Dünya Basını
Asya ülkeleri Kuzey Deniz Yolu için Rusya ile ortaklık kuruyor

Kutup İpek Yolu ve Kuzey Deniz Yolu, Batı’nın yaptırımlarına ve küresel jeopolitik krizlere rağmen Asya ülkelerinin yatırımlarıyla hızla gelişmeye devam ediyor. Asia Investment Research Kurucusu Henry Tillman, eriyen buzulların açtığı bu yeni koridorun enerji maliyetlerini düşürürken küresel ticaretin rotasını kökten değiştirdiğini belirtiyor.
Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen’ın konuğu olan Asia Investment Research Kurucusu ve Ayana Research Üst Yöneticisi Henry Tillman, Kuzey Deniz Yolu ve Kutup İpek Yolu çerçevesinde yaşanan jeopolitik ve jeoekonomik dönüşümleri analiz etti.
Tillman, küresel düzeyde yaşanan çatışmalara ve Batı’nın Rusya’ya yönelik ağır yaptırımlarına rağmen, Kuzey Kutbu’ndaki deniz koridorunun gelişiminin durmadığını, aksine Asya merkezli ortaklıklarla büyük bir ivme kazandığını vurguladı.
Kuzey Kutbu bölgesine yönelik ilgisinin ve uzmanlığının yaklaşık otuz yıl öncesine dayandığını belirten Tillman, Kanada ve Rusya genelinde kutup bölgelerini ve buzulları uzun yıllardır fotoğrafladığını ifade etti.
Bu süreçte iklim değişikliğinin somut etkilerini gözlemlediğini ve bu gözlemlerini uluslararası forumlara taşıdığını söyleyen Tillman, 2018 yılında Çin hükümeti ve İzlandalı araştırmacılarla birlikte hazırlanan ve bugün de geçerliliğini koruyan Kutup İpek Yolu raporunun üç yazarından biri olduğunu hatırlattı.
Tillman, raporun ticari boyutunu şekillendiren kişi olarak, Kuzey Kutbu’nun sunduğu ekonomik fırsatların jeopolitik sonuçlarını öngördüklerini dile getirdi.
“Kuzey Deniz Yolu sadece daha ucuz değil, nakliye sürelerini de yarı yarıya azaltıyor”
Kuzey Deniz Yolu’nun sunduğu muazzam ekonomik ve lojistik avantajlara dikkat çeken Henry Tillman, yaptıkları çalışmaların ve kamusal verilerin bu rotanın rekabet gücünü açıkça ortaya koyduğunu belirtti.
Nakliye süreleri ve maliyetler arasındaki büyük farkı açıklayan Tillman şu ifadeleri kullandı:
“Vladivostok’tan Londra’ya bir kargonun ulaşması Kuzey Deniz Yolu üzerinden sadece 18 gün sürüyor. Buna karşılık, aynı kargonun Hürmüz Boğazı üzerinden gitmesi 35 gün, Ümit Burnu’nu dolaşarak Güney Afrika üzerinden gitmesi ise tam 50 gün alıyor. Dolayısıyla bu rota sadece hammaddeyi topraktan çıkarma maliyeti açısından değil, nakliye maliyeti ve süresi açısından da diğer tüm alternatiflere göre katbekat daha avantajlı bir konumda.”
Tillman, Rusya’nın Yamal bölgesindeki sıvılaştırılmış doğalgaz üretim maliyetlerinin Batı standartlarına göre son derece düşük olduğunu ve bu durumun küresel enerji pazarında Rusya’yı çok güçlü bir rakip haline getirdiğini vurguladı.
2004 yılında başlatılan Sibirya yatırımlarının meyvelerini verdiğini söyleyen Tillman, Rusya’nın kısa sürede Katar’ın ardından dünyanın en büyük ikinci sıvılaştırılmış doğalgaz üreticisi konumuna yükseldiğini ifade etti.
“Kuzey Kutbu buzulları 1970’lerden beri yüzde 50 oranında çekildi ve bölge dört kat daha hızlı ısınıyor”
Bölgedeki ticari hareketliliğin arkasındaki en büyük etkenlerden birinin iklimsel değişimler olduğunu belirten Henry Tillman, Kuzey Kutbu’ndaki erimenin tahmin edilenden çok daha hızlı gerçekleştiğini kaydetti.
Tillman, bölgedeki fiziksel değişimleri şu verilerle paylaştı:
“Kuzey Kutbu’ndaki buz miktarı 1970’li yıllardan bu yana yüzde 50 oranında azaldı. Bu olağanüstü bir durumdur ve bölgenin dünyanın geri kalanına kıyasla dört kat daha hızlı ısındığı gerçeğini gözler önüne seriyor. Buzulların kıyı şeridinden yukarıya doğru çekilmesi, çevreye zarar vermeden bu koridorun ticari olarak kullanılabilmesini mümkün kılıyor. Bu durum, ülkelerin bu yeni rotayı ticarileştirme konusunda uzmanlaşmasına yol açtı.”
Lojistik altyapı ve teknoloji alanında Rusya’nın çok ciddi bir üstünlüğe sahip olduğunu ifade eden Tillman, Rusya’nın envanterinde sekiz adedi nükleer olmak üzere kırktan fazla buzkıran gemisi bulunduğunu söyledi.
Çin’in de kendi nükleer buzkıranlarını ve büyük nükleer kargo gemilerini inşa etmeye başladığını belirten Tillman, Rusya ve Çin’in toplam buzkıran gücünün tüm NATO ülkelerinin toplamından daha fazla olduğuna dikkat çekti.
Rusya’nın tarihsel olarak Kuzey Kutbu nüfusunun yüzde 65’ini barındırdığını ve toprak kütlesinin yarısından fazlasına sahip olduğunu hatırlatan Tillman, Rusya’nın bölgedeki varlığının yeni bir gelişme olmadığını, tarihsel bir gerçeklik olduğunu vurguladı.
“Batı’nın uyguladığı yaptırımlar Kutup İpek Yolu’nun gelişimini çok büyük ölçüde hızlandırdı”
Glenn Diesen’ın yaptırımların ters teptiği ve Batı’yı izole ettiği yönündeki tespitlerine katılan Henry Tillman, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin sert yaptırım politikalarının küresel ticarette Doğu’ya doğru kaçınılmaz bir kayış başlattığını belirtti.
Tillman, bu dinamikleri şu sözlerle açıkladı:
“Batı’nın Rusya’ya yönelik uyguladığı yaptırımların bu süreci olağanüstü şekilde hızlandırdığını söyleyebilirim. Amerika Birleşik Devletleri’nin yaptırımları bu kadar sert ve yaygın bir biçimde kullanması, Rusya ve Çin’i Kutup İpek Yolu projesini hayata geçirme konusunda adeta kamçıladı. Projenin hızlı bir şekilde ilerlemesi için Çin sermayesine ihtiyaç vardı ve bu sermaye akışı sağlandı. Çin şu anda Rusya’nın tarihi ve stratejik açıdan çok büyük önem taşıyan Arhangelsk Limanı’nın modernizasyonu için 2,5 milyar dolarlık bir yatırım yapıyor. Bu liman, Norveç sınırına en yakın büyük deniz kapısı konumundadır.”
Yaptırımların Batı’da enerji maliyetlerini artırdığını, Doğu’da ise ucuz enerjiye dayalı yeni bir sanayi ağı ördüğünü belirten Tillman, Alman kimya devi BASF’ın Almanya’daki faaliyetlerini daraltarak Çin’de Rus sıvılaştırılmış doğalgazını kullanacak 10 milyar dolarlık yeni bir tesis açmasını bu durumun en somut örneği olarak gösterdi.
Tillman, Alman yeşil hidrojen şirketlerinin de yüksek maliyetler nedeniyle üretim üslerini Çin’e kaydırdığını ifade etti.
“Hindistan, Rusya ve İran arasında kurulan yeni döngünün Batı ile hiçbir ilişkisi bulunmuyor”
Kuzey Deniz Yolu’nun sadece Rusya ve Çin arasında bir hat olmadığını, Hindistan’ın da dahil olduğu devasa bir çoklu koridora dönüştüğünü kaydeden Henry Tillman, Uluslararası Kuzey-Güney Taşıma Koridoru ile Kuzey Deniz Yolu’nun birleşerek tam bir döngü oluşturduğunu belirtti.
Tillman, Doğu’da şekillenen bu bağımsız lojistik ve enerji mimarisini şu şekilde detaylandırdı:
“St. Petersburg’dan başlayıp Tahran’a uzanan demiryolu hattı, oradan Hindistan’a bağlanıyor ve deniz rotalarıyla tekrar dünyanın kuzeyine ulaşıyor. Bu devasa lojistik döngünün Batı ile hiçbir ilgisi ve bağı yoktur. Hindistan, bu ortaklık sayesinde Rusya’dan son derece düşük maliyetli enerji tedarik ederek kendi sanayisini besliyor. Sadece son birkaç ay içinde Rusya; Vietnam, Endonezya ve Suudi Arabistan ile liman geliştirme, deniz taşımacılığı ve lojistik alanlarında çok büyük anlaşmalar imzaladı. Toplamda yarım milyardan fazla nüfusu temsil eden bu ülkeler, enerji tedariklerini ve ticaret rotalarını güvence altına almak için Rusya ile ortak hareket ediyor.”
Tillman, küresel enerji pazarında yaşanan dalgalanmalar ve Orta Doğu’daki güvenlik riskleri göz önüne alındığında, ülkelerin tek bir kaynağa bağımlı kalmak istemediklerini ve riskleri dağıtmak için Kuzey Deniz Yolu gibi güvenli alternatiflere yöneldiklerini sözlerine ekledi.
“Tibet’teki buzulların erimesiyle Çin’de Yangtze Nehri büyüklüğünde yeni bir nehir inşa ediliyor”
Küresel iklim krizinin ve buzulların erimesinin sadece deniz rotalarını değil, karasal coğrafyayı da radikal biçimde değiştirdiğini belirten Henry Tillman, Batı medyasının görmezden geldiği çok büyük bir projeyi paylaştı.
Tibet bölgesindeki hızlı erimenin Çin tarafından tarımsal bir avantaja dönüştürüldüğünü ifade eden Tillman, projenin büyüklüğünü şu sözlerle aktardı:
“Tibet’teki buzulların erimesi sonucunda Çin, ülkenin batı kesiminde Yangtze Nehri ile aynı büyüklükte yeni bir nehir yatağı inşa ediyor. Bu devasa mühendislik projesi sayesinde, bölgedeki eriyen buzul suları çölleri yeşertmek için kullanılacak. Bu proje tamamlandığında, o devasa coğrafya tarım alanına dönüşecek ve bu durum, Çin’in dünyanın geri kalanından gıda ithal etme ihtiyacını ve küresel gıda dengelerini tamamen değiştirecektir. İklimdeki bu köklü değişimler yaşanırken Batı medyası bu gelişmeleri kendi anlatı kalıplarına uymadığı gerekçesiyle hiçbir şekilde gündeme getirmiyor.”
“Amerikan şirketlerinin Rusya’da halen 100 milyar dolarlık yatırımı var”
Kuzey Kutbu bölgesinin sıfır toplamlı bir çatışma alanı olmaktan çıkarılması ve yeniden işbirliği zeminine taşınması gerektiğine değinen Henry Tillman, Batı ile Doğu arasındaki ticari bağların siyasi gerilimlere rağmen perde arkasında devam ettiğini belirtti.
ABD ve Avrupa ülkelerinin uzun vadede Rusya ile yeniden ticari yakınlaşma arayışına gireceğini öngören Tillman, şu değerlendirmede bulundu:
“St. Petersburg’da düzenlenen ekonomi forumunda da gördüğümüz üzere, Amerikan şirketlerinin Rusya’da halihazırda 100 milyar doların üzerinde yatırımı var ve bu hiç de azımsanacak bir rakam değildir. Forumda çok sayıda Amerikan şirketinin temsilcisi yer aldı. Ticari akıl her zaman siyasi sınırları aşmanın bir yolunu bulur. Rusya’nın enerji, nükleer teknoloji ve mühendislik alanındaki muazzam birikimi küresel sermayeyi cezbetmeye devam ediyor. Gelecekte ABD’nin, Almanya’nın ve İtalya’nın Rusya ile ticari ve teknolojik anlamda yeniden yakınlaşacağını, rekabet yerine işbirliği odaklı ortaklıkların kurulacağını düşünüyorum.”
Tillman, Batılı hükümetlerin halklarına gerçeği açıklamakta zorlandığını, ekonomik çıkarlarla uyuşmayan yaptırım politikalarının Avrupa’da sanayisizleşmeye, yüksek enflasyona ve toplumsal huzursuzluklara yol açtığını belirterek, gerçekçi politikaların er ya da geç kabul edilmek zorunda kalınacağını vurguladı.
Dünya Basını
Nikkei Asia: ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi

Nikkei Asia’nın eski genel yayın yönetmeni ABD ve Japonya’nın yen alım müdahalesi üzerine yazdı:
ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi
Nikkei Asia, Shigesaburo Okumura
Hükümet, yeni desteklemek için makroekonomik politikasını değiştirmeli
Tokyo’daki Dai-ichi Life Insurance genel merkez binasına, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından el konularak Müttefik işgal güçlerinin başkomutanı General Douglas MacArthur’un karargâhı olarak kullanıldı.
MacArthur’un kullandığı altıncı kattaki ofiste hâlâ, generalin işaret çubuğu olarak da kullandığı söylenen, onunla özdeşleşmiş mısır koçanından yapılmış piposunun bir kopyası bulunuyor. MacArthur, 30 Ağustos 1945’te Atsugi Havaalanı’na geldiğinde de bu pipo ağzındaydı. Bu görüntü, Japonya’nın yenilgisini çarpıcı biçimde gözler önüne sermişti.
Yarım yüzyıl sonra, Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin yol açtığı bir finansal krizin içindeydi. Yatırımcılar, hükümeti istikrarı sağlamak için radikal adımlar atmaya zorlamak istercesine yen sattı. Japon para birimi, dolar karşısında Haziran 1997’de 110 seviyelerindeyken yalnızca bir yıl içinde 146 seviyelerine kadar geriledi.
17 Haziran’da ABD ve Japonya, yen alıp dolar satarak koordineli bir müdahalede bulundu ve Japon para birimindeki düşüşü durdurdu.
Dönemin Başbakanı Ryutaro Hashimoto ile ABD Başkanı Bill Clinton, güçlü bir yenin ve piyasa istikrarının Asya ülkeleri ile küresel ekonomi açısından önemli olduğu konusunda mutabık kaldı. Japonya, bankaların bilançolarındaki batık krediler sorununu hızla çözmek için harekete geçeceğine dair ABD’ye söz verdi.
Ertesi gün, dönemin ABD Hazine Bakan Yardımcısı Larry Summers Japonya’ya geldi. O sırada 43 yaşında olan Summers, çok genç yaşta Harvard Üniversitesi’nde kadrolu ekonomi profesörü olması nedeniyle bir dâhi olarak tanınıyordu. Ancak geçen yıl, ölen finansçı ve hüküm giymiş cinsel suçlu Jeffrey Epstein ile bağlantıları hakkında yürütülen soruşturma sırasında Harvard’daki öğretim görevinden istifa etti.
Nikkei o dönemde, “Bunun nedeni dâhiliği mi yoksa utancını gizleme çabası mı bilinmez, ancak kısa ve keskin tavrı ve konuşma biçimi pek çok insanda güçlü bir izlenim bırakıyor,” diye yazmıştı. Onu kendini beğenmiş ve kibirli bulanların sayısı az değildi.
Summers’ın Japonya’daki doğrudan muhatabı Maliye Bakan Yardımcısı Eisuke Sakakibara’ydı. Ancak Summers, çok daha üst düzey isimlerle de görüştü: Dışişleri Bakanı Keizo Obuchi, Maliye Bakanı Hikaru Matsunaga, Japonya Merkez Bankası Başkanı Masaru Hayami ve eski Başbakan Kiichi Miyazawa.
Genç dâhi, Japonya’ya sürekli harekete geçmesi yönünde baskı yaptı ve batık kredilerin kısa sürede tasfiye edilmesi konusunda söz aldı.
Ziyaretinden bir ay sonra, Harvard’da Japonya-ABD finans sempozyumu düzenlenirken Summers’a üniversite tarafından bir hatıra verildi: MacArthur’un simgesi haline gelen mısır koçanı piposu. Bu hediye, bazılarınca Summers’ın Japonya ziyareti sırasında mağlup Japonya’nın başkomutanı gibi davrandığına yönelik bir şaka olarak yorumlandı.
Geçen ay, Japonya’nın savaş yenilgisinin üzerinden 81 yıl geçmişken yen dolar karşısında yeniden sert biçimde geriledi ve bu kez 160 seviyesinin üzerine çıktı. Maliye Bakanı Satsuki Katayama ile Japonya’nın en üst düzey döviz yetkilisi Atsushi Mimura’nın spekülatif satışlara karşı sözlü uyarıları ve ardından yapılan yen alım müdahaleleri, para birimindeki düşüşü durduramadı.
Temmuz sonunda Japonya, 1998’den bu yana ilk kez ABD ile koordineli bir döviz müdahalesi gerçekleştirdi.
Ancak Mimura’nın tanımladığı gibi bunun “ABD-Japonya döviz ittifakının doruk noktası” denecek kadar övünülecek bir yanı yok. Japonya, yenin düşüşünü kendi başına tersine çevirmeyi başaramadı ve ABD’den yardım istedi. Bu, Tokyo’nun çok daha fazla kaygı duyması gereken bir “yenilgi”dir.
Üstelik bu, en azından eşitler arasında bir ittifak değil.
ABD Başkanı Donald Trump, 2 Ağustos’ta gazetecilere döviz müdahalesi hakkında konuşurken bunu ABD’nin Arjantin pesosunu desteklemesi, Venezuela’ya düzenlenen askeri saldırı ve hükümetin Intel’de hisse sahibi olmasıyla birlikte ele aldı.
“Yenleri zayıflıyordu ve biraz yardım istediler,” dedi.
Trump bunu, Intel yatırımı gibi “mali fayda” sağlayan bir anlaşma olarak nitelendirdi.
Hazine Bakanı Scott Bessent de 4 Ağustos’ta Nikkei’ye verdiği röportajda 1990’lardaki Asya para krizine değinerek, “Birçok Asya para birimi Japon yenini takip eder,” dedi.
Bessent, CNBC’ye verdiği ayrı bir röportajda ise şöyle konuştu:
“Onların [Japonya’nın], yenin daha normal bir denge fiyatına dönmesini sağlayacak doğru politikaları uygulamaya devam edeceklerine inanıyoruz.”
Japon hükümeti ne yapması gerektiğini biliyor ancak doğru politikaları hayata geçiremiyor, ekonomi politikalarının teşvik ettiği yen satışlarını dizginleyemiyor ve sonunda ABD’den yardım istemek zorunda kalıyor. Bu koşullar, 28 yıl önce yaşananlarla dikkat çekici ölçüde benzerlik gösteriyor.
Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin tasfiyesini hızlandırması gerektiğini biliyordu. Ancak Hashimoto hükümeti, konut kredisi şirketlerine kamu fonu aktarılmasına yönelik güçlü toplumsal muhalefeti görünce sorunu çözmek için radikal adımlar atamadı. Long-Term Credit Bank of Japan ve diğer finans kuruluşlarının çöküşünün ardından ülke deflasyon batağına saplandı.
Summers Japonya’yı ziyaret ettiğinde harekete geçmek için bir “fırsat penceresinden” söz etmişti.
ABD’deki bir oturumda, “Bundan sonra ezici ölçüde önemli olan, Japon yetkililerin bu fırsat penceresi açıkken etkili politika adımları atarak bundan hızla yararlanmasıdır,” demişti.
Japon hükümeti ve iktidar koalisyonu bugün de faiz oranlarının yavaş biçimde normalleştirilmesinin ve gevşek mali disiplinin yen satışlarını körüklediğini kuşkusuz biliyor.
Koordineli döviz müdahalesinin sağladığı fırsat penceresini kullanarak ekonomi politikasında yön değiştirmeleri gerekiyor.
Yen müdahalesinin asıl mesajı: Doların rezerv para statüsü artık eskisi kadar güçlü değil
Diplomasi
‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?

Analistlere göre yeni savunma paktı, etkisini Hint Okyanusu bölgesine kadar genişletebilecek daha geniş, ideolojik temelli bir askeri bloka dönüşebilir.
South China Morning Post’a konuşan analistlere göre Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan yeni savunma paktı, İslamabad’ın bu anlaşmayı Hindistan’ın çevresindeki Müslüman çoğunluklu ülkelerle daha geniş güvenlik bağları kurmak için kullanıp kullanamayacağı konusunda Yeni Delhi’de soru işaretlerine yol açtı.
Cuma günü imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçünün tamamına yapılmış sayılacağını hükme bağlıyor.
Üçlü anlaşma, Suudi Arabistan ile Pakistan arasında geçen eylül ayında imzalanan ikili anlaşmanın ardından geldi.
Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Muhammad Asif cumartesi günü paktı, İslam ülkeleri arasında daha geniş kapsamlı bir askeri ittifak için olası bir model olarak tanımladı ve böyle bir yapılanmayı NATO’ya benzetti.
İslam ülkelerinin dini dayanışmadan ziyade ulusal çıkarlarına öncelik verme ihtimali hâlâ daha yüksek olsa da analistlere göre Pakistan’ın paktı daha geniş kapsamlı işbirliği için potansiyel bir platform olarak sunması nedeniyle Delhi’nin temkinli olması gerekecek.
Bu gelişme, Bangladeş’in askeri modernizasyon planları kapsamında Çin ve Pakistan’ın ortak geliştirdiği JF-17 Thunder savaş uçaklarını İslamabad’dan satın alma seçeneğini değerlendirdiği bir döneme denk geliyor.
İki ülke arasında üst düzey hava kuvvetleri görüşmeleri ve olası bir savunma paktına ilişkin temaslar gerçekleştirildi. Bunlara, eğitim simülatörlerinin devri gibi adımların da eşlik ettiği bildirildi.
Delhi merkezli Indic Researchers Forum’un Stratejik İlişkiler ve Ortaklıklar Direktörü Srinivaasan Balakrishnan, paktın etkisini Hindistan’ın başlıca güvenlik sağlayıcısı olarak hareket ettiği Hint Okyanusu bölgesine kadar genişleten “daha geniş, ideolojik veya kimlik temelli bir askeri bloka” dönüşebileceğini söyledi.
“Dolayısıyla asıl stratejik soru, bugün bir ‘İslami NATO’nun kurulup kurulmadığı değil,” dedi ve ekledi: “Asıl soru, bunun savunma anlaşmaları, askeri tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve silah transferleri yoluyla kademeli olarak ortaya çıkıp çıkamayacağıdır.”
Analistler, Hindistan’ın Bangladeş’i yakından takip etmesi gerekeceğini söyledi.
