Bizi Takip Edin

Avrupa

AB, SAFE programından kalan fonlarla iki savunma projesini ilerletmek istiyor

Yayınlanma

Avrupa Komisyonu iki savunma projesini yeniden canlandırmak için SAFE programından arta kalan fonları değerlendirdiğini belirtti.

İki diplomatın Euractiv’e verdiği bilgiye göre AB yürütme organı, 150 milyar avroluk “Avrupa için Güvenlik Eylemi” (SAFE) kredisinden arta kalan fonların, bir “Hava Kalkanı” ve bir “İnsansız Hava Aracı Savunma Girişimi” oluşturmak için kullanılmasını önerdi.

Bu iki proje, Komisyon tarafından ilk olarak, kıtayı 2030 yılına kadar kendini savunmaya hazır hale getirmek amacıyla, “Uzay Kalkanı” ve “Doğu Kanadı Gözetimi” ile birlikte dört savunma projesinin bir parçası olarak önerilmişti.

Şu ana kadar üye ülkeler yalnızca sonuncusunu resmi olarak onayladı. Ukrayna ve Norveç’in de dahil olduğu 13 ülkeden oluşan bir koalisyon, Komisyon’a böyle bir “Doğu Kanadı Gözetimi” projesinin neleri içereceğini özetleyen bir teklif gönderdi ve 1,5 milyar avroluk Avrupa Savunma Sanayii Programı’ndan (EDIP) 60 milyon avroluk fon temin etti.

Komisyon, projenin 100 milyar avroya varan yatırım çekebileceğini ve 2036 yılına kadar tamamlanabileceğini öngörüyor. 

Brüksel, geçen yıl açıkladığı Savunma Hazırlık Yol Haritası’nda başlangıçta bu projenin 2028 yılına kadar “işlevsel” hale gelebileceğini öne sürmüştü.

Fakat kaynaklara göre Komisyon, artık kalan SAFE fonlarıyla diğer iki projeyi yeniden canlandırmak istiyor ve bu fikri bazı Doğu Avrupa ülkeleriyle paylaştı.

AB yürütme organı, tüm kredi anlaşmaları imzalandıktan sonra SAFE fonlarından 10 milyar ile 15 milyar avro arasında bir tutarın kalmasını bekliyor.

Buna, kredi anlaşmalarında yapılacak küçük düzenlemeler, İtalya’nın aşağı yönlü revizyonu (14,9 milyar avrodan yaklaşık 8 milyar avroya) ve Macaristan’ın revize edilmiş SAFE planı da dahil.

Brüksel, yıl sonuna kadar SAFE için ikinci bir çağrı yayınlayabilmek amacıyla İtalya ve Macaristan ile kredi anlaşmalarını imzalamayı bekliyor; böylece AB ülkeleri bu kalan fonlardan yararlanabilecek.

Komisyon ile kredi anlaşması bulunmayan İrlanda ise ikinci tura katılmaya ilgi gösterdi.

Ne var ki AB yürütme organının planına göre, ikinci çağrı muhtemelen Rusya’ya en yakın ülkelere yöneltilecek.

Bu ülkeler, hava sahalarının defalarca ihlal edilmesiyle karşı karşıya kalmış ve insansız hava aracı tehditlerine karşı önlem alınmasını talep etmişlerdi.

Avrupa

Polonya’da Ukrayna’ya İHA üreten savunma fabrikasında yangın çıktı

Yayınlanma

Polonya’da orduya ve Ukrayna’ya insansız hava aracı bileşenleri üreten WB Electronics şirketine ait fabrikada gece saatlerinde yangın çıktı. Güvenlik kameralarının tesise izinsiz giren kar maskeli bir kişiyi tespit etmesinin ardından yetkililer kundaklama ihtimali üzerinde duruyor.

Polonya’nın başkenti Varşova’nın yaklaşık 150 kilometre güneyinde yer alan WB Electronics savunma sanayii tesisinde gece saatlerinde yangın çıktı.

