“Servet kolay yaratılır ancak harcanamaz, harcamak için satmak zorundasınız”
Yapay zekanın üretkenliğe katkısı kadar bir balon oluşturup oluşturmadığına ilişkin soruya Dalio, son beş yüz yıllık ekonomik tarihi incelediğini belirterek yanıt verdi.
Dalio, 1920’lerin sonundaki çöküş öncesini örnek göstererek teknolojik coşkunun yarattığı tuzakları aktardı:
“1920’lerin sonunu düşünün; evlere ilk kez elektrik bağlandı, buzdolapları, aydınlatma, otomobiller, uçaklar, sinema ve radyo hayatımıza girdi. Çevrenizde herkesin dünyayı değiştireceğini bildiği ve üzerine bahse girmek istediği muazzam yenilikler görüyordunuz. Herkes heyecanlanır ve ‘Bunu satın alacağım, almak için de borçlanacağım’ der. Ancak burada çok önemli bir ayrım vardır: Servet ile para aynı şey değildir. Servet kolay yaratılır ancak harcanamaz, harcamak için satmak zorundasınız. Varlıkları satın almak için yoğun şekilde borçlanıldığında ya da servet vergisi gibi nedenlerle serveti nakde dönüştürmek gerektiğinde balon patlar.”
Bugünkü koşullarda benzer bir sürecin işlediğini aktaran Dalio, “Yeni teknolojide geleceğin tam olarak bilinmemesi nedeniyle fiyatlara bakılmıyor. Rekabet edebilmek için yetersiz yatırım yapamazsınız, bu yüzden muhtemelen aşırı yatırım yaparsınız ve bu durum balonu besler. Bir balonun patlamasını sağlayan şey nakit ihtiyacıdır. Borçları geri ödeme zorunluluğu gibi geleneksel etkenler bu sonucu doğurur, bu tehdide karşı dikkatli olmalıyız” dedi.
“Balon patlaması tehdidine karşı gözümüzü açık tutmalıyız”
Güney Kore ve Tayvan gibi yapay zeka sermaye harcamalarını çeken pazarlarda sermayenin yanlış dağıtılıp dağıtılmadığına ilişkin Dalio, üretkenliğin arttığını ancak risklerin de büyüdüğünü belirtti.
Dalio, “Verimlilik açısından harika sonuçlar aldılar ancak kendi üretkenliklerinin ötesine geçerek tüm dünyadan kaynak çekip küresel çapta yatırım yapmaya başladılar, bu da problemler yaratıyor. Bunlar balon başlangıcının göstergeleridir; balon patlaması tehdidine karşı gözümüzü açık tutmalıyız. Ancak bu durum sistemik bir tehdit değildir. Asıl sorun, çok pahalı hale gelen ve gelecekteki nakit akışları belirsiz olan sınırlı sayıdaki şirkette yoğunlaşılmasıdır. İş modellerini dönüştürerek gelirlerini artıran ya da maliyetlerini kısan şirketler ise gözden kaçırıldı” ifadelerini kullandı.
ABD ve Çin arasındaki teknoloji rekabetine de değinen Dalio, teknolojinin hem ekonomik hem askeri ve jeopolitik bir savaş alanı olduğunu ifade etti.
Dalio, “Bu teknoloji savaşının bir kazananı olmak zorundadır. Çinliler robotik gibi belirli alanları seçiyorlar; en gelişmiş modellerde biraz gerideler ancak açık kaynaklı modellerin yaygınlığı ve ucuzluğu sayesinde Çin’de yapay zeka kullanımı çok daha yüksektir. ABD’de ise gelişime fren koyulup koyulmayacağı tartışılıyor” dedi.
“Dünya etki alanlarına bölünüyor”
Küresel dengelerin değiştiğini vurgulayan Dalio, iki kutuplu ayrışmanın dünyaya yansımasını değerlendirdi.
Dalio, “Dünya etki alanlarına bölünüyor. Amerika kıtası kendi içinde bir etki alanı oluştururken, Asya’da Çin’in hakim güç olduğu ve ABD’nin geri çekildiği bir etki alanı beliriyor. Artık ABD’nin bölgede Çin’i dengeleyen bir güç olacağı inancı geride kaldı, çok daha fazla bölgeselleşme yaşanacak. Avrupa ve Ortadoğu gibi alanlarda ise iki güç rekabet etmeyi sürdürecek” değerlendirmesinde bulundu.
Teknoloji savaşının nihai kazananının kim olacağı sorusuna kesin bir yanıt vermekten kaçınan Dalio, iç dengelerin önemine işaret etti.
Dalio, “En önemli mesele kendi içimizde nasıl bir arada durduğumuzdur. Batı demokrasilerinde asıl soru zengin ile yoksulun, sol ile sağın bir arada iyi çalışıp çalışamayacağıdır. ABD büyük bir inovasyon kapasitesine sahiptir; Çin ise yüksek eğitimli nüfusuyla yenilikçi ve iç kontrolü çok yüksek bir yapı sunuyor. Çin’in yapay zekayı imalat sanayisiyle birleştirme başarısı devasa bir avantajdır ve Çin ihracatının tüm dünyada yayılmasını sağlamaktadır. Önemli olan bu sürecin barışçıl ve karşılıklı üretkenlikle yürütülüp yürütülemeyeceğidir” dedi.
Yatırımcıların sermayelerini yönlendirirken tek bir varlığa aşırı odaklanmaması gerektiğinin altını çizen Dalio, “Yatırımcıların bugün dünyada olanları değerlendirirken bakması gereken en temel unsur risk yoğunlaşmasıdır; yapay zeka gibi son derece heyecan verici görünen tek bir alanda aşırı yoğunlaşma riskinden kaçınmak hayati önemdedir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
Brezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz mülakat Flavio Bolsonaro’nun ilk turdaki seçim zaferinden önce yayımlandı. Lula’nın yükseldiği ilk dönem “sosyal politika” başarısını sınıfsal bir altüst oluştan ziyade 2000’li yılların başındaki emtia ticareti patlamasına bağlayan araştırmacı Nunez, Bolsonaroculuğun sınıfsal temelini ise “alt-üst-orta sınıflar” olarak tespit ediyor. Lula ve İşçi Partisi yönetimlerinin zaman içerisinde “mali disiplin”e yönelerek kapitalistleri memnun ettiğine de işaret eden araştırmacı, günümüzdeki “aşırı sağ” yükselişe ise “sınıflar arası bir olgu” olarak bakmak gerektiğini savunuyor. Sınıfsal mobilizasyonun mümkünlüğü azaldıkça, alt sınıfların “deregüle edilmiş piyasa” vaat eden sağın cazibesine kapılması çok daha mükün hale gelmiştir. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
Brezilya: Aşırı Sağın Geleceği
Carlos Pérez
Equator
30 Eylül 2026
Lulismo’nun sınırları, Bolsonaro’nun oğulları ve yeni parçalanma siyaseti
Brezilya 4 Ekim’de sandık başına giderken, anketler 80 yaşındaki görevdeki cumhurbaşkanı Luiz Inácio Lula da Silva’nın, 2022’de cumhurbaşkanlığını kaybettikten sonra darbe planlamak suçundan hâlâ hapiste olan babası Flávio Bolsonaro ile başa baş bir yarış içinde olduğunu gösteriyor.