Hindistan’daki Ashoka Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan Uday Chandra, “Bangladeş kesinlikle yakından izlenmeye değer ve Hindistan yönetimi de şu anda bunu yapıyor. Hem Pakistan hem de Türkiye ile savunma ilişkileri son dönemde kesinlikle gelişti,” dedi.
Pakistan, döviz rezervlerini artırmak ve zor durumdaki ekonomisini canlandırmak amacıyla savunma ürünleri için aktif biçimde yeni pazarlar araştırıyor ve bu pazarlardaki varlığını genişletiyor.
Ancak Chandra’ya göre Dakka’nın Pakistan’dan silah ve savunma teçhizatı satın alması veya Pakistan’la ortak askeri tatbikatlar yapması halinde bile Mekke paktına resmen katılması hâlâ oldukça büyük bir adım olacaktır. Chandra, “Bangladeş’in katılması mümkün ama bu, belirsiz bir geleceğe doğru çok büyük bir sıçrama olur,” dedi.
Hindistan, hükümeti Delhi ile yakın çalışan Şeyh Hasina’nın iki yıl önce devrilmesinin ardından Bangladeş’le ilişkilerinde yaşanan gerginlik döneminden sonra bağları istikrara kavuşturmak için adımlar attı.
Hindistan’ın güvenlik ve istihbarat kurumları, özellikle siyasi geçişler ve bölgesel dinamiklerdeki değişimlerin ardından İslamcı militan grupların Bangladeş içinde operasyon alanları kullanması veya oluşturması ihtimali konusunda süregelen kaygılar taşıyor.
Gerilim, bir süredir Delhi’de yaşayan Hasina’nın 5 Ağustos’ta çevrim içi bir medya etkinliği düzenlemesinin ardından kısa süre önce yeniden ortaya çıktı. Bangladeş bunun üzerine, Hasina’nın açıklamalarının ülkedeki istikrarı zedelediği yönündeki endişesini dile getirdi.
Uzmanlara göre bu kaygılar geçici olabilir; zira son iki yılda uygulanan ticari kısıtlamaların kademeli olarak gevşetilmesi bekleniyor. Hindistan, Bangladeş’in ikinci büyük ticaret ortağı konumunda.
Hasina’nın ülkeye dönmesi beklenirken Bangladeş Cumhurbaşkanı istifa edeceğini duyurdu
Bangladeş ve yine Müslüman çoğunluklu bir ülke olan Maldivler, Hindistan’la önemli ekonomik, kalkınma ve güvenlik bağlarına sahip ve Hint Okyanusu bölgesindeki bölgesel ortaklıklar ile bağlantı projelerine katılıyor.
Balakrishnan, bu iki ülkeden herhangi birinin Pakistan merkezli karşılıklı savunma çerçevesiyle resmî veya gayriresmî bir hizalanmaya dahil olması halinde bunun Bengal Körfezi ve daha geniş Hint Okyanusu güvenlik denklemine önemli yeni bir değişken ekleyeceğini belirtti.
Ancak Chandra, Maldivler’in böyle bir pakta katılma ihtimalinin Bangladeş’e kıyasla “daha düşük” olduğunu söyledi. Bunun nedeni olarak Maldivler’in kısa süre önce Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı’nın (SAARC) Hindistan liderliğinde yeniden canlandırılması yönündeki çağrılarını gösterdi.
Ekonomik kalkınma ve bütünleşmeyi teşvik eden SAARC; Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Sri Lanka, Nepal, Bhutan ve Maldivler’den oluşuyor. Örgüt, Hindistan’ın Uri’deki bir terör saldırısının ardından Pakistan’da yapılacak zirveyi boykot etmesi ve zirvenin iptal edilmesi üzerine 2016’da fiilen işlemez hale geldi.
Maldivler Devlet Başkanı Mohamed Muizzu’nun başlangıçtaki “Hindistan Dışarı” yaklaşımının yol açtığı gergin dönemin ardından diplomatik ilişkiler yeniden toparlandı. Bu değişim; üst düzey devlet ziyaretleri, mali destek paketleri ve geçen ay serbest ticaret anlaşmasına ilişkin ilk tur müzakerelerin yapılmasıyla kendini gösterdi.
Analistler, Mekke paktının Asif’in sözünü ettiği NATO tarzı ittifaktan hâlâ çok uzak olduğunu, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgesel güçler arasındaki farklı tutumların paktın Ortadoğu’da bile genişlemesini muhtemelen sınırlayacağını söyledi.
Hindistan Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevinde bulunmuş Satinder Kumar Saini, Mekke paktının “birbirlerinin topraklarını savunma taahhüdünden çok siyasi mesaj verme amacı taşıdığını” söyledi.