Onet haber portalının aktardığına göre fabrikada, Polonya ve Ukrayna orduları tarafından kullanılan insansız hava araçlarına (İHA) yönelik parçalar üretiliyor.

Tesisteki yangın yerel saatle 00.23 sularında tespit edildi. Yangından kısa bir süre sonra tesisi izleyen bağımsız bir güvenlik şirketinin personeli, fabrikadaki izinsiz giriş sensörünün devreye girmesi üzerine polise ihbarda bulundu.

Onet’in haberinde, güvenlik kameralarının bahçe çitinden tırmanarak tesise giren kar maskeli bir erkeği kaydettiği aktarıldı.

Olay yerine polis ekipleri ve köpekli arama timleri sevk edilirken İç Güvenlik Ajansı ile Askeri Karşı İstihbarat Servisi dahil olmak üzere istihbarat ve güvenlik birimleri de bilgilendirildi. Yetkililer yangının kundaklama sonucu çıkmış olma ihtimalini dışlamıyor.

Ukrayna ile kapsamlı savunma işbirliği

WB Group bünyesinde faaliyet gösteren WB Electronics, Polonya’nın önde gelen özel savunma sanayii şirketleri arasında yer alıyor.

Şirket; insansız hava aracı sistemleri, iletişim teçhizatı, otomatik atış kontrol sistemleri ve siber güvenlik alanlarında uzmanlaşmış durumda.

Yıllık cirosu 700 ila 800 milyon euro düzeyinde olan WB Group, Avrupa Komisyonu tarafından AB-Ukrayna İHA İttifakı’nın kurucularından biri olarak belirlendi.

Ukrayna ile ticaret hacmi 300 milyon euroyu aşan şirket, bu rakamı 2030 yılına kadar 500 milyon euroya çıkarmayı hedefliyor. Şirketin bağlı kuruluşu WB Ukraine ise 2019 yılından bu yana Ukrayna’da faaliyet yürütüyor.

Polonya savunma sanayiindeki diğer olaylar

Daha önce Ukrayna ordusuna silah ve mühimmat sağlayan bir diğer Polonya savunma tesisi olan Mesko fabrikasında da bir patlama meydana gelmiş, olayda 59 yaşındaki bir fabrika çalışanı hayatını kaybetmişti.

Mesko şirketi 2022 yılında Ukrayna’ya teslim edilmek üzere yüzlerce Piorun tipi taşınabilir hava savunma füzesi sisteminin (MANPADS) satışı konusunda ABD ile anlaşma imzalamıştı.

Şirket bir yıl sonra da Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’ne tedarik amacıyla Kiev ile ortak 125 milimetrelik tank mühimmatı üretimine başlandığını duyurmuştu.

Mesko tesislerinde son üç yıl içinde iki patlama daha yaşanmış, inceleme komisyonları her iki olayda da sabotaj ihtimalini dışlamıştı.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Sekiz AB ülkesi “oybirliği” ilkesini esnetmek istiyor

Yayınlanma

Almanya ve Fransa’nın da aralarında bulunduğu sekiz AB ülkesi, bloğun dış politika kararlarını alma sürecini yeniden düzenlemek istiyor.

Üye devletler, Bloomberg’in eline geçen öneriyi, bu hafta İrlanda’da yapılacak AB savunma ve dışişleri bakanları gayri resmi toplantıları öncesinde dağıttı.

Birçok dış politika kararı oybirliği gerektiriyor ve bu durum, belirli girişimlerin yıllarca tıkanmasına yol açtı.

Eski Macaristan Başbakanı Viktor Orban, Rusya’ya yönelik yaptırımları engellemek veya Ukrayna’ya verilen desteği durdurmak için bu veto hakkını düzenli olarak kullanmıştı.

Belgede, “stratejik rekabet, artan istikrarsızlık ve kurallara dayalı uluslararası düzeni zayıflatma girişimleri tarafından şekillendirilen, kökten değişmiş bir ortam” olduğu ve AB’nin “kolektif siyasi, iktisadi ve diplomatik ağırlığını hızlı ve etkili bir şekilde harekete geçirmesi” gerektiği kabul ediliyor.

