Amerika
Aşı reddi ABD’de kızamık vakalarını 35 yılın zirvesine taşıdı

ABD’de 2026 yılında doğrulanan kızamık vakalarının sayısı 2 bin 295’e ulaşarak son 35 yılın en yüksek düzeyini gördü ve geçen yılın toplamını geride bıraktı. Johns Hopkins Üniversitesi verilerine göre vakaların büyük bölümü aşısız ya da aşı kaydı olmayan çocuk ve gençlerden oluşuyor.
ABD’de 2026 yılı içinde doğrulanan kızamık vakalarının sayısı 2 bin 295’e yükseldi. Johns Hopkins Üniversitesi’nin Axios’un aktardığı verilerine göre bu sayı, ülkede son 35 yılın en yüksek düzeyini işaret ediyor.
21 Temmuz itibarıyla kayda geçen 2 bin 295 vaka, 2025 yılının tamamında doğrulanan 2 bin 288 vakayı da geride bıraktı. Böylece bu yılın toplamı, geçen yılın tamamından yedi vaka daha yüksek seyretti.
Philadelphia Çocuk Hastanesi Aşı Eğitimi Merkezi Direktörü Dr. Paul Offit, resmi istatistiklerin salgının gerçek boyutunu tam yansıtmayabileceğini söyledi.
Offit’e göre birçok kişi sağlık kuruluşuna başvurmadığı için gerçek vaka sayısı açıklanan rakamların iki ya da üç katına ulaşabilir.
Vakaların büyük kısmını 20 yaş altındaki çocuklar ve gençler oluşturuyor. Tüm vakaların yüzde 18’i beş yaşın altındaki çocuklarda, yüzde 47’si ise 5 ile 17 yaş grubunda görüldü.
Hastaların yüzde 90’ından fazlası ya hiç aşı yaptırmadı ya da aşı kaydı veri tabanında yer almıyor.
Bu yılki salgının merkezi Utah oldu ve burada 500’den fazla vaka kayda geçti. Yaklaşık bin vakaya ulaşan Güney Carolina’daki büyük salgın ise birkaç ay önce sona erdi.
Offit, vaka artışını geçmiş yıllardaki aşılama başarısının beklenmedik sonucuyla ilişkilendirdi:
“İlaçlar kendi başarılarının kurbanı oldu. Hastalığı yalnızca ortadan kaldırmadık, ona dair hafızayı da sildik ve bugün bunun bedelini ödüyoruz.”
Uzman hekim, kızamığın uzun yıllar sonra ortaya çıkabilen ölümcül sonuçlarına da dikkat çekti. Bunlar arasında, virüsün yıllarca beyinde çoğalmayı sürdürdüğü nadir ancak ölümcül seyreden subakut sklerozan panensefalit yer alıyor.
Hekim, “Çocuk kızamığı atlatıyor ama virüs beyinde çoğalmayı sürdürüyor. Beş ya da yedi yıl sonra el yazısında bozulma ve kişilik değişiklikleriyle geri dönüyor. Sonunda kişi geri dönüşü olmayan bitkisel yaşama giriyor ve ölüm kaçınılmaz oluyor” dedi.
Aşılama oranlarındaki düşüş Kovid-19 salgını ve tıbba duyulan güvenin zayıflamasıyla bağlantılı. KFF’nin anketlerine göre her dört Amerikalıdan biri sağlıkla ilgili bilgi edinmek için yapay zeka araçlarından yararlanıyor.
Yaklaşık 14 milyon kişi ise doktora danışmak yerine yapay zeka sistemlerine başvuruyor.
Kızamık vakalarındaki artış, federal yönetimin aşılama politikalarını değiştirmeye yönelik girişimleriyle aynı döneme rastladı.
Uzun süredir aşılara karşı çıkan ABD Sağlık Bakanı Robert F. Kennedy Jr., çocuklara önerilen aşı takvimini gözden geçirmeye çalıştı.
Ancak Amerikan Pediatri Akademisi’nin açtığı davanın ardından mahkeme bu değişiklikleri durdurdu.
Protect Our Care’den Kayla Hancock, Kennedy’yi “aşılara yönelik kuşkuyu hiçbir kanıt olmadan körüklemek için elindeki bütün bürokratik araçları kullanmakla” suçladı ve bunun kızamığın onlarca yıllık durgunluğun ardından yeniden yayılmasına zemin hazırladığını savundu.
ABD Sağlık Bakanlığı Sözcüsü Emily G. Hilliard ise bakanlığın salgına karşı “agresif bir müdahale” yürüttüğünü belirtti. Hilliard, eyaletlere mali kaynak aktarıldığını ve ek teknik destek önerildiğini söyledi.
Uzmanlar, ABD’nin 2000 yılında elde ettiği “kızamığı elimine etmiş ülke” statüsünü kaybedebileceğinden endişe ediyor. Bu statü, ülkede en az 12 ay boyunca kesintisiz bulaş zincirinin görülmemesi anlamına geliyor.
Statünün yeniden değerlendirilmesi kasım ayında yapılacak. Offit ise “Biz o statüyü zaten kaybettik. Kızamık her yere yayılıyor” ifadelerini kullandı.
Amerika
ABD’de Cumhuriyetçilerin nakit üstünlüğü ara seçim hesaplarını değiştirebilir

ABD’de Cumhuriyetçi Parti’nin ulusal komiteleri ve partiyle uyumlu süper PAC’leri, haziran sonu itibarıyla Demokrat rakiplerinin yaklaşık iki katı nakit rezervine ulaştı. Donald Trump’a bağlı MAGA Inc.’in 400 milyon doları aşan kasası da tabloyu Cumhuriyetçiler lehine daha da büyütürken, Demokratlar aday düzeyindeki bağış üstünlüğünün dış harcamadaki farkı tek başına dengeleyemeyebileceğinden endişe ediyor.
ABD’de Cumhuriyetçi Parti’nin dış harcama kapasitesi, Demokratlar arasında ara seçimlere giderken ciddi bir kaygı yaratıyor.
Parti yöneticileri ve stratejistler, Cumhuriyetçilerin sahip olduğu geniş mali üstünlüğün, Demokratların uygun gördüğü siyasi ortamdan doğabilecek olası seçim başarısını gölgeleyebileceğini düşünüyor.
Federal Seçim Komisyonu’na (FEC) sunulan son mali bildirimlere göre Cumhuriyetçi Parti’nin üç ana komitesi ile Kongre’deki iki Cumhuriyetçi grubun desteklediği süper PAC’ler haziran ayı sonunda toplam 657 milyon dolar nakit rezervine sahipti.
Demokrat Parti’nin aynı kategorideki komiteleri ve süper PAC’lerinin kasasında ise toplam 334 milyon dolar yer alıyor.
Bu fark, Başkan Donald Trump’la bağlantılı MAGA Inc. süper PAC’ini içermiyor.
Birkaç hafta önce açıklanan mali bildirimlere göre MAGA Inc.’in kasasında 400 milyon doların üzerinde kaynak var. Demokratların elinde bu ölçekte bir yapı yok.
Trump’ın süper PAC’i, Cumhuriyetçi Parti komiteleri ve Kongre’yle bağlantılı süper PAC’lerin toplam kaynağı, Demokrat Parti komiteleri ile Demokrat süper PAC’lerinin elindeki toplam paranın üç katından fazla seviyeye ulaşıyor.
Bu tablo, bireysel adayların bağış performansıyla çelişiyor. Demokrat adaylar, Senato’daki öne çıkan yarışlarda ve Temsilciler Meclisi’ndeki birçok kritik bölgede Cumhuriyetçi rakiplerinden daha fazla bağış topluyor.
Buna karşın Demokratlar, süper PAC’ler arasındaki büyük mali farkın Cumhuriyetçilere çok sayıda kritik yarışta daha yüksek harcama imkanı verebileceğini, bunun da Demokratların mesajını seçmene ulaştırmasını zorlaştırabileceğini değerlendiriyor.
Politico’nun haberine göre Kuzey Carolina’da uzun yıllardır Demokrat stratejist olarak çalışan ve Senato adaylığını sürdüren eski Vali Roy Cooper’ın danışmanlarından Morgan Jackson şöyle konuştu:
“Temsilciler Meclisi çoğunluğunu ve Senato çoğunluğunu ulusal ölçekte riske atan unsur, Cumhuriyetçilerin karşılık vermek için oluşturduğu devasa kaynak stoğu.”
Jackson sözlerini şöyle sürdürdü:
“Beşe bir, altıya bir ya da sekize bir oranında geride kalırsanız, Demokratların bu seçim döneminde sahip olduğu çevresel avantajı, yani Beyaz Saray’daki zayıf liderlik, işlevini yerine getiremeyen Kongre ve Cumhuriyetçilerin sorumluluğunu taşıdığı kötü ekonomi gibi etkenleri etkisiz hale getirebilir. Bu konuda ciddi kaygı var.”
Cumhuriyetçilerin resmi parti komitelerindeki üstünlüğü de dikkat çekiyor. Cumhuriyetçi Ulusal Komite’nin (RNC) kasasında 128 milyon dolar yer alırken Demokrat Ulusal Komite’nin (DNC) elinde yalnızca 16 milyon dolar var. DNC ayrıca 18 milyon dolar borç taşıdığı için mali tabloda eksi bakiyede.
Kongre’nin kontrolü için çalışan parti komitelerinde de Cumhuriyetçiler önde. Ulusal Cumhuriyetçi Senato Komitesi’nin (NRSC) kasasında 55,9 milyon dolar yer alırken Demokrat muadili DSCC’nin kaynağı 41 milyon dolar seviyesinde.
Ulusal Cumhuriyetçi Kongre Komitesi (NRCC) ise 92,7 milyon dolarla Demokratların DCCC’sindeki 79 milyon doları geride bırakıyor.
Cumhuriyetçilerin mali üstünlüğü, Yüksek Mahkeme’nin geçen ay adaylarla siyasi partiler arasındaki koordinasyona ilişkin kısıtlamaları gevşeten kararının ardından daha da değer kazandı.
Karar sayesinde parti komiteleri adaylarla koordineli biçimde daha serbest harcama yapabilecek. Cumhuriyetçilerin daha büyük mali kaynağı da bu değişiklikle birlikte daha geniş etki yaratabilecek.
Benzer tablo süper PAC’lerde de görülüyor.
Cumhuriyetçilerin Senato odaklı en büyük süper PAC’i Senate Leadership Fund’ın kasasındaki para, Demokrat muadili Senate Majority PAC’in yaklaşık 112 milyon dolar üzerinde.
Temsilciler Meclisi yarışlarına odaklanan Congressional Leadership Fund da Demokratlara yakın House Majority PAC’ten yaklaşık 51 milyon dolar daha fazla kaynağa sahip.
Bu fark önceki seçim dönemlerinden ayrışıyor. Aynı dönemde 2024 yılında Senate Majority PAC’in kasasında Senate Leadership Fund’dan biraz daha fazla para vardı.
Congressional Leadership Fund’ın House Majority PAC karşısındaki üstünlüğü ise yalnızca 22 milyon dolar düzeyindeydi.
Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşünün ardından Cumhuriyetçi bağış toplama performansı hızlanırken Demokrat süper PAC’lerinin finansmanı daha istikrarlı bir seyir izledi.
Demokrat süper PAC’leri ise Cumhuriyetçilerin mali üstünlüğünü küçümsüyor.
Senate Majority PAC Sözcüsü Lauren French, Cumhuriyetçilerin topladığı bağışların siyasi ivmeden çok büyük bağışçıların “oyna ve karşılığını al” anlayışını yansıttığını savundu.
French şöyle dedi:
“Cumhuriyetçiler bağışçılardan, şirketlerden ve milyarderlerden aldıkları dev çeklerle övünebilir. Biz ise gerçekten oy kullanan insanların desteği sayesinde kazanacağız.”
House Majority PAC İletişim Direktörü CJ Warnke de süper PAC’in bu seçim döneminde kendi bağış toplama rekorunu kırdığını söyledi ve şu ifadeleri kullandı:
“Hiçbir para miktarı, Temsilciler Meclisi Cumhuriyetçilerinin maliyetleri artıran, yeni savaşlar başlatan ve sağlık hizmetlerinin finansmanını kesen tarihsel ölçüde popüler olmayan sicilini kurtaramaz.”
Buna karşılık Demokratlar aday düzeyinde belirgin mali üstünlüğünü koruyor.
Georgia’da Senatör Jon Ossoff’un kasasında, Cumhuriyetçi rakibi Temsilciler Meclisi Üyesi Mike Collins’ten 40 milyon dolar daha fazla kaynak var.
Teksas’ta James Talarico’nun seçim hesabı, Başsavcı Ken Paxton’ın yaklaşık 20 milyon dolar önünde.
Kuzey Carolina’da Roy Cooper’ın kasasında ise eski RNC Başkanı Michael Whatley’den 17 milyon dolar daha fazla para yer alıyor.
İkinci çeyrekte en fazla bağış toplayan kritik Temsilciler Meclisi adaylarının büyük bölümü de Demokratlardan oluştu.
Ancak adayların bağış toplaması, parti komiteleri ve süper PAC’lere kıyasla daha güç ilerliyor. Bağış sınırları nedeniyle adaylar çok daha geniş bağışçı kitlesine ulaşmak zorunda kalırken süper PAC’ler birkaç büyük bağışçıdan milyonlarca dolar toplayabiliyor.
Demokratlar, özellikle medya tüketiminin parçalandığı ve kampanya maliyetlerinin yükseldiği ortamda bu durumun Cumhuriyetçilere ilave avantaj sağlayabileceğini düşünüyor.
Uzun yıllardır Demokrat stratejist olarak çalışan Jesse Ferguson şöyle konuştu:
“Çok fazla kişi medyanın parçalanmasının daha verimli olup daha az harcama gerektirdiğini sandı. Yanlış. Bu durum daha fazla harcama yapmanız gerektiği anlamına geliyor.”
Ferguson, seçmenlerin yayın platformları, sosyal medya, kablolu yayın ve açık televizyon arasında dağılması nedeniyle “Onlara ulaşmak ve mesajınızı yeterli sıklıkta gösterebilmek için bulundukları her yerde olmanız gerekiyor” dedi.
Ulusal ölçekteki bu mali fark, Demokratları kampanyanın son döneminde kaynaklarını hangi yarışlara aktaracakları konusunda zor kararlarla karşı karşıya bırakabilir.
Morgan Jackson bu konuda da şu değerlendirmeyi yaptı:
“Cumhuriyetçilerin bu yıl her yerde en üst düzey kampanya planını uygulayacak parası var. İyi kampanya yürüttüğü ya da kazanma ihtimali daha yüksek olduğu için kimi finanse edeceklerini seçmek zorunda değiller.”
Jackson sözlerini şöyle tamamladı:
“Demokratlar ise bu tercihleri yapmak zorunda kalacak. Bu da önümüzdeki fırsatların sınırını daraltan başka bir unsur.”
Demokrat Ulusal Komitesi’nin mali sıkıntısı parti içinde uzun süredir tartışma konusu.
İsminin açıklanmaması koşuluyla konuşan bir DNC yetkilisi, büyük bağışçılardan gelen katkılarda artış yaşandığını, haziran ayında beş haneli bağışların yaklaşık yarısının 2024’ten bu yana partiye katkı vermeyen kişilerden geldiğini söyledi.
DNC Başkanı Ken Martin ise pazartesi günü yayımladığı Substack yazısında görev süresi boyunca yürütülen bağış çalışmalarını savundu.
Martin, toplanan kaynağın “daha fazla insan, daha erken örgütlenme, daha iyi teknoloji ve daha güçlü eyalet örgütleri gibi seçim varlıklarına dönüştürüldüğünü” ifade etti.
Demokratların Senato ve Temsilciler Meclisi seçim komiteleri de Cumhuriyetçi muadilleriyle aralarındaki finansman farkından çok adaylar arasındaki mali üstünlüğün önem taşıdığını savundu.
DSCC Sözcüsü Tommy Garcia şöyle dedi:
“Haritanın tamamında Demokrat Senato adaylarının daha güçlü adayları, daha sağlam kampanyaları ve kazandıran mesajı var. Bu nedenle mor ve Cumhuriyetçilere yakın eyaletlerde Demokrat adaylar hem anketlerde hem de bağış toplamada Cumhuriyetçi rakiplerinin önünde.”
DCCC Sözcüsü Viet Shelton ise şu değerlendirmeyi yaptı:
“Temsilciler Meclisi’ndeki tüm kritik yarışlarda Demokratlar Cumhuriyetçi rakiplerinden düzenli ve belirgin biçimde daha fazla bağış topluyor; maliyetleri düşürme ve Cumhuriyetçi yönetimindeki Kongre’deki yolsuzluğu sona erdirme mesajını seçmene ulaştıracak gerekli kaynakları biriktiriyor.”
Şimdilik Trump, 400 milyon doları aşan seçim kasasını kullanıma açmadı. Bu durum, bazı Cumhuriyetçiler arasında bu kaynağın adaylar için ne zaman ve hangi ölçekte devreye sokulacağı yönünde soru işaretleri yaratıyor.
Trump’ın siyasi direktörü James Blair geçen ay Cumhuriyetçi harcamaların “çok yakında” başlayacağını söyledi ancak net bir takvim paylaşmadı.
Demokratlar ise Trump’ın MAGA Inc.’i ile Cumhuriyetçilere bağlı diğer dış harcama gruplarının kampanyanın son haftalarında çok daha yoğun biçimde devreye gireceğini ve bunun bağış açığını kapatma baskısını artıracağını düşünüyor.
Ara seçim görünümünü değerlendiren ve isminin açıklanmaması koşuluyla konuşan Demokrat bir siyasi danışman şu ifadeleri kullandı:
“Demokratların rekabetçi kalabilmesi için ihtiyaç duyduğu kaynağı toplaması gerekiyor. Son dört ya da beş haftada Trump’ın MAGA PAC’i ile Demokrat dış gruplardan çok daha fazla paraya sahip diğer komitelerin çok sert biçimde sahaya ineceğini varsayıyoruz.”
Amerika
Bazı Kongre üyeleri Suudi nükleer anlaşmasından rahatsız

Her iki partiden bazı Kongre üyeleri, Suudi Arabistan ile yeni imzalanan ABD nükleer anlaşmasının Orta Doğu’da bir silahlanma yarışını tetikleyebileceği uyarısında bulunuyor.
Anlaşma, İran ile savaş başlamadan önce başlayan bir sürecin sonucu olsa da, Suudi Arabistan’ı eleştiren Senato Dış İlişkiler Komitesi üyesi Demokrat Senatör Chris Murphy, anlaşmanın şu anda duyurulmasının çatışmalar üzerinde anında bir etki yaratacağını savundu.
Murphy, “Riyad’da olan her şeyin Tahran’da bir yankısı olur. ABD’nin Suudi Arabistan’a bu anlaşmayı vermekte isteksiz olmasının nedenlerinden biri, bunun İran’ı nükleer silaha bir adım daha yaklaştıracağını bilmemizdi ve bu durum bugün de geçerli,” dedi.
Cumhuriyetçi Senatör John Kennedy ise, Suudi Arabistan’ın gelecekte nükleer zenginleştirme yapma olasılığının bile bölgedeki ve ötesindeki dengeyi hızla değiştirebileceğini belirtti.
Kennedy, “Orta Doğu, Japonya ve Güney Kore’de nükleer silahların yayılmasından endişe duyuyorum,” dedi.
Trump yönetimi Suudi Arabistan ile yapılan anlaşmaya halihazırda taahhüt vermiş durumda olduğundan, anlaşmayı reddetme yetkisi artık Kongre’ye geçiyor.
Fakat anlaşmayı engellemek zorlu bir mücadele olacak, zira üyelerin her iki mecliste de veto edilemeyecek üçte iki çoğunluğa ulaşması gerekecek.
Çarşamba günü açıklanan 30 yıllık anlaşma, özel Amerikan nükleer şirketlerinin Suudi pazarına ihracat yapmasına izin veriyor ve Amerikan güvenlik önlemleri için bir çerçeve oluşturuyor.
Anlaşma, Suudi Arabistan’ın uranyum zenginleştireceğini garanti etmese de ve bu tür faaliyetlerin gerçekleşmesi muhtemelen en az on yıl sürse de, Kongre üyeleri bu ilk taahhüdün bile domino etkisi yaratabileceğini savunuyor.
Senato Dış İlişkiler Komitesi üyesi Cumhuriyetçi Senatör John Barrasso, bu durumun ABD’nin İran’ı uranyum zenginleştirmeyi tamamen durdurmaya ikna etme çabalarını daha da zorlaştırabileceğinden endişe duyduğunu dile getirdi.
Barrasso, “Bunun yol açabileceği sonuçlar nedeniyle Orta Doğu’daki nükleer silahların yayılmasından büyük endişe duyuyorum,” dedi.
ABD ve Suudi Arabistan, yaklaşık yirmi yıldır ABD’nin Riyad’ın sivil nükleer programının geliştirilmesine yardımcı olacağı bir anlaşma üzerinde görüşüyorlar.
Konuya yakın iki kaynağa göre, hem Biden hem de Trump yönetimleri başlangıçta bu teklifi Suudi Arabistan’ı İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye ikna etmek için bir teşvik olarak sunmuştu.
Fakat 7 Ekim 2023’te İsrail’e yönelik saldırıların ardından normalleşmenin daha karmaşık hale geldiği netleşince Trump yönetimi iki konuyu birbirinden ayırmaya karar verdi.
Çarşamba günü Filipinler’de seyahat ederken anlaşma hakkında soru sorulan Dışişleri Bakanı Marco Rubio, bu düzenlemenin nükleer teknolojinin yayılmasına yol açacağına dair endişeleri kabul etmedi.
Rubio, “ABD, nükleer silahların yayılması riskine yol açacak hiçbir ülkeyle herhangi bir anlaşmaya varmayacak,” dedi.
Enerji Bakanı Chris Wright, anlaşmayı duyuran açıklamada, “İçiniz rahat olsun, bu anlaşmalar nükleer güvenlik ve nükleer silahların yayılmasının önlenmesi konusunda en yüksek standartları koruyor,” demişti.
Suudi Arabistan ise yaptığı açıklamada, anlaşmanın “nükleer enerjinin barışçıl kullanımında… nükleer güvenlik, nükleer emniyet ve nükleer silahların yayılmasının önlenmesi konusunda en yüksek uluslararası standartlara uygun olarak” işbirliğini güçlendirmeyi amaçladığını belirtmişti.
ABD, on yıllardır yeni nükleer işbirliği ortaklarının kendi ülkelerinde zenginleştirme yapmasına izin vermekten kaçınmış ve bunun yerine, en belirgin örneği 2009’da Birleşik Arap Emirlikleri ile yapılan anlaşmada olduğu gibi, “altın standart” olarak adlandırılan zenginleştirme yapmama taahhüdünde ısrar etmişti.
Washington’daki endişe, Suudi Arabistan’ın “Ek Protokol” olarak bilinen belgeyi imzalamayı reddetmesine de odaklanıyor.
Bu protokol, BM’nin nükleer denetim kurumu ile yapılan ve denetçilere sadece beyan edilen tesislerin ötesinde, gizli nükleer faaliyetleri tespit etmek için daha geniş erişim hakkı verecek bir düzenleme.
Bu durum ve Suudi Arabistan’ın potansiyel zenginleştirme kabiliyeti, anlaşmayı 2009 BAE anlaşmasıyla belirlenen “altın standart”ın çok gerisinde bırakıyor.
Söz konusu anlaşmada Abu Dabi bu tür denetimleri kabul etmiş ve kendi ülkesinde uranyum zenginleştirme ya da plütonyum yeniden işleme hakkından vazgeçmişti.
Eleştirmenler, her iki taahhüdün de göz ardı edilmesinin, ABD’nin nükleer silahların yayılmasını önlemek için on yıllardır kullandığı şablondan sapma anlamına geldiğini söylüyor.
ABD çarşamba günü, Suudi Arabistan ile ikili bir güvenlik önlemleri anlaşmasına vardığını açıkladı fakat herhangi bir ayrıntı vermedi.
