Bizi Takip Edin

Diplomasi

Avrupa, Orta Doğu’daki sömürgeci geçmişini görmezden geliyor

Yayınlanma

ABD’de George Floyd’un polis şiddeti nedeniyle hayatını kaybetmesinin ardından halklarının sokaklara döküldüğü Avrupa ülkeleri, kanlı sömürgeci geçmişlerini yeniden hatırlamaya başladı.  Avrupalılar ırkçılık ve adaletsizliği protesto ederken, aynı zamanda sömürgeci geçmişi hatırlatan heykel, büst ve müzeler de mercek altına alındı. Avrupalı liderler sömürgeci geçmişleriyle yüzleşmeye hevesli olmasalar da bu sömürgeci miras ve mirasın yarattığı tahribat gündemde. Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Avrupa’nın geçmişiyle yüzleşirken Orta Doğu’nun neden ve nasıl göz ardı edildiğine odaklanıyor:

 ***

Avrupa Orta Doğu hariç sömürgecilik mirasıyla yüzleşmeye başladı

Gazze savaşına yönelik küresel ilginin ortasında, çok az yorumcunun Avrupa emperyalizminin İsrail-Filistin çatışmasının temellerini nasıl attığına dikkat çekmesi ilginç.

CHRISTOPHER PHILLIPS

Avrupa Parlamentosu üyeleri Avrupa Birliği’ni Avrupa sömürgeciliğinin kalıcı etkilerini ele almaya ve tersine çevirmeye çağırdı.

Yeşiller-Avrupa Özgür İttifakı tarafından önerilen bir karar tasarısı, AB’nin “Avrupa sömürgeciliğinin kalıcı etkilerini tanımak, ele almak ve düzeltmek için hiçbir ortak çaba göstermediğinden” yakınıyor ve sömürgecilik ve kölelik mirasından etkilenen devletlere tazminat ödenmesi için bir tazminat programı öneriyor.

AB tarafından kabul edilmesi önünde çeşitli engeller bulunan karar tasarısı, geçmiş sömürgecilik mirasının Avrupa ve Britanya’da nasıl hızla ana akım bir siyasi mesele haline geldiğinin bir göstergesi.

Avrupa’nın denizaşırı imparatorluklarının dağılmasından sonraki on yıllarda, bu konular nadiren kamusal tartışmalara konu oldu, genellikle öğrenciler arasındaki tartışmalara ve akademik çalışmalara indirgendi. Ancak ABD’deki Black Lives Matter hareketine verilen destek ve genel olarak eleştirel ırk çalışmalarına artan ilgiyle birlikte aktivistler siyasetçileri bu soruyla ciddi bir şekilde ilgilenmeye zorlamaya başladı.

Üniversite müfredatlarını ‘sömürgecilikten arındırma’ çabaları, öğrencilerin sömürge döneminden kalma heykellerin kaldırılmasını talep etmelerine yol açmıştı. 2020 yılında İngiltere’nin Bristol kentindeki protestocuların 17. yüzyıldan kalma bir köle tüccarının heykelini yıkmasıyla bu kampanya kampüs dışına taştı.

Benzer protestolar Fransa, Belçika, Hollanda ve Almanya’da da meydana geldi. Buna karşılık, sağdaki bazı politikacıların öncülük ettiği eşit derecede hararetli bir tepkinin olduğu görülüyor.

Kayda değer farklar

Yine de bazılarının emperyal miraslarla yüzleşmeye yönelik hevesi konusunda ilginç olan, odak noktalarındaki bir boşluk dikkate değer: Orta Doğu. Avrupa Parlamentosu karar taslağında, “Karayipler, Afrika ve Latin Amerika da dâhil birçok eski Avrupa sömürgesi, sömürgeciliğin mirasından sosyal, ekonomik ve çevresel olarak hâlâ zarar görmektedir” deniliyor.

Bu şüphesiz doğru ve sömürgeciliğin bu bölgeler üzerindeki zararlı etkilerinin hiç biri önemsiz değil, ancak aynı şey Orta Doğu’nun bazı bölgeleri için de söylenebilir.

Gerçekten de Gazze savaşına yönelik küresel ilginin ortasında, çok az politikacının ve hatta yorumcunun Avrupa emperyalizminin İsrail-Filistin çatışmasının temellerini nasıl attığına dikkat çekmesi veya İngiltere’nin (ve Fransa’nın) bazı sorumluluklar taşıdığını söylemesi ilginç.

Avrupa geçmişiyle yüzleşiyor

1492 ve 1914 yılları arasında Avrupalı devletler dünyanın %84’ünü ele geçirmişti. Tek başına İngiltere, 1920’de imparatorluğunun zirvesindeyken dünya topraklarının %24’ünde hak iddia ederken Fransa, İtalya, Portekiz, Belçika, Hollanda, Almanya, Danimarka ve İspanya geçmişte önemli sömürge topraklarına sahipti.

Bu toprakların fethi ve elde tutulması sıklıkla köleleştirme, etnik temizlik, zorunlu iskân, sömürü, toplu katliam ve savaşı içeriyordu. Buna rağmen, Avrupa hükümetleri bunu kabul etmekte isteksiz davranmış ve ataları adına herhangi bir sorumluluk üstlenmekte daha da tereddüt ettiler.

Bu mesele Avrupa halkları arasında görüş ayrılıklarına yol açtı. Birçok Avrupa ülkesinde, hükümetlerinin geçmişteki sömürgeci adaletsizlikler için özür dilemesini ve tazminat teklif etmesini talep eden hareketler görülüyor. Bu hareketler genellikle sömürgeleştirilmiş halklarla yakın ya da uzak ata bağları olan vatandaşları kapsıyor.

Diğer taraftan, bazı sağ eğilimli siyasi gruplar da buna karşı çıkıyor. Küçük bir grup, imparatorluk hükümetleri tarafından modern altyapının inşa edilmesi gibi algılanan faydaların altını çizerek imparatorluğu savunurken, daha büyük bir grup ise modern hükümetlerin uzak seleflerinin davranışlarından sorumlu tutulmaması gerektiğini iddia ediyor.

Bugünün standartlarının geçmişteki aktörleri yargılamaması gerektiği görüşü de var. Hollandalı tarihçi Sander Philipse, The Guardian’a şunları söyledi: “Genel kanı hâlâ şu: Biz yaptık, uzun zaman önceydi, herkes yapıyordu, o kadar da ciddi değil, özür dilenecek bir şey yok.”

Çoğu hükümet bu konuda ince bir çizgide yürümeye çalıştı. Bir yandan, çoğu lider bunun yurtdışında hassas bir konu olduğunu bilecek kadar anlayışlı, zira Avrupalı olmayan devletlerin çoğu bir şekilde Avrupa sömürgeciliğine maruz kalmış ve bunun getirdiği acıların kabul edilmesini bekliyor.

Öte yandan, birkaç istisna dışında, Avrupalı liderler suçun tam olarak kabul edilmesinin tazminat için yasal taleplere yol açabileceğinin bilincindedirler ve bu talepleri karşılamakta isteksizler.

Yine de son yıllarda kayda değer bir değişim yaşandı.

Hollanda Kralı 2020’de eski sömürgesi olan Endonezya’yı ziyareti sırasında ülkesinin geçmişte uyguladığı “aşırı şiddet” nedeniyle özür diledi. İngiltere Kralı Charles da Ekim 2023’te Nairobi’yi ziyareti sırasında sömürge döneminde Kenya’da İngiliz askerleri tarafından işlenen “iğrenç ve haksız şiddet eylemlerinden” üzüntüyle bahsetti.

Diğer değişimler kültürel düzeydedir. Bir zamanlar Kral Leopold’un Kongo’daki kolonisinden getirilen sömürge tebaasından oluşan bir ‘insan hayvanat bahçesi’ barındıran Belçika’nın Gryseels müzesi, Belçika’nın sömürgeci geçmişini eleştiren sergilere ev sahipliği yaptı.

Benzer şekilde, Birleşik Krallık müzelerinin bazı eserleri emperyalistler tarafından yağmalandıkları orijinal yerlerine iade etmesine ilişkin tartışmalar da giderek artıyor.

Muhtemelen Almanya bu konuda en ileri düzeyde olan ülke. Batı Almanya’nın 1952 yılında İsrail ile imzaladığı tazminat anlaşması başta olmak üzere, Nazi seleflerinin işlediği pek çok suçu uzun süredir kabul eden Berlin için bir emsal teşkil ediyor.

Yakın zamanda, akademik ve siyasi dikkatler Almanya’nın Nazi öncesi dönemine, özellikle de Namibya’yı sömürgeleştirmesine çekildi. Alman Dışişleri Bakanı 2015 yılında, 20. yüzyılın başlarında Namibya’da yaptıklarının “savaş suçu ve soykırım” olarak anılması gerektiğini söyleyerek Berlin’in suçluluğunu resmen kabul etmiş gibi göründü.

Orta Doğu istisnası

Bu kademeli değişimlere rağmen, eleştirmenler hızın çok yavaş olduğunu, dolayısıyla Yeşiller-Avrupa Özgür İttifakı’nın konuyu AB içinde (ancak İngiltere’de değil) zorlama çabalarını savunuyor. Ancak bu çabaların bile dikkate değer bir kör noktası var: Orta Doğu.

Bölge, dünyanın diğer bölgelerine kıyasla geç sömürgeleştirildi. Bu süreç İngiltere’nin 19. yüzyılda Körfez’e ve Mısır’a girmesi ve Fransa ve İngiltere’nin de Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap topraklarını paylaşmasıyla tamamlandı.

Yine de hem Ortadoğulular hem de Batılı emperyalizm akademisyenleri bu sınırlı sömürge deneyiminin kalıcı bir etkisi olduğu konusunda hemfikir.

1918’den sonra bölünen bölge, sadece son zamanlarda şiddetli istikrarsızlıklara ev sahipliği yaptığı için değil, aynı zamanda yerli halkın bölünmeye bu kadar kararlı bir şekilde karşı çıkması nedeniyle de özel bir incelemeye tabi tutuldu.

1919 Amerikan King-Krane Komisyonu Lübnan, Filistin ve Suriye topraklarında nüfusunun ezici çoğunluğunun, tüm bölgeleri tek bir bağımsız demokratik krallıkta birleştiren ve Siyonist proje olmaksızın, birleşik bir Büyük Suriye istediği sonucuna vardı ancak görmezden gelindi.

Osmanlı mirası, sosyo-ekonomik gelişmeler, Soğuk Savaş müdahaleleri, yerel liderlerin kararları ve yabancı güçlerin müdahaleleri gibi diğer faktörlerin de rol oynadığı düşünüldüğünde, Lübnan, Suriye, Irak ve İsrail-Filistin’deki çatışmaları tamamen sömürgeciliğe bağlamak tembel bir genelleme olur. Ancak çoğu uzman Avrupa emperyalizminin daha sonra yaşanan acıların temelini attığı konusunda hemfikir.

Filistin buna bir örnek. İngiltere’nin Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kontrolü ele geçirme ve Avrupalı Yahudilerin manda yönetimine göçünü kolaylaştırma kararı, İsrail-Filistin çatışmasının koşullarını yaratmaya yardımcı oldu.

İngiliz birlikleri 1917’de Kudüs’e ilk girdiklerinde Yahudi nüfusu %10’du; 1947’de ayrıldıklarında ise bu oran %32’ye yükselmişti.

Filistinli akademisyen Rashid Khalidi, İngiltere’nin Filistinlilerin 1936-9 isyanını bastırmak için Yahudi milislerin eğitilmesine ve silahlandırılmasına nasıl yardım ettiğini, Arap tarafını zayıflatırken rakiplerini gelecekteki bağımsızlık savaşı için güçlendirdiğini belirtmiştir.

İsrail-Filistin çatışması karmaşık olsa da ve barış sürecinin başarısızlığına ve Gazze’de devam eden savaşa yol açan diğer müteakip faktörler olsa da birçok Filistinli, haklı olarak yetkilerinin ellerinden alınmasının başlangıç noktası olarak İngiliz emperyalizmine işaret ediyor.

Lübnan ve Suriye, Avrupa sömürgeciliğinin olumsuz deneyimlerinin diğer örnekleri. Lübnan’da Fransa kendisini Maruni Hıristiyan toplumunun koruyucusu olarak gördü ve bu nedenle Lübnan’ın Maruni olmayan diğer gruplarına kıyasla nüfusu azalsa bile müttefiklerini baskın bir konumda tutacak mezhepsel temsile dayalı bir siyasi sistem kurdu.

Bu siyasi sistemin kusurları 1958 ve 1975-90 yıllarında iki iç savaşa yol açtı ve muhtemelen Lübnan’ın bugün yaşadığı siyasi felce ve mali krize katkıda bulundu. Aynı şekilde Suriye’de de Fransızlar, Sünni olmayan azınlık gruplarını orduya katılmaya teşvik ederek bölmeye ve yönetmeye çalıştı.

Fransa 1946’da ülkeyi terk ettiğinde, bu durum siyasete düzenli olarak müdahale eden ordunun azınlık grupların hakimiyetine girmesini ve tek bir grubun; Alevilerin, hâkim olmasını sağladı. Suriye’de 2011’de başlayan iç savaşın tek nedeni bu olmasa da Fransız sömürgeciliğiyle ilişkilendirilebilecek bir rol oynadı.

Benzer bir hikâye Irak’ta da yaşandı. İngiltere 1921’de Arap Şiilerin çoğunlukta olduğu yeni bir devlet kurdu ancak Osmanlı döneminde geleneksel olarak hüküm süren Sünni Arapları güçlendirdi. Bu eğilim bağımsızlıktan sonra da devam etti ve 2003 yılında Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra mezhepsel şiddete dönüşen gerginliklere katkıda bulundu.

Yine, sömürgecilik oyundaki tek faktör olmaktan çok uzak. Ancak Orta Doğuluların isimlerini ‘sosyal, ekonomik ve çevresel açıdan sömürgeciliğin mirasından hâlâ acı çeken’ bölgeler listesine eklemeye her türlü hakkı var.

Bir sorumluluk meselesi

Bazı Avrupalı aktivistler, Orta Doğu devletlerini Avrupa sömürgeciliğinin tazmin edilecek kurbanları listesine dahil etmeye istekli olsalar da Batılı liderlerin bunu kabul etmesi pek olası görünmüyor.

Daha önce de belirtildiği üzere, kölelik gibi daha tartışmasız tarihsel yanlışlarda bile, başka yerlerdeki sömürge miraslarının sorumluluğunu kabul etme konusunda zaten isteksizler. Bu nedenle, son derece tartışmalı Orta Doğu’daki tarihi eylemler için özür dilemeyi düşünmek konusunda muhtemelen daha da isteksiz olacaklar.

Ancak yine de meşum bir sessizlik sürüyor. Britanya da dahil olmak üzere Avrupalı ​​liderler, ister Birleşik Krallık’ın Irak’a müdahaleleri olsun, ister Fransa’nın Lübnan’a mali yardım sağlama girişimleri olsun, ister IŞİD karşıtı koalisyonlarda yer alan çok sayıda devlet olsun, son yıllarda Orta Doğu’da kendilerini kanıtlamış istekli aktörler oldular.

Birçok Avrupalı benzer şekilde mevcut Gazze savaşında İsrail’e destek verirken, başta Fransa olmak üzere bazıları da ateşkesi desteklemeye başladı. Ancak hiçbiri devletlerinin içinde bulundukları krizlere katkıda bulunan tarihsel rolleriyle yüzleşmeye ya da bunları kabul etmeye istekli görünmüyor ve başka yerlerdeki sömürgeci mirasların aksine, aktivistlerden bunu düzeltmek için sadece sınırlı bir baskı var.

Öyle görünüyor ki, Avrupalılar geçmiş emperyal mirasları için gerçekten suçluluk ve sorumluluk kabul etmeye başlarlarsa, Orta Doğu tartışmalarda öne çıkmayacak.

Diplomasi

Emekli Yarbay Daniel Davis: Artık 1992’de değiliz, ABD askeri üstünlüğünü kaybetti

Yayınlanma

Editörün notu: ABD ordusundan emekli Yarbay Daniel Davis, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamındaki sunumunda Washington’ın 1992 sonrasına ait tek kutuplu askeri üstünlüğünü kaybettiğini belirtti. Amerikan yönetiminin ve Avrupalı müttefiklerin yeni askeri gerçeklikleri okuyamadığını belirten Davis; Çin, Rusya ve İran’ın değişen dengelerin tamamen bilincinde olduğunu ifade etti. Karabağ Savaşı ve Ukrayna cephesinde Bayraktar TB2 gibi İHA sistemlerinin geleneksel zırhlı harp doktrinlerini geçersiz kıldığını, ABD’nin ise insansız sistemler yarışında rakiplerinin çok gerisinde kaldığını vurguladı. İran’ın dağ altı tesisleri ve balistik füze kapasitesiyle güçlü bir savunma hattı kurduğunu dile getiren kıdemli subay, askeri dayatmalar yerine gerçekçi diplomasiye dönülmesi gerektiğini kaydetti.


Size son dakika bir haberim var: Artık 1992 yılında yaşamıyoruz. Anlaşılan bu haberi benim vermem gerekiyor; zira hem Washington’da hem de Avrupa’da bunu henüz idrak edememiş görünenler var. Oysa 1992’de Amerika Birleşik Devletleri, kurduğu koalisyonla Irak ordusunu rekor sürede darmadağın ettiği Çöl Fırtınası Harekâtı’ndan henüz yeni çıkmıştı.

Sovyetler Birliği dağılmış, Varşova Paktı tarihe karışmıştı. Ayakta kalan Rus ordusunun donanması limanlarda paslanmaya terk edilmişti; konvansiyonel düzeyde hiçbir varlık gösteremiyordu. Elbette nükleer silahları mevcuttu ancak konvansiyonel sahada koca bir sıfırdan ibaretti. Çin ise esasen piyadeye dayalı bir ordu niteliği taşıyordu.

İşte o tarihe kadar ABD, küresel sahnede kesin biçimde mutlak askeri güç konumundaydı. Güç intikalini herkesten daha iyi icra edebiliyor, bunu konvansiyonel olarak sahaya yansıtabiliyorduk; üstelik nükleer cephanemiz de arkamızdaydı.

Oysa artık 1992’de değiliz. ABD ise sanki hâlâ 1992 yılındaymışız, hâlâ tek kutuplu dünyanın rakipsiz askeri gücü bizmişiz gibi hareket ediyor. Fakat bu konuda ne Çin’in kafası karışık ne de Rusya’nın. Artık İran da durumun gayet farkında. Gezegendeki en kudretli askeri kuvvet olmadığımızı hepsi çok iyi biliyor.

Karşınızda Başkan Trump, Savaş Bakanı Pete Hegseth ve Temsilciler Meclisi Başkanı Johnson gibi isimler var. Durmaksızın, tarihin ve gezegenin gelmiş geçmiş en güçlü askeri kuvveti olduğumuzu, hiç kimsenin yanımıza bile yaklaşamayacağını yineliyorlar. Doğrusu bize yaklaşan pek çok aktör var; üstelik hemen yanı başımıza değil, tam karşımıza dikilecek kadar yakınlar.

Yirmi birinci yüzyılda askeri harekâtları hâlâ yirminci yüzyıl kafasıyla yürütmeye çalışıyoruz. Çağın fersah fersah gerisinde kaldık ve bunun sonuçları son derece ağır oluyor.

Arkanızda bunu icra edecek askeri kudret yoksa tek kutuplu bir güç olamaz, insanlara ne yapacaklarını dikte edemez ve üzerlerinde hâkimiyet kuramazsınız. Biz artık öyle bir orduya sahip değiliz. Bu gerçek, bizim dışımızdaki herkes için gün gibi ortada.

İşin en tehlikeli yanı da liderlerimizin söylediklerine sahiden inanması; en güçlü ordu olduğumuzu ve canımızın istediği her şeyi yapabileceğimizi düşünmeleri.

Ne yazık ki bu yanılsamanın doğru göründüğü en talihsiz örneklerden biri Venezuela oldu. Bir meslektaşımın deyişiyle Başkan Trump orada “yıkıcı bir başarı” elde etti. Birçok kişi kendisini türlü sorunlar çıkabileceği konusunda uyarmıştı; nitekim Venezuela halkı gerçekten direnseydi bu sorunlar yaşanırdı da.

Ancak içeriden istihbarat aldığımız ve iş birliği yapan bazı unsurlar bulunduğu için neredeyse kansız bir darbe gerçekleşti. Yine de 80 civarında insan hayatını kaybetti; yani onlar açısından hiç de kansız sayılmazdı, fakat Trump için büyük bir başarı oldu.

Böylece meselenin sarpa saracağını, zorlaşacağını ya da yeni bir Vietnam’a dönüşeceğini öne süren bütün o muhaliflerin aklını kaçırdığı sonucuna vardı. Artık atacağı her adımın tutacağını sanıyor.

İran’a girebileceğimiz, belki Küba’ya, hatta yakın zamana kadar Grönland’a bile uzanabileceğimiz inancıyla hareket ediyor. Kısacası yapamayacağımız hiçbir şey olmadığını zannediyor.

Oysa durumun hiç de öyle olmadığını tüm çıplaklığıyla kanıtlamış bulunuyoruz. Zaten birkaç gün önce sizinle de tam olarak bunu konuşuyorduk.

Eski bir tank subayı olarak Çöl Fırtınası’nda bizzat savaştım. Bilginiz olsun diye söylüyorum; İkinci Dünya Savaşı’ndan o güne kadarki en büyük tank çarpışması olan 70 Easting Muharebesi’nde yer aldım. 2000’li yıllarda Almanya’daki ABD 1. Zırhlı Tümeni bünyesinde zırhlı süvari taburunun ikinci komutanıydım; personelin eğitiminden ve muharebeye hazırlanmasından sorumluydum. O dönem modern savaş buydu.

Bu görev, yine konvansiyonel yöntemlerle yürüttüğümüz 2003 Irak Savaşı’nın sonrasına denk geliyordu. Yeri gelmişken belirteyim, artık 2003 yılında da değiliz. Çünkü o çatışmalarda hava kuvvetlerine, İHA gücüne ya da balistik füze cephanesine sahip bir düşmanla karşılaşma endişemiz yoktu; bu tür tehditlerin hiçbirini dert etmek zorunda değildik.

İran’ın açıkça gözler önüne serdiği üzere, füzelerin sahadaki varlığı sebebiyle, 1991’de Çöl Fırtınası ile başlayıp sonraki yıllarda yürüttüğümüz türden bir savaşı bugün vermemiz imkânsız.

2020 yılındaki Ermenistan-Azerbaycan Savaşı ve Bayraktar TB2 İHA’larının kullanımı, konvansiyonel harbin ebediyen ve kökten değiştiğini kanıtladı. Amerikan ordusunda, özellikle de kara kuvvetlerimizde köklü bir dönüşüm yaşanacağını; hatta dünya genelindeki tüm kara unsurlarının bunu göreceğini düşünmüştüm.

Oysa artık karada, daha 2003’te Bağdat’ta yaptığımız gibi savaşamazsınız; bunu tekrarlamak mümkün değil. Sahaya toplu birlikler ve zırhlı araçlar yığdığınız an, tanklarınız ne kadar gelişmiş olursa olsun havaya uçacaktır. Aynı durum zırhlı birlikler için de geçerli; artık toplu halde intikal edemezsiniz. Dolayısıyla savaşmak için yeni yöntemler geliştirmek zorundasınız.

Şaşırtıcı biçimde Rusya da bu dersi hemen kavrayamadı; 2022’de Ukrayna’ya yönelik ilk harekâtlarında çağın gerisindeydiler. O aşamada Ukrayna aslında daha ilerideydi; nitekim ilk safhalarda Bayraktar TB2 İHA’larını kayda değer bir etkiyle kullandılar.

Fakat Rusya toparlandı, vaziyeti kesin olarak çözdü ve bana göre şu anda küresel ölçekte lider konuma yerleşti. Ukrayna da bu konuda çok yakın ve son derece yetkin; ancak Rusya özellikle hacim ve ölçek bakımından onların önüne geçti. Biz ise fersah fersah gerideyiz. Hâlâ yirminci yüzyılda çakılı kaldık, arayı kapatamadık bile. Durumu özetlemek gerekirse: 2027 sonuna kadar muhtelif türlerde yaklaşık 300 bin İHA edinmeyi planlıyoruz.

Rusya bu miktarı ne kadar sürede üretiyor dersiniz? İki haftada, belki de daha kısa bir sürede. Kısıtlı imkânlarına rağmen Ukrayna da öyle; üstelik katbekat daha ucuza mal ediyorlar. Asıl can alıcı nokta da bu. Bizim zihniyetimiz ise hâlâ salyangoz hızıyla ilerliyor; olup biteni kavrayamıyoruz.

Artık herkese ne yapacağını dikte edemeyiz fakat hâlâ bunu deniyoruz. Bu yüzden Başkan Trump, elindeki nüfuzu Rusya-Ukrayna savaşını sonlandırmak için kullanmaya yanaşmıyor.

Ukrayna’nın Rusya’nın içlerini vurmasına yardım etmeyi sürdürebileceğimize ve işleri zorlaştırarak bir hayal dünyasında Rusya’ya “Pekala, ne haliniz varsa görün, Ukrayna ne istiyorsa yapalım, savaşı onların şartlarıyla bitirelim” dedirtebileceğimize dair bir kuruntuya sarılıyor. Bunu dile getirmek bile abes, ancak tam olarak bu hayal doğrultusunda hareket ediyoruz.

Belirli bir açıdan bakıldığında, İran’a karşı yürüttüğümüz savaş çok daha anlamsız. Daha savaş başlamadan önce bas bas bağırıyor, askeri yollarla bir zafer kazanılamayacağını haykırıyordum.

İran’ın savunma düzenine, balistik füzeleri ve İHA’larıyla kurduğu taarruz sistemlerine ve Rusya’dan alıp geliştirdikleri -ki Rusya da bu teknolojileri ilerletip muhtemelen bir kısmını geri aktarmıştır- donanıma bakmanız yeterli.

İran bu kabiliyete sahip; 2003’te yürüttüğümüz savaştan ders çıkardılar. Bütün fabrikalarınızı Amerikan füzelerinin kolayca vurabileceği açık hedefler halinde yer üstünde tutmayın, erişemeyeceğimiz dağların altına gömün dediler ve bunu harfiyen uyguladılar.

Sonuç olarak, PAC-3 veya THAAD önleme sistemlerimizle kurduğumuz savunma gücü ne olursa olsun, ateşledikleri her hedefi vurabileceklerini gösterdiler. Savunmamız yetersiz kalıyor; İran nişan aldığı yeri vuruyor.

İran’ın bugüne kadar sergilediği itidal hayret verici; zira isteselerdi Orta Doğu’yu çoktan ateşe verebilirlerdi. Bu durum hem ulusal güvenliğimizi hem de küresel ekonomik dengeleri yerle bir ederdi. Şimdilik bunu yapmadılar.

Fakat görüyorsunuz, Başkan Trump geçen gün Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda o cafcaflı konuşmasını yaptı. Belki aranızdan görenler olmuştur; hemen ertesinde buna dair bir değerlendirme yayımladım.

Bir Amerikalı olarak hem utandım hem de öfkelendim. Çünkü aklıma John F. Kennedy ve Eisenhower gibi, insanlarla ortak bir zemin bulmayı, barış için çabalamayı telkin eden o büyük Amerikalı liderler ve yaptıkları unutulmaz konuşmalar geliyor.

Oysa Trump burada kendini adeta tanrı yerine koyup İran’a ya barış ve güvenlik bahşedeceğini ya da ülkeyi haritadan sileceğini söylüyor. Elbette bunu konvansiyonel silahlarla başaramayacağınıza göre, kastettiği neredeyse kesin olarak nükleer silahlar.

Bunu açıkça telaffuz etmedi belki; fakat zihninden ne geçerse geçsin, bunu yapabileceğimizi varsayıyor. Oysa yapamayız. Çok sayıda İranlıyı katledebiliriz, bundan şüphe yok; ancak ne askeri kapasitelerini yok edebilir ne de diğer bölgelerde yaratacakları yıkıcı etkinin önüne geçebilirsiniz.

Tanrı’ya dua ediyorum, dilerim Amerika Birleşik Devletleri aklıselime kavuşur ve artık 1992’de yaşamadığımızı, insanlara öylece buyruk veremeyeceğimizi nihayet idrak eder.

Hâlâ bir çıkış yolu var. Aklımızı başımıza toplarsak, hem Rusya-Ukrayna savaşında hem de İran krizinde bir çıkış kapısı mevcut. Üstelik teslim olmak zorunda da değiliz; yalnızca gerçekleri kabul etmemiz yeterli.

Ancak bunu yapmaz, hâlâ tek hâkim güç olduğumuz, takvimlerin 1992’yi gösterdiği ve herkesin emirlerimize boyun eğmek zorunda kaldığı zannıyla bu yolda körü körüne ilerlersek, neticesi herkes adına bir felaket olacak.

Amerikalılardan ziyade Avrupalıların tavrına şaşıyorum. Birçok Amerikalı liderin tutumu midemi bulandırıyor; fakat Avrupalılar beni asıl hayrete düşüren taraf, çünkü bütün bu gerçekler gün gibi ortada. Görmek hiç de zor değil.

Ne yapmaya kalkıştığımızı, nerede çuvalladığımızı görüyorsunuz. Rusya-Ukrayna savaşında geçen neredeyse beş yıllık süreçten, İran’da harcanan onca yıldan bahsediyorum; askeri açıdan hiçbir şey sonuç vermiyor. Buna rağmen bir sonraki seferde işe yarayacağını iddia edip duruyoruz.

Trump kalkıp “Şunu yapmazlarsa ben de bunu yapmam” diyor. Yapamazsınız. Bakın, Suudi Arabistan bu işin yürümeyeceğini anladı; son gerilimde Trump’a saldırmaması için yalvardılar, zira namlunun ucunda olduklarını ve yerle bir edilebileceklerini biliyorlardı. Petrol üretim altyapılarını kaybettiklerinde ayakta kalıp kalamayacakları meçhul.

Artık vaktimiz geldi. Buradaki buluşmanın beni bu denli heyecanlandırmasının, daveti tereddüt etmeden kabul etmemin sebebi de bu: İstediği her şeyi anında yapabilecek baskın bir askeri güç olmadığımızı kabullenmek zorundayız.

Bu kabulleniş hayırlı bir şey; zira her şeyi yapabileceğinizi sandığınızda, “Dediğimi yapmazsan seni öldürürüm” kibrine kapılıyorsunuz ve çok fazla insan canından oluyor. Oysa bunun adı diplomasi değil.

İran’a karşı sergilediğimiz tavırların çoğu diplomasiyle uzaktan yakından uyuşmuyor. “Şartlarımızı kabul ederseniz canınızı bağışlarız” diyoruz; diplomasi bu değil.

Artık onların da direnme kabiliyeti var ve direnecekler. Rusya da bu baskıya boyun eğip “Madem bizi vuracaksınız, o halde her dediğinizi yapalım” demeyecektir. Bunu asla yapmazlar; çünkü bu durum onlar için de varoluşsal bir tehdit teşkil ediyor.

Bütün bu hakikatler apaçık ortada. Tanrı’dan tek dileğim, iş işten geçmeden önce yeniden akıl ve mantık çizgisine dönecek bir yol bulabilmemiz.

Zira hem Orta Doğu’da hem de Avrupa’da nükleer eşiğin aşılma ihtimali haddinden fazla yüksek. Nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, böyle bir gelişme tüm insanlık adına felaket anlamına gelir.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

G20 ticaret bakanları açıklamasına tek itiraz Çin’den geldi

Yayınlanma

G20 ticaret yetkilileri bu hafta Milwaukee’de bir araya geldi ve küresel çelik arz fazlasıyla mücadeleye yönelik yeni bir anlaşma duyurdu.

“Milwaukee Çerçevesi”, ülkeleri piyasayı bozan sübvansiyonları kısıtlamaya ve çelik ithalatı ile ticaretin kuralları dışına çıkarılmasının izlenmesini artırmaya çağırıyor.

Ayrıca, olası gümrük vergileri de dahil olmak üzere, kapasite fazlasına karşı “kanıta dayalı önlemleri” destekliyor.

Bu anlaşma, Eylül ayında Kuzey Carolina’nın Asheville kentinde düzenlenen G20 maliye bakanları toplantısında varılan daha geniş kapsamlı bir mutabakatın ardından geldi.

Toplantıda ABD ve diğer neredeyse tüm G20 ekonomileri, büyük ve kalıcı ticaret dengesizliklerinin diğer ülkelere zarar verebileceği konusunda mutabık kaldı.

Büyük ticaret fazlası olan ülkelerden, büyüme için ihracata aşırı bağımlı hale getiren politikalarını gözden geçirmelerini isteyen bir bildirgeyi imzaladılar.

Çin, bu bildirgeye itiraz eden tek G20 üyesi oldu.

Axios’a göre giderek daha fazla ülke, Donald Trump’ın küresel ticaretteki sorunlara ilişkin argümanının temel bir unsurunu benimsiyor. Üstelik bu durum, Trump’ın uyguladığı gümrük vergilerinin dünya ekonomisini sarsmasına rağmen gerçekleşiyor.

On yıllardır hükümetler, aşırı çelik üretimi de dahil olmak üzere küresel ticaretteki dengesizlikler konusunda uyarıda bulunuyorlar.

Değişen şey ise, yerli sanayilere verilen zararı kabul etme ve onları koruma konusundaki istek.

ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer, konferansın aralarında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Çoğu ülke bu küresel sorunlara katılıyor, insanlar teşhise katılıyor fakat harekete geçmekten çekiniyorlar,” dedi.

Greer’e göre Milwaukee anlaşmasının “2015 yılında gerçekleşmesi” mümkün değildi.

Greer şöyle konuştu:

“Diğer tüm ülkeler, ABD pazarına erişimlerini sürdürmek istiyorlarsa uluslararası sistemi yeniden düzenlememiz gerektiğini biliyorlar. Yaratıcı fikirler, yeni yapılar ve tutarlı planlar ortaya koydukça, onlar da bu sürece katılıyorlar.”

AB Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič, salı günü Rockwell Automation’ın Milwaukee’deki genel merkezinde Greer ve imalat sektöründen CEO’larla düzenlenen yuvarlak masa toplantısında, yönetimin kapasite fazlası konusuna odaklanmasını olumlu karşıladı.

Greer, “Ticaret komiseri ve diğerleri de dahil olmak üzere Avrupa’daki pek çok kişinin bu konu hakkında oldukça net bir görüşe sahip olduğunu düşünüyorum… Onlar, bizim 10 yıl önce atmaya başladığımız bazı adımları atmaya başlıyorlar,” dedi ve Avrupa’nın kendisinin de küresel kapasite fazlasına katkıda bulunduğuna inandığını ekledi.

ABD’nin ticaret ortakları, Washington ile birlikte çözmeye çalıştıkları bazı sorunları hedef alan gümrük vergileriyle ya da bu vergilerin uygulanma olasılığıyla karşı karşıya kalıyor.

Kanada’nın ABD’ye yaptığı çelik ihracatının çoğu %50’lik bir gümrük vergisiyle karşı karşıya. 

Ülkenin ticaret yetkililerinden biri Milwaukee’ye vardığında, belirli Kanadalı ürünlere yönelik bir ithalat yasağı yürürlüğe girdi.

Greer ayrıca 16 ekonomideki kapasite fazlası ve üretimi de soruşturuyor ve bu soruşturmalar nihayetinde yeni gümrük vergilerinin önünü açabilir.

Greer, yuvarlak masa toplantısındaki gerginliği kabul ederek, ABD ile ticaret ortakları arasında anlaşmazlıklar olabileceğini ama yine de başka yerlerdeki üretim fazlası konusunda ortak endişeleri paylaştıklarını belirtti.

Dış ticaret bakanları dün öğleden sonra, Rockwell Automation’ın Milwaukee’deki genel merkezine 1,5 mil (yaklaşık 2,4 km) uzunluğundaki bir yolculuk için otobüslere bindi ve burada fabrika tesisini gezdi.

Bu “saha gezisi”, Trump yönetiminin teşvik etmek istediği türden ileri düzey yerli üretimi sergilemeyi amaçlıyordu.

Rockwell, bakanlara gezi için çelik burunlu spor ayakkabılar hediye etti (bu ayakkabılar Vietnam’da üretilmişti).

Fabrikalarda kullanılan otomasyon teknolojisi üreten Rockwell, ABD’deki tesislerine, insan kaynağına ve teknolojiye 2 milyar dolarlık yatırım yapıyor. 

Fakat gümrük vergileri de bu üreticinin maliyetlerini artırıyor. Rockwell, yaz aylarında yatırımcılara bazı müşterilerinin projelerini ertelediğini bildirdi.

CEO Blake Moret, şirketin kazanç açıklamasında, “Gümrük vergileri ve enflasyon açısından bu kadar dalgalı bir ortamda, müşteriler iş planlarının maliyet tarafının sağlam olduğundan emin olmak istiyorlar,” dedi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Tayvan, Xi-Trump zirvesinin ardından gelen F-16V teslimatını memnuniyetle karşıladı

Yayınlanma

Tayvan, ayrı bir milyarlarca dolarlık silah paketine ilişkin ABD başkanlığı tarafından getirilen askıya alma kararına rağmen, uzun süredir ertelenen iki adet F-16V savaş uçağının teslimatını, ABD’nin askeri desteğinin devam ettiğinin bir göstergesi olarak değerlendirdi.

Cuma günü doğudaki Taitung ilçesindeki Chihhang Hava Üssü’ne ulaşan iki tek kişilik uçak, 1997 yılında orijinal F-16A/B filosunun teslimatlarının başlamasından bu yana adanın aldığı ilk yeni F-16’lar.

Önceki versiyonlarla karşılaştırıldığında, F-16V konfigürasyonu Northrop Grumman APG-83 aktif elektronik taramalı dizi radarını, güncellenmiş aviyonik sistemleri ve geliştirilmiş hedef tespit ve izleme yeteneklerini içermektedir.

