Dünya Basını
Amerika’nın yeni dünya düzeninde Almanya’nın konumu

Çevirmenin notu: İktisatçı ve siyasi yorumcu Michael Hudson’ın aşağıda çevirisini verdiğimiz makalesi 2 Kasım 2022 tarihinde yayımlandı. NATO ve ABD’nin Ukrayna’yı Rusya’ya karşı kışkırtmasında dikkatle izlenen en önemli ülke Almanya’dır, Hudson da buna dikkat çekiyor. Dünyadaki Amerikan egemenliğini Ortaçağ’daki Kilise egemenliğine benzeten Hudson, dünyanın ABD-NATO merkezli blok ile yeni oluşmakta olan Avrasya ülkelerinin oluşturduğu blok arasında iki kampa bölündüğünü düşünmektedir. Peki bu iki kampın savunduğu değerler neler? Hudson’un ABD kampının “değerlerine” ilişkin net bir fikri olduğu görülüyor; ama Avrasya kampı için aynısını söylemek mümkün değil. Aslında Hudson’ın bu değerlerin oluşturulması için de bir çağrı yaptığı anlaşılıyor; Papalığın biricikliğini ortadan kaldıran Lutherci bir Reform talebidir bu. Görünen o ki, iktisadi mantığı da “kamu-özel işbirliği”dir. Hudson, insanlığı kapitalizmi aşmaya değil, neoliberalizmi aşmaya davet eder bir pozisyondadır. Son olarak, metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
Michael Hudson
2 Kasım 2022
Almanya, Amerika’nın Rusya, Çin ve Avrasya’nın geri kalanına yönelik Yeni Soğuk Savaşının iktisadi bir uydusu haline geldi.
Almanya ve diğer NATO ülkelerine, bugün Ukrayna’daki vekalet savaşından daha uzun sürecek ticaret ve yatırım yaptırımlarını kendi üzerlerine uygulamaları söylendi. ABD Başkanı Biden ve Dışişleri Bakanlığı sözcüleri, Ukrayna’nın dünyayı iki karşıt iktisadi ittifak grubuna bölen çok daha geniş bir dinamiğin açılış arenası olduğunu açıkladılar. Bu küresel kırılma, dünya ekonomisinin tek kutuplu ABD merkezli dolarize bir ekonomi mi yoksa karma kamu/özel ekonomileri ile Avrasya’nın kalbi olan çok kutuplu, çok para birimli bir dünya mı olacağını belirlemek için on veya yirmi yıllık bir mücadelenin belirtisidir.
Başkan Biden yarılmayı demokrasilerle otokrasiler arasında olarak tanımladı. Bu terminoloji, tipik bir Orwellci laf salatasıdır. “Demokrasiler” ile, ABD ve müttefiki batılı mali oligarşileri kastetmektedir. Amaçları, ekonomik planlamayı seçilmiş hükümetlerin elinden Wall Street’e ve ABD kontrolündeki diğer finans merkezlerine kaydırmak. ABD’li diplomatlar, dünyanın altyapısının özelleştirilmesini ve ABD teknolojisine, petrol ve gıda ihracatına bağımlılığını talep etmek için Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankasını kullanıyorlar.
Biden, “otokrasi” ile bu finansallaştırma ve özelleştirme kontrolüne direnen ülkeleri kastetmektedir. Pratikte, ABD’nin retoriği, kendi iktisadi büyümesini ve yaşam standartlarını yükseltmek, finans ve bankacılığı ise kamu hizmeti olarak tutmak anlamına gelir. Temelde mesele, ekonomilerin mali zenginlik yaratmak için bankacılık merkezleri tarafından mı planlanacağı –temel altyapıyı, kamu hizmetlerini ve sağlık hizmetleri gibi toplumsal hizmetleri özelleştirip tekellere dönüştürerek– yoksa bankacılık ve para yaratmayı sürdürerek halk sağlığı, eğitim, ulaşım ve iletişimi kamunun elinde tutup yaşam standartlarının ve refahın mı yükseltileceğidir.
Bu küresel kırılmada en fazla “istenmeyen hasar” gören ülke Almanya’dır. Avrupa’nın en gelişmiş endüstriyel ekonomisi olarak, Alman çeliği, kimyasalları, makineleri, otomotiv ve diğer tüketim malları, alüminyumdan titanyum ve paladyuma kadar Rus gaz, petrol ve metal ithalatına yüksek derecede bağımlıdır. Yine de, Almanya’ya düşük fiyatlı enerji sağlaması amacıyla inşa edilen iki Kuzey Akım boru hattına rağmen, Almanya’ya kendisini Rus gazından mahrum etmesi ve sanayisizleşmesi söylendi. Bu, Almanya’nın iktisadi üstünlüğünün sonu anlamına gelir. Diğer ülkelerde olduğu gibi Almanya’da da GSYİH büyümesinin anahtarı işçi başına düşen enerji tüketimidir.
Rus karşıtı yaptırımlar, bugünün Yeni Soğuk Savaşını doğal olarak Alman karşıtı yapıyor. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Almanya’nın düşük fiyatlı Rus boru hattı gazını yüksek fiyatlı Amerikan LNG[1] ile değiştirmesi gerektiğini söyledi. Bu gazı ithal etmek için Almanya, LNG tankerlerini tutabilmek amacıyla hızla liman kapasitesi inşa etmek için 5 milyar dolar harcamak zorunda kalacak. Sonuç, Alman sanayisinin rekabetçiliğini kaybetmesi olacak. İflaslar yayılacak, istihdam azalacak ve Almanya’nın NATO yanlısı liderleri kronik bir bunalım ve düşen yaşam standartları dayatacak.
Çoğu siyaset teorisi, ulusların kendi çıkarları doğrultusunda hareket edeceklerini varsayar. Diğer türlü onlar, kendi kaderlerini kontrol edemeyen uydu ülkelerdir. Almanya, sanayisini ve yaşam standartlarını ABD diplomasisinin emirlerine ve Amerika’nın petrol ve gaz sektörünün çıkarlarına tabi hale getiriyor. Bunu gönüllü yapıyor; askeri zor nedeniyle değil, dünya ekonomisinin ABD Soğuk Savaş plancıları tarafından yürütülmesi gerektiğine olan ideolojik inanç nedeniyle.
Bazı zamanlar, insanın kendi anlık durumundan bir adım geri atıp bugünün dünyasını bölen türdeki siyasi diplomasinin tarihi örneklerini araştırması, bugünün dinamiklerini anlamasını kolaylaştırır. Bulabildiğim en yakın benzerlik, ortaçağ Avrupa’sının Roma papalığınca Alman krallarına –Kutsal Roma İmparatorlarına– karşı 13. yüzyılda verdiği mücadeledir. Bu çatışma Avrupa’yı çoğunlukla bugünkü çizgiler etrafında böler. Bir dizi papa, II. Frederick[2] ve diğer Alman krallarını aforoz etmiş ve müttefiklerini Almanya ve onun kontrolündeki güney İtalya ve Sicilya’ya karşı seferber etmişti.
Batının Doğuya karşı düşmanlığı Haçlı Seferleri (1095-1291) tarafından kışkırtıldı, tıpkı bugünkü Soğuk Savaşın ABD’nin dünya hakimiyetini tehdit eden ekonomilere karşı bir haçlı seferi olması gibi. Almanya’ya karşı Ortaçağ savaşı, Hıristiyan Avrupa’yı kimin kontrol edeceği üzerineydi: papaların dünyevi imparatorlar haline gelmesiyle birlikte papalık veya iktidarı talep ederek onları ahlaki olarak meşrulaştıran ve kabul eden ayrı krallıkların seküler yöneticileri.
Ortaçağ Avrupa’sında, Amerika’nın Çin ve Rusya’ya karşı Yeni Soğuk Savaşına benzeyen şey 1054’teki Büyük Ayrılma idi.[3] Hıristiyan âlemi üzerinde tek kutuplu bir kontrol talep eden IX. Leo, Konstantinopolis merkezli Ortodoks Kilisesini ve ona ait olan bütün Hıristiyan nüfusu aforoz etti. Tek bir piskoposluk, Roma, kendini İskenderiye, Antakya, Konstantinopolis ve Kudüs’ün eski patrikhaneleri de dahil olmak üzere, zamanın tüm Hıristiyan dünyasından kopardı.
Bu kopuş Roma diplomasisi için siyasi bir sorun yarattı: Tüm Batı Avrupa krallıklarını kendi kontrolü altında nasıl tutacağı ve onlardan mali sübvansiyon hakkı talep edeceği sorunu. Bu amaç, seküler kralların papalık dini otoritesine tabi kılınmasını gerektiriyordu. 1074’te VII. Gregory Hildebrand, Roma’nın Avrupa üzerindeki gücünü güvence altına almak için idari stratejisini özetleyen 27 Papalık Emrini duyurdu.
Papalık talepleri bugünkü ABD diplomasisi ile şaşırtıcı şekilde benzerdir. Her iki durumda da askeri ve dünyevi çıkarlar, herhangi bir emperyal egemenlik sisteminin gerektirdiği dayanışma duygusunu pekiştirmek için ideolojik bir haçlı ruhu biçiminde bir yüceltmeyi gerektirir. Mantık ebedi ve evrenseldir.
Papalık Emirleri iki temel bakımdan radikaldi. Hepsinden önce, Roma piskoposunu tüm diğer piskoposlukların üzerine çıkararak modern papalığı yarattı. 3. Madde, yalnızca papanın piskoposları atama, görevden alma veya yeniden görevlerine iade etme gücüne sahip olduğuna hükmeder. Bunun güçlendirir şekilde, 25. Madde piskoposları atama (veya görevden alma) hakkını yerel yöneticilere değil, papaya verdi. Ve 12. Madde, meşru yöneticiler addedilmek için “tüm prenslerin yalnızca Papa’nın ayaklarını öpmesini” zorunlu kılan 9. Madde’yi takiben, papaya imparatorları görevden alma hakkını verdi.
Aynı şekilde bugün de ABD’li diplomatlar, kimin bir ulusun devlet başkanı olarak tanınması gerektiğini belirleme hakkını talep ediyorlar. 1953’te İran’ın seçilmiş liderini devirdiler ve onun yerine Şah’ın askeri diktatörlüğünü koydular. Bu ilke, ABD’li diplomatlara, ABD’nin kurumsal ve mali çıkarlarına hizmet etmek için bağımlı oligarşiler yaratan Latin Amerika askeri diktatörlüklerine sponsorlukları gibi, rejim değişikliği için “renkli devrimlere” sponsor olma hakkı veriyor. Ukrayna’daki 2014 darbesi, ABD’nin liderleri atama ve görevden alma hakkının en son uygulamasıdır.
Daha yakın zamanlarda, ABD’li diplomatlar Juan Guaidó’yu seçilmiş başkanı yerine Venezuela’nın devlet başkanı olarak atadılar ve o ülkenin altın rezervlerini ona devrettiler. Başkan Biden, Rusya’nın Putin’i bertaraf etmesi ve onun yerine daha ABD yanlısı bir lider koyması gerektiğinde ısrar etti. Bu devlet başkanı seçme “hakkı”, 2. Dünya Savaşından beri Avrupa siyasetine yönelik siyasi müdahalelerinin uzun tarihinde, ABD siyaset üretimi kapsamında bir sabit olagelmiştir.
Papalık Emirlerinin ikinci radikal özelliği, papalık otoritesinden sapan tüm ideoloji ve siyasetleri dışlamalarıydı. 2. Madde, yalnızca Papa’ya “Evrensel” denebileceğini bildirmişti. Herhangi bir anlaşmazlık, tanım gereği sapkınlıktı. 17. Madde, hiçbir meclis ya da kitabın papalık otoritesi olmadan kanonik[4] addedilemeyeceğini belirtiyordu.
Bugünün ABD destekli finansallaştırılmış ve özelleştirilmiş “serbest piyasalar” ideolojisi tarafından yapılana benzer bir talep, ekonomileri ABD merkezli mali ve kurumsal seçkinlerin çıkarlarından haricinde başka çıkar olmaksızın şekillendirmek için hükümet gücünün kuralsızlaştırılması anlamına geliyor.
Bugünün Yeni Soğuk Savaşında evrensellik talebi, “demokrasi” lafzıyla örtülü. Fakat bugünün Yeni Soğuk Savaşında demokrasinin tanımı basitçe “ABD yanlısı” olmak ve bilhassa ABD’nin sponsorluğundaki yeni iktisadi din olarak neoliberal özelleştirme demektir. Bu etik, Nobel benzeri İktisadi Bilimler Anma Ödülünde olduğu gibi “bilim” olarak kabul edilir. Bu, döküntü neoliberal Chicago Okulu iktisadının, IMF kemer sıkma programlarının ve zenginler için vergi kayırmacılığının modern hüsnütabiridir.
Papalık Emirleri, dünyevi âlemler üzerinde tek kutuplu kontrolü güvence altına almak için bir strateji açıkladı. Papalığın dünyevi krallara, her şeyden önce Almanya’nın Kutsal Roma İmparatorlarına üstünlüğünü savundular. 26. Madde, papalara “Roma Kilisesiyle barış içinde olmayan” her kim olursa olsun aforoz etme otoritesi vermişti. Bu ilke, papanın “tebaaları kötü adamlara olan bağlılıklarından kurtarmasını” sağlayan 27. Maddeye işaret ediyordu. Bu, rejim değişikliğini gerçekleştirmeyi hedefleyen “renkli devrimlerin” ortaçağ versiyonunu cesaretlendiriyordu.
Bu dayanışmada ülkeleri birleştiren şey, merkezi papalık kontrolüne tabi olmayan toplumlara karşı bir düşmanlıktı – Kudüs’ü zapteden Müslüman Kafirler ve yanı sıra Fransız Katharlar[5] ve diğer herkes sapkın sayılıyordu. Her şeyden önce, haraç için papalık taleplerine direnecek kadar güçlü bölgelere karşı düşmanlık vardı.
İtaat ve haraç taleplerine direnen sapkınları aforoz etmeye yönelik böylesi bir ideolojik gücün bugünkü karşılığı, ABD yaptırımlarının tehdidi altında ekonomik uygulamaları dikte eden ve tüm üye hükümetlerin uyması için “koşullar” belirleyen Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası ve IMF olacaktır – ABD hükümdarlığını kabul etmeyen ülkelerin aforoz edildiği modern versiyon. Emirlerin 19. Maddesi papanın hiçkimse tarafından yargılanamayacağına hükmeder – tıpkı bugün olduğu gibi, Birleşik Devletler eylemlerini Dünya Mahkemesinin kararlarına tabi tutmayı reddediyor. Aynı şekilde bugün de ABD’nin NATO ve diğer güçler (IMF ve Dünya Bankası gibi) aracılığıyla yaptığı diktelerin ABD uyduları tarafından sorgusuz sualsiz takip edilmesi bekleniyor. Neoliberal özelleştirmeleri Britanya’nın kamu sektörünü yok eden Margaret Thatcher’ın da söylediği gibi, Başka Bir Seçenek Yok (TINA) [There Is No Alternative].
Amacım, kendi diplomatik taleplerini yerine getirmeyen tüm ülkelere yönelik bugünün ABD yaptırımlarıyla analojiyi vurgulamaktır. Ticari yaptırımlar bir aforoz şeklidir. 1648 Westphalia Antlaşmasının her bir ülkeyi ve yöneticilerini yabancı müdahalelerinden bağımsız kılan ilkesini tersine çevirirler. Başkan Biden, ABD müdahalesini “demokrasi” ile “otokrasi” arasındaki yeni zıtlığın temin edilmesi olarak nitelendiriyor. Demokrasiden kastı, yaşam standartlarını ve toplumsal dayanışmayı teşvik eden karma kamu/özel ekonomilerinin aksine, emekçinin yaşam standardını düşürerek mali zenginlik yaratan ABD kontrolü altındaki bağımlı bir oligarşidir.
Vurguladığım gibi, Büyük Ayrılma, Konstantinopolis merkezli Ortodoks Kilisesini ve onun Hıristiyan nüfusunu aforoz etmek suretiyle geçtiğimiz bin yıl boyunca ‘Batı’yı ‘Doğu’dan ayıran vahim dini bölünme çizgilerini yarattı. Bu bölünme o kadar önemliydi ki Vladimir Putin, bugünün ABD ve NATO merkezli Batı ekonomilerinden kopuşu anlatan 30 Eylül 2022 tarihli konuşmasının bir parçası olarak buna atıfta bulundu.
12. ve 13. yüzyıllar İngiltere, Fransa ve diğer ülkelerdeki Norman fatihler ile Alman krallarının defalarca protesto gösterilerinde bulunmalarına, defalarca aforoz edilmelerine, ancak nihayetinde papanın taleplerine boyun eğmelerine şahitlik etti. Martin Luther, Zwingli ve 8. Henry’nin[6] nihayet Roma’ya Protestan bir seçenek yaratarak Batı Hıristiyanlığını çok kutuplu hale getirmesi 16. yüzyılı buldu.
Neden bu kadar uzun sürdü? Cevap, Haçlı Seferlerinin örgütleyici bir ideolojik çekim sağlamasıdır. Bu, bugün Doğu ile Batı arasındaki Yeni Soğuk Savaşın ortaçağdaki anolojisidir. Haçlı Seferleri, “öteki”ye karşı nefreti seferber ederek “ahlaki reform”un ruhani bir odağını yarattı – Müslüman Doğu ve giderek artan bir şekilde Yahudiler ve Roma kontrolüne muhalif Avrupalı Hıristiyanlar. Bu, Amerika’nın mali oligarşisinin günümüzdeki neoliberal “serbest piyasa” doktrinlerine ve onun Çin, Rusya ve bu ideolojiyi takip etmeyen diğer uluslara düşmanlığına ortaçağda yapılan analojidir.
Bugünün Yeni Soğuk Savaşında, Batının neoliberal ideolojisi “öteki”ye korku ve nefreti seferber ediyor, bağımsız bir yol izleyen ulusları “otokratik rejimler” olarak şeytanlaştırıyor. Şu anda Batıyı kasıp kavuran Rusofobi ve İptal Kültüründe açıkça görüldüğü gibi, tüm halklara karşı doğrudan ırkçılık teşvik ediliyor.
Batı Hıristiyanlığının çok kutuplu dönüşümünün 16. yüzyıl Protestan seçeneğine gereksinmesinde olduğu gibi, Avrasya’nın banka merkezli NATO Batısından kopuşu da karma kamu/özel ekonomilerin nasıl organize edileceğine ve mali altyapılarına ilişkin alternatif bir ideoloji tarafından sağlamlaştırılmalıdır.
Batıdaki ortaçağ kiliselerinin sadakaları ve bağışları, papalığın taleplerine direnen yöneticilere karşı yürüttüğü savaşlar için gönüllü haraçlara [Peter’s Pence][7] ve papalığa diğer sübvansiyonlara katkıda bulunmak nedeniyle suyunu çekti. İngiltere, bugün Almanya’nın oynadığı büyük kurban rolünü oynamıştı. Muazzam İngiliz vergileri, görünüşte Haçlı Seferlerini finanse etmek için toplandı ve Sicilya’da II. Frederick, Conrad ve Manfred[8] ile savaşmaya yönlendirildi. Bu yönlendirme, kuzey İtalya’dan (Lombardlar ve Cahorsinler[9]) papalık bankacıları tarafından finanse edildi ve ekonomi aracılığıyla nesilden nesile aktarılan kraliyet borçları haline geldi.
İngiltere’nin baronları, 1260’larda II. Henry’ye karşı bir iç savaş yürüttüler ve ekonomiyi papalık taleplerine feda etmedeki suç ortaklığına son verdiler.
Papalığın diğer ülkeler üzerindeki iktidarını sonlarından şey, onun Doğuya karşı savaşının sona ermesiydi. Haçlılar Akra’yı, Kudüs’ün başkentini 1291’de kaybedince, papalık Hıristiyanlık üzerindeki kontrolünü kaybetti. Artık savaşacak ‘kötülük’ yoktu ve ‘iyi’ çekim merkezini ve uyumunu yitirmişti. 1307’de Fransız IV. Philip (“Adil”), Paris Tapınağındaki Tapınakçıların[10], Kilisenin büyük askeri bankacılık tarikatının zenginliğine el koydu. Diğer yöneticiler de Tapınakçıları millileştirdiler ve para sistemi Kilisenin elinden alındı. Roma tarafından tanımlanan ve seferber edilen bir düşman olmadan, papalık Batı Avrupa üzerindeki tek kutuplu ideolojik gücünü kaybetti.
Tapınakçıların ve papalık finansmanının reddedilmesinin modern eşdeğeri, ülkelerin Amerika’nın Yeni Soğuk Savaşından çekilmesi olacaktır. Giderek daha fazla ülke Rusya ve Çin’i düşman olarak değil, karşılıklı ekonomik avantaj için büyük fırsatlar sunan [ülkeler olarak görürken], dolar standardını ve ABD bankacılık ve finans sistemini reddedecektir.
Almanya ve Rusya arasında bozulan karşılıklı kazanç vaadi
1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması, Soğuk Savaşın bitişini vaat etmişti. Varşova Paktı dağıtılmış, Almanya birleşmiş ve Sovyet askeri tehdidi artık var olmadığından Amerikan diplomatları NATO’ya son verme sözü vermişti. Rus liderler, Başkan Putin’in ifade ettiği gibi, Lizbon’dan Vladivostok’a kadar yeni bir pan-Avrupa ekonomisinin yaratılacağı umuduna kapıldılar. Özellikle Almanya’nın Rusya’ya yatırım yapma ve sanayisini daha verimli bir şekilde yeniden yapılandırma konusunda başı çekmesi bekleniyordu. Rusya bu teknoloji transferi ödemesini nikel, alüminyum, titanyum ve paladyum ile birlikte gaz ve petrol tedarik ederek yapacaktı. NATO’nun Yeni Soğuk Savaşı haber verecek şekilde genişletileceği beklentisi bir yana, Avrupa’nın en yozlaşmış kleptokrasisi olarak kabul edilen Ukrayna’nın, kendilerini Alman Nazi amblemi ile tanımlayan aşırılıkçı partiler tarafından yönetilmesine destek vereceğine dair hiçbir beklenti yoktu.
Batı Avrupa ile eski Sovyet ekonomileri arasındaki görünüşte mantıklı olan karşılıklı kazanç potansiyelinin oligarşik kleptokrasilerin sponsorluğuna dönüşmesini nasıl açıklayacağız? Kuzey Akım boru hattının imhası, dinamikleri kısaca özetliyor. Neredeyse on yıldır ABD’nin değişmeyen talebi, Almanya’nın Rus enerjisine olan bağımlılığını reddetmesiydi. Bu taleplere Gerhard Schröder, Angela Merkel ve Alman iş dünyası liderleri karşı çıkıyordu. Alman imalatçıları ile Rus hammaddeleri arasındaki karşılıklı ticaretin bariz ekonomik mantığına işaret ediyorlardı.
ABD’nin sorunu, Almanya’nın Kuzey Akım 2 boru hattına onayını nasıl durduracağıydı.
Victoria Nuland, Başkan Biden ve diğer ABD’li diplomatlar, bunu yapmanın yolunun Rusya’ya karşı bir nefreti kışkırtmak olduğunu gösterdiler. Yeni Soğuk Savaş, yeni bir haçlı seferi olarak tezgâhlandı. George W. Bush’un, Amerika’nın Irak’ın petrol kuyularını ele geçirmek için yaptığı saldırıyı tanımlaması da bu şekildeydi. ABD destekli 2014 darbesi, sekiz yılını Doğudaki Rusça konuşan bölgeleri bombalamakla geçiren kukla bir Ukrayna rejimi yarattı. Böylece NATO, Rusya’nın askeri cevabını kışkırttı. Kışkırtma başarılıydı ve arzu edilen Rus cevabı beklendiği gibi nedensiz gaddarlık olarak damgalandı. Askeri cevabın sivilleri koruması, NATO destekli medyada, Şubat ayından bu yana uygulanan ticaret ve yatırım yaptırımlarını hak edecek saldırganlık olarak gösterildi. Haçlı Seferinin anlamı budur.
Sonuç, dünyanın iki kampa bölünmesidir: ABD merkezli NATO ve yeni oluşan Avrasya koalisyonu. Bu dinamiğin yan ürünlerinden biri, Almanya’yı, Rusya (ve belki de Çin) ile karşılıklı olarak avantajlı ticaret ve yatırım ilişkileri [kuran] bir ekonomi siyaseti izleme yeteneğinden mahrum bırakmasıdır. Almanya Şansölyesi Olaf Sholz bu hafta Çin’e giderek bu ülkeden kamu sektörünü ortadan kaldırmasını ve ekonomisini sübvanse etmeyi durdurmasını talep edecek, aksi takdirde Almanya ve Avrupa Çin ile ticarete yaptırım uygulayacak.[11] Çin’in bu gülünç talebi karşılamasının imkânı yok, ABD veya başka herhangi bir endüstriyel ekonomi kendi bilgisayar çipini ve diğer kilit sektörleri sübvanse etmekten vazgeçemez. German Council on Foreign Relations [Alman Dış İlişkiler Konseyi], Almanya’nın sanayisizleşmesini ve Çin, Rusya ve bunların müttefiklerini dışlayarak, ticaretinde ABD’ye bağımlılığını talep eden, NATO’nun neoliberal “liberteryen” bir şubesidir. Bu, Almanya’nın ekonomik tabutuna son çivi olmayı taahhüt ediyor.
Amerika’nın Yeni Soğuk Savaşının bir başka yan ürünü, küresel ısınmayı durdurmaya yönelik herhangi bir uluslararası planı sona erdirmek oldu. ABD ekonomik diplomasisinin temel taşlarından biri, petrol şirketleri ve NATO müttefiklerinin dünyanın petrol ve gaz arzını kontrol etmeleri, yani karbon bazlı yakıtlara olan bağımlılığı azaltmalarıdır. Irak, Libya, Suriye, Afganistan ve Ukrayna’daki NATO savaşı buydu. “Demokrasiler, Otokrasilere Karşı” gibi soyut bir şey değil. Bu, ABD’nin enerjiye ve diğer temel ihtiyaçlara erişimlerini kesintiye uğratarak diğer ülkelere zarar verme kapasitesi ile ilgilidir.
Yeni Soğuk Savaşın ‘iyilik, kötülüğe karşı’ anlatısı olmadan, ABD’nin çevresel korumaya ve Batı Avrupa ile Rusya ve Çin arasındaki karşılıklı ticarete saldırısına yönelik ABD yaptırımlarının var olma nedeni ortadan kalkar. ABD’nin dünyanın çok kutuplu olmasını önlemek için öngördüğü 20 yıllık mücadelenin yalnızca ilk adımı olan Ukrayna’daki bugünkü mücadelenin bağlamı budur. Bu süreç, Almanya ve Avrupa’yı, ABD’nin LNG tedariğine bağımlılığa hapsedecektir.
İşin püf noktası, Almanya’yı askeri güvenliği için ABD’ye bağımlı olduğuna ikna etmeye çalışmak. Almanya’nın gerçekte ihtiyaç duyduğu şey ise, ABD’nin Avrupa’yı marjinalleştiren ve “Ukraynalaştıran” Çin ve Rusya karşıtı savaşından korunmak.
Batılı hükümetler tarafından bu savaşa müzakere yoluyla son verilmesi için herhangi bir çağrı yapılmadı, çünkü Ukrayna’da hiçbir zaman savaş ilan edilmedi. ABD hiçbir yerde savaş ilan etmez, çünkü ABD Anayasasına göre bu Kongre’nin deklarasyonunu gerektirir. Böylece ABD ve NATO orduları bombalar, renkli devrimler örgütler, iç politikaya müdahale eder (1648 Westphalia anlaşmalarını geçersiz kılar) ve Almanya’yı ve Avrupalı komşularını parçalayan yaptırımları dayatır.
Müzakereler, savaş ilanı olmayan ya da uzun vadeli tek kutuplu dünya egemenliği stratejisi olan bir savaşı nasıl “sonlandırabilir”?
Cevap, şu anki ABD merkezli uluslararası kurumlar grubunun bir alternatifle değiştirilmesine kadar hiçbir sonun gelemeyeceğidir. Bu, ekonomilerin finans merkezleri tarafından merkezi planlama ile özelleştirilmesi gerektiği şeklindeki neoliberal banka merkezli görüşe bir alternatifi yansıtan yeni kurumların yaratılmasını gerektiriyor. Rosa Luxemburg, seçimi sosyalizm ya da barbarlık biçiminde tanımlamıştı. Son kitabım The Destiny of Civilization’da [Uygarlığın Kaderi] alternatifin siyasi dinamiklerini genel hatlarıyla tasvir ettim.
Çeviren: Erman Çete
Dipnotlar:
[1] LNG (Liquefied natural gas – Sıvılaştırılmış doğal gaz): İşlenmiş doğal gazın, içerisindeki kirliliği arındırarak atmosferik basınçta yaklaşık olarak -163 derecede yoğunlaştırılmasıyla elde edilen doğal gaz. Sıvı hale getirilmesiyle nakliye ve güvenliğinin artırılması hedeflenir. (ç.n.)
[2] II. Frederick, 12. ve 13. yüzyıllarda Kutsal Roma İmparatoru, Papalıkla savaştı, iki kez aforoz edildi. (ç.n.)
[3] Büyük Skizma diye de bilinen Doğu ve Batı Hıristiyan kiliselerinin ayrılmasına verilen ad. (ç.n.)
[4] Canonical: Katolik Kilisesi kanunlarında, ancak Kilise tarafından tanınan örgüt, kişi ya da eserlere verilen sıfat. (ç.n.)
[5] Latincede ‘arınmış, ‘temiz’ anlamlarına gelen ve 12. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkmış bir tarikat. Katharlar iyi ve kötü iki ayrı Tanrıya inanıyor ve reenkarnasyonun gerçekliğini kabul ediyordu. (ç.n.)
[6] Martin Luther, Wittenberg Kilisesinin kapısına astığı rivayet edilen 95 maddelik ünlü tezi ile Reform’a liderlik eden din adamı; Huldrych Zwingli, İsviçre’de Protestan reformunu başlatan kişidir, neredeyse Luther ve Calvin kadar önemli bir şahsiyettir; 8. Henry, İngiltere’yi Katolik Kilisesinden tamamen ayıran Tudor hükümdarıdır. (ç.n.)
[7] Peter’s Pence: Katolikler tarafından papaya yapılan yıllık gönüllü katkı. İlk çıkışı, İngiltere’deki Saksonlar eliyledir ve her yıl tüm İngiliz hanelerinin Kiliseyi verdiği vergiyi kapsıyordu. (ç.n.)
[8] Manfred, Sicilya Kralı, II. Frederick’in oğlu, peş peşe üç Papa tarafından da aforoz edildi ve 1255-66 yıllarında düzenlenen Haçlı seferinin hedefi oldu; Conrad, Manfred’in yeğeni, Sicilya Kralı, Svabya Dükü. (ç.n.)
[9] Cahorsinler: Ortaçağ’da Kuzey İtalya’daki borç veren bankerlere verilen isim. (ç.n.)
[10] Tapınak Şövalyeleri veya Süleyman Tapınağı Tarikatı: 12. yüzyılda kurulan ve merkezi Kudüs’teki Harem’üş Şerif olan Katolik milis gücü. Haçlı Seferlerinin en önemli güçlerinden olan Tapınakçılar, esas güçlerini Avrupa genelinde oluşturdukları mali ağdan alıyorlardı. Yazarın atıf yaptığı el koymalar, Tapınakçıların can damarlarının kesilmesi anlamına geliyordu. (ç.n.)
[11] Olaf Scholz’ün Çin ziyaretinin bu anlama gelip gelmediği biraz şüpheli. Zira Scholz’e Volkswagen, Siemens, BMW, BASF, Biontech gibi Alman devlerinin CEO’ları eşlik etti. (ç.n.)
Dünya Basını
ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.
Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.
Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.
Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.
Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.
Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:
“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”
Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.
O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.
“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”
Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:
“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”
Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.
Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”
“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”
Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.
Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:
“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”
Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.
Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:
“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”
Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:
“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”
Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.
Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:
“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”
“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”
Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.
Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:
“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”
Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:
“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”
Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:
“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”
Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.
“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”
Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.
Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:
“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”
Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:
“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”
Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.
Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:
“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”
Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:
“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”
Dünya Basını
İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.
İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:
Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor
İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.
İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.
İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.
Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.
Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.
İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.
Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.
Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.
İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.
Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.
Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.
Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.
Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.
Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.
Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.
Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.
Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.
Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.
Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.
Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.
Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.
Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.
Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.
Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.
Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.
Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.
Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.
Dünya Basını
İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.
Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.
JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.
“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.
“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”
Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.
Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:
“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”
Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:
“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”
“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”
Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.
Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.
Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:
“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”
“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”
Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.
İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:
“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”
Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.
“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”
Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.
Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:
“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”
Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.
“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”
Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”
“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”
2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:
“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”
“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”
Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:
“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”
JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.
Görüş2 hafta önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Diplomasi2 hafta önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Amerika2 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Asya2 hafta önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Diplomasi1 hafta önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Diplomasi2 hafta önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti
Diplomasi2 hafta önceAnkara’daki NATO zirvesinde hangi silah anlaşmaları yapıldı?
Görüş2 hafta önceTahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?