Dışarıdan bakıldığında, Brezilya tarihinde yoksulları yoksulluktan kurtarmak ve sosyal yardım tedbirleri almak için diğer tüm partilerden daha fazlasını yapan Lula ve Partido dos Trabalhadores’a [İşçi partisi] (PT), Jair Bolsonaro’nun varisi tarafından nasıl meydan okunabildiğini anlamak zor olabilir; zira Jair Bolsonaro’nun iktidarı döneminde ülke genelinde şiddet, eşitsizlik ve suç oranları tavan yapmıştı. Fakat günümüz aşırı sağının cazibesi hiçbir zaman kolay açıklanır değildir.
Bu rekabeti anlamak için siyaset felsefecisi Rodrigo Nunes’ten daha uygun bir isim pek yoktur. Dünya Sosyal Forumu’nun ilk katılımcılarından biri olan Nunes, sol örgütlenmenin tuzakları ve imkânlarını inceleyen bir analist olarak adını duyurmuştu; bu konu, ilk kitabı Ne Dikey Ne de Yatay’ın (2021) konusudur. O zamandan beri Bolsonarizmin en keskin eleştirmenlerinden biri olarak öne çıktı; yeni kitabı Parçalanmanın Anatomisi: Brezilya’nın Küresel Aşırı Sağ Hakkında Ortaya Koydukları’nda bu olguyu daha geniş bir uluslararası bağlamda ele alıyor.
Carlos Pérez, Nunes ile yaklaşan seçimler, Lula’nın üçüncü dönemindeki başarıları ve hayal kırıklıkları ile Bolsonarizmi ortaya çıkaran ve cazibesini sürdüren güçler hakkında konuştu.
Carlos Pérez: Lula’nın üçüncü dönemini nasıl değerlendiriyorsunuz? Günümüz Lulismosu, onu yirmi yıldan fazla bir süre önce iktidara taşıyan siyasetten ne açıdan farklı?
Rodrigo Nunes: 2022 seçimlerinde, Brezilya tarihinin en iyi cumhurbaşkanı, en kötüsüyle yarıştı ve çok az bir farkla kazandı. Bu, Lula’nın göreve geri döndüğünde karşılaştığı zorlukları anlamanıza yardımcı olur. Günümüz Brezilya toplumu, 2003’tekinden çok farklı. PT karşıtlığı, hatta özellikle Lula karşıtlığı çok derinlere işlemiş durumda. Buna karşılık, Bolsonarista oylarının tabanı oldukça yüksek.
Dolayısıyla Lula iktidara geri döndüğünde, çok daha zayıf bir konumdaydı. Siyasi açıdan, genellikle tüm zamanların en sağcı Kongresi olarak tanımlanan bir yapıyla karşı karşıyaydı. İktisadi açıdan ise, 20 yıl önceki emtia patlamasına benzer bir durumdan yoksundu; o dönem, vergileri artırmadan sosyal programlara yönelik kamu harcamalarını artırmasına imkân vermişti; bu, zenginleri daha zengin, yoksulları ise daha az yoksul hale getiren bir kazan-kazan formülüydü.
Bu yeni ve gergin koşullar altında, hükümeti birbiriyle bir ölçüde çelişen iki önemli başarıya imza attı. Birincisi, vergi yükünü üst gelir gruplarına kaydıran bir vergi reformunu hayata geçirdi; fakat bu reformun etkileri yıllar sonra hissedileceği için halkın kalbini ve zihnini kazanmayı başaramadı. İkincisi, devleti harcama sınırlamalarına tabi kılan yeni bir mali çerçeve benimsedi; bu, kapitalist sınıfla ittifakını güçlendirdi ama sosyal programları finanse etme kapasitesini zayıflattı. André Singer ve Fernando Rugitsky, bu sonucu “Yavaş çekimde Lulismo” olarak tanımladı. Bu arada, Başkan [Joe] Biden yönetimindeki ABD’de olduğu gibi, makroiktisadi göstergeler iyileşti ama halk bunu hissetmiyor; çünkü özel sektör borcu hızla yükseldi ve çevrimiçi kumar salgını yaşanıyor.
Bu hükümet, on yıllık kurumsal kargaşadan sonra hoş bir nefes alma fırsatı oldu; fakat salt normallik, Bolsonarismonun toplumsal çekiciliğine karşı koymak için asla yeterli olmayacaktı. İşte bu nedenle, Jair [Bolsonaro] hapiste olsa bile, ondan daha yetersiz oğlu Flávio, geçen yüzyılın ortasından bu yana dünyanın tanıdığı en büyük siyasi liderlerden birini yine de yenebilir.
Anketler, Lula ile Flávio arasında teknik olarak bir beraberlik olduğunu gösteriyor. Flávio’nun zaferi Brezilya için ne anlama gelir?
Jair’in dört oğlundan Flávio en aklı başında olanı, en az göze çarpan ve en geleneksel sağcı görüşlere sahip olanı; bu bakımdan, kardeşleri Eduardo, Carlos ve Jair Renan’a kıyasla MAGA tarzı tavırlara daha az zaman ayırır. O, eski usul bir siyasetçi. Anlaşma yapma konusunda usta: “Ne kadar istediğini söyle, biz hallederiz.” Diğer eski usul siyasetçiler gibi o da, şu anda ortaya çıkan ve milyarlarca real tutarındaki bir banka dolandırıcılığı olan Banco Master davası da dahil olmak üzere birçok yolsuzluk skandalına karıştı (Bu komplonun merkezinde yer alan isimlerden biri, Jair Bolsonaro’nun 2022 seçim kampanyasının en büyük bağışçısıydı).
Skandala karışanların neredeyse tamamı sağcı fakat skandal Yargıtay’a ulaştığından beri bir şekilde solu daha fazla etkiledi; beş yargıç, suçlu bankacıyla bağlantılı bulundu. Bolsonaro davasından bu yana, Yargıtay sol ile ilişkilendiriliyor ama hiçbir şekilde sol görüşlü değil. Her zamanki gibi, yolsuzlukla mücadele söylemi seçici bir şekilde işliyor.
Flávio’dan birkaç şey bekleyebiliriz. Bunlardan ilki ve en önemlisi, babasının başkanlığı döneminde olduğu gibi ABD ile yeniden yakınlaşma olacaktır. Washington ile Bolsonarista kampı arasında mekik dokundu; bunların çoğu, görevinden istifa edip ABD’ye taşınan eski Kongre üyesi Eduardo aracılığıyla gerçekleşti. Eduardo, kıskanılacak bir özveriyle Trump yönetimine lobi yaparak kendi ülkesine yaptırım uygulanması için çaba harcadı. Haziran ayında Marco Rubio’nun Flávio’ya yazdığı açık mektup, Flávio’nun kazanması halinde geçiş ekibini Washington’un emrine sunmayı teklif ettiğini dolaylı olarak ima ediyordu.