Senatör Ron Johnson (Wisconsin, Cumhuriyetçi), yönetimin geçmişteki nükleer işbirliği anlaşmalarından farklı olarak Riyad’ın uranyum zenginleştirmesine izin verebilecek bir anlaşmaya varmış olmasına şaşırdığını belirtti.
Johnson, “Beni endişelendiren şey, İran’ın veya Suudi Arabistan’ın uranyum zenginleştirme potansiyeli. Fakat bunun tamamen kontrol altında tutulabileceğini de öngörebiliyorum,” dedi.
İlk Trump yönetimi döneminde üst düzey bir yetkili olarak ABD’nin Riyad’a nükleer teknoloji satıp satamayacağını araştıran Victoria Coates, anlaşmanın bir risk oluşturduğunu, “fakat bu riskin hafifletilebileceğini” söyledi.
Şu anda muhafazakâr Heritage Vakfı düşünce kuruluşunda görev yapan Coates, “Durumu yakından takip ettiğimiz ve net bir şekilde görebildiğimiz sürece, bence bu alınmaya değer bir risk,” dedi.
Cumhuriyetçi Senatör Mike Rounds, anlaşmanın buna ne ölçüde izin vereceğine bağlı olarak Suudi Arabistan’ın kendi ülkesinde zenginleştirme yapmasına izin verilmesinden rahatsızlık duymayacağını belirtti:
“Bu, uranyumu ne kadar zenginleştirdiklerine bağlı. Eğer yüzde 60 veya daha azsa, bu [sivil amaçlar] için ihtiyaç duyulan miktarın çok üzerindedir. Fakat eğer sadece nükleer santrallerde kullanılabilecek düzeye kadar zenginleştirilmesinden bahsediliyorsa, bununla bir sorunum yok. Birinin bunu yapması gerekiyor ve bunu başkası değil de biz yapmamız daha iyi olur.”
Anlaşma kapsamında, ABD ve Suudi Arabistan, ülkede uranyum zenginleştirilmesinin fizibilitesini ortaklaşa inceleyecek.
Anlaşmaya yakın iki kaynağa göre, eğer bunu kabul edilebilir bulurlarsa, herhangi bir zenginleştirme işlemi, hassas teknolojinin Suudi Arabistan’a aktarılmasını önlemek amacıyla tasarlanmış, “kara kutu” düzenlemesi kapsamında gerçekleştirilecek.
Suudi Arabistan uzun süredir kendi sivil nükleer programını kurmaya çalışıyor. Bazı analistler, Riyad’ın Moskova veya Pekin yerine ABD ile işbirliği yapmasının daha iyi olacağını söylüyor.
Atlantic Council’da görev yapan eski bir istihbarat yetkilisi olan Jonathan Panikoff, “ABD ile anlaşma yapılmamış olsaydı, Riyad’ın neredeyse kesin olarak Çin veya Rusya’ya yöneleceği ve bu ülkelerin anlaşmalarında ABD anlaşmasındaki kısıtlamaların yer almayacağı muhtemeldi. Fakat bu, bu tür bir anlaşmada riskin sıfır olduğu anlamına gelmez,” dedi.
Amerika
Anket: ABD’de Trump seçmeninin İran savaşına desteği geriliyor

Politico’nun yaptığı son anket çalışması, ABD ve İsrail’in İran ile girdiği savaşın artan maliyetleri nedeniyle Donald Trump’a oy veren seçmenlerin savaşa sunduğu destekte belirgin bir düşüş gerçekleştiğini ortaya koydu. Mayıs ayında artan maliyetlere rağmen savaşı destekleyen Trump seçmenlerinin oranı yüzde 50 seviyesindeyken temmuz ayında yüzde 37’ye geriledi.
ABD başkanlık seçiminde Başkan Donald Trump’a destek veren seçmenlerin, ABD-İsrail’in İran ile girdiği savaşa sunduğu destek artan maliyetler neticesinde geriledi.
Yayımlanan son araştırmaya göre MAGA (Make Amerika Great Again / Amerika’yı Yeniden Harika Yap hareketi) seçmeninin savaşa desteğinde 13 puanlık bir düşüş kaydedildi.
Politico tarafından çarşamba günü yayımlanan ankette seçmenlere, ABD’deki maliyetleri artırsa dahi savaşın sürdürülmesi gerekip gerekmediği yöneltildi.
Sonuçlar, Trump’a oy veren seçmenlerin mayıs ayında yüzde 50 olan “maliyetler artsa da savaş sürsün” oranının temmuz ayında yüzde 37 seviyesine indiğini gösterdi.
Bununla birlikte MAGA seçmeninin yaklaşık olarak 5’te 1’i, maliyetlerden bağımsız biçimde ABD’nin savaşı sonlandırması icap ettiğini bildirdi.
Ankete katılan MAGA seçmeninin yüzde 37’si ise savaşın yalnızca ABD’deki maliyetleri artırmaması şartıyla devam etmesi yönünde beyanda bulundu; bu oran mayıs ayına kıyasla yüzde 8’lik bir artışa tekabül etti.
MAGA seçmenlerinin yüzde 57’lik çoğunluğu, çatışmanın benzin fiyatlarında artışa yol açtığı kanaatini paylaştı. Bu yaklaşım, 2024 seçimlerinde eski Başkan Yardımcısı Kamala Harris’e oy verenler dahil olmak üzere diğer tüm seçmen grupları arasında da yaygın bir görüş olarak belirdi.
Araştırma verileri, Trump seçmeninin yüzde 20’sinin benzin fiyatlarının Demokrat bir başkan yönetiminde daha az yükselmiş olacağını düşündüğünü ortaya koydu.
Seçmenlerin yüzde 35’i benzin fiyatlarının Demokrat bir yönetim altında da aynı oranda artacağını savunurken, yüzde 34’lük kesim Beyaz Saray’da bir Demokrat olsaydı fiyatların daha fazla tırmanacağını kaydetti.
İran’daki çatışma süreci ABD kamuoyu nezdinde uzun süredir kabul görmezken, son kamuoyu araştırmaları savaşın toplum genelindeki hoşnutsuzluğunu daha da artırdığını gösterdi.
Geçen hafta The Economist ve YouGov ortaklığıyla yürütülen araştırmada, ABD’lilerin yüzde 46’sının savaşın bugünden itibaren “bir yıl veya daha uzun” süreceğine inandığı tespit edildi.
Katılımcıların diğer yüzde 46’lık kısmı ise çatışmaların “bir aydan uzun ancak bir yıldan az” devam edeceğini açıkladı.
Geçen ay yayımlanan Reuters ve Ipsos anketi, ABD halkının yalnızca yüzde 24’ünün İran ile girilen savaşı harcanan onlarca milyar dolara, hayatını kaybeden ya da yaralanan askeri personele, zarar gören veya imha edilen askeri tesislere ve Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla tetiklenen enerji krizine değdiğini düşündüğünü gösterdi.
İki ülke arasındaki çatışmalar; ABD ve İran’ın nihai bir barış anlaşmasına varmak ile küresel petrol arzının yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nı yeniden trafiğe açmak maksadıyla geçici bir anlaşma imzalamasının ardından geçen hafta tekrar şiddetlendi.
ABD Savunma Bakanlığı verilerine göre, çatışmaların yeniden tırmandığı 7 Temmuz tarihinden bu yana düzenlenen İran saldırılarında 4 ABD askeri personeli hayatını kaybetti, 100’e yakın personel ise yaralandı.
Yaşanan son olaylarla birlikte hayatını kaybeden toplam ABD’li sayısı 17’ye ulaştı.
ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, salı günü Kongre’deki milletvekillerine yaptığı açıklamada, ABD’nin İran ile savaşa 37,5 milyar dolar harcadığını bildirdi.
Politico araştırması 13-15 Temmuz tarihleri arasında 2 bin 61 katılımcı ile gerçekleştirildi. Çalışmanın hata payı 2,2 yüzdelik puan olarak açıklandı.
Görüş2 hafta önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Amerika2 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Asya2 hafta önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Görüş2 hafta önceTahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?
Diplomasi1 hafta önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Diplomasi2 hafta önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti
Diplomasi2 hafta önceAnkara’daki NATO zirvesinde hangi silah anlaşmaları yapıldı?
Avrupa7 gün önceİngiltere çelik üreticisi British Steel’i kamulaştırdı