Ülkeler “mümkün olduğunca uzlaşmayı” destekleseler de, antlaşmaları yeniden yazmaya gerek kalmadan (bu adım oybirliği gerektirir) karar alma sürecini hızlandırmak ve tıkanıklıkları önlemek için çözümler aramaya çalışıyorlar.

Belge, üye devletlerin bir karara karşı çıkabilmelerini fakat veto edememelerini sağlamak amacıyla “samimi işbirliği, ilgisiz politika tartışmalarını birbirine bağlamama ve yapıcı çekimserlik” gibi ilkeler öneriyor.

Bir grup ülke geçen yıl da benzer bir girişimde bulunmuştu fakat bu çaba, AB’nin diplomatik hizmetinin dönüştürülmesine ilişkin daha geniş kapsamlı bir tartışma bağlamında yeniden gündeme getiriliyor.

Almanya tarafından desteklenen bir öneri, dış politika faaliyetlerini merkezileştirmek amacıyla bu hizmetin AB’nin yürütme organı olan Avrupa Komisyonu’na entegre edilmesini hedefliyor.

Almanya-Fransa planına göre, Kaja Kallas Avrupa Komisyonu içinde daha aktif bir rol üstlenecek ve daha geniş sorumluluklara sahip olacak. Fakat dış politika konusunda son söz hakkı Ursula von der Leyen’de kalacak.

Lizbon Antlaşması’nın karmaşık yapısı çerçevesinde, Yüksek Temsilci Avrupa Dış Eylem Servisi’ne (EEAS) liderlik ediyor ve 27 üye devlet adına dış politikayı tasarlıyor, koordine ediyor ve uyguluyor.

Aynı zamanda Avrupa Komisyonu’nun başkan yardımcılarından biri olarak da görev yapıyor.

Gelgelelim ticaret, enerji, iklim ve göç gibi uluslararası politikanın gidişatını belirleyen ağır sorumluluk alanları büyük ölçüde Komisyon’un yetki alanına giriyor ve bu da EEAS’ın masaya koyabileceği somut bir etki gücünden mahrum kalmasına neden oluyor.

Belirgin bir jeopolitik boyutu olan bir başka alan olan genişleme konusu da tamamen Komisyon’un elinde.

Bu yetki dağılımı, Ursula von der Leyen’in dış politika rolünü önemli ölçüde genişletmesine olanak sağladı.

Ayrıca, manşetlere taşınan çeşitli anlaşmaları imzalamak üzere yoğun bir seyahat programı yürüttü.

Von der Leyen’in genişleyen etkisi, başkentlerde şaşkınlığa yol açmış ve AB liderleri tarafından küresel krizlerde öncülük etmesi için sık sık teşvik edilmesine rağmen, “yetki aşımı” ve “iktidar gaspı” yönünde zaman zaman eleştirilere yol açmıştı.

Almanya-Fransa planı, Komisyon’un genel müdürlükleri (DG’ler) tarafından yürütülen kalkınma yardımı (DG INTPA), insani yardım (DG ECHO), savunma sanayii (DG DEFIS) ve DG ENEST (Doğu Avrupa) ile DG MENA (Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Körfez) arasında bölünmüş olan komşu ülkelerle ilişkiler gibi dış ilişkilerle ilgili alanların koordinasyonunda Kallas’a aktif bir rol verilmesini öngörüyor.

Yüksek riskli bir portföy olan ticaret konusu da değerlendirilebilir.

Yeni yapıyı güçlendirmek amacıyla dış politikaya özel bir departman kurulacak. Komisyon, 2010 yılında EEAS bünyesine dahil edilene kadar dış ilişkilerden sorumlu bir genel müdürlük (DG RELEX) işletiyordu.

Uygulamada, Kallas Komisyon içinde daha geniş kapsamlı ve doğrudan sorumluluklara sahip olacak.