Trump’ın desteği karşılığında Flávio, nadir toprak elementleri, enerji ve tarım sektörü gibi alanlarda ABD’nin çıkarlarına boyun eğme niyetini ortaya koydu. Fakat Trump’ın müdahalesi iktisadi alanın ötesine geçiyor. Bu yılın başlarında, yine Brezilya sağının yoğun lobi faaliyetlerinin ardından ABD, Brezilya’nın en büyük iki suç örgütü olan PCC ve Comando Vermelho’yu terör örgütü ilan etti. Bu hamle, Kolombiya, Ekvador ve daha yakın zamanda Venezuela’da olduğu gibi, genellikle sonraki siyasi ve askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılır. “Uyuşturucuya karşı savaş”ın amacı, suçla mücadele etmek değil, genellikle yerel siyasi gruplar ve suç örgütleri arasında taraf seçerek bölgedeki ABD çıkarlarını sağlamak.
İç politikada ise, Amazon’da yasadışı madencilik, arazi gaspı ve orman tahribatının patlama yaşadığı; yerli halk ve çevre aktivistlerine yönelik cinayetlerin arttığı; ve organize suçun yoğunlaştığı Jair döneminde olduğundan daha da yırtıcı bir kapitalizm yaşanacaktır: Flávio ve yakın çevresi, hem uyuşturucu ticaretiyle hem de aktif veya emekli polisler tarafından yönetilen ve şu anda Rio de Janeiro’nun bütün bölgelerini kontrol eden özel milislerle iyi belgelenmiş bağlara sahip.
Dolayısıyla Flávio döneminde organize suçun siyasete çok daha derinlemesine sızacağını bekleyebiliriz. Bu durum, demokrasideki gerileme ve eğitim ile kamu hizmetlerine yönelik saldırılarla birleştiğinde, Flávio göreve gelirse ondan kurtulmak zorlaşacaktır. Brezilya, önümüzdeki on yıl içinde neredeyse çökmüş bir devlete bile dönüşebilir.
Peki, Lula 4.0 yeniden seçilirse ondan ne bekleyebilirsiniz?
Bu, herkesin aklındaki soru. Şöyle mi düşünecek: “Kahretsin, madem bu benim son şansım, elimden geleni yapayım.” Yoksa şöyle mi: “Aşırı sağın iktidara gelmemesini sağlamak için geleneksel sağla ittifakımı sağlamlaştırmam gerekiyor?” İkinci yol pek çok taviz gerektirecek; esasen daha da merkezci bir halefin önünü açacak. Lula’nın doğal eğilimi her zaman müzakereye doğru olmuştur. Ama şimdi mirası söz konusu ve bu, kararlarını etkileyebilir.
Bir adım geriye gidip Bolsonarismonun kökenlerini ele alalım. Bazı yorumcular, bunun milyonlarca Brezilyalının artan otobüs ücretlerine karşı çıkmak için sokaklara döküldüğü, dönüm noktası niteliğindeki Haziran 2013 protestolarına bir tepki olduğunu iddia etti. Bu hareket, sonunda PT için daha büyük bir meydan okumaya dönüştü. Bu yoruma katılıyor musunuz? İlk elden tanık olduğunuz bu protestoların gerçek önemi sizce nedir?
2013’ün siyasi güç dengesini değiştirdiği yadsınamaz. Protestolar, on yıldır son derece popüler olan PT’nin imajında ilk gerçek çentiği açtı. Bununla birlikte, protestocular hükümetin kendisine karşı değillerdi. Daha çok, PT’den reformlarını daha da ileriye götürmesini talep ediyorlardı. Şöyle diyorlardı: “Evet, satın alma gücümüz arttı; evet, yükseköğretime erişim genişledi; evet, hayatımızda niceliksel bir iyileşme oldu. Ama kamu hizmetleri, kurumsal hesap verebilirlik ve şehre erişim konusunda durum hâlâ kötü.” En acil hedefleri olan toplu taşıma buna iyi bir örnek: kalitesi düşüktür, pahalıdır ve özel sektör mafyaları tarafından kontrol edilmektedir.
PT, protestocuların yanında yer alıp şöyle diyebilirdi: “Bu ilk on yılda çok şey başardık ama bu yeterli değil, şimdi uzun zamandır ertelenen yapısal reformları hayata geçirmeliyiz.” Bunun yerine tam tersini yaptı: siyasi koalisyonundaki geleneksel sağ ve merkez sağ unsurları rahatsız etmemek için protestoları bastırdı.
Böylece protestocuların en kötü şüphelerini doğruladı: Partinin ilerici ivmesi tükenmişti.
Ertesi yıl, “Araba Yıkama Operasyonu” adlı polis soruşturması, hemen hemen tüm büyük siyasi partileri içine alan devasa bir yolsuzluk skandalını ortaya çıkardı. Aynı zamanda, küresel finans krizinin gecikmiş bir sonucu olan Çin’deki büyümedeki ani yavaşlama, emtia patlamasına ani bir son verdi. Birçok insanın zihninde bu iki olgu birbiriyle iç içe geçti: Eğer bir iktisadi gerileme varsa, bunun nedeni PT’nin önceki on yıl boyunca kamu parasının keyfi bir şekilde harcanmasına göz yummasıydı.
PT ve muhalefetin bu ikili krizden eşit derecede lekelenmiş olması nedeniyle, yükselen aşırı sağ, kendisini 2013’teki öfkenin mirasçısı olarak konumlandırabilen tek güç oldu.
Yani evet, 2013 protestoları Bolsonarizme yol açtı diyebilirsiniz. Fakat bu, en iyi ihtimalle kısmi bir gerçek olur. Aslında bu argüman, siyasi yelpazenin yalnızca iki kesiminde yankı buluyor. Bir grup, partiye karşı hiç de eleştirel olmayan, hatta sokağa çıkan protestocuları, aşırı sağı sorumsuzca güçlendirdikleri için suçlayacan Petista sol. Diğer grup ise elbette aşırı sağın kendisidir; onlar da mantıklı bir şekilde şu sonuca varmıştır: “Madem sol, halkı bizi desteklemekle suçluyor, o zaman kabul edelim – elbette ki, başından beri bizi desteklediler!” Bu tür bir söyleme girmek, PT açısından inanılmaz bir kendi kalesine gol atma örneğiydi.
Bolsonarismonun toplumsal ve siyasi tabanı nedir?
Paradoksal görünebilecek bir iddiayla başlayayım: Jair Bolsonaro adlı kişi ile Bolsonarismo adlı siyasi hareket arasında zorunlu bir bağlantı yok. Aslında, Brezilya tarihinde onun gibi bir figürün kazanabileceği belki de sadece iki seçim olduğunu düşünüyorum: 1960’da, başka bir dışardan gelen aday olan Jânio Quadros’un popülist, yolsuzlukla mücadele platformuyla yarıştığı seçim ve 2018. PT, beş yıl boyunca siyasi kargaşa ve yolsuzluk skandallarıyla sarsılmış ve cesaretlenen sağa bir taviz üstüne taviz vermişti; ta ki taviz verecek sol bir zemin kalmayana kadar. Bu süreçte kurumsal itibarının büyük bir kısmını yitirmişti. Geleneksel sağ ve merkez sağdaki müttefikleri de “Araba Yıkama Operasyonu” nedeniyle itibarlarını yitirmişti.
