Bizi Takip Edin

Avrupa

Almanya inovasyonda geriye gidiyor

Yayınlanma

Almanya ekonomisi, araştırma ve geliştirme harcamaları ve dolayısıyla bu harcamalardan elde edilen kârlar açısından rakiplerinin gerisinde kalıyor.

Ayrıca federal hükümet bir “yüksek teknoloji gündemi”ni desteklediğini iddia etse de, harcamalarını giderek daha fazla savunma sanayisine yöneltiyor.

Bertelsmann Vakfı adına Alman Ekonomi Enstitüsü (IW) tarafından yapılan yakın tarihli bir araştırmanın gösterdiği gibi, Almanya’nın küresel araştırma ve geliştirme harcamalarındaki payı 2008’deki yüzde 8,5’ten 2021’de yüzde 5,6’ya düştü.

Almanya’nın küresel patent başvurularındaki payı da 2000’deki yüzde 21,9’dan 2022’de sadece yüzde 15’e geriledi.

Şirketler, araştırma departmanlarını giderek daha fazla yurtdışına taşıyor. Alman sanayisi, geleceğe yönelik kilit sektörlerde artan bir baskı altında kalıyor ve özellikle Çin’e karşı zemin kaybediyor.

Araştırma bütçesi federal bütçenin yüzde 4,15’inde kalır ve küçük ve orta ölçekli işletmeler inovasyon fonlarının durgunluğundan şikayet ederken, resmi savunma bütçesi şimdiden yüzde 15’in üzerine çıkmış durumda ve kısa süre içinde ikiye katlanacak.

ABD ve Çin karşısında göreli gerileme

Bertelsmann Vakfı adına Alman Ekonomi Enstitüsü (IW) tarafından yürütülen Alman sanayisinin inovasyon gücü üzerine yapılan çalışma, endüstriyel inovasyon performansının temel göstergeleri olarak araştırma ve geliştirme harcamalarının yanı sıra patent başvurularının sayısını da ölçüyor.

Çalışma, Alman sanayisinin araştırma ve geliştirme harcamalarının hafifçe artmış olmasına rağmen, Almanya’nın uluslararası karşılaştırmada önemli ölçüde zemin kaybettiği sonucuna varıyor.

Bunun nedeni, hem ABD’nin hem de Çin’in bu alandaki harcamalarını çok daha hızlı bir oranda artırmış olması.

Sonuç olarak, Almanya’nın küresel araştırma ve geliştirme harcamalarındaki payı 2008’deki yüzde 8,5’ten 2021’de yüzde 5,6’ya düşmüş durumda.

Almanya’nın küresel patent başvurularındaki payı da 2000’deki yüzde 21,9’dan 2022’de yüzde 15’e geriledi.

İlaç, kimya, elektrik ve otomotiv sektörleri bu düşüşten özellikle etkilendi. Yalnızca Alman makine mühendisliği sektörü, patent başvuruları açısından konumunu güçlendirmeyi başardı.

Anahtar teknolojiler üzerindeki  yabancı kontrolü artıyor

Çalışma, patentler ve anahtar teknolojiler üzerindeki kontrol konusunu özellikle hassas bir mesele olarak ele alıyor.

Çalışmaya göre, 2000 ile 2022 yılları arasında Almanya’da üretilen tüm uluslararası patentlerin yüzde 29’u (yaklaşık 189.000 adet) çoğunlukla ABD’li, ancak giderek artan oranda Çinli şirketler de dahil olmak üzere yabancı sermayeli şirketler tarafından başvurulmuş.

Dolayısıyla bu patentler üzerindeki kontrol, Federal Almanya Cumhuriyeti’nin dışında bulunuyor.

Buna karşılık, aynı dönemde yurtdışında başvurusu yapılan ve Alman şirketleri tarafından kontrol edilen patent sayısı sadece 102.000. Dolayısıyla net denge negatif.