Bu iki uçak, ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk görev dönemi sırasında, Ağustos 2019’da Washington tarafından onaylanan 247,2 milyar NT$ (7,76 milyar ABD doları) tutarındaki 66 adet F-16V satışının bir parçası.

İki uçağın, geçen hafta Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in ABD’ye yaptığı devlet ziyaretinden yaklaşık bir ay önce, ağustos ayı sonunda Tayvan’a ulaşması bekleniyordu. Ne Taipei ne de Washington, gecikmeyle ilgili kamuoyuna bir açıklama yapmadı.

Kongre’nin gayri resmi incelemesinden geçen, Taipei’ye yönelik yaklaşık 14 milyar ABD doları değerindeki ayrı bir silah paketi ise başkanın onayı beklenirken askıda kalmaya devam ediyor.

Trump’ın Xi’yi sıcak bir şekilde karşılamasının adada bir miktar belirsizliğe yol açmasının ardından, cuma günkü teslimat Tayvan’ın iktidar partisi Demokratik İlerleme Partisi (DPP) tarafından memnuniyetle karşılandı.

Tayvanlı lider William Lai Ching-te, Tayvan’ın kendini savunmasına yönelik “uzun vadeli desteği” ve iki taraf arasındaki güvenlik işbirliğini derinleştirmeye devam ettiği için Washington’a teşekkür etti. Ayrıca, bu teslimatı bölgesel istikrarla ilişkilendirerek, bunun ABD’nin “güvenliği ilerletmek için Tayvan dahil Hint-Pasifik ortaklarıyla birlikte çalışma” taahhüdünü gösterdiğini belirtti.

Demokrasi İlerleme Partisi (DPP) milletvekili Chen Kuan-ting de, bu teslimatın zirveden bu yana ABD’nin silah satışlarında “yapısal bir değişiklik” olmadığını gösterdiğini belirtti.

Buna karşılık, muhalefetteki Kuomintang milletvekili Ma Wen-chun, uçakların gelmesinin programdaki gecikmelerden dikkatleri başka yöne çekmemesi gerektiğini belirterek, savunma bakanlığını kalan uçaklar için net bir takvim sunmaya çağırdı. “İkisi geldi; kalan 64’ü de zamanında gelmelidir” dedi.

Tayvan Savunma Bakanlığı başlangıçta 66 savaş uçağının tamamını yıl sonuna kadar teslim almayı umuyordu, ancak program planlanan takvimin çok gerisinde kaldı. Tayvanlı yetkililer, takvimi etkileyen başlıca faktörler arasında üretim hattının yer değiştirmesini ve tedarik zincirindeki aksaklıkları gösterdi.

Savunma Bakanı Wellington Koo Li-hsiung cuma günü, yıl sonuna kadar daha fazla F-16V’nin teslim edileceğini söyledi, ancak kesin bir sayı vermedi.

İlk iki savaş uçağının teslim süreci de beklenmedik bir şekilde uzamıştı.

17 Ağustos’ta ABD anakarasından ayrılan uçaklar, Pasifik’i aşan yolculuklarında havada yakıt ikmali yaparak 21 Ağustos’ta Hawaii’deki Pearl Harbour-Hickam Ortak Üssü’ne ulaştı. Uçakların birkaç gün içinde Tayvan’a doğru yola devam etmeleri bekleniyordu, ancak bunun yerine üssünde neredeyse altı hafta kaldılar.

Tayvanlı medya ve askeri gözlemciler, teknik sorunlar, elverişsiz hava koşulları ve yakıt ikmal uçağının bulunmaması gibi çeşitli olası açıklamalar öne sürdü.

Nedeni açıklanamayan bu gecikme, Tayvan’da Washington’un, Xi’nin ABD’ye yapacağı devlet ziyaretinden kısa bir süre önce siyasi açıdan hassas bir teslimatı önlemek istemiş olabileceğine dair spekülasyonlara yol açtı.

Tayvan’ın United Daily News gazetesi, isimsiz bir kaynağa atıfta bulunarak, bu hafta bir ekipman sorununun uçağın Hawaii’de gecikmesine neden olmasının ardından Washington’un, teslimatın Xi’nin ziyareti etrafında daha fazla karmaşıklığa yol açmasını istemediğini bildirdi.

Ne ABD ne de Tayvanlı yetkililer, teslimatın zamanlamasını Xi’nin Washington ziyaretiyle ilişkilendirdi.

South China Morning Post, Xi’nin Washington ziyaretinden önce, yönetimin Tayvan’a yönelik büyük çaplı yeni silah satışlarını ertelemeyi değerlendirdiğini bildirmiş; kaynaklar, Pekin’in Xi’nin gezisi sırasında yeni anlaşmaların onaylanmamasını sağlamak için Washington’a gizlice baskı uyguladığını belirtmişti.

14 milyar ABD doları tutarındaki silah paketi, bu yılın başlarında zaten askıya alınmıştı. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Washington’un silah satışlarını değerlendirirken kendi askeri ihtiyaçlarını, üretim kapasitesini ve silah stoklarını yenileme gerekliliğini de göz önünde bulundurması gerektiğini vurgulamıştı.

Geçen hafta Trump ile yapılan zirve sırasında Xi, ABD’nin “Tayvan bağımsızlığına” karşı çıkacağını ve Tayvan meselesini ihtiyatla ele alacağını umduğunu yineledi.

ABD Dışişleri Bakanlığı, zirvenin ardından Tayvan’a yönelik genel ABD politikasının değişmediğini vurgulamaya çalıştı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English