Bu, tamamen istisnai bir durum yarattı ve bu durum da tamamen istisnai bir aday gerektiriyordu. Bolsonaro, tam da doğru zamanda orada bulunuyordu; üç yıl önce başlamış olan bir halk hareketinden yararlandı. Onun başarısı, bu halk hareketine bir liderlik ve kimlik kazandırmak oldu.
Şimdi, sorunuza gelelim. Brexit ve Trump’tan bu yana, siyasi rüzgârın bu kadar dramatik bir şekilde değiştiği dönemde, sol iki anlatıyla yanıt verdi: Ya aşırı sağı, gerçek bir halk tabanı olmayan elitlerin isyanı olarak resmediyoruz, ya da geride bırakılanların, liberal elitizm tarafından ihanete uğramış işçi sınıfının isyanı olarak.
Bu anlatıların hiçbiri beni ikna etmiyor. Aksine, günümüz aşırı sağına sınıflar arası bir olgu olarak bakıyorum. Bunu anlamanın bir yolu, modernleşmenin vaatlerini –formel istihdam imkânları, hesap verebilir kurumlar, kanun önünde gerçek eşitlik– beklemekten vazgeçmiş bir alt sınıf [underclass] ile, bu vaatlerin hâlâ geçerli olduğunu iddia etmeyi bile bırakmış elit bir kesimi bir araya getiren bir hareket olarak görmek.
Bu ikisi arasında, gerçek inananların en sert çekirdeği yer alıyor –istatistiksel olarak en büyük grup değil ama en tutkulu olanı– ki ben buna, Orwell’den bir ifade ödünç alarak, “alt-üst-orta sınıf” diyorum.
Bunlar iki cami arasında binamaz kalmış insanlar: İyi bir yaşam standardına sahiptirler ama gerçek elitin sahip olduğu varlıklara ya da sosyal sermayeye sahip değiller. Onları sadece sosyal statü kaybı korkusu rahatsız etmekle kalmaz, aynı zamanda alt sınıftan gelenlerin elde ettiği en ufak bir yukarı doğru hareketlilik de tehdit olarak algılanır; tıpkı Latin Amerika’daki Pembe Dalga döneminde olduğu gibi, o dönemde yoksullar daha az yoksul hale gelmiş, üniversiteye gitmeye, yurtdışına seyahat etmeye vb. başlamışlardı. Bu durum, kolayca istismar edilebilen bir kin duygusu yarattı.
Günümüz aşırı sağının cazibesi, hangi tarafta durduğunuza göre değişir. Egemen sınıf, aşırı sağı kapitalizmin en yırtıcı biçimini sunan ve alttan gelen tüm meydan okumaları etkisiz hale getiren bir güç olarak görür. Halk tabanı ise kanun ve düzen söylemine ve “devletin sırtlarından inmesini” sağlayarak piyasada daha verimli bir şekilde rekabet etmelerine imkân verecek, daha az regülasyonlu bir ekonomi umuduna çekilir. Her iki kamptan da gelen düzensiz bir grup için bu aynı zamanda bir kariyer fırsatıdır: Artık aşırı sağcı bir kışkırtıcı olarak iyi para kazanabilirsiniz.
Bolsonarismo örgütsel düzeyde nasıl işliyor?
Aşırı sağ hareketi olarak Bolsonarismo’nun üç yapısal avantajı var.
Birincisi, sermayenin çıkarlarıyla çok daha uyumlu; bu nedenle solun asla elde edemeyeceği şekilde büyük iş dünyası ve kurumsal medyanın desteğine güvenebilir.
İkincisi, toplumu değiştirmek yerine mevcut iktidar farklılıklarını korumak, hatta bunları daha da yoğunlaştırmak ister; bu da koalisyon kurmayı çok daha kolaylaştırır. Her ortağın kendi alanı vardır –toprak sahibi oligarşinin toprağı, finans oligarşisinin iktisadi kaldıraçları– ve herkesin çıkarları karşılanıldığı sürece birlikte çalışabilirler. Genellikle ihtiyaçlar hiyerarşisi ya da stratejik farklılıklar konusunda tartışmazlar – tam da solun başını ağrıtan sorunlar.
Üçüncü avantaj ise sosyal medyadan kaynaklanır; sosyal medya, kamusal alanı, insanların dikkatin simgeleri olan “beğeniler” ve “paylaşımlar” için bireysel olarak rekabet ettikleri bir pazar olarak yapılandırıyor. Bu durum, hem siyasetin aşırı bireyselleşmesine hem de çevrimdışı örgütlenmeye kıyasla çevrimiçi katılımın ön plana çıkmasına yol açıyor. Bu durum, günümüz aşırı sağının büyük bir kısmının örgütlenme biçimini derinden şekillendirir: yapı taşları “siyasi girişimciler” olan bir tür piramit şeması olarak: Sosyal veya geleneksel medyada öne çıkan konumlarından, aynı anda dikkat, sosyal ve siyasi sermaye biriktiren içerik üreten kişiler.
Dikkat çeken içeriklerin sürekli akışı sayesinde, tabanlarını sürekli meşgul tutarlar ama aynı zamanda atomize ederler ve dijital olmayan katılım kanallarından mahrum bırakırlar. Bu sayede taban, neredeyse isteğe bağlı olarak seferber edilebiliyor ve seferberlikten çekilebiliyor. Bolsonaro’nun kendi adına gerçek bir parti kurmaya hiç zahmet etmemesi –Farage ya da Trump’ın da öyle– çok anlamlı. Onlar parti yapısını başlı başına bir hedef olarak değil, asıl başka yerlerde yürütülen siyasetin sadece bir aracı olarak görürler.
Siyaset dikkat ekonomisi tarafından istila edildiğinde, kamusal söylem sürekli değişen bir öfke denizine dönüşür. Bugün bu, yarın o. Bu durum, insanların kolektif kaderleri hakkında karar alma ve statükoyu değiştirmek için sürdürülebilir çabalara katılma kapasitelerini güçlendirmeye dayanan özgürleştirici siyasete tamamen aykırı. Trump bizi manşetlerle ve gece geç saatlerdeki paylaşımlarla meşgul ederken, asıl yıkım işi arka planda devam eder.
İdeolojik düzeyde, Bolsonarizm neyi temsil ediyor? Geleneksel sağdan ne farkı var?
Aşırı sağın söylemlerini dış görünüşüne göre değerlendirerek yanlış yorumluyoruz. Trump, Bolsonaro ve benzerlerinin “küreselleşmeden” bir adım geri çekilmekten, sanayi istihdamının Fordist rüyasına dönmekten, cinsel devrimi geriye sarmaktan ve çekirdek aileyi ve geleneksel cinsiyet rollerini yeniden kutsallaştırmaktan bahsettiklerinde onlara inanmak bir hata. Bu fikirler belirli seçmenler üzerinde bariz bir psikolojik çekiciliğe sahip ama çağdaş aşırı sağın eylemleriyle doğrulanmıyor. Aksine, bu hareket, on yıllardır süren neoliberalizmin yarattığı toplumsal parçalanmadan besleniyor ve bu süreci belirli bir ufka doğru hızlandırıyor.