Saini’ye göre İslamabad’ın nükleer kapasitesi nedeniyle pakt Ortadoğu’da daha fazla ağırlık taşıyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye’nin gelecekteki bir Hindistan-Pakistan çatışmasına doğrudan katılmasının muhtemel olmadığını belirtti.
“Hindistan, 2015’ten bu yana yoğun diplomatik temaslar, enerji anlaşmaları ve yurt dışındaki Hint vatandaşlarının refahına yönelik çalışmalarla Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkilerini büyük bir özenle geliştirdi. Bu pakt söz konusu dengeyi karmaşıklaştırıyor. Hindistan, Suudilerle angajmanını sürdürmeli, ikili ilişkilerimizi ve karşılıklı bağımlılığımızı genişletip derinleştirmeli,” dedi.
Bağımsız analist Priyajit Debsarkar ise ABD-İran barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Pakistan’ın Ortadoğu ülkeleri nezdinde askeri güç olarak sahip olduğu itibardan yararlanmaya çalıştığını söyledi. Ancak ona göre İslamabad, ABD’yi rahatsız etmekten çekineceği için Mekke paktının yakın zamanda Bangladeş gibi ülkelere genişletilmesi pek olası değil.
“Burada izlenmesi gereken asıl mesele bunun Amerikalılar tarafından nasıl karşılanacağı. Çünkü Amerikalılar bu alternatif ittifakın kurulmasından pek memnun olmayabilir,” dedi.
Debsarkar, Pakistan’ın ABD’nin en büyük katkı sağlayıcısı olduğu Uluslararası Para Fonu gibi çok taraflı yardım mekanizmalarına bağımlılığına dikkat çekti. Pakistan ekonomisi, devlet temerrüdünü önlemek ve döviz rezervlerini istikrara kavuşturmak için IMF kurtarma paketlerine büyük ölçüde bağımlı.
“Pakistan kartlarını doğru oynamak konusunda çok dikkatli olmak zorunda,” dedi.
The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Dünya Basını
The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit

İsrail gazetesi The Jerusalem Post, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasının İsrail için ne anlama geldiğini tartışan bir makale yayınladı. Sizler için çevirdik:
Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.
Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan cuma günü Mekke’de, Ortadoğu’daki stratejik dengeyi değiştirebilecek ortak bir savunma anlaşması imzaladı.
Anlaşmaya göre üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış sayılacak.
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise cumartesi günü bir adım daha ileri giderek düzenlemenin teknik açıdan NATO’nun 5. Maddesi’ndeki kolektif savunma taahhüdüne eşdeğer olduğunu söyledi.
Reuters ve Jerusalem Post çalışanlarının cumartesi günü aktardığı, Eli Leon’un da katkıda bulunduğu habere göre Fidan, ittifak kapsamında bir bakanlar komitesi kurulacağını ve Suudi Arabistan merkezli bir genel sekreterliğin oluşturulacağını söyledi. Mısır da ileride ittifaka katılabilir.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, anlaşmanın “kolektif caydırıcılık ilkesi”ne dayandığını ve güvenlik, savunma ve terörle mücadele alanlarındaki işbirliğini genişleteceğini söyledi.
Ardından İsrail’in görmezden gelemeyeceği bir açıklama geldi.
Pakistan Savunma Bakanı İsrail’e karşı ‘birleşik askeri cephe’ çağrısı yaptı
Anlaşmanın duyurulmasından bir gün sonra Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Asif, İsrail’i “tüm Müslüman dünyası için bir tehdit” olarak nitelendirerek İsrail’e karşı “birleşik bir askeri cephe” kurulması çağrısında bulundu.
Post yazarı Danielle Greyman-Kennard’ın pazar günü aktardığına göre Asif, çağrısını çözüme kavuşmamış Filistin meselesiyle ilişkilendirdi ve İslam dünyasını İsrail’e karşı birlikte hareket etmeye çağırdı.
Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü Körfez Araştırmaları Programı Başkanı Dr. Yoel Guzansky, Greyman-Kennard’a yaptığı açıklamada, söz konusu paktın İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşmeye “kapıyı tamamen kapatmadığını” söyledi.
“Ülkelerin istikrara ihtiyacı var. Suudilerin istikrara ihtiyacı var,” diyen Guzansky, Riyad’ın yaklaşımını kısa ve öz biçimde şöyle tarif etti: “Bu bir dengeleme stratejisi.”
Eski Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Jacob Nagel de Post tarafından cuma günü aktarılan 103FM röportajında benzer bir değerlendirmede bulundu.
Nagel, anlaşmayı “daha çok Amerikan yönetimine baskı yapmayı amaçlayan diplomatik bir manevra” olarak nitelendirerek Riyad’ın kendisini giderek daha savunmasız hissettiği için alternatifler aradığını savundu.
Bu kırılganlık yıllardır artıyor. Suudi Arabistan, İran’ın ve vekil güçlerinin bölgenin farklı noktalarına saldırı düzenleme kabiliyetini ortaya koymasını izledi.
Krallığın Abkayk ve Hurays petrol tesislerine 2019’da düzenlenen saldırı, Suudi Arabistan’ın savunmasının sınırlarını açığa çıkardı ve Riyad’da bir kriz halinde dış desteğin ne ölçüde geleceğine ilişkin soru işaretleri doğurdu.
Dolayısıyla İsrail, Suudi Arabistan’ın bu dengeleme arayışını ciddiye almalı.
Riyad güvenlik, pazarlık gücü ve stratejik bağımsızlık arıyor. İsrail ve ABD açısından soru, bu arayışın nihayetinde nereye varacağıdır.
Erdoğan yönetimindeki Türkiye, İsrail’e karşı giderek daha düşmanca bir tutum benimsedi. Pakistan’ın İsrail’le diplomatik ilişkileri yok ve savunma bakanı şimdiden Yahudi devletine karşı Müslümanların askeri birlikteliğini gündeme getiriyor.
Suudi Arabistan bunun yarattığı sorunu anlamalı. Üst düzey yöneticileri İsrail’i bölgesel bir düşman olarak gösteren ülkelerle kurulacak bir savunma ortaklığı, normalleşme sürecinin üzerine kaçınılmaz olarak gölge düşürecektir.
İsrailli liderler, ittifak üyelerinden biri şimdiden Müslüman dünyasını İsrail’e karşı askeri olarak örgütlemekten söz ederken bu ittifakı yalnızca teknik bir düzenleme olarak göremez.
Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesi mevcut savunma paktından daha büyük fırsatlar sunuyor
Buna rağmen Tel Aviv, Riyad’a açılan kapıyı ardına kadar açık tutmalı.
İsrail’in çıkarı, Suudi Arabistan’ı İsrail’in ve ılımlı Arap devletlerinin de yer aldığı Amerikan öncülüğündeki bölgesel güvenlik mimarisine dahil etme çabalarını hızlandırmaktır.
Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesinin stratejik vaatleri büyükelçilikler, turizm ve ticaretin çok ötesine uzanıyor.
Böyle bir normalleşme; İran’la mücadele edebilecek, füze ve hava savunma işbirliğini geliştirebilecek, ticaret yollarını koruyabilecek ve İsrail’i Arap dünyasına daha derinden bağlayabilecek kalıcı bir bölgesel hizalanma imkanı sunuyor.
İbrahim Anlaşmaları, İsrail’le ilişkilerin Arap devletlerinin ekonomik ve stratejik çıkarlarına hizmet edebileceğini gösterdi. Suudi Arabistan, bu bölgesel çerçeveye önemli bir siyasi ve ekonomik ağırlık kazandıracaktır.
Bu stratejik hedef artık daha da acil hale geldi.
Washington, Mekke’de yaşananlara yakından dikkat etmeli. ABD’nin uzun süredir ortağı olan bir ülke, Ankara’dan ve nükleer silahlara sahip İslamabad’dan ilave güvenlik güvenceleri aradı. Bu, Amerikan garantilerine duyulan güvenin azalmakta olduğuna dair bir uyarıdır.
ABD, en önemli Arap ortaklarından birinin neden alternatif bir güvenlik yapılanmasına ihtiyaç duyduğunu düşündüğünü ve bu yapının açıkça İsrail karşıtı bir nitelik kazanmasının nasıl önlenebileceğini sorgulamalı.
İsrail de normalleşme arayışını sürdürürken Riyad’a açık mesajlar vermeli.
Suudi Arabistan, daha istikrarlı bir Ortadoğu’nun inşasında merkezi bir rol oynayabilir. İsrail’in onu kendisine daha fazla yaklaştırmak için her türlü nedeni var.
Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.
Mekke anlaşması, bu tercihten kaçınmayı çok daha zor hale getirdi.
Diplomasi2 hafta öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Dünya Basını1 hafta önceMilyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
Görüş2 hafta önceAteş altındaki Mısır: Dimyat saldırısı küresel enerji piyasaları için ne anlama geliyor?
Ortadoğu2 gün önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını2 hafta öncePekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor
Ortadoğu2 hafta önceYemen güçleri Saada semalarında Suudi Arabistan’a ait Vestel Karayel İHA’sını vurdu
Asya1 hafta önceAlibaba 2,4 trilyon parametreli yapay zeka modeli Qwen3.8-Max’i tanıttı
Dünya Basını1 hafta önceRay Dalio yapay zeka balonu ve küresel borç krizini değerlendirdi