Çalışma, bunun sonuçlarını açıklamak için savunma sanayisini örnek olarak gösteriyor. ABD’li Lockheed Martin şirketinden F-35 savaş uçaklarının satın alınmasına ilişkin tartışma, modern silah sistemlerinin yabancı kontrolündeki teknolojilere bağımlı olmasının potansiyel sonuçlarını açıkça ortaya koyuyor: ABD’nin onayı olmadan uçaklara yedek parça temin edilemez ve hatta uçaklar havalanamayabilir bile.

Almanya’da yurtdışından kontrol edilen patent başvurularının payı, yüzde 42 ile Hessen eyaletinde en yüksek. Buradaki başlıca faktörler, çok sayıda patente sahip olan ve Stellantis’in bir parçası olan Rüsselsheim’daki Opel fabrikaları ile Frankfurt am Main bölgesindeki ilaç endüstrisi.

Baskı altındaki önemli Alman sektörleri

Tek tek sektörlere bakıldığında, Alman ekonomisinin küresel karşılaştırmada ne kadar geride kaldığı açıkça görülüyor.

Örneğin, 2021 yılında Alman elektronik sektörü, araştırma ve geliştirme yatırımları açısından uluslararası sıralamada altıncı sırada kaldı.

Japonya, iki kat daha yüksek harcama ile beşinci sırada yer aldı.

Çin ise bu sektördeki küresel araştırma ve geliştirme harcamalarının yüzde 35’ini oluşturuyordu fakat ABD liderliğini korudu.

Makine mühendisliği alanında, Almanya’nın küresel araştırma ve geliştirme harcamalarındaki payı 2008’deki yaklaşık yüzde 13’ten 2021’de yüzde 8’in altına düştü.

Çin şu anda sektördeki küresel harcamaların yaklaşık yarısını oluştururken, ABD’nin payı yüzde 15.

Bununla birlikte, patent başvuruları açısından Alman makine mühendisliği sektörü lider konumunu korumaya devam ediyor.

Otomotiv sektöründe, Almanya’nın araştırma ve geliştirme harcamaları küresel harcamaların yaklaşık yüzde 20’sini oluşturarak üçüncü sırada yer aldı.

Çin yüzde 22’ye ulaşırken, Japonya yüzde 25 ile birinci sırada yer aldı. ABD ise yüzde 17 ile dördüncü sırada yer aldı.

Kimya endüstrisinde Almanya, küresel araştırma ve geliştirme harcamalarının yüzde 9’unu oluşturdu. ABD yüzde 15’lik bir paya sahipken, Çin yüzde 42 ile küresel eğilimleri domine etti. 

İlaç endüstrisinde de Almanya, 2000’deki yüzde 13,1’lik payından düşüş göstererek şu anda sadece yüzde 4,4 ile dördüncü sırada yer alıyor.

İlk sıraları ABD, Çin ve Japonya elinde tutuyor.

Ar-Ge yerine savunma harcamaları

Federal hükümet bu eğilime karşı çalıştığını iddia ediyor. Örneğin Şansölye Friedrich Merz, Alman sanayisini desteklemeyi amaçladığı “yüksek teknoloji gündemi”nden sık sık bahsetmeyi seviyor.

Nisan ayı sonundaki Hannover Fuarında, “Federal hükümet, Almanya’nın başarılı ve yenilikçi bir iş merkezi olarak kalmasını sağlamak için elinden gelen her şeyi yapacaktır,” diye açıklamıştı.

Fakat yalnızca federal bütçedeki fon dağılımı bile Berlin’in önceliklerini farklı bir şekilde belirlediğini gösteriyor.

Toplam hacmi 525 milyar avro olan 2026 federal bütçesi, Araştırma, Teknoloji ve Uzay Bakanlığı’na 21,8 milyar avroluk bir harcama ayırıyor. Buna ek olarak, bakanlık “Altyapı Özel Fonu”ndan 1,1 milyar avro alıyor; bakanlığa göre bu fonlar, savunma sanayii için büyük önem taşıyan “özellikle Yeni Uzay sektöründeki” girişimlere yönelik.

İnovasyon harcamaları (“Özel Fon” hariç), federal bütçenin yalnızca yüzde 4,15’ini oluşturuyor.