Kitabımda bu ufku “özel sektör tarafından yönetilen, eşitsiz bir şekilde dağıtılmış bir doğa durumu” olarak tanımlıyorum: Devletin toplumsal çatışmaları arabuluculuk yapma sorumluluğunu giderek daha fazla terk ettiği ve bunun yerine kaba kuvvetin egemenliğini kutsallaştırdığı bir durum.
Bunu açıklayan bir örnek vereyim. 2019’da, Amazon bölgesindeki Rondônia eyaletinde yasadışı ağaç kesenler, federal bir uygulama operasyonuna hizmet eden bir yakıt kamyonunu ateşe verdiler; bu nedenle operasyon iptal edilmek zorunda kaldı; iki hafta sonra çevre bakanı, ağaç kesicileriyle görüşmek ve taleplerini dinlemek üzere kasabaya gitti. Açıkça verilen mesaj şuydu: “Ben sizin tarafınızdayım. Devlet malını yakmanız, ormanlarını kestiğiniz yerli halkı öldürmeniz ve aynı rotaları kullanan uyuşturucu kaçakçılarıyla işbirliği yapmanız sorun değil: Bunların hepsi özel girişim ve biz özel girişime müdahale etmiyoruz.” Aynı mantık, Trump’ın büyük teknoloji şirketleriyle olan ilişkisini de şekillendiriyor.
Bu, benim “kahya kapitalizmi” [overseer capitalism] olarak adlandırdığım şekli alabilir. Brezilya ve Amerika’nın Güneyi gibi plantasyon ekonomilerinde, polislik, özel bir işlevden doğan kamu işleviydi. Plantasyon işçilerini disipline etmek için işe alınan kahya, köleliğin kaldırılmasından sonra, özgürleşen erkek ve kadınları hizada tutan polis memuru haline geldi. Günümüzde bu kamu işlevi yeniden özelleşiyor. Wagner ve Blackwater, Meksika’daki uyuşturucu kartelleri, Rio’daki milisler; bu tür devlet dışı aktörler, kontrol ettikleri bölgelerde güç tekelini giderek daha fazla kullanıyor. Kahya kapitalizmi, sermaye ile bu özgür baskı ajanları arasındaki ittifakı gerektirir; bu ajanlar koalisyona sadece kiralık silah olarak değil, eşit siyasi ortaklar olarak katılırlar. Böyle bir yakınlaşma, ilk Bolsonaro hükümetinde önceden işaret edilmişti ve Flávio döneminde kolaylıkla yerleşebilir.
Güçlülerin, kendilerine sınırsız iktidar keyfi vaat eden böyle bir modele neden ilgi duydukları açık. Peki, en güçsüzler neden buna oy veriyor? Çünkü bu pakette psikolojik telafiler de yer alıyor. Vaat şu: “İş yerinde aşırı sömürüye maruz kalsanız bile, yaşam beklentileriniz her geçen gün azalsa bile, en azından hayatınızın bir alanında gücünüzün sınırsızca işleyebilmesini sağlayacağız. Evde, öfkenizi eşinize ya da çocuklarınıza yöneltebilirsiniz, kimse müdahale etmez; ve kimse size Siyahlar ya da eşcinseller hakkında şaka yapmamanızı söyleyemez.”
Yeni kitabınız, “Brezilya’nın küresel aşırı sağ hakkında neler ortaya koyduğunu” açıklamayı vaat ediyor. Dünya sistemine çevreden baktığımızda ne görüyoruz? Dünya hangi anlamda Brezilyalaşıyor?
Latin Amerika ve özellikle Brezilya’daki sosyal düşünce, merkez-çevre ilişkisine dair Batı kavramlarını yeniden şekillendirmekle ilgilenegeldi. Bu gelenek, 1960’larda “bağımlılık teorisi” ile başlar; bu teori, modernleşme teorisine yönelik bir eleştiri olarak ortaya çıkmıştı: Walt Rostow ve Seymour Martin Lipset gibi isimler tarafından yaygınlaştırılan, çevre ülkelerin kartlarını doğru oynadıkları takdirde gelişmiş ülkelerle aynı mutlu noktaya ulaşabilecekleri, yani geri kalmışlıktan tam modernliğe geçebilecekleri fikrine yönelik bir eleştiri.
Eleştiri şöyle diyordu: “Bu fikir yanlıştır, çünkü biz kapitalizmin dışında ya da gerisinde değiliz; her zaman bir çevre olarak kapitalizmin içinde yer aldık. İşlevimiz her zaman merkez ekonomilere doğal kaynaklar ve ucuz işgücü sağlamak olmuştur; dolayısıyla, elde edebileceğimiz her türlü gelişme her zaman onlarınkine tabi olacaktır.” Dolayısıyla 1960’lar ve 70’lerdeki argüman şöyleydi: “Merkezi, çevrenin geleceği olarak görmek yanlıştır; çevresel durum, modern ile geri kalmışlığın her zaman bir arada olduğu bir durumdur ve bu birleşim, kapitalist gelişme için araçsal bir öneme sahiptir.”
1980’lerde ve 1990’larda durum tersine döndü; ABD ve Avrupa ülkeleri, artan eşitsizlik, güvencesizlik, kayıt dışılık ve “favelizasyon” (Brezilya’daki favelas gibi gecekondu mahallelerinin artması) ile bazı yönlerden çevreye benzemeye başladı. Böylece hem Brezilya’daki hem de Küresel Kuzey’deki insanlar bu ülkeleri “Brezilyalaşmış” olarak tanımlamaya başladı.
Bu tersine dönüşü ne açıklıyordu? Bağımlılık teorisinin mirasçıları, artık modernleşme teorisinin kendisini tarihsel bir çerçeveye oturtuyorlardı; modernleşme teorisinin, beklentilerin ufkunun kalıcı büyüme olduğu bir kapitalist genişleme döneminin ideolojisi olduğunu savunuyorlardı. Artık, daralma ve ufukların küçüldüğü bir dönemde, Küresel Kuzey giderek çevreye benzemeye başlayacaktı.
Bu fikir siyaset alanına da genişletilebilir. Aşırı sağın parçalanmanın hızlanmasına karşılık geldiği fikri, Bolsonaro yönetimindeki Brezilya’da, Milei yönetimindeki Arjantin’de ya da Bukele yönetimindeki El Salvador’da, Trump’ın ilk döneminde, Almanya’daki AfD’de veya Fransa’daki RN’de olduğundan çok daha net bir şekilde görülüyor.
“Sadece normallik”in Bolsonarismo’yu yenemeyeceğini söylediniz. Peki, günümüz aşırı sağına yönelik radikal bir tepki nasıl olabilir?