Fakat bu yetki artışı nihayetinde von der Leyen’in yararına olacak; zira Komisyon Başkanı olarak en üst yetkili konumda kalacak ve bu durum, ulusal düzeydeki başbakan ile dışişleri bakanı arasındaki hiyerarşik düzeni yansıtacak.

Kallas’ın şu anda von der Leyen’den bağımsız olarak yönettiği EEAS, kurumsal bir çatışma riskini azaltmak amacıyla zayıflatılacak.

Bu reform, Lizbon Antlaşması yerine, Avrupa Dış İlişkiler Servisi’ni (EEAS) kuran 2010 tarihli kararın değişmesini gerektiriyor. Bu konuda da oybirliği ile bir mutabakat sağlanması gerekecek.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Almanya’da “Doğudan sürülen Almanlar” tartışması

Yayınlanma

Almanya’da tarihçiler, federal hükümetin II. Dünya Savaşı’ndan sonra “yeniden yerleştirilen” Doğu Almanları politikasını eleştiriyor.

Alman Tarihçiler Birliği’nin (VDH) yaptığı açıklamaya göre, Ağustos ortasında Federal Meclis’e sunulan “Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’na ilişkin yeni yasa tasarısı II. Dünya Savaşı sonrası “yeniden yerleşim” sürecindeki karmaşık olayları “Almanların çektiği acılara” indirgiyor, gerekli tarihsel bağlamı (yani Almanya’nın Doğu ve Güneydoğu Avrupa’da yürüttüğü yok etme savaşını) göz ardı ediyor ve böylece şimdiye kadar esas olarak mülteci dernekleri tarafından geliştirilen “kendine referans veren bir ulusal anlatı” yaratıyor.

Tarihçiler bu durumun, özellikle Polonya ve Çek Cumhuriyeti ile “uzlaşma” yönündeki çabaları tehlikeye attığına işaret ediyor.

Bu odak değişikliği, vakfın Berlin’in merkezi bir bölgesinde yer alan Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Belgeleme Merkezi’nde sürdürdüğü kalıcı sergiyi doğrudan etkilediği için geniş bir kamuoyu etkisi yaratacak.

Bu durum, Berlin’in Doğu Avrupa ve Orta Asya’daki azınlıklara yönelik eski “Alman kimliği” politikasının yeniden canlanmasıyla el ele gidiyor.

Savaş sonrası Alman göçü sergisi: Nazi Almanyası nerede?

German Foreign Policy’nin aktardığına göre Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nı çevreleyen son tartışmaların başlangıç noktası, vakfın işletmekte olduğu ve 2021 yılında Berlin’deki Deutschlandhaus’ta açılan Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Belgeleme Merkezi’ndeki kalıcı sergiydi. 

İki kata yayılan sergi, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Doğu ve Güneydoğu Avrupa’dan gelen Almanca konuşan nüfusun yeniden yerleşimini anlatıyor. Böylece sergi, tarihsel olayları iki bölümden oluşan bir bağlam içinde ele alıyor.

Hagen Uzaktan Eğitim Üniversitesi’nde ders veren tarihçi Felix Ackermann’ın örnek bir şekilde tanımladığı üzere, birinci katta, özellikle 20. yüzyıl Avrupa’sındaki çeşitli kaçış, sürgün ve yeniden yerleşim vakaları bağlamında, “etnik milliyetçiliğin ön tarihi ve devlet tarafından zorlanan göç” sunuluyor.

Bu içeriği temel alan ikinci kat ise, savaş sonrası Almanların yeniden yerleştirilmesine odaklanıyor.

Ne var ki, kalıcı serginin bu temel unsurundan önce, Nazi Almanyası’nın Doğu ve Güneydoğu Avrupa’nın önemli kısımlarını işgal ettiği savaşa dair oldukça özet bir genel bakış yer alıyor.

Bu husus hayati önem taşıyor çünkü bu bilgi olmadan, “yeniden yerleştirme” sürecinin karmaşıklığı doğru bir bağlamda değerlendirilemez ve yeterince anlaşılamaz.

Polonya sınırı meselesi

Kalıcı serginin genel yapısı, sağ eğilimli sürgün dernekleri ile Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nın Bilimsel Danışma Kurulu arasında varılan bir “uzlaşma” olarak yaygın bir şekilde tanımlanıyor.

Bu kurulda, özellikle Polonya ve Çek Cumhuriyeti’nden tarihçiler de yer alıyor.

Bu uzlaşma, şu ana kadar Dokümantasyon Merkezi müdürü tarihçi Gundula Bavendamm tarafından korunmuştu.

Fakat 2024 yılının ortalarında, sürgün dernekleri bu uzlaşmadan fiilen vazgeçti ve şiddetle saldırıya geçti.

Örneğin, o dönem Sürgün Edilenler Federasyonu (BdV) başkanı Bernd Fabritius (CSU) tarafından Bavendamm’a gönderilen bir mektupta, yeniden yerleşim süreci ile Almanya’nın imha savaşı arasındaki bağlantının kesilmesi gerektiği belirtildi; zira bu durum “bağlam ile nedenselliği karıştırmakta” idi.

Fabritius ayrıca, Federal Almanya Cumhuriyeti’nin 1990’da Polonya’nın ulusal sınırlarını tanımasının “hukuken” Alman İmparatorluğu’nun eski doğu topraklarının “devri” olarak nitelendirilmemesi gerektiğini de savundu.

Bu açıklama, Almanya Federal Cumhuriyeti ile Polonya arasındaki sınır antlaşmasının, iki devlet arasındaki sınırı yalnızca “teyit ettiğini”, onu “dokunulmaz” olarak nitelendirdiğini ve her türlü “toprak iddiasından” feragat ettiğini hatırlatıyor.

Antlaşma, sınırı kesin olarak “dokunulmaz” olarak nitelendiren koşulsuz bir tanıma içermiyor. Fabritius’un açıklamasının da ima ettiği gibi, bu durum potansiyel boşluklara yol açabilir.

Alman sürgün derneklerinde CDU/CSU etkisi

Sürgün derneklerinin başlattığı saldırı, geçen yılki hükümet değişikliğinin ardından ivme kazandı.

Başlangıçta bu, Akademik Danışma Kurulu’nun oybirliğiyle yaptığı itirazlara rağmen, Dokümantasyon Merkezi direktörü Bavendamm’ın sözleşmesinin Kasım 2025’te yenilenmemesine ve pozisyonun ilana çıkmasına yol açtı.

Konuyu yakından takip edenler, bu süreçte sadece sürgün derneklerinin değil, aynı zamanda Bundestag’daki CDU/CSU milletvekili grubu bünyesindeki ve onlarla yakından ilişkili Mülteciler, Geri Dönenler ve Alman Azınlıklar Grubu’nun da rol oynadığını gördü.

Bu grubun lideri Klaus-Peter Willsch (CDU), Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nın mütevelli heyeti üyesi.

Aynı şekilde, Mülteciler Grubu’nun başkan yardımcısı ve Fabritius’un BdV başkanlığı görevini devralan Stephan Mayer de bu heyetin üyesi.

Bavendamm’ın yerine Dokümantasyon Merkezi müdürü olarak atamak istedikleri kişi Sven Oole’ydi.

Eleştirmenler, Oole’un “Alman müzelerinde yönetim tecrübesi bulunmadığını” ve konuyla ilgili herhangi bir “akademik yayın” yapmadığını fakat “‘Yerinden Edilmiş Kişiler Grubu’nun uzun süredir genel müdürü olarak, grubun tarihsel-siyasi hedeflerini avucunun içi gibi bildiğini” belirtmişlerdi.

Oole’un adaylığı, Bilimsel Danışma Kurulu’nun, seçilmesi halinde toplu olarak istifa edeceği tehdidi nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

Sonunda Roland Borchers seçildi fakat “vakfı nereye götürmeyi planladığı”nın kimse tarafından bilinmediği söyleniyor.

Almanları soy temelli bir topluluk olarak tanımlama girişimleri

Ancak Borchers’in çalışmaları, federal hükümetin Temmuz ayında kabul ettiği ve Ağustos ortasında Federal Meclis’e sunulan Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı hakkındaki yeni yasa nedeniyle, içeriği bakımından büyük olasılıkla ciddi şekilde kısıtlanacak.

Alman Tarihçiler Birliği (VHD), bu yasaya karşı Mayıs ayı sonlarında sert eleştiriler yöneltmişti. Bu eleştiri, bir yandan gelecekte Etnik Alman Göçmenler ve Ulusal Azınlıklarla İlgili Konulardan Sorumlu Federal Hükümet Komiseri Bernd Fabritius’un vakfın yönetim kurulunda ek bir koltuğa sahip olacağı gerçeğinden kaynaklanıyor.

VHD’nin açıklamasına göre, bunun sonucunda BdV fiilen “vakfın denetim kurulunda hükümet destekli bir çoğunluk konumu” elde edecek.

VHD, açıklamasında “devlet yönlendirmeli bir anma politikasının kötü örnekleri”ne karşı açıkça uyarıda bulunuyor.

Öte yandan açıklamada, yeni yasanın vakfın çalışmalarını belirli bir ölçüde “Almanların çektiği acılara” odakladığı ve “kaçış ve sürgünün tarihsel bağlamını, kendi kendine referans veren ulusal bir anlatıyla” değiştirdiği savunuluyor.

Bu durum, “özellikle Federal Cumhuriyet’in Doğu Avrupa komşuları ile, özellikle de Polonya ve Çek Cumhuriyeti ile olan uzlaşma çabalarına yönelik mevcut tehditleri” daha da şiddetlendiriyor.

Son olarak, açıklamada, son yıllardaki açıklıktan uzaklaşarak, yasanın “Almanları bir kez daha soy temelli bir topluluk olarak tanımladığı” belirtiliyor.

Almanya’ya göçe hayır – “etnik Almanlar” hariç!

Tarihçi Felix Ackermann, yakın zamanda genel siyasi bağlamı da ele aldı.

Ackermann’a göre yeni yasa yalnızca yeniden yerleşim sürecini tarihsel bağlamından koparmayı ve anma faaliyetlerini dar bir ulusal çerçeveye hapsetmeyi amaçlamıyor.

Bunun yanı sıra federal hükümet, Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nı Federal Kültür İşleri Komiseri’nin yetki alanından çıkararak Federal İçişleri Bakanlığı’nın yetki alanına dahil ediyor.

Bu bakanlığın Parlamento Müsteşarı ve Bundestag’daki CDU/CSU parlamento grubu bünyesindeki Mülteciler Grubu’nun başkan yardımcısı olan Christoph de Vries de “etnik akrabalar için yeni göç yollarının açılması” yönünde baskı yapıyor.

Aslında, de Vries gibi politikacılar göçe karşı sıkı kısıtlamalar getirilmesini savunurken, Federal İçişleri Bakanlığı ise Doğu Avrupa ve Orta Asya’daki Almanca konuşan azınlık mensuplarına yönelik göç düzenlemelerinin revize edilmesini istiyor.

Bu revizyon, 31 Aralık 1992’den sonra doğmuş Almanca konuşan kişilerin bile Alman vatandaşlığı almasına imkân tanıyacak.

Ackermann’ın da belirttiği gibi, “Almanlık” kavramına yönelik bu ikili odaklanma, sürgün bölgelerini, tıpkı Konrad Adenauer döneminde olduğu gibi, “Alman Doğusu”nun bütünü olarak, nitelendirmeyi mümkün kılıyor.

“Alman Doğu’sunun tarihini koruma sorumluluğunun” artık yeniden Federal İçişleri Bakanlığı’na ait olması (ki bilindiği üzere bu bakanlık dış işlerden değil, iç işlerden sorumlu) Ackermann’a göre “kötü bir şaka gibi” görünüyor; oysa, diyor Ackermann, bu durum “gerçekte … korkunç sonuçlar doğurur.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English