Karşılaştırılırsa, 2026 bütçesinde Alman Silahlı Kuvvetlerine (Bundeswehr) 82,69 milyar avro ayrıldı. Buna ek olarak, Bundeswehr “Özel Fon”dan 25,51 milyar avro daha almakta olup, toplam tutar yaklaşık 108 milyar avroya ulaşıyor.

2029 yılına kadar, normal savunma bütçesinin 152 milyar avroya yükselmesi öngörülüyor.

Bundeswehr’in toplam federal bütçedeki payı (“Özel Fon” hariç) şimdiden yüzde 15,75 seviyesinde ve bu oranın hızla artması bekleniyor.

Şrketler Ar-Ge faaliyetlerini yurt dışına taşıyor

Bunun sonuçlarından biri de, denetim firması Deloitte ve Alman Sanayiciler Birliği (BDI) tarafından yapılan bir araştırmaya göre, ankete katılan Alman sanayi şirketlerinin yüzde 13’ünün araştırma departmanlarını şimdiden yurt dışına taşımış olması.

Şirketlerin yüzde 35’i ise önümüzdeki üç yıl içinde bunu yapmayı planlıyor. Alman Sanayi ve Ticaret Odası’nın (DIHK) İnovasyon Raporu’na göre, Alman ekonomisinin inovasyona yönelik istekliliği 2008’den bu yana en düşük seviyede.

Bu durumun bir nedeni de, federal hükümetin (şansölyenin açıklamalarının aksine) Almanya’nın geleneksel olarak güçlü olan Mittelstand şirketlerini ihmal etmesi.

Küçük ve orta ölçekli işletmelerin ötesinde dünyada büyük ihracat pazarlarına sahip olan köklü aile işletmelerine de işaret eden Mittelstand için kilit öneme sahip finansman programları yıllardır durgunluk yaşıyor.

Özellikle, her ikisi de Ekonomi Bakanlığı tarafından yönetilen KOBİ’ler için Merkezi İnovasyon Programı (ZIM) ve KOBİ’lere yönelik Inno-Kom programı konusunda endişeler var.

Yenilikçi Şirketler Birliği (VIU), “Bu arada, büyük oyunculara daha fazla para akıyor,” diyor. Birlik Başkanı Uwe Möhring şu uyarıda bulunuyor: “Devam eden fon yeniden dağıtımı ışığında, hayatta kalmamız için hayati önem taşıyan proje finansmanının geleceği konusunda derin endişe duyuyoruz.”

Avrupa

Le Pen, Fransa Anayasası’nı referandumla değiştirmeyi planlıyor

Yayınlanma

Fransa’da sağcı lider Marine Le Pen, 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanması halinde göç kurallarını ve anayasal düzeni değiştirecek referanduma gitmeyi vaat etti.

Fransa’da 2027 ilkbaharında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri, Emmanuel Macron döneminin sonunu getirecek. Resmi seçim kampanyası henüz başlamasa da sağcı Ulusal Birlik (RN) dahil olmak üzere başlıca siyasi aktörler adaylarını belirledi.

Paris İstinaf Mahkemesi, 7 Temmuz’da Ulusal Meclis’teki RN Grup Başkanı Marine Le Pen’in seçilme hakkı üzerindeki engeli fiilen kaldırdı ve Le Pen aynı gün adaylığını ilan etti.

Son kamuoyu yoklamaları, Le Pen’in yüzde 34 ile yüzde 35,5 arasındaki oy desteğiyle iktidar kanadı da dahil olmak üzere diğer rakiplerinin belirgin şekilde önünde olduğunu gösteriyor.

Macron’un merkez çizgideki Rönesans partisinden eski Başbakan Gabriel Attal’ın desteği yüzde 13-15 seviyesinde kalırken, 2017-2020 yıllarında başbakanlık yapan merkez sağ Ufuklar partisi lideri Édouard Philippe’in oy oranı yüzde 16,5 ile yüzde 19 arasında ölçülüyor.

Mahkeme, Mart 2025’te Le Pen’i Avrupa Parlamentosu fonlarını zimmete geçirmekten suçlu bularak beş yıl süreyle seçilme hakkından men etmişti.

Karara yapılan itirazı değerlendiren Paris İstinaf Mahkemesi, suçlamayı onamakla birlikte kişisel zenginleşme unsurunun bulunmadığına hükmetti.