Bilgi teorisinden bir paradoksla başlayayım: Bir sinyalin bilgi olarak algılanabilmesi için arka plan gürültüsünden yeterince farklı olması gerekir, ama o kadar da farklı olmamalıdır ki sinyal olarak algılanamaz hale gelmesin. Bu fikri siyasete uyguladığımızda, radikalizmin en saf, en soyut haliyle bir ilkeye sadakat olmadığını anlarız; daha ziyade, hâlâ anlaşılabilir olan normdan bir sapmadır.
Sizi mevcut durumdan en uzağa götüren –ama yine de o duruma dahil edilebilen– bir taktik bulursunuz: insanların güvenini kazanan, onları katılım için ikna eden, gerçek bir etki yaratan bir taktik.
Günümüzün sorunu, aslında yapılması gereken her şeyin son derece radikal görünmesi. Güç yoğunlaşmasını ele alalım. Elon Musk’ın 2022’deki karşı taarruzun ortasında Ukrayna güçlerine Starlink hizmetini kesmesi gibi, bir iş adamının bir ülkenin ordusunun bir kısmını devre dışı bırakabildiği bir dünyada yaşıyoruz – bu, 1970’lerde bir James Bond filminin konusu olabilirdi. Mantıklı tepki, özel şahısların bu tür bir gücü kullanmasını engelleyen bir hükümet politikası çıkarmaktır. Fakat bugün böyle bir politika önerirseniz, kamulaştırma çağrısı yapmakla ya da kişisel hakları ihlal etmekle suçlanacaksınız. Bir yönde o kadar ileri gittik ki, artık ancak diğer yöne çok sert bir şekilde çekerek müdahale edebilirsiniz.
Bu konuda aşırı sağdan bir şeyler öğrenebiliriz. Bugün, kısa bir süre önce düşünülemez olan şeyler söyleniyor. Örneğin, yanlış ten rengine sahip vatandaşların sınır dışı edilmesi gerektiği gibi. 2016’dan beri düşünülemez olan şeyler yaşanmaya devam ediyor ve söylenemez olan şeyler artık genel kabul görmüş hale geldi. Aşırı sağ, mümkün olanın sınırlarını, gerçekten yapılması gerektiğine inandığı yönde zorladı.
Belki de gerçekten yapmamız gerekenlerin hiçbiri bugün mümkün değil ama şimdi koşulları oluşturmaya başlamazsak, yarın da yapamayacağız. Hedeflerimiz için bir toplumsal taban oluşturmalıyız. Sadece rasyonel argümanlar ve inandırıcı politikalar sunmakla yetinemeyiz; insanların gündelik deneyimlerine dayanan, o başka, daha iyi bir dünyaya duyulan arzuyu aşılamalıyız. İnsanlar, yeniden şekillendirilmiş bir dünyada daha iyi yaşayacaklarını hissetmekle kalmamalı, oraya ulaşmak için harekete katılarak daha iyi yaşamaya başladıklarını da hissetmeli.
Dünya Basını
Nükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır

Nükleer Çağ Barış Vakfı Başkanı Ivana Nikolić Hughes, yapay zekanın askeri komuta ağlarına entegre edilmesinin ve tırmanan nükleer gerilimlerin insanlığı yok oluşun eşiğine getirdiğini açıkladı. Yapay zeka savaş oyunlarında taktik nükleer silah kullanım oranının yüzde 95’e çıktığına işaret eden Hughes, sınırlı bir bölgesel çatışmanın dahi üç milyardan fazla insanı açlıktan ölüme mahkum edeceğini vurguladı.
Nükleer Çağ Barış Vakfı Başkanı ve Columbia Üniversitesi Öğretim Görevlisi Ivana Nikolić Hughes, Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programında nükleer silahlanma ve yapay zeka entegrasyonunun yarattığı varoluşsal tehditleri değerlendirdi.
Hughes, nükleer caydırıcılık doktrininin tükenişinden taktik nükleer simülasyonlara, nükleer kış tehlikesinden silahsızlanma antlaşmalarının çöküşüne kadar pek çok başlıkta kapsamlı uyarılarda yer verdi.
Diesen’ın nükleer başlıklar ile yapay zekanın kesişimine dair sorusunu yanıtlayan Hughes, nükleer meselelere yaklaşık 15 yıl önce Columbia Üniversitesi’nde öğretim üyesiyken ilgi duymaya başladığını belirtti.
O dönemde nükleer silahların Soğuk Savaş’tan kalma, etkisini yitirmiş bir başlık gibi görüldüğünü hatırlatan Hughes, günümüzde bu tehdidin her geçen gün daha yakıcı hale geldiğini vurguladı.
Yapay zeka modellerinin askeri karar alma mekanizmalarına dahil edilmesinin muazzam riskler barındırdığını dile getiren Hughes, nükleer silahsızlanma uzmanlarının son yıllarda bu entegrasyondan ciddi endişe duyduğunu aktardı.
Hughes, yapay zekanın halüsinasyon görme ve hatalı kararlar üretme potansiyeline işaret ederek şu değerlendirmeyi yaptı:
“Büyük dil modellerinin komuta ve kontrol sistemlerine dahil edilmesi durumunda nükleer silahların kazara veya istemsizce ateşlenmesi ihtimali herkesi kaygılandırıyor. Washington’da düzenli yürütülen savaş oyunları, tek bir nükleer silah kullanımının dahi derhal topyekun bir nükleer savaşa dönüşeceğini açıkça ortaya koyuyor.”
“Yapay zeka modelleri kriz anında gerilimi tırmandırmayı seçiyor”
King’s College bünyesinde yürütülen ve yapay zeka modellerine askeri kriz senaryolarının verildiği araştırmaya değinen Hughes, sonuçların ürkütücü olduğunu söyledi.
Hughes, 21 farklı çatışma senaryosunun önde gelen teknoloji şirketlerinin geliştirdiği üç ayrı modele yöneltildiğini aktararak elde edilen verileri paylaştı.
Hughes, “Yapay zeka sistemleri kriz senaryolarının yüzde 95’inde taktik nükleer silah kullanma kararı verdi. Simülasyonların yüzde 76’sında ise stratejik nükleer güç gösterisine yöneldiler. Üstelik bu sinyaller gerilimi yatıştırmak yerine krizi daha da tırmandırdı. Bu tür kararları yapay zekaya devretme fikri başlı başına yıkıcı bir kumar niteliği taşıyor” dedi.
Yapay zeka modellerinin güvenlik açıklarını aşarak kendi başlarına hareket etme eğilimi gösterdiğine de değinen Hughes, son aylarda yaşanan siber hadiselerin tehlikenin boyutunu büyüttüğünü kaydetti.
Hughes, modellerin insan denetimindeki kısıtlamaları deldiğini ve sistemlere sızdığını anlattı.
Hughes, “Avustralya’da yapay zeka modellerinin kamu sağlık veri tabanına sızması gibi örnekler, bu sistemlerin insanların koyduğu sınırların etrafından dolaşabildiğini ve kendi aralarında eşgüdüm kurabildiğini gösteriyor. Bu durum, yapay zekanın kasti ya da kazara nükleer komuta kontrol ağlarına sızabileceği ihtimalini somutlaştırıyor” uyarısında bulundu.
