Bizi Takip Edin

GÖRÜŞ

Almanya’nın yeşil enerji planı ve Güney Afrika

Yayınlanma

Özkan Çiftçi

Bugün gelişmiş sanayi devi olmasının yanı sıra toplam dış ticaret hacmiyle dünyanın üçüncü, ihracatıyla ikinci ülkesi olan Almanya’nın son beş yıldır Afrika kıtasını güçlü bir şekilde gündemine alması şaşılacak bir durum değil. Aslında Almanya, uzun süredir tehlikenin farkındaydı. Almanlar 10 yıl içinde enerji ihtiyacının en az yüzde seksesini, yenilenebilir kaynaklar, güneş ve rüzgârdan sağlayacak projelere imza attılar. Bunun için hedeflerinde, yeşil hidrojen üretmek ve tüketmek bulunmaktadır. Bu kaynaklardan gelen elektrik ile suyu ayrıştırmak, hidrojeni yakıta dönüştürmek çevre kadar, ekonomi için de yapılması gereken önemli bir detay olarak görüldü. 

Almanya’nın  bütün enerji planları “yeşil enerji” üzerine!

Rusya ve Ukrayna arasında vuku bulan savaşın ortasında Almanya, “yeşil enerjiye” geçmek istemesinin sebebi yalnızca güvenli düzenli bir iklim için değil, aynı zamanda ulusal güvenliği için de mecbur olduğunu her defasında deklare etti. Alman Hükümeti, 2036 yılına kadar yüzde yüz yenilenebilir enerji için bir yasa üzerinde kendi meclisinde anlaşmaya vardı.

Avrupa’nın en büyük sanayisine ve ekonomisine sahip Almanya, elektrik üretiminde fosil yakıtların aşamalı olarak kullanımdan kaldırılmasını beş yıl daha öne çekerek “yeşil enerji” üretiminde yeni bir gündem oluşturdu. Güncellenen “Yenilenebilir Enerji Kaynakları Yasası”, 2030 yılına kadar Almanya’da tüketilen elektriğin yüzde sekseninin2036 itibarıyla yüzde yüzünün yenilenebilir kaynaklardan sağlanmasını öngörüyor.

Almanya,13 yıl sonra yüzde yüz “yeşil enerji” uygulayan ve bu proje ile G7 ülkeleri arasında ilk sırayı almak için emin adımlarla ilerleyen bir ülke olmak istiyor. Kanada, İngiltere ve ABD’nin de benzer hedefleri bu anlamda mevcut. Yine de, yenilenebilir enerjinin elektrik üretimindeki payı neredeyse yüzde yüz olan Uruguay ve yüzde doksandan fazla olan Kenya gibi yenilenebilir enerji liderlerinin gerisinde kalıyorlar.

Almanya, bu süreçte Güney Afrika ile iş ortaklığı anlaşmasını yapmak istemesinin sebebi, Güney Afrika’nın elektrik üretim biçimiydi. Güney Afrika, elektriğin yüzde 80’inde fazlasını kömürü sıvılaştırırarak, sıvı yakıt üretmesinden kaynaklanıyor olmasıydı. Katı kömürü sıvı yakıta dönüştürme yöntemi Alman kimyagerler F.Fischer ve H.Tropsch tarafından geliştirilmişti. Güney Afrika’da hala katı kömürü sıvı yakıta dönüştürme yöntemleri, Secunda’daki devasa Sasol tesisinde devam etmektedir: Kömür sıvılaştırma tesisinde günde 30 milyon litreden fazla dizel yakıt üretimi yapılmaktadır.

Halen aktif olduğu süre zarfında yaklaşık 80 yıldan fazla süredir Sasol tesisinde 300 milyar litreden fazla yakıt üretildi. Bununla birlikte, bu gelişmiş yöntemin sonucu yalnız para ile ölçülebilen bir şey değil: Yılda yaklaşık 70 milyon ton karbondioksit salımıyla Sasol, aynı zamanda dünyanın en büyük karbon salımı yapan tesislerden biri ve evrene çok büyük derecede zarar veren, üretimi derhal durdurulması gereken bir yer. Şu günlerde içinde bulunduğumuz iklim değişikliği döneminde bu, önüne geçilmesi gereken bir durum, aynı şekilde Güney Afrika’nın elektrik üretiminin yüzde sekseninden fazlasının kömürden elde ediliyor olması da Almanya’nın, Güney Afrika ile imzaladığı enerji ortaklığı, yakıt ve elektrik üretimindeki bu iki asli sorunla mücadele etmeyi istemesidir.

Almanya, Fransa, İngiltere, ABD ve Avrupa Birliği, 2021 Kasım’ında Glasgow’da düzenlenen iklim zirvesinde, enerjide adil bir dönüşüm ortaklığı olan Just Energy Transition Partnership (JETP) çerçevesinde, Güney Afrika’ya verilen kredi ve hibeler ile birlikte 8,5 milyar ABD dolarını gözden çıkarıp Güney Afrika’ya kaynak yarattılar.

Bu esnada maden işçileri, kadınlar ve gençler göz önünde bulundurularak kömürden enerji kazanımına son verilmesi ve yenilenebilir enerjilerin yaygınlaştırılması teşvik edilecek. Yılda ortalama 2.800 saat güneş ışığı ve Atlantik kıyısındaki sert rüzgarlar sayesinde Güney Afrika’da yeşil enerji üretimi koşulları oldukça bu iş için müsait. JETP (Adil Bir Dönüşüm Ortaklığı) ile Güney Afrika’da enerjide dönüşümün başlatılması amaçlanıyor.

AB’den Almanya’nın yeşil enerji programına kredi imkânı bile sağlandı!

Avrupa Birliği (AB), Almanya’nın rüzgâr ve güneş gibi çeşitli yenilenebilir enerji yatırımlarına toplam 28 milyar euro kamu desteği verilmesine onay verdi.

AB Komisyonu, Almanya’nın çeşitli yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik üretimini desteklemeye yönelik programında yapmayı planladığı değişikliklerin hemen onaylandığını söylemek gerek…

Almanya’nın yenilenebilir enerji alanındaki mevcut destek programının kapsamını genişletme ve süresini 2026 sonuna kadara uzatma planı yaptığını kamuoyuna daha önce duyurmuştu. 

Almanya’nın iklim hedefleri doğrultusunda 2030’a kadar güneş, rüzgâr ve biyometan gibi yenilenebilir enerji kaynaklarından üretilen elektriğin payını yüzde 80’e çıkarmayı ve bu nedenle toplam 28 milyar euroluk destek programı için gerekecek olan maliyeti AB’den talep etti.

Planın yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik üretimini teşvik etmek ve sera gazı emisyonlarını azaltmak için gerekli olduğu vurgusu yapılarak, bunun AB kamu destek kurallarına uyumlu bulunduğu ifade edildi.

AB üyesi ülkelerin kamu desteklemelerini ne şekilde sağlayacaklarını belirleme yetkisi, AB Komisyonunun görev alanına giriyor.

Üye ülkeler, kamu desteklemelerini sadece rekabete zarar vermeyecek şekilde ve kamu yararına uygun durumlarda kullanabiliyor.

Almanya’nın petrol olmadan ve uranyum kullanmadan Enerji Dönüşümü programı, başka ülkeler için de örnek olabilecek türden!

Sanayi devi olan Almanya, bugünlerde fosil yakıtlar ve nükleer enerjiden arınmak için “yeşil enerji” projesini hızlıca hayata geçirmek istiyor. Tüm bu hedefleri gerçekleştirmek, Almanya gibi 85 milyonluk kalabalık ve büyük bir ülke için zorlu bir süreci beraberinde getirmiştir. 

Rusya ve Ukrayna arasında devam eden savaş nedeniyle AB ülkeleri, Rusya’nın en önemli gelir kaynağını oluşturan doğalgaz ve petrole yaptırımlar uygulama kararı alarak, Rusya’nın savaşa ayırdığı finansmanı kesme kararı almıştır. Bu bağlamda AB, Rusya’dan doğalgaz ithalatını bir yıl içinde üçte iki oranında azaltma kararı almak için birliğe üye olan ülkelerle yaptırım kararı almıştı. Söz konusu hedefe ulaşmaya yardımcı olmak için üye ülkeler, 2022 yılının sonuna kadar gaz kullanımını %15 oranında azaltmayı kabul etmişlerdi. 

AB’nin hedefinin aksine, yaptırımlar nedeniyle oluşan enerji satın alımı koşullarında doğalgaz fiyatları artmış ve sonucunda Moskova, yaptırımlardan beklenilen etkiyi almamıştır. Savaşın başlamasından bu yana Rusya, AB’ye 46 milyar avro değerinde enerji ihraç etmiş ve enerji kaynaklarından elde ettiği gelirler ise artmaya devam etmiştir. Bu gelir, 2021 yılının aynı dönemindeki satış miktarının yaklaşık iki katına denk gelmektedir.

AB ülkeleri, hem yaptırımlar konusunda koyduğu hedefe ulaşamaması hem yükselen enerji fiyatları hem de Rusya’ya bağımlılığı azaltılması noktasında alternatif kaynak arayışlarına yönelmiştir. Ancak AB’nin alternatif kaynakları nerede bulacağı konusunda şüpheler vardır. Zira enerji krizine en hızlı çözüm, başta Katar ve ABD olmak üzere diğer devletlerden sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) tedarik etmektir. Bu durum ise başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın LNG tesisi eksikliği nedeniyle sorunlar yaratmaktadır.

Enerji çeşitlendirmesi arayışında rezervleri ve yatırıma açık üretim kapasitesi nedeniyle akıllara ilk gelen seçenek, Afrika ülkeleridir. Rus enerjisinin Avrupa pazarından çekilmesi, Afrikalı enerji üreticileri için daha büyük pazar payı anlamına gelmektedir. Zira Avrupa, savaş sonrası oluşan “enerji boşluğu”nun en kısa zamanda doldurulmasına yönelik bir arayış içerisindedir. Mevzubahis boşluk, Afrika gazına ve özellikle de depolanması ve taşınması kolay olan sıvılaştırılmış doğalgaza, eskiden olduğundan daha fazla alan açıldığı anlamına gelmektedir.

Nijerya, Afrika kıtasının kanıtlanmış en büyük doğalgaz rezervlerine sahip ülkesidir ve ardından Cezayir, Senegal, Mozambik ve Mısır gelmektedir. Bu nedenle uzun süredir enerji projeleriyle gündeme gelmesine rağmen hiçbir somut çıktı elde edemeyen Afrika, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın kazanan tarafı olmuş ve Avrupa enerji resminin içine girmeye başlamıştır. Savaştan yaklaşık 3 ay sonra Almanya Şansölyesi Olaf Sholz, Senegal’in açık deniz projelerinden istikrarlı doğalgaz tedariki sağlamak amacıyla 22 Mayıs 2022 tarihinde ülkeye bir ziyaret gerçekleştirmiştir.

Almanya, iklim ve ekonomik faktörler nedeniyle elinde bulunan ve işleyen sistemini yeniden, yenilenebilir olarak kurgulayıp tüm belirsizliklere rağmen kendine ait, temiz bir enerji sistemi oluşturmayı hedeflemektedir. 

Ve son olarak Almanya’nın yenilenebilir enerji sürecini ve enerji tasarrufunu örnekleyen bu enerji dönüşümü süreci, her ne kadar zorlu olsa da diğer ülkeler için önemli bir örnek teşkil etmektedir. İnsanlığın daha kaliteli ve temiz bir ortamda yaşamasına katkıda bulunan bu dönüşüm, ülkelerin ise enerji açısından dışa bağımlılığının azaltılmasında kullanılabilecek en önemli örneklerden biridir.

G7 ülkeleri bu anlamda boş durmuyorlar. Avrupa Birliği’nin lokomotifi Almanya, önümüzdeki bir iki yılda az da olsa sıkıntı çekebilir ama ilerleyen zaman zarfı içinde yapmış olduğu bu projeler ile oluşan enerji açığını kapatacak gibi duruyor.

GÖRÜŞ

Avrupa’da siyasal deprem: AP seçimleri ve muhtemel senaryolar

Yayınlanma

Yazar

Avrupa Parlamentosu seçimleri tam bir siyasal deprem etkisi yaratmışa benziyor. Göstere göstere gelmesine rağmen uzmanlar özellikle de Avrupa’daki kurulu düzenden beslenen liberaller yıkımın bu derece olacağını muhtemelen beklemediler. Şimdilerde abartmamak lazım savunmasına geçtilerse de mızrak çuvala girecek gibi görünmüyor. Peş peşe gelmesi beklenen genel parlamento seçimlerinde de benzeri sonuçlar ortaya çıkarsa başka bir Avrupa, başka bir AB ve hatta Trump’ın Vaşington’da iktidar olmasıyla da birleşirse başka bir Transatlantik düzeninden bahsetmek durumunda kalabiliriz.

Fransa’da Ulusal Cephe (Front National) olarak başlayan ve adını son yıllarda Ulusal Birlik (Rassemblement National) olarak değiştiren siyasal parti Macron’un partisinin iki mislinden fazla oy alırken, Almanya’da kurulu düzenin korkulu rüyası Almanya için Alternatif (Alternative für Deutchland – AfD) ikinci büyük parti haline geldi. Yine Almanya’da Yeşiller ve Sosyal Demokratlar gibi Amerikan tarzı ve savaş kışkırtıcısı sol partiler hezimete uğrarken ilk defa seçime giren Sahra Wagenknecht’in gerçek sol alternatifi yüzde altı civarında oy aldı. Hollanda ve İtalya’da benzer sonuçlar zaten önceden genel parlamento seçimlerinde ortaya çıkmıştı.

NEOLİBERAL AVRUPA’NIN SONU MU?

Batı’dan aldığı haber ve yorumları süzgeçten geçirme aşamasına (henüz) gelemeyen belki gelmek de istemeyen Türk medyasına göre bu partilerin hepsi aşırı sağ. Bu yaftalama aslında Amerika ve Avrupa’daki neoliberal düzenin sahiplerinin ve o düzenden beslenenlerin uydurduğu bir şey olsa gerek. Gelişmiş Batılı ülkelerin hemen hepsinde zengin kesimler daha da zenginleşirken milli gelirden aldığı pay sürekli azalan kesimlerin giderek fakirleştirmekte olduğu yönündeki eleştirilere/tespitlere rağmen çare olacak hiçbir sosyo-ekonomik politikaya başvurulmaması bugün yaşananların alt yapısını oluşturdu. Ukrayna savaşı ile birlikte Rusya’ya uygulanan yaptırımlar yaşlı kıtayı ucuz enerjiden mahrum bırakırken sanayi üretimini epeyce zora soktu. Halkın başta doğal gaz olmak üzere kullandığı enerji faturası da katlamalı arttı. Zaten kronik hale gelmiş bulunan işsizlik pahalı enerjiyle birleşince ortaya çıkan eksi büyüme sarmalının başta Almanya olmak üzere bütün Avrupa’yı şiddetle sarsmakta olduğu görülebiliyordu.

Birbirleriyle her konuda birebir uyum içerisinde olmadığı belirgin olan ve kolaycılıkla aşırı sağ diye tanımlanan bu partilerin hepsinin seçmen tabanları göreceli fakir kesimler. Uluslararası ilişkiler açısından ele alındığında, İtalya’da iktidarda olan Giorgiana Meloni’nin İtalya’nın Kardeşleri (Brothers of Italy) partisi hariç hemen hepsi Ukrayna savaşının sürdürülmesine karşı görünüyor; çünkü bu savaş Avrupa ekonomilerini kelimenin tam anlamıyla alt-üst etmiş durumda. Bir yandan Rusya’dan ucuz enerji alımını durdurmanın yarattığı girdi maliyetleri artışı sorunu ve bunun tabii sonucu olan işsizlik vs. bir yandan da Ukrayna’ya yapılan maddi yardımlar Avrupa halkları arasında infiale sebep oluyor. Amerika’da Trump’ın yükselişinde de benzeri eğilimlerini görebildiğimiz bu gidişat Kıta Avrupası’nda halkların tahammül kapasitesinin epeyce ötesine taşmış görünüyor. Dolayısıyla halklar ve destekledikleri aşırı sağ diye damgalanan partiler savaş istemiyorlar. Savaş kışkırtıcısı partilere liberal, demokrat gibi daha cazip isimlendirmeler bulunurken savaş istemeyen ve Ukrayna sorununun müzakerelerle çözülmesinden yana olan partilere aşırı sağ suçlaması yapılması siyaset bilimcilerin üzerinde uzun uzun durmalarını gerektirecek bir dönemden geçmekte olduğumuza işaret ediyor.

YÜKSELEN PARTİLERİN ORTAK PAYDALARINDAN BİRİSİ: AVRUPA BİRLİĞİ KARŞITLIĞI

Yükselen siyasal partilerin ortak özelliklerinden birisi de göç ve göçmen karşıtlığı. Hatta özellikle Fransa, Almanya ve Hollanda’da söz konusu siyasal hareketlerin başlangıcı ve yükselişinde göç ve göçmen karşıtlığının çok önemli bir payı olduğuna hiç şüphe yok. Bu partilerin iktidar olmaları halinde sınırlarını göçe daha sıkı kapatmak isteyeceklerini söylemek mümkün; ancak bunu tam olarak nasıl yapacaklarını bilemiyoruz. Örneğin yeni gelenlere sınırlarını kapatma konusunda ilave tedbirler almak isteyecekleri yeterince açık; fakat bu ülkelerde yerleşik, onlarca yıldır yaşayan; ancak buna rağmen hala yabancı kabul edilen topluluklara ne yapacaklarını bilmiyoruz. Bazı liderler bunları da geldikleri ülkelere geri gönderecekmiş gibi konuşurken bazıları bu konuda kendilerini bağlayacak açıklamalar yapmaktan geri duruyorlar.

Öte yandan, bu partilerin iktidar olsalar bile göç ve göçmen politikalarını Avrupa Birliği bürokrasisine rağmen nasıl hayata geçirebilecekleri önemli bir soru işareti. Lüksemburg’daki Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın geçen hafta, yeni gelen göçmen dalgalarına sınırlarını tam olarak kapatan Macaristan’a yüz milyonlarca avro ceza verdiğini unutmamak gerekiyor. Kararları içtihat niteliğinde olan ve üye ülkelerin iç hukukunun üzerinde yer alan Avrupa Birliği Adalet Divanı acaba önümüzdeki günlerde benzeri politikalara yönelen bütün üye ülkelere de cezalar yağdıracak mıdır?

Bu soru ve cevabı söz konusu yaşlı kıtada yükselen yeni partilerin bir başka ortak yönünü de ortaya çıkarıyor, ki, bu da hepsinin Avrupa Birliği konusunda tamamen, büyük ölçüde veya kısmen karşıt bir tutum içinde olmaları. Avrupa bütünleşmesinin başlangıcındaki Altılar Avrupası (Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg)’nda yükselen AB karşıtlığının bu partiler iktidara geldiğinde hangi politikalara dönüşeceğini tümüyle tahmin edemeyebiliriz; ancak mevcut gidişattan, AB siyasal bütünleşmesinin bu projeyi halklara rağmen başlatan ve aksadığı her zaman kararlılıkla sürdüren Avrupa elitlerinin kafalarında kalacak bir idealin ötesine geçemeyeceğini söylemek mümkün. Altılar Avrupası içinde politikaya dönüşecek AB karşıtlığının çok önemli sonuçları olacağına hiç şüphe olamaz. Hatta Avrupa bütünleşmesinin dinamosu olan Almanya veya Fransa’da tek başına böyle bir hareketin iktidara gelmesi siyasal bütünleşmeyi ciddi bir şekilde aksatabilirdi. Oysa şimdi özellikle Fransa ve Almanya’da yükselen partilerin – Almanya’da Sahra (muhtemelen İran asıllı babasının verdiği Zehra ismi) Wagenknecht’in kurduğu sol parti de dahil – hepsinde AB karşıtlığı olabildiğince kuvvetli dozlarda gözlemlenebiliyor. 

AMERİKA KARŞITLIĞI

Söz konusu partilerin neredeyse hepsinde – İtalya’da Meloni’nin partisi biraz istisna gibi; çünkü hükümet olan bu partinin göç ve göçmen karşıtlığı dışında verdiği mesajlar net değil – Amerika karşıtlığı dikkat çekiyor. Özellikle Ukrayna savaşı ile birlikte Avrupalı devletlerin kendi ulusal çıkarlarına tümüyle aykırı bir şekilde Amerika’nın yanında yer alarak mevcut savaşı demokrasilerle otokrasilerin/diktatörlüklerin mücadelesi gibi göstermeye çalışmaları halklarda yeterince karşılık bulamamış görünüyor. Amerika’nın kendisi bir dizi demokrasi dışı yönetimler ve rejimlerle gayet sıkı fıkı ilişkiler kurarken Ukrayna savaşını Avrupa hükümetlerine iyilerle kötüler arasındaki bir ölüm-kalım mücadelesi gibi sunması, öte yandan Rusya’dan alınmayan ucuz doğal gaz yerine kendi kaya gazını birkaç misli fiyatla satması bu iddiaların inandırıcılığını ortadan kaldırmış veya azaltmış durumda. Fransa ve Almanya’da yükselen partilerin Ukrayna savaşı konusunda bunları dile getirirken aynı zamanda Rusya ile iyi ilişkiler kurulmasını önermeleri ve Rusya’yı düşmanlaştıran politikaların Amerika-İngiltere ekseninde kotarıldığını ifade etmeleri hitap ettikleri halklarda epeyce alıcı bulmuş gibi.

Bu gidişatın genel parlamento ve başkanlık seçimlerinde de (özellikle Fransa) devamlılık göstermesi ihtimalinden ve çok kutuplu dünya düzeninin yerleştiği gerçeğinden hareketle Avrupa’daki bu hareketliliğin önce Ukrayna savaşı ve ardından da AB bütünleşmesi ve o bütünleşmenin oluşturduğu liberal demokrasiler üzerinde belirleyici etkiler yapacağına hiç şüphe olamaz. Amerika’da Trump’ın kazanması ve Ukrayna savaşına ilişkin olarak söylediklerini politikaya dönüştürmesi halinde savaşın kısa sürede sona ereceğini ve varılacak nihai uzlaşmanın Moskova’nın isteklerine epeyce yakın bir şekilde olacağını tahmin edebiliriz.

Böyle bir gelişmenin NATO üzerinde ve NATO içinde nasıl etkiler yaratacağına da ayrıca kafa yormak gerekir. Siyasal bütünleşme çizgisinden uzaklaşan, göç ve göçmen politikaları tamamen değişen bir Avrupa Birliği’nin ortak güvenlik ve dış politika oluşturmasının da pek kolay ol(a)mayacağı açıktır. Rusya ile iyi ilişkiler kuracak Almanya ve Fransa gibi ülkelerin kendi ulusal güvenlik politikalarını oluşturmaya başlaması dünya jeopolitiği üzerinde ciddi kırılmalar anlamına gelecektir; ama on yıl öncesinden bugünkü çok kutupluluğun adeta kıtalararası bir deprem şeklinde dünya jeopolitiğini şekillendireceğini söyleyen pek fazla kimse yok gibiydi. En azından Batı’da pek yoktu.

Durum böyleyken Türk liderlerin sakız çiğner gibi Türkiye’nin Avrupa Birliği hedefinden dönmeyeceğini, sapmayacağını söylemeye devam etmesinin stratejik gelecek planlaması açısından hemen hemen hiçbir ciddiyeti olmadığı ortada. Bunun yerine gelişmeleri yakından takip ederek seçenekler üretmeye çalışmak lazım gelebilir. Örneğin kısa vadede kaçak göçmenlere dair AB ile imzaladığımız geri dönüş anlaşması veya orta vadede üye olmadığımız halde AB ile oluşturduğumuz gümrük birliği gibi konularda ne yapacağımıza, AB ile veya AB üyesi ülkelerle ekonomik/ticari ilişkilerimizi önceleyen nelere yoğunlaşmamız gerektiği konularına kafa yormak çok daha anlamlı ve faydalı olabilir.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Erdoğan’ın ifadesi ile “statüko dışı” bir platform: Türkiye ve BRICS

Yayınlanma

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 3-5 Haziran’ı kapsayan Çin ziyaretinin en önemli neticelerinden biri BRICS konusunda verilen mesajlar oldu. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, burada yaptığı açıklamada Rusya’daki BRICS zirvesine katılacağını duyururken, Çin basını Türkiye’nin tam üyelik yönünde niyet beyan ettiğini ileri sürdü. Medyada yer alan bu iddialara dair resmi bir açıklama gelmese de Türkiye’nin BRICS’e ve BRICS üyelerinin kurduğu Yeni Kalkınma Bankası’na karşı ilgisinin yeni olmadığı biliniyor.

Türkiye’nin gündemine ilk kez 2017 senesinde dönemin Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in beyanatları ile giren BRICS, ağırlıklı olarak Yeni Kalkınma Bankası’nın sağladığı fonlar üzerinden ele alındı. Şimşek, Türkiye Müteahhitler Birliği’nin Olağan Genel Kurulu’nda “BRICS ülkelerinin kurduğu Yeni Kalkınma Bankası var. Onların vereceği projelerden yararlanmak için üye olunması gerekiyor. Sırf onun için şu anda ciddi ciddi üye olmayı değerlendiriyoruz.” diye konuşmuştu.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in kullandığı ifadeler yedi sene evvel tıpkı bugün de olduğu gibi bilgi eksikliği nedeniyle “BRICS’e tam üyelik hedefi” olarak okundu. Oysa Şimşek açıklamasında BRICS’i değil ama BRICS üyelerinin kurduğu Yeni Kalkınma Bankası’nı işaret etmekteydi. Yeni Kalkınma Bankası içinde BRICS’in payı yüzde 55’in altına düşemeyeceği için bankaya üyelikte BRICS’e katılım kolaylaştırıcı olsa da tek seçenek bu değil. Zira Yeni Kalkınma Bankası tüzüğünde kurumun Birleşmiş Milletler üyesi tüm ülkelere açık olduğu vurgulanmakta ki bu nedenle BRICS bileşeni olmamasına karşın Bangladeş, Yeni Kalkınma Bankası içinde yer alıyor. Benzer şekilde Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır da BRICS’e üye olmadan iki sene önce Yeni Kalkınma Bankası içinde temsil edilmeye başlanmıştı.

Düzen dışılıktan inkar edilmez gerçekliğe

Takvim yaprakları 25 Temmuz 2018’i gösterdiğinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Güney Afrika’da düzenlenen BRICS Liderler Zirvesi’ne katılması da ekonomik çıkarların merkezde olduğu eğilimin devamıydı. Cumhurbaşkanı Erdoğan burada yaptığı konuşmada, Hazine ve Maliye Bakanlığı ile Yeni Kalkınma Bankası arasında devam eden üyelik görüşmelerinin kısa zamanda sonuçlanmasını umduğunu söyledi. İslam İş Birliği Teşkilatı Başkanı sıfatıyla zirveye katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BRICS tartışmalarına eklediği politik boyut ise “statüko dışı platform” tanımı oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, BRICS’in “düzen dışılığına” vurgu yaparken haksız değildi.

BRICS’in düşünsel temellerini atan şahsiyetlerden eski Rusya Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Yevgeni Primakov, tek kutuplu dünya sistemi karşısında Moskova’nın Asya’ya yönelerek burada Çin ve Hindistan ile yeni bir denklem kurmasını öneriyordu. Primakov’un bu tezi 2009 senesinde Brezilya’nın da oyuna dahil olması ile somutlaşırken, bir sene sonra Güney Afrika’nın katılımı ile BRICS adını aldı. 2023-2024 aralığındaki genişleme dalgası ile Suudi Arabistan, İran, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Etiyopya’yı bünyesine katan BRICS toplamda 10 üyesi ile inkar edilemeyecek bir kapasiteye ulaştı.

Zenginler kulübü G7 ile makas kapanıyor

Dünyadaki değerli madenlerin yüzde 60’ına sahip olan, tahıl üretiminin yüzde 40’ını gerçekleştiren, 10 büyük petrol üreticisinden 6’sını yan yana getiren ve küredeki nüfusun yarısına ev sahipliği yapan BRICS, ekonomide ise en yakın rakibi G7 ile arasındaki makası kapatıyor.

BRICS grubunun dünya GSYH’sindeki payı henüz G7 ülkelerinin payının yarısından biraz fazla olsa da yıllık büyüme ortalamaları hesaba katıldığında yakın gelecekte tablo tersi yönde değişebilir. Nitekim Dünya Bankası İstatistikleri’ne göre 1990 ve 2022 arasında G7 ülkeleri yüzde 1,5 büyürken BRICS üyeleri için bu oran yüzde 4,5 olarak kayıtlara geçti.

Bununla birlikte kuruluşundan itibaren ABD’nin doları, ödemeler sistemini ve yaptırım kartını dış politikasının bir enstrümanı olarak kullanmasından rahatsız olan BRICS’in hedefleri arasında ortak para birimi oluşturmak da yer alıyor. 2023’te Güney Afrika’da beyan edilen bu niyet yerel paralarla ticaretin yükselmesi ile ortaya çıkan dolarsızlaşma eğilimini güçlendirebilir.

Türkiye ve BRICS: Güçlü itirazlar ortak payda

Çin ve Rusya’nın oyun kurucu olarak yer aldığı BRICS’in ekonomide G7’yi tahtından etme potansiyeli kadar yeni bir küresel siyasi düzen arayışında olduğu sır değil. Küresel Güney olarak adlandırılan ülkelerin tamamının beklentilerine uygun düşecek şekilde BRICS üyeleri, uluslararası kurumlarda güçleri oranında temsil edilmediklerini düşünüyor.

Dünya genelinde üretimin Asya’ya kaymasına, özellikle de Çin’in küresel büyümenin ana motoru haline gelmesine karşın Dünya Ticaret Örgütü ve Uluslararası Para Fonu gibi örgütlerde Batı’nın tartışmaya kapalı hegemonyası yoğun eleştirileri beraberinde getiriyor. Küresel Güney üyeleri sadece ekonomide değil küresel yönetişimin ana platformu olan Birleşmiş Milletler’in de mevcut sorunları çözmekten uzak olduğunun altını çiziyor. Filistin ve Ukrayna krizinde yaşanan çözümsüzlük ne yazık ki bu tıkanmışlığın son örnekleri olarak kayıtlara geçti.

ABD’nin yaşadığı güç kaybına paralel olarak Küresel Güney ülkelerinin elde ettiği karşılaştırmalı üstünlük Türkiye gibi ülkeler nezdinde de BRICS’e dair bakış açısında zenginliği beraberinde getirdi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 12 Haziran’da yaptığı açıklamada BRICS’in yaklaşım, kimlik ve çeşitliliğini artırarak mevcut sistemin de çeşitliliğine hizmet ettiğini vurgulaması politikleşen bir yaklaşımın son tezahürünü teşkil ediyor.

Türkiye ve BRICS: Belirsiz bir iyimserlik

Türkiye’nin BRICS’e gösterdiği ilginin boyutları çeşitlenirken, BRICS’in Türkiye’ye gönderdiği mesajlar ise belirsiz bir iyimserlik taşıyor. Bakan Fidan’ı ağırlayan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, “Türkiye’nin BRICS’in faaliyetlerine gösterdiği ilgiden memnunuz. Doğal olarak üye ülkelerle birlikte olma, yakınlaşma ve ortak sorunları çözme taahhüdü ve isteğini destekleyeceğiz” ifadelerini kullanırken bu yakınlaşmanın derecesi hakkında net bir tarif yapmaktan kaçındı. Bu beyanatın arkasında Türkiye’den henüz resmi bir tam katılım talebi olmaması kadar Ankara’nın Batı dünyası ile kurduğu geleneksel ortaklığın yarattığı şüpheler de yer alıyor olabilir.

Rus uzmanlar bu bağlamda Türkiye’nin NATO üyeliğinin bir engel olduğunu açıkça dile getirirken, Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov ise BRICS’e üye olmak isteyen devletlerle “çeşitli formatlar” üzerinde çalıştıklarını vurguladı. Peskov’un, “çeşitli formatlardan” kastının ne olduğunu detaylandırmasa da, Türkiye’nin en çok ilgiyi gösterdiği Yeni Kalkınma Bankası’na üyelik sürecini kastetmesi sürpriz olmayacaktır.

Yeni Kalkınma Bankası’na katılım BRICS’e tam üyeliği gerektirmemekle birlikte Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır örneğinde görüleceği üzere BRICS’le yakın diyaloğu beraberinde getireceği için taraflara birbirini anlamaları için yeterli süre tanıyabilir. Türkiye, bu süre zarfında BRICS’in çeşitliliğinin bir koordinasyon sorununa yol açıp açmayacağını ve platformun kurumsal kimliğini nasıl tanımlayacağını izleyebilir. Benzer şekilde BRICS ise Ankara’nın çok kutuplu dünyanın bir gerekliliği mi yoksa Batı ile müzakerelerde bir kaldıraç olarak mı kendisine yaklaşıldığını ayırdına bu zaman dilimi içinde varabilir.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Faşizm – 1: Görüngü ve muhteva

Yayınlanma

Yazar

Faşizm çok güncel gene; ama teorik açıdan netameli bir konudur. Bir dizi nedeni var bunun. Birincisi, her faşist iktidar o ülkenin özgül nesnel şartları üzerinde yükselir ve bunlardan birinin veya bir bölüğünün niteliklerinin genelleştirilmesi de farklı faşizm kavramsallaştırmalarına yol açar. İkincisi, en genel nitelikler söz konusu olduğunda bile emperyalist ülkelerde faşizmler ile sömürge ülkelerde faşizmler arasında yapısal farklılıklar vardır. Üçüncüsü, kanlı bir rejim olarak faşizmin görüngüleri sık sık onun gerçek muhtevasının yerine konulur.

Aşağıdaki yazı birinci ve ikinci noktaları dışlamamakla birlikte meseleye esas itibariyle üçüncü noktadan bakıyor. Görüngüyü muhtevanın yerine koyan faşizm teorileri sadece yanlış değil aynı zamanda siyasi açıdan da tehlikelidir, çünkü yanlış bir siyasi hedef gösterir bunlar ve bu yanlış çoğu zaman faşizmlere koltuk değneği olmakla sonuçlanır.

Mesela, ABD seçimleri yaklaşırken solda giderek yaygınlık kazanan görüşler genellikle şu çerçevede: Trump’ın yükselişi faşizmin yükselişi demektir; çünkü darkafalı ve sağcı taşralı küçük ve orta burjuvazinin istikrarlı desteğinden yararlanıyor; bu kesimler tabiatları itibariyle “aşırı sağcıdır”; onların desteği kendisi de aşırı sağcı olan Trump’a siyasi meşruiyet sağlıyor ve tekrar başkan seçilmesinin önündeki engelleri kaldırıyor. Bu görüşe göre Trump’ın başkanlığı ABD’de faşistleşme süreci anlamına gelir; bu süreç ona siyasi gücünü veren kesimlerin (Senato baskını sırasında görülen) bir tür “kara gömlekliler” örgütleme süreciyle paralel yürüyor.

Bu görüş, sadece ABD’de değil bütün batı ülkelerinde “aşırı sağa” karşı sol adına “liberallerin” desteklenmesine yol açıyor: ABD’den Fransa’ya, Almanya’dan Hollanda’ya kadar böyle. AfP’ye karşı Yeşiller, Wilders’e karşı Rutte, Le Pen’e karşı Macron, vb. İlk grup bir defa faşist ilan edilince ikinci grup ister istemez faşizmin yükselişine karşı can simidi olarak görülüyor.

Burada “aşırı sağcılık” milliyetçilikle ilişkilendiriliyor. Bu büsbütün yanlış sayılmaz, ama büsbütün yanlış olmayan her şeyde olduğu gibi aslında yanlıştır; çünkü ana halkayı görüngüde arıyor. Sayılan bu hareketlerin milliyetçi ve hatta yabancı düşmanı olduklarına şüphe yok, sağcı ve hatta “aşırı sağcı” olduklarına da şüphe yok. Ama milliyetçi oldukları için değil, sağcılığı ve solculuğu tartmak için tek gerçek teraziye, antiemperyalizm ve antifaşizmin terazisine vurulduklarında emperyalizmden (ve faşizmden) yana oldukları için sağcılar bunlar.

Milliyetçilik sağcılığın görüngülerindendir, ama sağcılığın kendisi değildir. Milliyetçilikler 20’nci yüzyıl tarihi boyunca gerici olduğu kadar ilerici rol de oynamıştır; dahası, antiemperyalist mücadeleler tarihi bir anlamda milliyetçiliklerin tarihidir. Eğer sağcılık tanımı tek bir niteliğe: milliyetçiliğe sıkıştırılırsa milliyetçi olmayan birinin pekâlâ solcu olduğu da ileri sürülebilir. Oysa doğru değildir bu; liberaller ne milliyetçi ne yabancı düşmanıdırlar ama bu kavramın en saf anlamıyla katıksız sağcıdırlar. Milliyetçilik ancak mali sermayeyle ilişkilendirildiğinde faşizmin bir görüngüsü olarak tanımlanabilir.

Faşizm zulmün belli bir limiti aşma hali değildir (böyle meselelerde “belli” diye tanımlanan her şey belirsizi gizlemek içindir; “belli bir limit” tamamen belirsiz, keyfi, sübjektif bir tasarımdır zaten). Yani mesela şöyle tanımlanamaz faşizm: bir ülke halkının yüzde şu kadarı siyasi iktidar tarafından takibat altında tutulur, yüzde şu kadarı öldürülür veya hapsedilirse o ülkede faşizm var demektir. Bu, görüngünün muhtevanın karşısına konulmasıdır. Faşizm kıyıcı bir rejimdir, ama başka kıyıcı rejimler de vardır ve bazı tarihi kesitlerde bunlardan kimisinin kurbanlarının sayısı itibariyle faşizme rahmet okuttuğu bile olur. Avrupa’da cadı avı 50 binin üzerinde kurbana mal olmuştur; sayıları 145 milyonu bulan Amerika kıtaları yerlilerinin yüzde 90-95 kadarı sadece iki yüzyıl içinde yok edilmiştir; Roma Kartaca’yı yeryüzünden silmiş ve öldürmediklerini köleleştirmiştir; ama bunların hiçbiri faşizm değildir. Faşizm bütünüyle moderndir ve kıyıcılık ancak mali sermayeyle ilişkilendirildiğinde faşizmin bir görüngüsü olarak tanımlanabilir.

Veya faşizm muhtelif kimliklerin baskı altına alınmasından ibaret de değildir; beli bir veya bir grup etnik, kültürel, cinsel kimliğin bastırılması faşizm demek değildir. En azılı biçimiyle şovenizmler bile kendi başına faşizm değildir. Aksi takdirde bu bir kez daha görüngünün muhtevanın karşısına konulması anlamına gelir. Görüngü, bastırılan belli bir kesimdir, görüngüde bastırılan grubun niteliği (enik, kültürel, cinsel bir azınlık vb.) öne çıkar; muhteva ise bastırma eyleminin kendisidir. Neden bastırılıyor ve kimin değirmenine su taşıyor? Eğer emperyalizm çağında bastırılan grubun niteliği ancak tali bir önem taşıyor, bastırma eylemi ise halk sınıf ve tabakaları içinde düşmanlıklar yaratmak, antagonistik sınıf farklılıklarını belirsizleştirmek, sınıfları örgütsüzleştirmek ve amorflaştırmak hedefini güdüyorsa, bu, bastırma eyleminin mali sermayenin değirmenine su taşıması demektir ve ancak o zaman faşizmin bir görüngüsü olarak tanımlanabilir.

Veya faşizm, “yeniye” karşı “muhafazakârın” kendini dayatması da değildir; bunlar da belirsiz, kerameti kendinden menkul kavramlardır. “Yeni” her zaman iyi anlamına gelmez.  Burada önem taşıyan şudur: faşizmler bugüne kadar hep eskiyi (eskinin bir biçimini: genellikle “güçlü” olunan, “cihan hâkimiyeti mefkûresinin” doğduğu kadim zamanları, geçmiş “asr-ı saadetleri” vb.) vazettiler. Bunun küçük burjuvazinin varoluş krizi yaşadığı ortamlarda son derece işlevsel demagojik bir rol oynadığına kuşku yoktur. Ama faşizmlerde görüngünün muhtevanın önüne konulması tehlikesi bir kez daha karşımıza çıkar burada: görüngü, gelenekselcilik; muhteva, küçük burjuvazinin varoluş krizi. Bu varoluş krizine karşı küçük burjuvaziyi tahkim etmek amacıyla kullanılan bir ideolojik formdur sadece gelenekselcilik. Bu form mali sermayenin değirmenine su taşıyorsa, işte ancak o zaman faşizmin bir görüngüsü olarak tanımlanabilir.

Bütün marksist hareketler birbirleriyle kanlı bıçaklı oldukları dönemlerde bile faşizmin iki temel niteliğini öne çıkarırlar: 1) mali sermayeyle ilişkisi; 2) küçük burjuvaziyle ilişkisi.

Temel teorik problem faşizmin birden fazla yüzü oluşundadır. Faşizm bir anda iktidara gelmez; ilkin faşist hareketler olarak ortaya çıkar. Bir faşist hareket bütün siyasi hareketler gibi kitle hareketidir; onun yükselişinin arkasındaki neden küçük burjuvazinin varoluş krizidir. Varoluş krizi, sadece iktisadi krizin neden olduğu bir fiziki varoluş krizi (küçük ve orta burjuvazinin kütlesel mülksüzleştirilmesi) değil, dolayısıyla ideolojik bir krizdir: sosyal altüst oluş bütün eski ideolojik “paradigmaları” yıkmıştır ve küçükburjuvazi şimdi kendisi için yeni “paradigmalar” arayışındadır. Klasik faşizmlerde devr-i saadet özlemi, şovenizmin yükselişi, şiddet fetişizmi, geleneksel sınıf ilişkilerinin yerine milli düşmanlıkların geçirilmesi bunun sonucudur. Bu, Poulantzas’ın dönemlendirmesini takip edersek, birinci dönemdir: “sürecin başlangıcından dönüşsüzlük noktasına kadar olan dönem”. Dönüşsüzlük noktasından iktidara gelinceye kadar olan dönem onu takip eder; sonra da iktidarda iki döneme ayrılır.

Klasik faşizmlerin değerlendirilmesinde solda hâlâ çok yaygın olan, ama kesin olarak yanlışlanmış görüş şudur: faşizm, işçi sınıfının iktidar mücadelesi karşısında devrim ve karşıdevrim ikileminin sonucu olarak, emekçi sınıfların mücadelesini bastırmak için iktidara geldi. Doğru değildir bu; faşizm devrimin kesin yenilgisinden çok sonra, burjuvazinin iktidarının pekişmesinden çok sonra, ama burjuvazinin iki temel fraksiyonunun: sanayi sermayesiyle banka sermayesinin çatışması sonucunda iktidara gelmiştir ve bu iktidara geliş sürecinde, “ikinci dönemde”, emekçi sınıfların muhalefeti tali bir önem taşır, çünkü bu muhalefet artık önemsizdir.

Burada daha da önemli olan şey şudur: birinci dönemin küçük burjuva sağcı hareketi eğer büyük burjuvazi tarafından finanse edilmiyor, desteklenmiyorsa, eğer sadece bir küçük burjuva sağcılığından ibaretse faşist değildir veya henüz değildir. Günlük jargonda bütün küçük burjuva sağcılıklarının faşist sayıldığına sıkça rastlanır, ama siyasi mücadelede aradaki fark tayin edici olabilir.

Klasik faşizmlerde ona damgasını vuran şey, bu ülkelerde sanayi sermayesi ile banka sermayesi arasındaki çatışmadır; bu çatışmanın banka sermayesi yararına çözümü süreci küçük burjuva sağcılığının yükselişi süreciyle iç içe geçtiği için “dönüşsüzlük noktası” aşılmış, faşist diktatörlükler ortaya çıkmıştır.

Faşizm milliyetçiliğin, baskının, milli-kültürel düşmanlıkların, muhafazakârlığın belli (yani belirsiz) bir limiti aşması değildir. Bunlar görüngüdür, ama muhteva değildir. Muhteva emperyalist yayılmacılıktır ve milliyetçilik ancak bunun görüngüsüdür. Faşizm hukuksuz kıyıcılık değildir. Kıyıcılık görüngüdür; onu başka kıyıcılıklardan ayırt eden muhtevası ise mali sermayenin ihtiyaçlarıyla çakışması ve ileride doğrudan doğruya onun eylemlerinin sonucu haline gelmesidir. Faşizm belli bir etnik, kültürel veya cinsel kimliğin “tekçilik” adına bastırılması da değil. Bastırılanın ne olduğu bir görüngüdür; ama faşizmin muhtevası bastırma eyleminin kendisidir; bastırmanın emekçi sınıfları atomize etmek, boğmak, amorflaştırmak için yapılıyor olmasıdır. Faşizm muhafazakârlığa dönüş değildir. Muhafazakârlık görüngüdür, muhteva ise küçük burjuvazinin varoluş krizidir ve bu, klasik faşizmlerin ilk dönemini niteler. Bütün bunlar, klasik faşizmlerin ortaya çıkışında burjuva fraksiyonları arasındaki çatışmalarla çakışır; çatışmanın bir tarafında esas itibariyle sanayi sermayesi, diğer tarafında esas itibariyle banka sermayesi vardır ve çatışma, her halükârda, banka sermayesinin zaferi ve bu sermaye gruplarının kaynaşmasıyla sonuçlanır.

Süreç bugün karmaşıklaşmıştır kuşkusuz; (Erman Çete’nin deyişiyle) “hem finansal hem de endüstriyel holdingler, artık non-financial kurumların etrafında yeniden yapılandırılmıştır” — ancak bu, emperyalist sistemin niteliğinin değiştiği değil, teoride idealize edilen biçimine daha çok yakınsadığı anlamına gelir.

Görüngüler değişebilir, ama nitelik değişmez. Milliyetçiliğin yerine tamamen başka bir şey, mesela din veya kozmopolitizm geçebilir; kıyıcılık kör bir şiddet sarmalı yerine gayet hukuki biçimler kazanabilir; sınıf bağlarını amorflaştırmak için ille de “tekçilik” gerekmez, bastırma eylemi pekâlâ “çoğulculuk” adına da yapılabilir; küçük burjuvazinin varoluş krizinde muhafazakârlığa dönüş görüngüsünün yerini pekâlâ “woke” da alabilir.

Geçebilir, kazanabilir, yapılabilir, alabilir… bir ihtimal değil; tam da böyle oluyor. Batı ülkelerinde milliyetçiliğin yerini kozmopolitizm aldı; alabildiğine hukuksuz şiddet alabildiğine hukuki biçimler altında uygulanıyor ve bütün kapitalizm tarihi boyunca kazanılmış sosyal haklar hızla budanıyor; toplumu atomize etmeye yönelik yapısalcılık, postyapısalcılık, postmodernizm gibi tamamen marksizme karşı icat edilmiş, çağdaş, hatta genellikle solcu sayılan alabildiğine gerici yöntemler kullanılıyor; küçükburjuva gericiliği ise hem görünürde muhafazakârlığın antitezini andıran woke ve iptal kültürü üzerinde, hem de geleneksel küçükburjuva sağcılığı üzerinde yükseliyor.

Ve bu süreç bir kez daha büyük burjuvazinin iç çatışması ve düşmanlıklarıyla çakışıyor, gerçek tehlikesi de tam burada yatıyor. Kapitalizmde altüst oluş, hâkim sınıfların kendi aralarındaki mücadelelerinde altüst oluş, bölüşüm modelinde altüst oluş, küçükburjuvazinin çeşitli biçimlerde gericileşmesi, işçi sınıfının deklase olması — bütün bunlar tek bir sürecin farklı momentleri.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English