Kesinleşen ceza kapsamında Le Pen’e 100 bin avro para cezası, iki yılı tecilli olmak üzere üç yıl hapis ve 30 ayı tecilli olmak üzere 45 ay kamu görevinden men cezası verildi.

Seçilme yasağı süresi, ilk derece mahkemesinin 31 Mart 2025 tarihli kararından itibaren işletildiği için Le Pen fiilen 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yarışma hakkı kazandı.

RN seçim programını gelecek yılın başında açıklamayı planlarken, Le Monde gazetesi 18 Ağustos tarihli haberinde, Le Pen’in göç konusundaki anayasa referandumu vaadinin “şekil ve içerik bakımından bir devlet darbesi” niteliği taşıyacağı uyarısında bulundu.

Söz konusu referandum önerisi, Le Pen tarafından ilk olarak 2022 cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde gündeme getirilmişti.

RN grubu bu teklifi Ocak 2024’te Ulusal Meclis’e 14 maddelik “Vatandaşlık, Kimlik ve Göç” başlıklı bir anayasa değişikliği yasa teklifi olarak sundu.

Metin; yabancıların çocuklarının vatandaşlık almasını zorlaştırmak amacıyla doğum yeri esasına dayalı vatandaşlık hakkının sınırlandırılmasını veya kaldırılmasını, istihdam, konut ve sosyal yardımlarda “ulusal öncelik” ilkesinin getirilmesini, mültecilerin yasal statü kazanmasının zorlaştırılmasını ve ülkeye giriş kurallarının katılaştırılmasını öngörüyor.

Teklifte yer alan ayrı bir anayasa değişikliği bloku ise Beşinci Cumhuriyet Anayasası’nda Fransız yasalarının uluslararası yükümlülüklere ve Avrupa Birliği hukukuna üstün kılınmasını hedefliyor.

Le Pen, bu düzenlemelerin amacını “ulusüstü mahkemelerin Fransa’yı Fransız halkının iradesine aykırı politikalar yürütmeye zorlamasını engellemek” olarak açıkladı.

RN, 2024 parlamento seçimlerinin ardından tekliften en çok tartışma yaratan maddeyi çıkardı. Bu madde, çifte vatandaşlığı bulunanların belirli kamu görevlerine atanmasının yasaklanmasını içeriyordu.

Le Pen, bu düzenlemenin insanlara kökenlerine göre eşitsiz muamele yapıldığı yönünde yanlış bir izlenim yaratabileceği gerekçesiyle metinden çıkarıldığını bildirdi.

Tasarıda başka bir değişiklik yapılmadı ve Le Pen düzenlemeleri yasalaştırma kararlılığını koruyor.

Le Monde’un aktardığına göre Le Pen, seçimi kazanması durumunda referandumu cumhurbaşkanlığı seçimlerinin hemen ardından yapılacak parlamento seçimlerinin ilk turuyla birleştirmeyi planlıyor.

Bu süreçte Fransa Anayasası’nın, devlet başkanına konuyu mecliste görüştürmeden doğrudan referanduma götürme yetkisi tanıyan 11. maddesini kullanmayı hedefliyor.

Anayasa’nın 89. maddesi ise anayasa değişikliklerinin halkoyuna sunulmadan önce hem Ulusal Meclis hem de Senato tarafından onaylanmasını şart koşuyor.

Anayasa Konseyi Eski Genel Sekreteri Jean-Éric Schoettl, Le Pen’in önerdiği yöntemi “hem usul hem de esas bakımından çifte darbe” olarak nitelendirdi.

Konseyin eski başkanı Laurent Fabius ile mevcut başkanı Richard Ferrand da göç konusunun 11. madde kapsamına girmediğini ve 89. maddedeki prosedürün işletilmesinin zorunlu olduğunu belirtti.

RN cephesi ise Charles de Gaulle’ün anayasal düzen değişiklikleri için 11. maddeyi iki kez kullandığı emsaline işaret ediyor.

General de Gaulle, 1962’de cumhurbaşkanının doğrudan genel oyla seçilmesi, 1969’da ise Senato ve bölge yönetimi reformu için bu yolu tercih etmişti.

Le Pen’in özel danışmanı Philippe Olivier, “Richard Ferrand ve Laurent Fabius Anayasa’yı General de Gaulle’den daha mı iyi biliyorlar ve Beşinci Cumhuriyet’in kurucusunun yorumunu kabul etmiyorlar mı?” diyerek eleştirilere karşı çıktı.

Le Monde’un edindiği bilgilere göre Le Pen’in ekibi iki alternatif plan hazırladı. İlk senaryo, anayasa değişikliklerinin doğrudan referandum yoluyla yapılabilmesini sağlamak amacıyla 11. maddenin kendisini 89. maddedeki olağan prosedür üzerinden değiştirmeyi öngörüyor.

İkinci ve daha radikal senaryo ise mevcut anayasal prosedürlerin tamamen dışına çıkılmasını kapsıyor. Bu durumda parti, hazırladığı taslak doğrultusunda revize edilmiş yeni bir anayasayı referanduma sunacak ve seçmenler yeni anayasal düzenin doğrudan kaynağı olan “kurucu halk” sıfatıyla oy kullanacak.

Avrupa Birliği son yıllarda göç politikasını önemli ölçüde katılaştırsa da RN’nin önerileri yürürlükteki Avrupa kurallarının çok ötesine geçiyor.

Tasarı özellikle sığınma hakkının kısıtlanması ve ulusal öncelik ilkesi bakımından birlik müktesebatıyla çatışıyor.

Ulusal öncelik yaklaşımı, başka bir üye ülkede çalışan AB vatandaşlarına eşit muamele yapılmasını ve ayrımcılık yasağını güvence altına alan 492/2011 sayılı AB Tüzüğü’nün 7. maddesiyle doğrudan çelişiyor.

Haziran 2026’da yürürlüğe giren yeni AB Göç ve İltica Paktı, uluslararası koruma süreçlerinde ortak bir usul standardı getiriyor.

2024/1348 sayılı AB Tüzüğü de üye ülkeleri, kendi topraklarında veya sınırlarında yapılan sığınma başvurularını kayda almak ve incelemekle yükümlü kılıyor.

Kamu ve Avrupa hukuku profesörü Nicolas Hervieu, RN’nin Fransız anayasasını Avrupa normlarının üstüne çıkarma girişiminin yaptırımlarla sonuçlanabileceğini belirtti.

Hervieu, Polonya ve Macaristan örneklerinde olduğu gibi AB’nin Fransa’ya ayrılan fonları dondurabileceğini ifade etti.

Macaristan yönetimi, 2015 yılında Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Güney Asya’dan gelen mülteci akınıyla baş gösteren krizde sert önlemler almıştı.

Budapeşte, 2020’de AB kurallarını baypas ederek sığınma başvurusu iznini yalnızca Kiev veya Belgrad’daki büyükelçiliklerinde mülteci statüsü almış kişilere tanıma kararı almış, diğer tüm başvurucuları sınırdan geri çevirmişti.

Brüksel bu uygulamanın birliğin temellerini sarstığına karar verdi ve AB Adalet Divanı, Haziran 2024’te sığınmacıları kabul etmediği için Macaristan’a 200 milyon avro para cezası kesti.

Mahkeme ayrıca mevzuat AB standartlarıyla uyumlu hale getirilene kadar ülkenin günlük 1 milyon avro ek ceza ödemesine hükmetti.

Polonya’da ise fonların dondurulması süreci önceki hükümet dönemindeki hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı ihlallerine dayandırılmıştı.

Ancak göç konusundaki anlaşmazlıklar Donald Tusk başbakanlığındaki yeni hükümet döneminde de sürdü.

Tusk kabinesi, Mayıs 2024’te yeni Göç ve İltica Paktı kapsamında yer alan ve göç baskısı altındaki ülkelere yardımı öngören zorunlu dayanışma mekanizmasına karşı çıktı; buna rağmen metin AB Konseyi’nde değiştirilmeden kabul edildi.

Polonya hükümetinin Belarus sınırındaki durum nedeniyle sığınma başvurularının kabulünü geçici olarak durdurma teklifine karşılık Avrupa Komisyonu, Varşova’nın uluslararası yükümlülüklerini ihlal etme riski taşıdığını bildirdi.

Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (ECFR) uzmanları, Le Pen’in seçilmesi halinde Avrupalı ortakların “tamamen farklı” bir Fransa gerçeğine hazırlıklı olması gerektiğini vurguluyor.

Uzman değerlendirmelerine göre Paris’in yalnızca AB kurumlarına karşı hasmane bir tutum takınması değil, aynı zamanda Ukrayna savaşı dahil olmak üzere birliğin temel dış politika başlıklarında müttefik olmaktan çıkması ihtimal dahilinde görülüyor.

ECFR raporunda, “Le Pen’in Avrupa’nın doğu kanadındaki güvenlik krizine kararlı bir yanıt vereceğini düşünmek güç. Rusya’ya karşı daha sert bir tutum takınmasını bekleyen AB üyesi ülkelerin baskısı altında kalsa bile Le Pen’in kararlı adımlar atmak yerine tavizlere ve müzakerelere yönelmesi yüksek bir ihtimaldir” ifadelerine yer verildi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Fransa’da veri sızıntısı skandalı: Bakan özür diledi

Yayınlanma

Fransa Kamu Hesaplarından Sorumlu Bakanı David Amiel, vergi idaresine düzenlenen siber saldırı sonucu yüz binlerce kişinin verilerinin çalınması nedeniyle yetkililer adına yurttaşlardan özür diledi. Saldırıda yaklaşık 700 bin gerçek ve tüzel kişinin verilerinin ele geçirildiğini belirten Amiel, mağdurlara e-posta yoluyla bildirim yapılacağını duyurdu.

Fransa Kamu Hesaplarından Sorumlu Bakanı David Amiel, ülkenin vergi dairesine yönelik siber saldırı sonucu yüz binlerce kişinin verilerinin çalınmasının ardından yetkililer adına yurttaşlardan özür diledi.

TV1 info medya grubunun aktardığı habere göre Amiel, “Özür dilemek istiyorum çünkü yaşananlar Fransızlar için katlanılmaz bir durum” dedi.

Vergi sistemine yapılan yetkisiz erişim nedeniyle yaklaşık 700 bin gerçek ve tüzel kişinin kişisel verileri çalındı. Bakan Amiel, bu durumun münferit bir hadise olmadığını da vurguladı.

Siber saldırının ardından yetkililer, sızıntının nedenlerini açığa çıkarma taahhüdünde bulundu.

Amiel, saldırıdan etkilenen herkesin e-posta yoluyla bilgilendirileceğini duyurdu.

Bilgilendirme iletilerinin gönderimine 17 Ağustos Pazartesi günü başlandığı ve sürecin bir hafta boyunca devam edeceği kaydedildi.

Devletin dış siber tehditlere karşı koruma tedbirlerini hızlandırması gerektiğine işaret eden Amiel, yapay zekanın hızlı gelişiminin siber saldırı risklerini daha da artırdığını ve kamu otoritelerinin daha hızlı tepki vermesini zorunlu kıldığını ifade etti.

Fransa Vergi Genel Müdürlüğü (DGFiP), 14 Ağustos’ta yaptığı açıklamada haziran sonu ile temmuz sonunda gerçekleşen iki yetkisiz erişim vakasını doğruladı.

Kurum, en az 678 bin gerçek ve tüzel kişiye ait veriler ile tapu kadastro arşivlerindeki yaklaşık 200 bin kullanıcı hesabının çalındığını bildirdi.

Fransa vergi idaresinden veri hırsızlığını gerçekleştiren ZeroBytes adlı hacker grubu ise ele geçirdiği bilgileri sattığını öne sürdü.

Öte yandan, 9 Haziran’da kamu görevlilerinin kullanımına yönelik Fransız devlet mesajlaşma uygulaması Tchap da bir siber saldırıya uğramış ve 73 binden fazla kullanıcı hesabına ait veriler sızmıştı.

Ancak yetkililer, saldırganların ele geçirdiği verilerin kesin kapsamını henüz teyit etmedi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Alman milletvekilleri, Ben-Gvir’e yaptırım çağrısında bulundu

Yayınlanma

Almanya’daki iktidar koalisyonuna mensup milletvekilleri, İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in Gazze’de her gece hedefli suikastlar yapılması çağrısında bulunmasının ardından yaptırım uygulamaya çağırıyor.

Aşırı sağcı Yahudi Gücü Partisi’nin lideri Ben-Gvir, geçen cumartesi yayınlanan bir podcast bölümünde, “Bence Gazze’de hedefli suikastlar düzenlenmeli, her gece 30, 40 [kişi] ortadan kaldırılmalı. Sadece acil tehdit oluşturanlar değil. Hayır, orada yaşamaya layık olmayan insanlar var. Yaşamamalılar. Onlar insan bile değil,” demişti.

Bu açıklamalar, Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in partisi CDU’dan olağanüstü sert bir tepki gördü.

Hıristiyan Demokrat Birliği/Hıristiyan Sosyal Birliği (CDU/CSU) parlamento grubunun dış politika sözcüsü Jürgen Hardt, POLITICO’ya yaptığı açıklamada, “Ben-Gvir’in insanlık dışı sözleri ancak kınanabilir. AB, insan onurunun ve insan haklarının evrensel geçerliliğinin bir göstergesi olarak ona yaptırım uygulamalıdır,” dedi.

Hardt daha da ileri giderek, Ben-Gvir veya aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’in yer almadığı bir İsrail hükümetinin Avrupa ile İsrail’i birbirine yaklaştıracağına inandığını belirtti.

Sosyal Demokratlar (SPD) da benzer bir tavır sergiledi. Partinin dış politika sözcüsü Adis Ahmetović, iki bakanın son açıklamalarından çok önce uluslararası kamuoyunu şok ettiklerini belirterek, Alman hükümetini her ikisine karşı yaptırımları desteklemeye çağırdı.

Sol Parti’den Dietmar Bartsch, Ben-Gvir’in sözlerini “son derece insanlık dışı” olarak nitelendirdi ve Berlin ile Brüksel’i, ülkeye giriş yasağı da dahil olmak üzere yaptırımları değerlendirmeye çağırdı.

Almanya için Alternatif (AfD) dış politika sözcüsü Markus Frohnmaier de acil bir tehdit oluşturmayan kişilerin ayrım gözetmeksizin öldürülmesi çağrısının “açık bir sınırı” aştığını söyledi.

Yeşiller milletvekili Marlene Schönberger, Ben-Gvir’i “aşırı sağcı” olarak nitelendirdi ve yorumlarının “son derece insanlık dışı” olduğunu belirterek, bunların İsrail’in kendisini ve vatandaşlarını savunma hakkıyla “hiçbir şekilde” ilgisi olmadığını ekledi.

Bu açıklamalar, Berlin’de önemli bir dönüşüme işaret ediyor. Almanya, haziran ayında Ben-Gvir’e yönelik yaptırım önerileri ve daha geçen ay Batı Şeria’daki yasadışı İsrail yerleşim yerleriyle ticarete getirilen kısıtlamalar dahil olmak üzere, İsrail’i hedef alan AB önlemlerine defalarca karşı çıkmıştı.

AB yaptırımları oybirliği gerektirdiğinden, bloğun harekete geçip geçemeyeceği konusunda Berlin’in önemli bir etkisi bulunuyor.

Merz hükümeti henüz milletvekillerinin izinden gitmedi. Dışişleri Bakanlığı pazartesi günü bir tavır almayı reddederken, hükümet içindeki bazı kesimler, 27 Ekim’de yapılacak İsrail seçimlerinden sadece birkaç hafta önce Ben-Gvir’e yaptırım uygulanmasının onun işine yarayabileceğinden endişe duyuyor.

Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, 1 ve 2 Eylül tarihlerinde İrlanda’da AB’li mevkidaşlarıyla bir araya gelecek.

Bu görüşmelerde Ben-Gvir’in açıklamaları ve Gazze’deki savaşın gündemi domine etmesi muhtemel.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English