Hughes, kıtalararası balistik füzelerin fırlatma rampalarında sabit olduğunu ve olası bir saldırı ihbarı alındığında karar vericilerin yalnızca birkaç dakikası kaldığını belirtti.
Hughes, “Erken uyarı anında fırlatma doktrini nedeniyle bir saldırıyı sineye çekip bekleyemezsiniz; birkaç dakika içinde karar vermezseniz füzelerinizi kaybedersiniz. Yapay zeka bir kıvılcım çakarsa, insanlar topyekun savaşı kendi başlarına tamamlamaya zaten hazır bekliyor” diye ekledi.
Gelişmiş süper yapay zekanın insanlığı yok etmek istemesi halinde en kestirme yolun nükleer cephanelikleri ateşlemek olacağını söyleyen Hughes, “Gezegeni ele geçirmek isteyen bir yapay zeka için en basit yöntem, mevcut 12 bin 500 nükleer başlığı kullanarak savaşı başlatmak olur. Yüz milyonlarca insan anında ölür, milyarlarca insan ise açlıktan kırılır” şeklinde konuştu.
“Küçük çaplı bir nükleer savaş dahi üç milyardan fazla insanı açlığa iter”
Programda söz alan Glenn Diesen, yapay zeka sistemlerinin insan muhakemesinin aksine uzlaşma yerine tırmanmayı tercih ettiğini, geçmişte kimyasal silahların dahi dönem dönem daha temiz bir yöntem sayılarak meşrulaştırılmaya çalışıldığını hatırlattı.
Hughes ise nükleer silahların doğurduğu çevresel felaketin geleneksel silahlardan bütünüyle farklı olduğunu ifade etti.
Tarih boyunca çöller ve adalar gibi yanıcı olmayan sahalarda 2 binden fazla nükleer deneme yapıldığını anımsatan Hughes, bu silahların yerleşim yerlerinde infilak etmesi halinde yaşanacak nükleer kış sürecini şu sözlerle açıkladı:
“Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan bombalar bugünkü cephaneliklerin yanında ufacık kalır. Bir nükleer patlama devasa bir ateş topu yaratır ve enerjisinin yüzde 35’i doğrudan ısıya dönüşür. Şehirler yandığında atmosfere yoğun miktarda kurum yükselir. Bu kurum tabakası güneş ışığını keserek küresel çapta sıcaklıkları düşürür.”
Hindistan ile Pakistan arasında yaşanabilecek bölgesel bir çatışmanın dahi dünya çapında kıtlığa yol açacağını vurgulayan Hughes, araştırmaların vardığı sonuçları dile getirdi.
Hughes, “Hindistan ve Pakistan arasında patlak verecek sınırlı bir nükleer savaş bile gökyüzünü kapatacak miktarda duman üreterek iki yıl içinde üç milyardan fazla insanın açlıktan ölmesine neden olur. Küresel nüfus sekiz milyarı aştı ve bu boyuttaki bir iklim çöküşünde insanlığı besleyecek ek gıda bulunamaz. İki ülkenin savaşıp kenara çekileceği bir senaryo imkansızdır; medeniyetin sonundan ve canlı türlerinin yok oluşundan bahsediyoruz” ifadelerini kullandı.
ABD ile Rusya arasında 4 bin 400 nükleer başlığın kullanıldığı bir çatışmada ozon tabakasının yüzde 70 oranında yok olacağını bildiren Hughes, zararlı morötesi ışınların tarımsal üretimi sıfırlayacağını söyledi.
Hughes, nükleer denemelerden yayılan plütonyum 239 izotopunun gezegenin her köşesine yayıldığını ve insan çağının tehlikeli bir jeolojik izine dönüştüğünü sözlerine ekledi.
“Soğuk Savaş’ı liderlerin aklı değil, şans ve sağduyulu subaylar kurtardı”
Diesen, günümüzde nükleer silah tehdidinin hafife alındığını, Avrupa’da caydırıcılık kavramının doğrudan nükleer şantaj yaftasıyla bir kenara itildiğini ve Moskova ile doğrudan savaşa girme söyleminin yaygınlaştığını belirtti.
Diesen’ın geçmişteki anlaşmaların ve nükleer korkunun buharlaşmasına dair tespitine katılan Hughes, mevcut siyasi söylemlerin vahametini şu sözlerle dile getirdi:
“Bir tarafta Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Baltık kıyılarındaki askeri tatbikatlara karşı tüm silahları kullanmaya hazır olduklarını bildirmesi var. Diğer tarafta ise ABD Başkanı Donald Trump’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurul kürsüsünden İran’ı hayatta kalma şansı bırakmaksızın cehenneme sürme tehdidi yer alıyor. Dünya liderlerinin gözü önünde 93 milyonu aşkın nüfusa sahip bir ülkeyi haritadan silmekle tehdit etmek hem ahlak dışıdır hem de uluslararası hukuka göre açık bir suçtur.”
Geçmişte Savunma Bakanlığı belgelerini sızdıran Daniel Ellsberg’in analizlerine atıfta bulunan Hughes, dokuz nükleer gücün bu silahları her an kullandığını söyledi.
Hughes, “Ellsberg’in belirttiği gibi, bir soyguncunun kafanıza silah doğrultması silahı fiilen kullanması demektir; tetiği çekmesine gerek yoktur. Nükleer güçler de bu silahları sürekli bu şekilde kullanıyor. Kendi eylemlerini caydırıcılık, başkalarınınkini ise nükleer şantaj olarak adlandırıyorlar” dedi.
Soğuk Savaş döneminde nükleer felaketin eşiğinden kıl payı dönüldüğünü hatırlatan Hughes, dönemin sağduyulu isimlerini andı.
Küba Füze Krizi sırasında Sovyet denizaltısında görevli Vasili Arhipov’un nükleer torpidoyu ateşlemeyi reddederek insanlığı kurtardığını anlatan Hughes, 1983 yılında yaşanan iki kritik hadiseye dikkat çekti.
Hughes, “1983 yılında Sovyet erken uyarı sistemindeki bir bilgisayar arızası, Moskova’ya doğru gelen beş kıtalararası füze tespit etti. Nöbetçi subay Stanislav Petrov, ABD’nin gerçek bir saldırıyı yalnızca beş füzeyle başlatmayacağını akıl ederek durumu üstlerine iletmedi ve muhtemel bir karşı misillemeyi durdurdu. Aynı yıl icra edilen Muktedir Okçu kod adlı tatbikatta ise Sovyetler Birliği gerçekten vurulacağını zannederek nükleer bombardıman uçaklarını hazır hale getirdi. Soğuk Savaş’ı hatasız stratejiler değil, bu insanların basireti ve talihimiz kurtardı” ifadelerini kullandı.
Hughes, süregelen savaş ortamlarında bir siber saldırının ya da yapay zeka yanılgısının gerçek bir saldırı zannedilme riskinin barış dönemine kıyasla katbekat yüksek olduğunu dile getirdi.
“Nükleer silahları koruyarak yayılmayı önleyemezsiniz”
Avrupa kıtasında nükleer silah konuşlandırılmasının akıl dışı olduğunu vurgulayan Hughes, İngiltere ve Fransa’nın kendi cephanelikleri dışında Belçika, Hollanda, İtalya, Almanya ve Türkiye’de Amerikan nükleer başlıklarının konuşlu olduğunu hatırlattı.
Hughes, “Belçika ve Hollanda gibi coğrafi olarak ufacık ülkelerde nükleer silah tutulması akıl almaz bir durum. Birkaç nükleer başlık bu ülkeleri bütünüyle haritadan silmeye yeter. Avrupa’nın tamamı dünya haritasında küçük bir yer kaplıyor. ABD ile Rusya arasında çıkacak bir nükleer savaşta tüm Avrupa dümdüz olur ve yok edilir” dedi.
Nükleer silahların yayılmasını önleme yaklaşımının mevcut güçler için bir paravan olarak kullanıldığını belirten Hughes, nükleer silahların varlığının meşrulaştırılmasını eleştirdi.
Hughes, “Kendi güvenliğiniz için nükleer silaha mecbur olduğunuzu söylerseniz, diğer tüm ülkelerin de nükleer silah edinerek güvenliğini sağlama arayışına girmesi kaçınılmaz hale gelir. Nükleer caydırıcılık fikri ile yayılmanın önlenmesi hedefi birbirine taban tabana zıttır. Şu anda dokuz ülkenin elinde 12 bin 500 nükleer başlık bulunuyor. Benim asıl endişem İran’ın bir ya da birkaç nükleer silaha ulaşmasından ziyade, fırlatma rampalarında dakikalar içinde ateşlenmeye hazır bekleyen bu devasa cephaneliktir” şeklinde konuştu.
Hughes, nükleer silahların modernizasyonuna dayalı yeni bir silahlanma yarışının başladığını, oysa asıl tartışmanın genel silahsızlanma zeminine çekilmesi gerektiğini vurguladı.
Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın nükleer sahibi beş daimi üyeye cephaneliklerini tamamen tasfiye etme ve iyi niyetle müzakere yürütme yükümlülüğü getirdiğini hatırlatan Hughes, bu taahhütlerin yerine getirilmediğini kaydetti.
“Tek bir megatonluk bomba Tahran’da iki buçuk milyon insanı anında katleder”
Amerikan kamuoyunun nükleer silahların tehlikeleri konusunda yeniden bilinçlenmesi gerektiğini belirten Hughes, 1980’li yıllarda New York’taki Central Park’ta bir milyon insanın katıldığı nükleer karşıtı yürüyüşün Sovyet lideri Mihail Gorbaçov üzerinde derin etkiler bıraktığını anımsattı. Halkın silahsızlanma talebinin liderleri harekete geçirebilecek en güçlü dinamik olduğunu ifade etti.
Tarihçi Peter Kuznick ile birlikte kaleme aldığı makaleden detaylar paylaşan Hughes, nükleer tehditlerin kamuoyunda kanıksanmasını sert bir dille eleştirdi:
“Tahran üzerine bir megatonluk tek bir nükleer bomba atıldığını hayal edin. İki buçuk milyon insan anında yaşamını yitirir. 3,7 milyon insan ise uzuvlarını kaybetmiş, derileri vücutlarından dökülen ağır yanıklar içinde dehşet verici acılar çeker. Bu sadece tek bir nükleer başlığın yaratacağı tablodur. Bizler siyasetçilerin bu dehşeti sıradanlaştırmasına göz yumuyoruz. İnsanların korkudan felç olmak yerine neyle karşı karşıya olduğumuzu idrak edip harekete geçmesi gerekiyor.”
Hiroşima ve Nagasaki saldırılarının insan hayatını kurtardığı ve savaşı bitirdiği yönündeki resmi anlatının gerçeği yansıtmadığını dile getiren Hughes, bu kentlerin bombalanmasından önce sivillerin tahliyesine dahi izin verilmediğini belirtti.
“Çözüm yeni mekanizmalarda değil, Birleşmiş Milletler kurallarını işletmekte”
Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması’na taraf olan 100 devletin küresel güney ağırlıklı olmak üzere nükleer silahsızlanma mücadelesini büyüttüğünü kaydeden Hughes, Avusturya ve İrlanda gibi Avrupa ülkelerinin de bu çabaya destek verdiğini anlattı.
Hughes, nükleer silaha sahip dokuz ülkeye yönelik baskının hem dışarıdan hem de kendi halkları tarafından içeriden kurulması gerektiğini belirtti.
Diesen’ın silahsızlanma için diplomatik bir uzlaşma zemini bulunup bulunmadığına ilişkin sorusunu yanıtlayan Hughes, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi mimarisinin canlandırılması gerektiğini söyledi.
Columbia Üniversitesi’nden Profesör Jeffrey Sachs’ın çok kutuplu diyalog tezlerini desteklediğini belirten Hughes, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan barış çerçevesinin yeniden işletilmesinin zorunlu olduğunu ifade etti.
Hughes, “Silahsızlanma için yepyeni kurumlar icat etmemize gerek yok; İkinci Dünya Savaşı’nın ardından felaketleri önlemek için kurulan mekanizmaları layıkıyla kullanmamız yeterli. Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması aslında bir barış metnidir. Devletler egemenlik haklarına saygı gösterilen bir güvenlik düzenine kavuşursa, nükleer silahlara sığınma ihtiyacı ortadan kalkar” dedi.
Görüşmenin kapanışında Nepal Başbakanı’nın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmaya atıfta bulunan Hughes, küresel kaynakların savaş yerine insanlığın ortak sorunlarına yönlendirilmesi çağrısında bulundu.
Hughes, “Nepal Başbakanı’nın kürsüde dile getirdiği gibi, savaş için kusursuz lojistiğe sahip olan dünya gıda dağıtımı ve afet yardımı için çökmüş bir lojistik işletiyor. Nükleer silahlara ve savaşa ayrılan devasa bütçelerin küresel ısınmaya, kuraklığa ve iklim felaketlerine ayrıldığı bir dünyada bambaşka bir geleceği konuşuyor olurduk. İnsanlığın hayatta kalabilmesi, yıkım araçlarına yatırımı durdurup kolektif varoluş krizlerine odaklanmasına bağlıdır” diyerek sözlerini tamamladı.
Görüş2 hafta önceEast-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog
Diplomasi2 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Asya2 hafta önceKuzey Kore’den Batı hava savunmasını zorlayacak yeni taktik
Asya1 hafta önceÇin akaryakıt ihracatını durdurdu: Küresel pazarda tedarik daralıyor
Dünya Basını2 hafta önceÇin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?
Asya2 hafta önceJapon iş dünyası heyeti Pekin’i ziyaret ederken Çin ‘tarihten ders çıkarma’ uyarısı yaptı
Dünya Basını2 hafta önceYarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor
Dünya Basını4 gün önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir











