Dünya Basını
Büyük yakınlaşma: Küresel eşitlik ve onun sancıları

Çevirmenin notu: Yeni dönemin gerçekleri akıllara seza türden. Sanayi Devrimi’nden bu yana ilk defa müreffeh Batı’da iktisadi gerileme ve sanayisizleşme gözlemleniyor. Son yıllarda 50 yıl öncekinden bambaşka bir noktaya gelen Çin’in büyümesinde bunun etkisi son derece fazla. Bununla beraber Küresel Güney olarak tabir edilen, yoksul, fazla nüfuslu ve potansiyel barındıran ülkelerin Çin ve Rusya gibi güçlerin etrafında kümelenmesi söz konusu. Daha önce Dünya Bankası’nda görev yapan Sırp asıllı Amerikalı ekonomist Branko Milanovic, Foreign Affairs dergisinde yer verilen makalesinde küresel terazideki değişimi tarihsel perspektiften ele alıyor.
Büyük yakınlaşma: Küresel eşitlik ve onun sancıları
Branko Milanovic
Foreign Affairs
Eşitsizlik döneminde yaşıyoruz, ya da bize sık sık öyle söyleniyor. Dünya genelinde ama özellikle de Batı’nın müreffeh ekonomilerinde, zenginler ile geri kalanlar arasındaki uçurum her geçen yıl büyüyerek uçurum haline geldi; bu durum kaygı yayıyor, öfkeyi körüklüyor ve siyaseti karıştırıyor. Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın yükselişinden Birleşik Krallık’taki Brexit oylamasına, Fransa’daki “sarı yelekler” hareketinden dünyanın en yüksek gelir eşitsizliği oranlarından birine sahip olan Çin’deki emeklilerin son protestolarına kadar her şeyin sorumlusu olarak bu gösteriliyor. İddiaya göre küreselleşme bazı elitleri zenginleştirmiş olabilir, ancak bir zamanlar sanayinin kalbi olan bölgeleri harap ederek ve insanları popülist politikalara duyarlı hale getirerek diğer pek çok insana da zarar verdi.
Eğer her ülkeye tekil olarak bakacak olursanız bu tür anlatılarda doğru olan çok şey var. Ulus-devlet düzeyinin ötesine geçip tüm dünyaya baktığınızda resim farklı görünüyor. Bu ölçekte, yirmi birinci yüzyıldaki eşitsizlik hikayesi tam tersi; dünya 100 yılı aşkın süredir olduğundan daha eşit hale geliyor.
“Küresel eşitsizlik” terimi, ülkeler arasındaki fiyat farklılıklarına göre ayarlanmış, belirli bir zamanda tüm dünya vatandaşları arasındaki gelir eşitsizliğini ifade eder. Genelde Gini katsayısı ile ölçülür; bu katsayı, herkesin aynı miktarda kazandığı varsayımsal tam eşitlik durumu olan sıfırdan, tek bir bireyin tüm geliri elde ettiği bir başka varsayımsal durum olan 100’e kadar uzanır. Pek çok araştırmacının ampirik çalışmaları sayesinde iktisatçılar, son iki yüzyılda küresel eşitsizlik tahminindeki değişimin genel hatlarını çizebiliyor.
On dokuzuncu yüzyılın başlarında Sanayi Devrimi’nin ortaya çıkışından yirminci yüzyılın ortalarına kadar, zenginlik Batılı sanayileşmiş ülkelerde yoğunlaştıkça küresel eşitsizlik de arttı. Bu, Soğuk Savaş döneminde, dünyanın yaygın olarak “Birinci Dünya”, “İkinci Dünya” ve “Üçüncü Dünya” olarak üç iktisadi gelişmişlik düzeyini ifade edecek şekilde bölündüğü dönemde zirveye ulaştı. Fakat daha sonra, yaklaşık 20 yıl önce, büyük ölçüde yakın zamana dek dünyanın en kalabalık ülkesi olan Çin’in iktisadi yükselişi sayesinde küresel eşitsizlik azalmaya başladı. Küresel eşitsizlik, 1988 yılında Gini endeksinde 69,4 ile en yüksek seviyesine ulaştı. Bu oran 2018’de 60,1’e düşerek on dokuzuncu yüzyılın sonundan bu yana görülmemiş bir seviyeye geriledi.
Küresel eşitliğin ivmelenmesi kaçınılmaz değil. Çin artık küresel eşitsizliği anlamlı bir şekilde azaltmaya yardımcı olamayacak kadar zenginleşti ve Hindistan gibi büyük ülkeler, Çin’e benzer bir etkiye sahip olmak için gereken ölçüde büyüyemeyebilir. Pek çok şey Afrika’daki ülkelerin nasıl bir performans göstereceğine bağlı; kıta küresel yoksulluk ve eşitsizlikteki bir sonraki büyük düşüşe güç verebilir. Ancak küresel eşitsizlik azalsa bile, bu tek tek ülkelerdeki sosyal ve siyasi çalkantıların azalacağı anlamına da gelmiyor, tam tersi söz konusu. Küresel ücretlerdeki büyük farklılıklar nedeniyle, yoksul Batılılar on yıllar boyunca dünyanın en çok kazanan insanları arasında yer aldı. Gelirleri artan Batı dışındakiler, yoksul ve orta sınıf Batılıları yüksek mevkilerinden edeceği için bu durum artık geçerli olmayacak. Bu türden değişim, müreffeh ülkelerde küresel standartlara göre varlıklı olanlarla olmayanlar arasındaki kutuplaşmanın altını çizecektir.
Üç eşitsizlik dönemi
Küresel eşitsizliğin ilk dönemi kabaca 1820’den 1950’ye kadar uzanıyor ve bu dönem, eşitsizliğin istikrarlı bir şekilde artmasıyla karakterize ediliyor. Sanayi Devrimi sırasında (1820 civarı), küresel eşitsizlik son derece mütevazıydı. En zengin ülkenin (Birleşik Krallık) GSYİH’si 1820 yılında en yoksul ülkenin (Nepal) GSYİH’sinden beş kat daha fazlaydı (Bugün en zengin ve en yoksul ülkelerin GSYİH’leri arasındaki eşdeğer oran 100’e 1’den fazla). 1820’de 50 olan toplam Gini skoru, günümüzde Brezilya ve Kolombiya gibi fazla eşitsiz ülkeler için tipik, ancak dünya geneli düşünüldüğünde, bu eşitsizlik seviyesi aslında oldukça düşük (Bir perspektif olarak, Amerika Birleşik Devletleri’nin Gini skoru şu anda 41 iken, eşitlikçiliğiyle övünen bir sosyal demokrasi olan Danimarka’nın skoru 27).
On dokuzuncu yüzyıl ve yirminci yüzyılın ilk yarısı boyunca küresel eşitsizliğin büyümesi, hem çeşitli ülkeler arasındaki uçurumların büyümesinden (kişi başına düşen GSYİH’lerdeki farklılıklarla ölçülür) hem de ülkeler içindeki daha büyük eşitsizliklerden (belirli bir ülkedeki yurttaşların gelirlerindeki farklılıklarla ölçülür) kaynaklanıyor. Ülkeler arasındaki farklılıklar, iktisat tarihçilerinin Büyük Ayrışma olarak adlandırdığı[1], bir yanda Batı Avrupa, Kuzey Amerika’nın sanayileşmekte olan ülkeleri ve daha sonra Japonya’nın diğer yanda kişi başına düşen gelirlerin durgunlaştığı ve hatta azaldığı Çin, Hindistan, alt Afrika kıtası, Orta Doğu ve Latin Amerika arasındaki artan eşitsizliği yansıtıyordu. Bu iktisadi farklılaşmanın siyasi ve askeri bir neticesi de vardı; yükselen emperyal ülkeler, can çekişen ya da fethedilenleri toz içinde bırakıyordu. Bu dönem, Avrupa’nın Afrika’nın büyük bölümünü fethetmesi, Hindistan ve Güneydoğu Asya’yı sömürgeleştirmesi ve Çin’i kısmen sömürgeleştirmesiyle aynı döneme denk geldi.
İkinci dönem yirminci yüzyılın ikinci yarısına kadar uzanıyor. Bu dönemde, 67 ila 70 Gini puanı arasında dalgalanan çok yüksek bir küresel eşitsizlik söz konusuydu. Ülkeler arasındaki eşitsizlik son derece yüksekti; mesela 1952’de ABD, Çin’in 15 katı kişi başına düşen GSYİH’ye sahipti; dünya nüfusunun yüzde altısına sahip olan ABD, küresel üretimin yüzde 40’ını elinde tutuyordu. Fakat ülkeler arasındaki eşitsizlik neredeyse her yerde azalıyordu. Amerika Birleşik Devletleri’nde yüksek eğitimin orta sınıflar için daha geniş tabanlı ve karşılanabilir hale gelmesi ve refah devletinin temellerinin atılmasıyla, komünist Çin’de 1950’lerde büyük özel varlıkların kamulaştırılması ve ardından Kültür Devrimi’nin zorlayıcı eşitlikçiliğiyle, Sovyetler Birliği’nde ise Sovyet lideri Nikita Hroşçov’un reformlarının Stalinist nomenklatura‘nın[2] aşırı yüksek ücretlerini ve imtiyazlarını kesmesiyle düştü.
Yirminci yüzyılın ikinci yarısı -küresel eşitsizliğin en yüksek olduğu dönem- aynı zamanda “Üç Dünya”nın da dönemiydi: Çoğunluğu Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’daki zengin kapitalist ülkelerden oluşan Birinci Dünya, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa da dahil olmak üzere biraz daha yoksul sosyalist ülkelerden oluşan İkinci Dünya ve çoğu Afrika ve Asya’da bulunan ve pek çoğu sömürgecilikten yeni kurtulan yoksul ülkelerden oluşan Üçüncü Dünya. Latin Amerika ülkeleri, ortalama olarak diğer Üçüncü Dünya ülkelerinden daha zengin olmalarına ve on dokuzuncu yüzyılın başlarından bu yana bağımsızlıklarını ellerinde tutmalarına rağmen genelde bu son gruba dahil edilirler.
Bu dönem Soğuk Savaş’ın sona ermesini takip eden on yılda da devam etti ama yirmi birinci yüzyılın başında yerini yeni bir aşamaya bıraktı. Küresel eşitsizlik yaklaşık yirmi yıl önce düşmeye başladı ve bugün de düşmeye devam ediyor. Eşitsizlik 2000 yılı civarında 70 Gini puanından yirmi yıl sonra 60 Gini puanına geriledi. Küresel eşitsizlikteki bu düşüş, 20 yıl gibi kısa bir zamanda gerçekleşmiş olup, on dokuzuncu yüzyılda küresel eşitsizlikteki artıştan daha hızlı. Bu düşüş Asya’nın, özellikle de Çin’in yükselişinden kaynaklanıyor. Bu ülke küresel eşitsizliğin azalmasına bir dizi nedenden ötürü büyük bir katkıda bulundu; ekonomisi düşük bir temelden başladı ve bu nedenle iki nesil boyunca olağanüstü bir hızla büyüyebildi ve ülkenin nüfusu sayesinde büyüme, dünyadaki tüm insanların dörtte biri ile beşte birine dokundu.
Dünyanın en kalabalık ülkesi olan Hindistan hem büyük nüfusu hem de greli yoksulluğu nedeniyle Çin’in son 20 yılda oynadığına benzer bir rol oynayabilir. Önümüzdeki yıllarda daha fazla Hintli zenginleşirse, genel küresel eşitsizliğin azaltılmasına ön ayak olacaklardır. Hindistan ekonomisinin akıbetine dair pek çok belirsizlik var ama son on yıllardaki kazanımları tartışılmaz. 1970’lerde Hindistan’ın küresel GSYİH’deki payı yüzde üçün altındayken, büyük bir sanayi gücü olan Almanya’nın payı yüzde yediydi. 2021 yılına gelindiğinde bu oranlar yer değiştirdi.
Fakat bu yüzyılın başından beri genel küresel eşitsizlik azalmış olsa bile Çin, Hindistan, Rusya, ABD ve hatta kıta Avrupa’sının refah devletleri de dahil olmak üzere pek çok büyük ülkede eşitsizlik arttı. Bu eğilim, sadece Latin Amerika, Bolivya, Brezilya, Meksika ve diğer ülkelerdeki geniş çaplı yeniden dağıtım programları yoluyla yüksek eşitsizlik azaltılarak tersine çevrildi. Üçüncü dönem, birinci dönemi andırıyor; dünyanın bir kısmında gelirlerin artışına, diğer bir kısmında ise göreli olarak düşmesine tanık olunuyor. İlk dönemde Batı’nın sanayileşmesi ve Hindistan’ın (o zamanlar yerli sanayileri bastıran İngilizlerin kontrolü altındaydı) eş zamanlı olarak sanayisizleşmesi söz konusuydu; üçüncü dönemde ise Çin’in sanayileşmesi ve bir dereceye kadar Batı’nın sanayisizleşmesi söz konusu. Ancak içinde bulunduğumuz dönem küresel eşitsizlik üzerinde tam tersi bir etki yarattı. On dokuzuncu yüzyılda Batı’nın yükselişi ülkeler arasındaki eşitsizliklerin artmasına yol açtı. Daha yakın dönemde ise Asya’nın yükselişi küresel eşitsizliğin azalmasını beraberinde getirdi. İlk dönem bir ayrışma dönemiydi; şimdiki dönem ise bir yakınlaşma dönemi.
Zirvede o kadar da yalnız değiller
Kişi seviyesine inildiğinde, Sanayi Devrimi’nden bu yana küresel gelir merdivenindeki bireysel konumların muhtemelen en fazla şekilde değiştiği görülecektir. Elbette insanlar statülerini, nadiren karşılaşacakları uzaktaki diğer insanlara göre değil, çevrelerindekilere göre önemseme eğiliminde olurlar. Fakat küresel gelir sıralamasında gerilemenin gerçek maliyetleri vardır. Küresel olarak fiyatlandırılan pek çok mal ve tecrübe -örneğin, uluslararası spor veya sanat etkinliklerine katılma, egzotik yerlerde tatil yapma, en yeni akıllı telefonu satın alma veya yeni bir televizyon dizisini izleme olanağı- Batı’daki orta sınıf insanlar finansal anlamda için giderek daha ulaşılmaz hale gelebilir. Bir Alman işçi Tayland’da yapacağı dört haftalık tatili, belki de daha az cazip olan başka bir yerde yapacağı daha kısa bir tatille ikame etmek zorunda kalabilir. Venedik’te bir daire sahibi olan dar gelirli bir İtalyan, gelirini artırmak için yıl boyunca kiraya vermesi gerektiğinden dairesinin tadını çıkaramayabilir.
Müreffeh ülkelerin alt gelir gruplarında yer alan insanlar, küresel gelir dağılımında tarihsel olarak üst sıralarda yer aldılar. Ancak şu an gelirleri bakımından Asya’daki insanlar tarafından sollanılıyorlar. Çin’in hızlı büyümesi küresel gelir dağılımının tüm veçhelerini yeniden şekillendirdi ama değişim en çok küresel sıralamanın orta ve üst-orta kısımlarında, yani Batı ülkelerinde genelde işçi sınıfından insanlarla dolu olan kısımda belirginleşti. Çin’in büyümesi daha yukarılarda, dünyada gelir elde edenlerin en üst yüzde beşinde daha az etki yarattı zira henüz yeterince Çinli, en varlıklı Batılıları, özellikle de son 150 ila 200 yıldır küresel gelir piramidinin en tepesine tarihsel olarak hâkim olan Amerikalıları yerinden edecek kadar zenginleşmedi.
Küresel gelir sıralamasının farklı ülkelerdeki insanlar açısından nasıl değiştiğini gösteren şuradaki grafik, 1988 ve 2018’de İtalya’daki ondalık dilimlerle karşılaştırıldığında Çin’deki kentsel ondalık dilimlerin (her bir ondalık dilim o ülkenin nüfusunun yüzde onundan oluşuyor ve en yoksuldan en zengine doğru sıralanıyor) konumlarını göteriyor. Çin’de kentsel ve kırsal alanlar için ayrı hane halkı anketleri yapıldığından ve Çin’in kentsel nüfusu (şu anda 900 milyondan fazla kişi) kırsal nüfusuna kıyasla dünyanın geri kalanıyla çok daha güçlü bir şekilde entegre olduğundan Çinli kent sakinlerinin verilerini kullanıyorum. Kentli Çinliler, 24 ila 29 küresel yüzdelik dilim arasında yükseldi, yani Çin’in belirli bir kentsel ondalık dilimindeki insanlar sadece 30 yıl içinde dünya nüfusunun dörtte birini veya daha fazlasını geçti. Örneğin, 1988 yılında Çin’de medyan kentsel gelire sahip bir kişi, küresel olarak 45. gelir yüzdelik diliminde yer alıyordu. Bu durumdaki bir kişi, 2018 yılına gelindiğinde 70. yüzdelik dilime yükselmiş olacaktır. Söz konusu dönemde Çin’de kişi başına düşen GSYİH’nin yılda ortalama yüzde sekiz gibi olağanüstü yüksek bir oranda büyüdüğü göz önüne alındığında bu durum hiç de şaşırtıcı değil. Fakat Çinli gelir sahiplerinin artan konumu, diğer ülkelerdeki gelir sahiplerinin göreli olarak gerilemesine neden oldu.
İtalya bu etkinin en bariz örneğini sunuyor. 1988 ile 2018 yılları arasında, ülkenin en alt diliminde yer alan ortalama İtalyanlar, küresel sıralamalarının yüzde 20 oranında düştüğüne şahit oldu. İtalya’nın ikinci ve üçüncü en düşük dilimleri küresel olarak sırasıyla altı ve iki yüzdelik dilim düştü. Bu arada, varlıklı İtalyanların küresel konumu Çin’in yükselişinden neredeyse hiç etkilenmedi; daha varlıklı İtalyanların, küresel dağılımın Çin’in büyümesinin muazzam bir değişime yol açtığı kısmının üzerinde yer alma eğiliminde oldukları ortaya çıktı. İtalya’da gözlemlenen değişimler sadece bu ülkeye özgü değil. Ülkesinin en yoksul gelir diliminde olan ortalama bir Alman, 1993’te küresel olarak 81. yüzdelik dilimden 2018’de 75. yüzdelik dilime geriledi. Amerika Birleşik Devletleri’nde ise en yoksul dilimde yer alan ortalama bir kişi 1988 ve 2018 yılları arasında 74. yüzdelik dilimden 67. yüzdelik dilime geriledi. Fakat varlıklı Almanlar ve Amerikalılar daha önce oldukları yerde kaldılar, yani zirvede.
Veriler, sadece ülkelerdeki eşitsizlik çalışmalarına bakıldığında tespit edilmesi zor olan çarpıcı bir hikâyeyi ortaya koyuyor: Batı ülkeleri giderek küresel gelir dağılımının çok farklı kısımlarına ait insanlardan oluşuyor. Farklı küresel gelir konumları farklı tüketim kalıplarına karşılık geliyor ve bu kalıplar küresel modalardan etkileniyor. Sonuç olarak Batılı ülkelerdeki artan eşitsizlik hissiyatı, nüfusları gelir düzeyleriyle ölçüldüğünde, giderek daha fazla küresel gelir hiyerarşisinin çok farklı kısımlarına ait oldukça akut hale gelebilir. Ortaya çıkacak sosyal kutuplaşma, Batı toplumlarını, zenginlik ve yaşam tarzındaki uçurumların son derece belirgin olduğu pek çok Latin Amerika ülkesine benzetecektir.
Küresel gelir dağılımının orta kısmının aksine en tepedeki kesimin yapısı, son otuz yılda hemen hemen aynı -Batılıların hakimiyeti- kaldı. 1988’de 207 milyon kişi dünyanın en çok kazanan yüzde beşlik kesimini oluştururken, 2018’de bu sayı 330 milyona ulaşarak hem dünya nüfusundaki artışı hem de eldeki verilerin genişlemesini yansıttı. Bu insanlar “küresel varlıklılar” olarak adlandırılabilecek bir grubu temsil ediyor ve daha nadir görülen küresel en üst yüzde birin bir basamak altında yer alıyorlar.
Bu grubun çoğunluğunu Amerikalılar oluşturuyor. Hem 1988’de hem de 2018’de küresel olarak varlıklı olanların yüzde 40’ından fazlası ABD vatandaşıydı. Daha sonra İngiliz, Japon ve Alman vatandaşları geliyor. Genel anlamda Batılılar (Japonya dahil) grubun neredeyse yüzde 80’ini oluşturuyor. Kentli Çinliler küresel zenginler arasına daha yakın zamanda girdi. Onların payı da 2008’de yüzde 1,6 iken 2018’de yüzde 5,0’a yükseldi.
Asya ülkelerinden (Japonya hariç) sadece kentli Çinliler bu grupta yer alıyor. Kentli Hintlilerin ve Endonezyalıların küresel ilk yüzde beş içindeki payları 1988’de önemsizdi. Bu rakamlar 2008 ve 2018 yılları arasında çok az arttı: Hindistan’da yüzde 1,3’ten yüzde 1,5’e; Endonezya’da yüzde 0,3’ten yüzde 0,5’e. Bu oranlar ufak kalmaya devam ediyor. Aynı durum Afrika, Latin Amerika ve Doğu Avrupa da dahil olmak üzere dünyanın diğer bölgelerindeki insanlar için de geçerli; Brezilya ve Rusya’dakiler hariç, küresel olarak varlıklı olanlar arasına hiçbir zaman kayda değer bir katılım olmadı. Dolayısıyla küresel gelir dağılımının tepesi Batılıların, özellikle de Amerikalıların egemenliğinde kalmaya devam ediyor. Ancak Doğu Asya, özellikle de Çin ile Batı arasındaki büyüme oranları arasındaki fark devam ederse, küresel olarak varlıklı olanlardaki uyruk bileşimi de değişecektir. Bu değişim, dünyadaki iktisadi ve siyasi gücün dengesinin değişmesinin bir göstergesi. Bireysel düzeydeki bu verilerin gösterdiği şey, geçmişte olduğu gibi, bazı güçlerin yükselişi ve diğerlerinin göreli düşüşüdür.
Telafi
Küresel eşitsizliğin ilerideki seyrini tahmin etmek zor. Üç dış şok, içinde bulunduğumuz dönemi daha öncekilerden farklı kılıyor: Ülkelerin büyüme oranlarını düşüren Kovid-19 salgını (mesela Hindistan’ınki 2020’de eksi yüzde sekizdi); ABD ve Çin’in küresel GSYİH’nin üçte birinden fazlasını oluşturduğu göz önüne alındığında, küresel eşitsizliği kaçınılmaz olarak etkileyecek olan ABD-Çin ilişkilerinin bozulması ve dünya çapında gıda ve enerji fiyatlarını yükselten ve küresel ekonomiyi sarsan Rusya’nın Ukrayna’yı işgali.
Bu şoklar ve belirsiz mirasları, küresel eşitsizliğin akıbetini tahmin etmeyi iktisatçılar açısından zor bir görev haline getiriyor. Yine de bazı gelişmeler olası görünüyor. Birincisi, Çin’in artan zenginliği küresel eşitsizliği azaltma kabiliyetini sınırlayacak ve Çin’in üst-orta ve üst sınıfları küresel gelir dağılımının tepesine büyük sayılarda girmeye başlayacaktır. Hindistan ve Endonezya gibi ülkelerden diğer Asyalıların artan gelirleri de benzeri bir etki yaratacaktır.
Önümüzdeki on yıllarda bir noktada, Çin ve Amerikan nüfuslarının küresel olarak varlıklı olanlar arasındaki payları yaklaşık olarak aynı hale gelebilir; yani, küresel standartlara göre Çin’de de ABD’deki kadar varlıklı insan olabilir. Böyle bir gelişme, dünyadaki iktisadi, teknolojik ve hatta kültürel gücün daha geniş bir değişimini yansıtacağı için önemli.
Bunun tam olarak ne zaman gerçekleşebileceğini belirlemek, iki ekonominin gelecekteki büyüme oranları, iç gelir dağılımlarındaki değişiklikler, demografik eğilimler ve Çin’in devam eden kentleşmesi de dahil olmak üzere pek çok varsayıma dayanan oldukça karmaşık bir hesaplama gerektiriyor. Ancak küresel olarak varlıklı Çinlilerin sayısının küresel olarak varlıklı Amerikalıların sayısına ne zaman eşit olacağını belirlemede en önemli faktör, daha hızlı büyüyen bir Çin ile ABD arasındaki kişi başına düşen GSYİH büyüme oranlarındaki fark. Bu fark (“büyüme farkı” olarak bilinir) 1980’lerde yüzde altı, 1990’larda yüzde yedi iken, Çin’in 2001’de Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) katılımı ile 2008’deki küresel mali kriz arasındaki dönemde yüzde dokuz puana yükseldi. Aradaki fark o zamandan bu yana yaklaşık yüzde dört buçuk puana düştü. Çin’in büyümesi önümüzdeki yıllarda muhtemelen yavaşlayacağı için bu fark daha da azalarak yüzde iki ila dört puan arasında olabilir. Aynı şekilde Amerika Birleşik Devletleri şu anda Çin’den biraz daha yüksek bir orana sahip olsa bile, iki ülkenin nüfus artış oranları çok farklı olmayabilir.
Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, ABD medyan gelirine eşit veya daha yüksek gelir elde eden Çinlilerin mutlak sayısının bu tür Amerikalıların mutlak sayısıyla ne zaman eşleşeceğini tahmin etmek mümkün (İkincisi, tanım gereği, ABD nüfusunun yarısı.) Şu anda, 40 milyondan biraz az Çinli bu koşulu yerine getiriyor (yaklaşık 165 milyon Amerikalıya karşılık). Fakat yılda yaklaşık yüzde üçlük bir büyüme farkı ile 20 yıl içinde iki grup eşit büyüklükte olacaktır; eğer büyüme farkı daha küçükse (örneğin yılda sadece yüzde iki), eşitlik on yıl sonra sağlanacaktır.
Bundan bir ya da bir buçuk nesil sonrası, 1980’lerde Çin’in dışa açılmasından günümüze kadar geçen süreden daha kısa. Çin, Mao 1976’da öldüğünden bu yana kimsenin tahmin edemeyeceği bir şeye çok yaklaşmış durumda: 70 yıl içinde, o zamanlar yoksul olan bu ülkenin ABD kadar zengin vatandaşı olacak.
Afrika motoru
Bu dramatik dönüşümün bir sonucu olarak Çin, artık küresel eşitsizliğin azalmasına katkıda bulunmayacaktır. Ama Afrika ülkeleri gelecekte bu düşüşe öncülük edebilir. Afrika ülkelerinin bu hedefe ulaşmak için dünyanın geri kalanından, özellikle de Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’ndeki (OECD) müreffeh ülkelerden ve Çin’den daha hızlı büyümesi gerekiyor. Bu ülkeler yalnızca çoğunlukla yoksul oldukları için değil, doğum oranları dünya genelinde ikame seviyelerinin altına düştüğü, Afrika’nın nüfusunun bu yüzyılda ve hatta belki de bir sonraki yüzyılda artması beklendiği için de burada oldukça önemli bir role sahip.
Ancak Afrika’nın Asya’nın son dönemdeki ekonomik başarısını tekrarlaması pek mümkün görünmüyor. Afrika’nın 1950 sonrası karnesi iyimser olmak için çok az gerekçe sunuyor. Varsayımsal bir hedef olarak en az beş yıl boyunca sürdürülen kişi başına yüzde beşlik büyüme oranını ele alalım; bu iddialı bir hedef ama ulaşılamaz değil, son 70 yılda sadece altı Afrika ülkesi bunu başarabildi. Bu istisnai büyüme dönemlerinin biri hariç tamamında (nüfus açısından) çok küçük ülkeler ve büyümeleri tek ihraç malına (Gabon ve Ekvator Ginesi’nde petrol, Fildişi Sahili’nde kakao) bağlı olan ülkeler söz konusu. Botsvana ve Yeşil Burun Adaları da bunu başardı, fakat bunlar çok küçük ülkeler. Etiyopya, 2005’ten 2017’ye kadar 13 yıl üst üste yüksek büyüme oranını sürdüren tek kalabalık ülkeydi (100 milyondan fazla nüfusa sahip). Bu eğilim, 2020’de yeni bir iç savaşın patlak vermesi ve Eritre ile tekrar başlayan çatışma nedeniyle o zamandan bu yana sona erdi.
Bu basit egzersiz, en kalabalık Afrika ülkeleri olan Nijerya, Etiyopya, Mısır, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Tanzanya ve Güney Afrika’nın, Çin’in son yıllarda küresel eşitsizliği azaltmada oynadığı rolü oynamak için tarihi trendleri değiştirmesi gerektiğini gösteriyor. Elbette pek çok gözlemci Asya’nın muazzam bir iktisadi büyüme göstermesinin mümkün olmadığını düşünüyordu. Mesela İsveçli iktisatçı ve Nobel Ödülü sahibi Gunnar Myrdal, 1968 tarihli An Inquiry Into the Poverty of Nations (Asya Dramı: Ulusların Yoksulluğu Üzerine İnceleme) adlı kitabında, Asya’nın görünürdeki aşırı nüfusu ve sınırlı teknolojik ilerlemesi göz önüne alındığında, öngörülebilir gelecekte yoksul kalacağını öngörmüştü. Ancak Myrdal’ın kitabının yayımlanmasından sadece on yıl sonra bölge, olağanüstü yüksek büyüme oranları kaydetmeye başladı ve bazı teknoloji alanlarında lider konumuna geldi.
Yardımların büyüme için kayda değer bir itici güç oluşturması pek mümkün değil. Batı’nın Afrika’ya sunduğu yardımlarla ilgili son altmış yıllık tecrübe, bu tür bir desteğin ülkede kalkınmayı garanti etmediğini açıkça gösteriyor. Yardım hem yetersiz hem de önemsiz. Yetersiz çünkü müreffeh ülkeler hiçbir zaman GSYİH’lerinin büyük bir kısmını dış yardıma ayırmadılar; dünyanın en zengin ülkesi olan ABD şu anda GSYİH’sinin sadece yüzde 0,18’ini yardım olarak veriyor ve bunun önemli bir kısmı da “güvenlikle ilgili” şeklinde tasnif ediliyor ve ABD’den askeri teçhizat alımları için kullanılıyor. Fakat yardım miktarları daha fazla olsa bile bu miktarlar önemsiz olacaktır. Afrikalı yardım alıcılarının sicili, bu tür desteklerin anlamlı bir iktisadi büyüme yaratmakta başarısız olduğunu gösteriyor. Yardımlar genelde yanlış dağıtılıyor ve hatta çalınıyor. Bu, özellikle kıymetli bir ürün bahşedilmiş bir ülkenin hala düşük performans gösterdiği “kaynak laneti” gibi etkiler yaratıyor; yani anlamlı bir takip veya daha sürdürülebilir, geniş çapta paylaşılan refah olmadan muazzam başlangıç kazançları görüyorlar.
Afrika’nın durgunluğu devam ederse, bu durgunluk pek çok insanı göç etmeye itmeye devam edecektir. Nihayetinde, göçten elde edilen kazançlar muazzam: Tunus’ta medyan gelire sahip bir kişi Fransa’ya taşınır ve orada, örneğin 20. Fransız gelir yüzdelik diliminde kazanmaya başlarsa, çocukları için daha iyi yaşam şansları yaratmanın yanı sıra kazancını neredeyse üç katına çıkarmış olacaktır. Sahra altı Afrikalılar Avrupa’ya taşınarak daha da fazla kazanabilirler: Uganda’da medyan gelir elde eden bir kişi Norveç’e taşınır ve Norveç’in 20. yüzdelik dilimi seviyesinde kazanırsa kazancını 18 katına çıkarmış olacaktır. Afrika ekonomilerinin daha zengin akranlarını yakalayamaması (ve dolayısıyla küresel gelir eşitsizliğinde gelecekte bir azalma sağlayamaması) daha fazla göçü teşvik edecek ve müreffeh ülkelerde, özellikle de Avrupa’da yabancı düşmanı, nativist siyasi partileri güçlendirebilecektir.
Afrika’nın doğal kaynaklarının bolluğu süregelen yoksulluğu ve zayıf hükümetleriyle birleştiğinde, baskın küresel güçlerin kıta üzerinde rekabet etmesine yol açacaktır. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra Batı Afrika’yı ihmal etmiş olsa da Çin’in kıtaya yaptığı son yatırımlar ABD ve diğerlerini kıtanın önemi konusunda uyardı. ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID), sadece dikkatini Afrika’ya kaydırmakla kalmayıp aynı zamanda Çin’in tercih ettiklerine benzer şekilde daha fazla “tuğla ve harç” altyapı projelerine odaklanmaya karar vererek dolaylı yoldan Çin’in gururunu okşadı. Afrika ülkeleri büyük güç rekabetinin kendileri için o kadar da kötü olmayabileceğini öğreniyorlar, zira bir süper gücü diğerine karşı oynayabilirler. Fakat kıtanın müttefikler ve düşmanlar olarak bölündüğü, bunların da rekabet ettiği ve hatta savaşa girdiği daha kötü bir senaryo da var. Bu kaos, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun başarısını tekrarlayabilecek bir ortak Afrika pazarı idealini daha da uzak bir ihtimal haline getirecektir. Önümüzdeki yıllarda Afrika’nın küresel eşitsizliği anlamlı bir şekilde bastırabilecek bir büyüme artışı yakalama ihtimali zayıf.
Geleceğin dünyası
Küresel eşitsizlik hangi yönde ilerlerse ilerlesin, önümüzde ciddi bir değişim var. Çin’in büyümesi önemli ölçüde yavaşlamadığı sürece, Çin vatandaşlarının küresel gelir dağılımının üst kesimlerindeki payı artmaya devam edecek ve buna paralel olarak Batılıların bu gruptaki payı azalacaktır. Bu değişim, Sanayi Devrimi’nden bu yana var olan, Batılıların ezici bir çoğunlukla küresel gelir piramidinin tepesinde temsil edildiği ve yoksul Batılıların bile küresel anlamda üst sıralarda yer aldığı durumdan belirgin bir değişimi ifade edecektir. Batı’daki alt ve alt-orta sınıfların küresel gelir konumundaki kademeli düşüşü, yeni bir yerel kutuplaşma kaynağı yaratıyor: Belirli bir Batı ülkesindeki zenginler küresel anlamda zengin kalmaya devam edecek ama o ülkedeki yoksullar küresel sıralamada aşağıya doğru kayacak. Küresel eşitsizliğin azalma eğilimine girmesi için kalabalık Afrika ülkelerinde güçlü bir iktisadi büyümeye ihtiyaç var ama bu pek olası görünmüyor. Afrika’dan yapılan göç, kıtanın kaynakları üzerindeki büyük güç rekabeti, yoksulluk ve zayıf hükümetlerin devamlılığı, Afrika’nın geçmişte olduğu gibi muhtemelen geleceğinde de yer alacak.
Yine de daha eşit bir dünya, faydalı bir hedef olmaya devam ediyor. Ülkeler arasında eşitliğin önemini, ekonomi politiğinin kurucusu olan on sekizinci yüzyıl İskoç filozof Adam Smith’ten daha iyi kavramış çok az düşünür var. Büyük eseri Ulusların Zenginliği‘nde[3], Batı ile dünyanın geri kalanı arasındaki zenginlik ve güç uçurumunun nasıl sömürgeleştirmeye ve haksız savaşlara yol açtığını gözlemlemiş, “Güç üstünlüğü… Avrupalıların elindeki güç öylesine büyüktü ki, bu uzak ülkelerde her türlü adaletsizliği cezasızlıkla yapabiliyorlardı,” diye yazmıştı. Büyük eşitsizlikler şiddeti ve acımasızlığı körüklüyordu, ancak Smith yine de umuda yer bırakıyordu. Smith, “Belki bundan sonra bu ülkelerin yerlileri daha da güçlenebilir ya da Avrupa’nın yerlileri daha da zayıflayabilir. Ve dünyanın tüm farklı bölgelerinin sakinleri, karşılıklı korku uyandırarak, bağımsız ulusların adaletsizliğini tek başına aşıp birbirlerinin haklarına bir tür saygı duymalarını sağlayacak cesaret ve güç eşitliğine ulaşabilirler,” hayalini kuruyordu.
[1] Diğer adıyla “Avrupa mucizesi”; Batı dünyasının (yani Batı Avrupa toplumlarının baskın hale geldiği ülkelerinin) 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu, Babür Hindistan’ı, Qing Çin’i, Tokugawa Japonyası ve Joseon Kore’sini gölgede bırakarak dünyanın en güçlü ve zengin medeniyeti olarak ortaya çıktığı sosyoekonomik değişim. (ç.n.)
[2] Sovyet bürokrasisinde çeşitli önemli idari mevkileri tutan elitler için kullanılan terim. (ç.n.)
[3] İktisatçı Adam Smith’in 1776’da çıkan eseri, çağdaş iktisat alanındaki ilk eser. Klasik ekonominin en temel eserlerinden birisi olarak kabul görür. (ç.n.)
Dünya Basını
Amerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar

Ekonomist Richard Wolff, akademisyen Cornel West ve siyaset bilimci Norman Finkelstein, katıldıkları ortak yayında Amerikan imparatorluğunun gerilemesini ve solun yapısal krizini değerlendirdi. Düşünürler, refah modelinin çöküşünden üniversitelerdeki sansüre ve Gazze soykırımına kadar uzanan başlıklarda toplumun içine sürüklendiği kurumsal inkâr ortamını eleştirdi.
ABD’li yayıncı Robinson Erhardt’ın YouTube şovunda bir araya gelen üç kıdemli düşünür, Amerikan siyasetindeki yapısal tıkanmayı, sol hareketin krizini ve ülkenin içine sürüklendiği derin inkâr ortamını ele aldı.
Yayına Massachusetts Amherst Üniversitesi Emekli Ekonomi Profesörü ve İşyerinde Demokrasi adlı sivil girişimin kurucusu Richard Wolff, Union İlahiyat Fakültesi Dietrich Bonhoeffer Kürsüsü Başkanı Cornel West ve Princeton Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü mezunu yazar Norman Finkelstein katıldı.
Toplantıda Amerikan imparatorluğunun gerileme süreci, işçi sınıfının dağılması, New York yerel siyasetindeki uzlaşmalar, aşırı sağın yükselişi ve üniversitelerdeki akademik baskılar ayrıntılı bir biçimde irdelendi. Katılımcılar, toplumun geniş kesimlerinin gerçeklerden kopmasına yol açan kurumsal mekanizmaları ve örgütlü halk gücünün yokluğunda siyasetçilerin hesap vermekten nasıl kaçındığını tartıştı.
“Hiçbir bireyin tek başına kurumsal bir etki yaratması mümkün değildir”
Program yöneticisi Robinson’ın seçimleri kazanan herhangi bir liderin ülkeyi gerçekten değiştirip değiştiremeyeceğine yönelik sorusunu yanıtlayan akademisyen Cornel West, sistemin sınırlarına dikkat çekti. West, bireysel zaferlerin tek başına yapısal dönüşüm yaratamayacağını vurguladı.
West, “Yozlaşmanın, bürokratik ataletin ve Amerikan imparatorluğunun hem iç hem dış politikadaki kaldıraçlarını ellerinde tutan tekeller ile oligarşilerin ulaştığı seviye nedeniyle, zamana yayılan güçlü toplumsal hareketlere sahip olmak zorundasınız. Bu durum mücadeleyi bırakacağımız anlamına gelmez; yalnızca karşımızda ne olduğunu dürüstçe kavramamız gerektiğini gösterir” sözlerini kullandı.
Kendisinin bağımsız başkan adaylığı sürecini hatırlatan West, Amerikan imparatorluğu akıl almaz bir çürüme ve çöküş yaşarken ülkenin en köklü direniş geleneklerini canlı tutmaya çalıştıklarını belirtti. West, emperyalizme, kapitalizme ve beyaz üstünlükçülüğe karşı sahada somut birliktelikler kuran Paul Robeson, William Edward Burghardt Du Bois ve Harry Magdoff gibi figürlerin temsil ettiği ahlaki mirasa işaret etti.
“Ortada çalışan insanlar var ancak artık bir işçi sınıfı kalmadı”
Sözü devralan Norman Finkelstein, günümüz toplumunda radikal bir dönüşümü tetikleyecek nesnel bir siyasi gücün mevcut olmadığını dile getirdi. Karl Marx’ın kapitalizmin üretim birimlerini merkezileştirerek kitleleri kaynaştıracağı yönündeki öngörüsünü hatırlatan Finkelstein, bu yapının tamamen tasfiye edildiğini aktardı.
Finkelstein, “Marx kapitalizmin devasa üretim birimleri yaratacağını, kitleleri sosyalleştirip derin dayanışma bağları kuracağını ve sistemin merkezindeki bu gücün örgütlendiğinde çarkları durdurabileceğini söyledi. Fakat bu zemin artık yok; evet çalışan insanlar var ama klasik anlamda bir işçi sınıfı kalmadı çünkü herkes bütünüyle atomize edilmiş vaziyette” ifadelerini kullandı.
İnsanların parça başı ve güvencesiz işlere mahkûm edildiğini belirten Finkelstein, bu çalışma modelinde dayanışma duygusunun yeşeremeyeceğini söyledi. Finkelstein, “İnsanlar iş arkadaşlarını neredeyse hiç tanımıyor ve artık ekonominin merkezinde yer almıyorlar; en büyük dağıtım ağında bütün işçiler greve gitse bile alışveriş hemen geleneksel mağazalara kayar ve sistem işlemeyi sürdürür” diye ekledi.

“Seçmenlerinize yaptıklarınız için bir açıklama borçlu değil misiniz?”
Kurumsal yapıların ve sendikal tabanın gerilemesinin siyasetçiler üzerindeki denetimi bütünüyle ortadan kaldırdığına değinen Finkelstein, eleştirilerini New York Eyalet Meclisi Üyesi Zohran Mamdani üzerinden somutlaştırdı. Mamdani’nin belediye başkanlığı hedefine giden yolda temel ilkelerinden vazgeçtiğini dile getirdi.
Finkelstein, “Mamdani göreve geldiğinde New York’un en zengin ailelerinden birine mensup olan Jessica Tisch’i emniyet müdürü olarak tutacağını söylüyor. Ardından Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesinin finanse ettiği Hakeem Jeffries’e destek vereceğini ilan ediyor ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna geldiğinde düzenlenen protestoya katılmayacağını belirtiyor” dedi.
Siyasetçinin bu kararları alırken halka tek bir tatmin edici gerekçe sunmadığını aktaran Finkelstein, sert tepki gösterdi. Finkelstein, “Senin için kapı kapı dolaşan doksan bin insan vardı; onlara yaptıkların için bir açıklama borçlu değil misin, neden on dördüncü Louis gibi davranıyorsun?” sözleriyle tepkisini paylaştı.
Mamdani’nin Netanyahu’yu New York’a geldiğinde tutuklayacağını vadedip ardından yasal olarak bunu yapamayacağını söylediğini hatırlatan Finkelstein, protestolara da katılmamasını eleştirdi. Finkelstein, geçmişte Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığı rejimine karşı konsolosluk önünde yapılan eylemlerde belediye başkanlarının ve milletvekillerinin bizzat gözaltına alındığını hatırlattı.
Finkelstein, bir yöneticinin profesyonel hayatı dışında bir yurttaş olarak eylemlere katılabileceğini belirterek, “Seçmen tabanının kurumsal bir gücü olmadığı için hesap sorulamıyor; onu seçen insanlar sendikalarda örgütlü değil ve ‘Bir dakika dostum, senin seçim vaadin bu değildi’ diyemiyorlar” şeklinde konuştu.
“Karşımdaki inkâr dalgasının ulaştığı devasa boyut beni afallatıyor”
Ekonomist Richard Wolff, Finkelstein’ın tespitlerine katılarak Amerikan toplumunun her kademesine sinmiş olan inkâr psikolojisini değerlendirdi. Bir psikoterapistle evli olduğunu ve inkâr mekanizmasını gündelik hayatta yakından gözlemlediğini aktaran Wolff, rahatlatıcı hayallerin hakikatlerin üzerini örttüğünü söyledi.
Wolff, “Etrafımda gördüğüm inkâr seviyesi beni dehşete düşürüyor; insanlar rahatlatıcı mecazlara odaklanarak kendi uyuşukluklarında kalmayı seçiyorlar. Cornell Üniversitesinde bir öğrenci yurdunda genç bir kadının başına gelen korkunç olayları ve üniversitenin bunu gizlemek için nasıl bir inkâr kozası ördüğünü okuduğumda bunun hiç de istisnai olmadığını bir kez daha gördüm” dedi.
Görev yaptığı altı üniversitede ve büyük hastanelerde benzer skandalların kurum itibarını korumak adına örtbas edildiğini aktaran Wolff, aynı mantığın dış politikada da devrede olduğunu belirtti. Wolff, Birleşik Devletler ve İsrail’in düzenli olarak İran’ı hedef almasına rağmen basında daima karşı tarafın saldırgan olarak resmedildiğini dile getirdi.
Aynı çarpıtmanın Ukrayna savaşında da yaşandığına işaret eden Wolff, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütünün yirmi yıl boyunca Rusya sınırına doğru genişlemesinin görmezden gelindiğini aktardı. Wolff, ana akım medyanın bu kuşatmayı hesaba katmadan saldırıları sebepsiz gibi sunmasının arkasındaki psikolojik körlüğü sorguladı.
“Amerika küresel sömürgecilik mirasını devraldığı gerçeğini gizledi”
Finkelstein’ın 1960’lı yıllarda halkın yüzde sekseninin refah içinde yaşadığı düzenin bugün tükenip tükenmediği sorusunu yanıtlayan Richard Wolff, meselenin köklerinin sömürgecilik tarihine uzandığını belirtti. Avrupa’nın üç asır boyunca dünyayı yağmaladığını ve bunun 1884 Berlin Konferansı ile zirveye ulaştığını hatırlattı.
Wolff, “Kapitalizm küresel bir pazar yarattı ancak bu süreç Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’da muazzam bir zenginlik biriktirirken dünyanın geri kalanının kaynaklarını kuruttu. Sömürgeci güçler arasındaki bu büyüme yarışı nihayetinde insanlık tarihinin en yıkıcı iki dünya savaşıyla kendi kendini yok etti” ifadelerini kullandı.
Birleşik Devletler’in coğrafi konumu ve yıkımdan uzak kalması sayesinde bu savaşlardan kazançlı çıkan tek güç olduğuna değinen Wolff, İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği yirmi yedi milyon yurttaşını kaybederken Amerikan kaybının dört yüz bin civarında kaldığına işaret etti. Wolff, bu tarihsel farkın ekonomik sonuçlarını açıkladı.
Wolff, “aBD bombalanmadığı ve sömürgelerini kaybetmediği için Avrupalıların boşalttığı bütün sömürge alanlarını devraldı. İngilizler Hindistan’dan, Fransızlar Afrika’dan çekildiğinde yerlerine Amerikan ordusu ve şirketleri girdi; ardından ‘Biz sömürgeci değiliz, demokrasi taşıyoruz’ diyerek bu mirası inkâr ettiler” dedi.
Avrupa’nın artık kıtaya yönelen küresel tepkiler karşısında önemsizleştiğini ve adeta turistik bir alana dönüştüğünü kaydeden Wolff, Almanya’da Friedrich Merz ve Fransa’da Emmanuel Macron gibi liderlerin meşruiyet kaybı yaşadığını vurguladı.
“Sistem artık nüfusun yüzde sekseninin aleyhine işleyecek biçimde çöktü”
Finkelstein, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan ekonomik denklemde toplumun yüzde sekseninin kazandığı, yüzde yirmisinin ise sistemin dışında kaldığı günlerin tersine döndüğünü ifade etti. Bugün ise tablonun tamamen tersine döndüğünü ve sistemin yalnızca yüzde yirmilik bir azınlığa hizmet ettiğini dile getirdi.
Finkelstein, “Bugün Amerika’da sistem nüfusun yüzde sekseni için iflas etmiş durumda; en iyi örgütlenmiş radikal hareket bile iktidara gelse mevcut yapının sınırları içinde bu dengenin yeniden halkın lehine çevrilmesi mümkün mü, yoksa sistem tüm potansiyelini tüketmiş mi bulunuyor?” sorusunu yöneltti.
Wolff bu tespiti onaylayarak, Amerikan imparatorluğunun tıpkı bitmiş bir evliliği kabullenemeyen çiftler gibi derin bir inkâr içinde bocaladığını söyledi. Sağcı seçmenlerin “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” sloganına sarılmasının da aslında ülkenin artık harika olmadığının üstü kapalı bir itirafı olduğunu vurguladı.
Wolff, “Yetmiş yıllık antikomünist propagandanın ardından Amerikan işçi sınıfı sağa yöneldi çünkü Donald Trump her şeyi sihirli bir biçimde geri getireceğini vadetti. Fabrikaların geri döneceğini söyledi ancak hiçbir şey geri gelmedi; sağın bu vaatleri yerine getiremediği anlaşıldığında halk tıpkı 1930’larda olduğu gibi yeniden sola yönelecektir” sözlerini kaydetti.
Finkelstein ise bu iyimser yaklaşıma karşı çıkarak sendikalı işçi oranının yüzde sekize kadar gerilediğini ve üretim merkezlerinin tasfiye edildiği bir yapıda klasik manada bir işçi sınıfının kalmadığını tekrarladı. Bernie Sanders’ın servetin ve gücün bir avuç azınlığın elinde toplandığı yönündeki tespitinin doğruluğunu hatırlatarak, bu güce meydan okuyacak örgütlü bir odağın eksikliğini vurguladı.
“Bu koşullar altında ortaya yalnızca sol bir popülizm çıkabiliyor”
Tartışmaya dahil olan Cornel West, güçlü bir sınıf bilincinin ve örgütlenmesinin bulunmadığı Amerikan imparatorluğunda varılabilecek en ileri noktanın sol popülizm olduğunu aktardı. West, Birleşik Devletler’de sermayenin işçi sınıfı hareketlerini tarih boyunca acımasızca ezdiğine işaret etti.
West, “Lenin Amerika’yı sermaye diktatörlüğü olarak tanımlarken işçilerin 1935 yılına kadar toplu sözleşme hakkına dahi sahip olamadığını kastediyordu; Arjantin bu hakka Birleşik Devletler’den tam yüz yıl önce, 1836’da kavuşmuştu. Amerika’da özel şirketler eyalet ordularından daha büyük özel dedektif orduları besliyordu; böylesi bir baskı altında sınıf bilinci nasıl kök salabilir?” diye sordu.
Sınıf bilincinin bastırıldığı bu atmosferde ortaya çıkan sol popülizmin ırkçılık ve sömürgecilik geçmişiyle yüzleşmekte zorlandığını belirten West, yerli halkların yok sayıldığını ve köleleştirilen siyah işçilerin geleneksel ücretli emek kalıplarına sığdırılamadığını aktardı. Bernie Sanders’ın kampanyalarında da bu sınırlarla karşılaştıklarını dile getirdi.
West, “Bernie ile yüzlerce miting yaptık ancak siyah toplumun tarihsel deneyimine ve maruz kaldığı beyaz üstünlükçü mirasa tam anlamıyla hitap edemedik. Siyah özgürlük mücadelesinden gelen pek çok insan neoliberal Demokrat Parti tarafından esir alınmıştı ve onların gözünde bizler organik bağı olmayan yabancılar gibi kaldık” ifadelerini kullandı.
Demokratik Sosyalistlerin tabanının da sanayi işçilerinden ziyade soylulaştırma mağduru eğitimli orta sınıflara kaydığını kaydeden West, bu dönüşümün hareketin dinamiklerini değiştirdiğini açıkladı.
“Sıradan insanların tükenen umutları beni tarifsiz bir öfkeye boğuyor”
Genç kuşakların her siyasi atılımın ardından uğradığı hayal kırıklığına değinen Norman Finkelstein, Mamdani’nin sergilediği uzlaşmacı tavrın kitlelerde yarattığı duygusal yıkımı anlattı. Finkelstein, Bernie Sanders’ın 2016 ve 2020 hezimetlerinin ardından gençlerin yeniden harekete geçtiğini ancak hızla moralsizliğe itildiğini aktardı.
Finkelstein, “Mamdani ne yapıyor; gençlerin umutlarını örgütledi, insanlar sokaklara döküldü ama sen gidip yıllardır kafamıza cop indiren polis teşkilatının müdürünü yerinde tutuyorsun. Netanyahu’yu tutuklayacağını söyledikten sonra New York sokaklarındaki kitlesel gösteriye bile gitmiyorsun; bir insan kaç kez hayal kırıklığına uğradıktan sonra tamamen pes eder?” diye sordu.
Gençlerin bu tür tavizler karşısında çaresizliğe sürüklendiğini belirten Finkelstein, halkın oyunu sadece sempatik bir tebessüm görmek için vermediğini dile getirdi. Finkelstein, siyasi hesap verebilirlik mekanizmaları kurulmadığı sürece bu döngünün kırılamayacağını ifade etti.
Cornel West ise gençlerin bu süreçte tarihten ders çıkarması gerektiğini söyleyerek, Mamdani’nin Demokrat Parti içindeki konumuna işaret etti. West, genç aktivistlerin bu figürlerin hızla sistem içine çekilebileceğini önceden görmeleri gerektiğini aktardı.
West, “Gençlerin büyümesi ve tarihi anlaması şart; Demokrat Parti geleneğinden gelen Mamdani’nin kolaylıkla Barack Obama’nın zeki, yaratıcı ve Müslüman bir versiyonuna dönüşebileceğini kavramak zorundalar. Biz bunu en başından beri söylüyorduk; partiye ve yeni göçmen elitlerine olan bağlarını yakından izlemek gerekiyordu” uyarısında bulundu.
Mamdani’nin New York’u yalnızca yeni göçmenlerin kenti olarak tanımlamasını da eleştiren West, bu söylemin kentin yüzyıllardır yerleşik olan siyah nüfusunu ve geçmişteki köle emeğini görünmez kıldığını söyledi.
“Demokrat Parti bizi pusuladan silmek için yirmi milyon dolar harcadı”
Kendisinin bağımsız başkan adaylığı sürecinde Yeşil Parti ile yaşadığı ayrışmayı anlatan Cornel West, üçüncü partilerin de benzer zaaflar taşıdığını dile getirdi. Parti yönetimiyle yaşanan yaklaşım farkları ve kaynak dağılımındaki uyuşmazlıklar nedeniyle bağımsız hareket etme kararı aldığını açıkladı.
West, “Yeşil Parti çatısı altına girdiğimde siyah özgürlük mücadelesinden, Martin Luther King’den ve Kara Panterler hareketinden bahsettiğimde rahatsız oldular; bana ‘Bizim partimiz bunlarla ilgili değil’ dediler. Oysa ben hem inancımı hem sosyalist ilkelerimi bu mücadelelerden alıyorum; sonunda kendi yoluma gitmek zorunda kaldım” dedi.
Yirmi altı eyalette seçmenlerin adını pusulaya doğrudan yazabildiği, on altı eyalette ise resmi olarak pusulaya girmeyi başardıkları tarihi bir kampanya yürüttüklerini belirten West, Demokrat Parti’nin baskılarına maruz kaldıklarını söyledi.
West, “Demokrat Parti sırf bizim adımızı oy pusulalarından kazımak için yirmi milyon dolar harcadı, sonra da utanmadan serbest seçimlere bağlı olduklarını iddia ettiler. Kuzey Karolina ve Pensilvanya yüksek mahkemelerine kadar taşınan davalarla boğuştuk; egemen partiler bağımsız sesleri boğmak için ellerindeki her aracı kullanıyor” sözlerini kaydetti.
Finkelstein ise Bernie Sanders’ın kimliğini geri plana itip bütünüyle sağlık şirketlerine, Wall Street tekellerine ve milyarderlere odaklanan saf bir sınıf siyaseti izlediğini hatırlatarak, West’in kişisel ve ırksal vurguları öne çıkarmasının benzer bir kitle bağı kurmayı zorlaştırıp zorlaştırmadığını sordu. West ise siyahların tarihsel acılarını ve katliamları dışarıda bırakan hiçbir siyasi hareketin içinde yer almayacağını ifade etti.
“Toplu sınır dışı uygulamaları katıksız bir devlet terörüdür”
Eski televizyon sunucusu Tucker Carlson’ın İsrail’in Gazze saldırılarına yönelik eleştirileri ve Donald Trump ile yollarını ayırması üzerinden sağ figürlerle taktiksel işbirlikleri kurulup kurulamayacağı tartışıldı. Richard Wolff, aşırı sağdaki bu çözülmelerin sola alan açabileceğini belirterek ilkeli temasların mümkün olduğunu kaydetti.
Finkelstein ise Carlson’ın göçmen karşıtı pozisyonunu hatırlatarak çok daha temkinli bir hat çizdi. Carlson’ın Gazze konusunda sokakta yürümesine karşı çıkmayacağını ancak milyonlarca insanın kitlesel olarak sınır dışı edilmesini savunan bir anlayışla siyasi ortaklık kurulamayacağını açıkladı.
Finkelstein, “Duygusal bir dil kullanmak istemem ama toplu sınır dışı uygulamaları katıksız bir devlet terörüdür; hiçbir hukuki denetim, mahkeme kararı veya idari kısıtlama tanımadan insanları apar topar toplamak anlamına gelir. İnsanları terörize eden, aileleri ve çocukları birbirinden ayıran bir anlayışı bir kenara koyup diğer başlıklarda anlaşıyoruz diyemezsiniz” vurgusunu yaptı.
Wolff ise göçmen emeğinin Amerikan kapitalizmini ayakta tutan asıl unsur olduğunu belirtti. Ülkedeki nüfus artışının durma noktasına geldiğini aktaran Wolff, sınır dışı politikalarının ekonomik açıdan da sistemi felce uğratacak bir intihar niteliğinde olduğunu ifade etti.
“Her göçmene ve yurttaşa koşulsuz bir iş garantisi sağlanabilir”
Finkelstein, New York’taki inşaat sektöründe Meksikalı göçmenlerin düşük ücretlerle ve güvencesiz biçimde çalıştırılmasının yerel azınlıklar ve çalışanlar arasında yarattığı gerilimleri gündeme getirdi. Finkelstein, bu rekabet ortamında adil bir göçmenlik politikasının nasıl kurgulanması gerektiğini sordu.
Richard Wolff, çözümün piyasa mantığının tamamen dışına çıkılarak üretilebileceğini söyledi. Sorunun ekonomik değil siyasi bir irade eksikliği olduğunu dile getirdi.
Wolff, “Çözüm son derece basittir; ülkedeki tüm göçmenlere ve yerleşik yurttaşlara devlet tarafından koşulsuz iş garantisi sağlanmalıdır. Eğer on iki milyon insanı istihdam ederseniz, kapitalist sistemde her çalışan kendine ödenenden daha fazla değer üretir; dolayısıyla yaratılan bu artı değer programın maliyetini fazlasıyla karşılar ve hiçbir hayırseverliğe ihtiyaç kalmaz” dedi.
Geçmişte işsizliğin yüzde üçe kadar gerilediği dönemleri hatırlatan Wolff, tam istihdamın hayal olmadığını ve çeşitli ülkelerde uygulandığını belirtti. Finkelstein ise sanayi üretiminin Çin’e kaydığı bir dönemde bu modelin uygulanabilirliği konusundaki kuşkularını koruduğunu aktardı.
“Almanya ucuz Rus enerjisini keserek kendi sanayisini yok etti”
Avrupa’da sağ partilerin yükselişinin arkasında yatan ekonomik çöküşü analiz eden Richard Wolff, Almanya örneğine odaklandı. Alman sermayesinin Birleşik Devletler’e olan mutlak sadakati yüzünden kendi sanayi altyapısını tahrip ettiğini dile getirdi.
Wolff, “Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik mucizesi gökten zembille inmedi; Sovyetler Birliği’nden ve ardından Rusya’dan aldıkları kıtanın en ucuz petrol ve doğalgazı sayesinde bu başarıyı yakaladılar. Ancak Ukrayna savaşıyla birlikte Rusya’dan enerji alımını durdurdular ve Amerikan sıvılaştırılmış gazına üç dört katı fiyat ödemeye başladılar” ifadelerini kullandı.
Bu tercihin Alman sanayisini yüksek maliyetli ve rekabetsiz bir konuma ittiğini kaydeden Wolff, Çin’in ucuz ve kaliteli sanayi ürünlerinin pazarı domine ettiği bir dönemde bunun intihar anlamına geldiğini belirtti. Almanya İçin Alternatif partisinin yükselişinin tam da bu noktadan beslendiğini söyledi.
Wolff, “Aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif partisinin ilk vaadi Ukrayna desteğini kesmek, ikincisi ise Rusya ile ilişkileri sıfırlayarak ucuz enerji musluklarını yeniden açmaktır. Eğer bunu yaparlarsa Rusya kamuoyunun gözünde tehdit olmaktan çıkıp kurtarıcıya dönüşecek ve Avrupa’nın jeopolitik dengesi tamamen sarsılacaktır” öngörüsünde bulundu.
“Gazze soykırımı benim açımdan asla aşılamaz bir kırmızı çizgidir”
Siyasette pragmatizm ve ahlaki ilkeler arasındaki dengeye değinen konuşmacılar, ittifakların sınırlarını masaya yatırdı. Finkelstein, siyasette uzlaşmaların kaçınılmaz olduğunu ancak bazı olayların her türlü pragmatik hesabı geçersiz kıldığını ifade etti.
Finkelstein, “Geçtiğimiz başkanlık seçiminde Joe Biden’a oy vermeyi kesinlikle reddettim çünkü Gazze’de yaşananlar benim için aşılamaz bir kırmızı çizgidir. Donald Trump’ın daha kötü olabileceğini bilmeme rağmen devam eden bir soykırıma onay veremezdim; bazı suçlar vardır ki orada pragmatizm biter” dedi.
Cornel West bu duruşu destekleyerek, geçmişte Amerika’daki kölelik ve ırk ayrımcılığı düzenlerine karşı tavizsiz bir tutum takınmayan hiçbir siyasetçinin meşru görülemeyeceğini hatırlattı. Barack Obama’ya yönelik eleştirilerini de tazeleyen West, cezaevi sisteminde ezilen milyonlarca siyah gencin görmezden gelinmesini affedilemez bir pragmatizm olarak niteledi.
West, kölelik karşıtı mücadelenin öncülerinden Frederick Douglass’ın siyahların haklarını savunurken yerli halkların sürülmesine sessiz kaldığını ve hatta Kanada ile Dominik Cumhuriyeti’nin işgalini desteklediğini anımsatarak, tarihsel figürlerin de ahlaki zaaflarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini aktardı.
“Geçmişin sendikal dayanışma bağları artık bu çağda geri getirilemez”
Söyleşinin son bölümünde emek hareketinin yeniden örgütlenmesi olasılığı tartışıldı. Wolff, 1929 Büyük Buhranı sonrasında John Lewis öncülüğünde kurulan Sanayi Kuruluşları Kongresinin vasıflı ve vasıfsız tüm işçileri bir araya getirerek devrim yarattığını ve parça başı çalışan milyonlarca modern emekçinin de yeni bir dayanışma modeli kurabileceğini dile getirdi.
Finkelstein ise bu görüşe mesafeli durduğunu ve fabrikalardaki fiziksel birlikteliğin ürettiği organik kültürün yerinin doldurulamayacağını ifade etti. Finkelstein, geçmişte sendika liderlerinin tüm toplum tarafından tanındığını ve grevlerin şehir hayatını durdurma gücü olduğunu hatırlattı.
Finkelstein, “Eskiden New York’ta Mike Quill grev ilan ettiğinde bütün metro ve otobüs hatlarının duracağını bilirdik, her ev bu gücü hissederdi. İşçiler yirmi otuz yıl aynı fabrikada omuz omuza çalışır, ‘Birimize yapılan haksızlık hepimize yapılmıştır’ şiarını yaşardı; güvencesiz ve dağınık serbest çalışanların arasından böyle bir sınıf bilinci ve dayanışma kültürü çıkamaz” dedi.
West ise tarihin öngörülemez olduğunu belirterek, eski modeller geri gelmese bile insanların yeni direniş ve örgütlenme biçimleri yaratacağını dile getirdi.
“Amerikan imparatorluğu çocuksu bir masumiyet zırhının arkasına sığınıyor”
Program yöneticisi Robinson’ın Amerikan toplumunu saran inkâr perdesinin arkasında kimlerin olduğu sorusunu yanıtlayan Cornel West, yazar Du Bois’nın tespitlerine gönderme yaptı. Amerika’nın hakikatten korkan ve yalanların etkinliğine sığınan bir kültüre sahip olduğunu ifade etti.
West, “Amerika tarih boyunca var olmuş yetmiş imparatorluk arasında imparatorluk olduğunu inkâr eden tek devlettir; Avusturya-Macaristan ya da Rusya imparatorluk olduğunu kabul ederken, Amerika özgürlük imparatorluğu olduğunu iddia eder. Yerli soykırımı, köleleştirilen siyahlar ve oy hakkı olmayan işçiler üzerinde yükselen bu yapı kendisini masum bir adem gibi görür” şeklinde konuştu.
Herman Melville’in ünlü romanındaki Pequod gemisinin beyaz balinanın peşinde kendi yıkımına sürüklenmesini hatırlatan West, Amerikan sisteminin de dizginlenemeyen bir açgözlülükle kendi çöküşünü hazırladığını vurguladı. West, Gazze’deki vahşeti kırk yıldır haykıran Finkelstein gibi isimlerin dışlanmaya çalışılmasının da bu inkâr refleksiyle bağlantılı olduğunu belirtti.
“Üniversite yönetimlerinin boyun eğmesi beni kesinlikle şaşırtmadı”
2024 baharında Amerikan üniversitelerinde Filistin’e destek amacıyla kurulan öğrenci kamplarının polis zoruyla dağıtılması ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması konusu da ele alındı. Finkelstein ve Wolff, üniversite yönetimlerinin sermaye ve iktidar baskısı karşısında anında geri adım atmasına hiç şaşırmadıklarını aktardı.
Richard Wolff, Paul Sweezy ve Paul Baran gibi marksist akademisyenlerin Soğuk Savaş döneminde üniversitelerden nasıl tasfiye edildiğini bizzat yaşadıklarını hatırlattı. Wolff, Amerikan akademisinin kurumsal itibar ve bağış gelirlerini her türlü akademik özgürlüğün üzerinde tuttuğunu vurguladı.
Wolff, “Harvard, Stanford ya da Yale gibi kurumların temel önceliği daima kendi kurumsal şöhretlerini korumak ve Silikon Vadisi sermayesiyle aralarını iyi tutmak olmuştur; sınıflarda ne anlatıldığı yöneticilerin umurunda değildir. Bu nedenle öğrencilerin hak arayışlarını bir çırpıda ezmelerine en ufak bir şaşkınlık duymadım” dedi.
Cornel West de Harvard’daki görevinden ayrılış sürecini ve Filistin haklarını savunduğu için nasıl hedef tahtasına konduğunu aktararak, neo-faşist baskılar karşısında üniversite yönetimlerinin derhal teslim olduğunu kaydetti.
“Chomsky olmasaydı adım hiçbir zaman duyulmamış sıradan bir sayıdan ibaretti”
Yayın, katılımcıların kişisel muhasebeleri ve akademik geçmişlerine dair anlatılarıyla tamamlandı. Norman Finkelstein, dönemin tanınmış siyaset teorisyeni Sheldon Wolin ve tarihçi Arno Mayer ile yaşadığı zorluklara değinirken, düşünce hayatındaki en belirleyici desteği dilbilimci Noam Chomsky’den gördüğünü dile getirdi.
Finkelstein, “Eğer Noam Chomsky yanımda durmasaydı bugün hiç kimse benim adımı duymamış olurdu, sistemin içinde kaybolmuş sıradan bir sayıdan ibaret kalırdım. Bugün onu küçümsemek moda haline gelmiş olsa da benim de aralarında yer aldığım pek çok insanın entelektüel varlığını borçlu olduğu kişi odur” sözleriyle konuşmasını sonlandırdı.
Üç düşünür, Amerikan siyasetinin içine düştüğü derin krizden çıkışın ancak hakikatle yüzleşmek ve halkın temel ihtiyaçlarına dayanan sahici bir mücadele hattı örmekle mümkün olabileceğini belirterek yayını noktaladı.
Dünya Basını
Prof. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor

Ekonomist Prof. Richard Wolff, Batı dünyasının üç asırlık küresel sömürgeci hakimiyetinin sonuna geldiğini ve egemen sınıfların bu gerçeği inkar ederek iç baskıyı artırdığını belirtti. ABD’nin aynı anda üç savaş cephesine sürüklendiğini kaydeden Wolff, nükleer kıyamet göze alınmadıkça Rusya ve Çin destekli İran ittifakının askeri yollarla mağlup edilemeyeceğini vurguladı.
Batı dünyasında derinleşen ekonomik daralma, sokaklara taşan toplumsal öfke ve uluslararası arenadaki hegemonya kaybı, sistemik bir krizin göstergeleri olarak değerlendiriliyor.
Massachusetts Amherst Üniversitesi Ekonomi Emekli Profesörü ve New York New School Üniversitesi Misafir Öğretim Üyesi Prof. Richard Wolff, Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi siyaset bilimci Prof. Glenn Diesen’ın çevrim içi yayın programında konuya ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Wolff, ABD ve Avrupa’nın içinde bulunduğu çalkantıyı yalnızca kısa vadeli siyasi dalgalanmalarla açıklamanın yetersiz kalacağını belirtti. Yaşananların, Batı merkezli üç yüz yıllık sömürgecilik ve kapitalist dünya pazarı hakimiyetinin nihai tükeniş aşaması olduğunu vurgulayan ekonomist, egemen sınıfların gerçekliği inkar ederek hem içeride baskıyı artırdığını hem de dışarıda kaybedilmiş savaşlara sarıldığını dile getirdi.
Programın açılışında Prof. Glenn Diesen, küresel tahakkümü sürdürmenin maliyetinin içerideki refah, güvenlik ve demokratik denetim talepleriyle çatıştığını belirtti.
Diesen, “İmparatorluk gücü zayıfladığında geçmişte yönetilebilen tüm bu ekonomik, siyasi ve toplumsal çelişkiler yüzeye çıkıyor; hem ABD’de hem de Avrupa’da siyasi meşruiyet krizine, artan eşitsizliğe ve huzursuzluğa tanık oluyoruz” sözleriyle tartışmanın çerçevesini çizdi.
Diesen’ın bu tespitlerine katılan Prof. Richard Wolff, tablonun büyüklüğünü üç asırlık tarihsel bir kesitle özetledi. Wolff, 17’nci, 18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda inşa edilen ve bizzat Karl Marx’ın kapitalizmin feodalizm karşısındaki ilerici kazanımı olarak nitelediği birleşik dünya pazarının sonuna gelindiğini söyledi.
Avrupalı güçlerin kurdukları bu küresel ekonominin zengin merkezine kendilerini yerleştirdiklerini hatırlatan Wolff, dünyanın geri kalanının yalnızca hammadde, gıda ve ucuz iş gücü kaynağı olarak görüldüğünü vurguladı. Bugün Avrupa’da yükselen krizin faturasının göçmenlere kesilmesini sert bir dille eleştiren Wolff, bu yaklaşımı iktidarların sorumluluktan kaçma refleksi şeklinde değerlendirdi.
Sömürgeci geçmişin yarattığı tarihsel adaletsizliğe dikkat çeken Wolff, “Avrupa ve ABD’nin uyguladığı sömürgecilik, dünyanın geri kalanını sorunlarını çözmek için zenginliğin götürüldüğü yere taşınmayı düşünmeye sevk etti. Şimdi bu, bizim zenginliğimizden pay almak istemeleri gerekçesiyle onlara karşı çirkin bir davranış olarak görülüyor; tarihçiler gelecekte bu kibirli tutuma ve en sıradan gerekçelerle kendilerini aklamaya çalışan liderlere hayretle bakacak” ifadelerini kullandı.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında küresel hakimiyetin el değiştirdiğini kaydeden Wolff, iki büyük savaşın Avrupalı güçleri tükettiğini ifade etti. Bu süreçte sömürge imparatorluklarının mirasçısı haline gelen ABD’nin tek kutuplu bir dünya imparatorluğu kurduğunu hatırlatan Wolff, Washington’ın yüzyıllar boyunca biriken Avrupa merkezli mirası devraldığını ve bunun rantını yediğini belirtti.
Daha önce krizlerin imparatorluk zenginliğini ilk kaybeden Avrupa’da çok daha sert ve hızlı patlak vereceğini düşündüğünü söyleyen Wolff, bu öngörüsünü gözden geçirmek zorunda kaldığını anlattı. Küresel sömürgecilik karşıtı dalganın nihai hedefinde tek kutuplu simge olan ABD’nin yer aldığını belirten Wolff, buna karşın Avrupa’daki çözülmenin beklenenden çok daha dramatik ilerlediğini aktardı.
“Saldırganlık halktan değil, hükümetin bizzat kendisinden geliyor”
Avrupa sokaklarındaki huzursuzluğun temel nedenlerine değinen Wolff; Fransa, Belçika, İspanya ve İtalya’da yükselen eylemlerin ekonomik kökenlerine işaret etti. İspanya’da meselenin yüksek kiralar ve barınma krizi etrafında şekillendiğini, benzer sıkıntıların tüm kıtaya yayıldığını bildiren ekonomist, eylemcilerin şiddet yanlısı olarak yaftalanmasını reddetti.
Asıl şiddet kaynağının yönetimler olduğunu söyleyen Wolff, “Saldırganlık halktan değil, hükümetin bizzat kendisinden geliyor. Ukrayna’da Rusya ile çatışmaya giriyorlar ve Rusya’ya karşı sergilenen bu saldırgan tutumla meşrulaştırılan yeniden silahlanmayı finanse etmek için iç harcamaları acımasızca kesiyorlar” şeklinde konuştu.
Rusya tehdidinin Batı televizyonları için kurgulanmış bir histeri olduğunu kaydeden Wolff, halkın bu çelişkiyi net biçimde gördüğünü anlattı. Fransa’da greve giden öğretmenlerin sınıflardaki fareleri protesto ettiğini, emekli olan veya ayrılan öğretmenlerin yerine yenilerinin atanmadığını ve öğrenci-öğretmen oranının feci düzeylere gerilediğini hatırlattı.
Eğitimdeki yetersiz fonlama sorununun İngiltere başta olmak üzere bütün kıtada yaşandığını bildiren Wolff, patlamanın ilk olarak Fransa’da yaşanmasının bir gelenek olduğunu söyledi. Fransız halkının devrimci geçmişine değinen Wolff, “Onları bekletirseniz delirtici bir sabırla beklerler, ama bekleyiş bittiğinde doğrudan sokağa çıkarlar” dedi.
Tarihsel dönüşümlerin aniden hızlandığını vurgulayan Wolff, Vladimir Lenin’e atfedilen ünlü söze atıfta bulundu. Yıllarca hiçbir şeyin değişmediği dönemlerin ardından onlarca yılın birkaç haftaya sığdığı anların yaşandığını belirten Wolff, Fransa’daki öfkenin uzun süredir biriktiğini ve geri adım atmayacağını söyledi.
Fransız polisinin sokaktaki sert tutumunu ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza dairesinin yabancılara yönelik operasyonlarına benzeten Wolff, erken aşamada aşırı güç kullanarak toplumu sindirme taktiğinin her zaman işe yaramayacağını bildirdi. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un halkın taleplerine karşı yalnızca boş söylemler ürettiğini aktardı.
Macron yönetiminin eğitim harcamaları ve bütçe konusundaki somut önerilere sokağa çıkma yasaklarıyla yanıt verdiğini belirten Wolff, “Gözaltına alınanların büyük kısmı reşit bile değil, fiilen çocuk yaştalar. Çocukları dövüyor, göçmenleri suçluyor ve taleplere yanıt vermeyi reddediyorlar; bu, iflas etmiş bir hükümetin tanımıdır” değerlendirmesinde bulundu.
ABD ile Fransa arasındaki sınıf mücadelesi reflekslerini de kıyaslayan Wolff, Birleşik Otomotiv İşçileri sendikası lideri Shawn Fain’in genel grev çağrısı yaptığını ancak bu grev için 1 Mayıs 2028 tarihini hedeflediğini belirtti. Fransa’da ise genel grev kararının birkaç hafta içinde uygulamaya konulduğuna işaret eden ekonomist, iki ülke arasındaki örgütlenme ve siyasi eylem bilinci farkının altını çizdi.
“Politikacıların sergilediği tutum, tamamen bir inkar ve geriye bakma siyasetidir”
Prof. Glenn Diesen’ın Batılı liderlerin bu istisnacılık çağının sona erdiğini anlayıp anlamadıkları yönündeki sorusunu yanıtlayan Wolff, egemen sınıfların tam bir bilişsel inkar içinde yüzdüğünü belirtti. Günümüz siyasetinin geçmişe sığınan tuhaf bir nostaljiye teslim olduğunu kaydetti.
Batı’da Rusya’ya karşı akıl dışı bir histeri yaşandığını ifade eden Wolff, “Politikacıların sergilediği tutum, tamamen bir inkar ve geriye bakma siyasetidir. Rusya’da 1989’dan beri yaşanan her şeye rağmen, Vladimir Putin sanki reenkarne olmuş Jozef Stalin’miş ve Rusya Sovyetler Birliği’nden bile daha saldırganca Avrupa’yı tehdit ediyormuş gibi tuhaf bir mantık yürütüyorlar” dedi.
Bu nostaljik yanılsamanın yalnızca Avrupa ile sınırlı olmadığını, ABD’de Donald Trump’ın ülkenin mutlak küresel hakimiyete sahip olduğu 1980’lerin karikatüründe yaşadığını aktardı. Demokrat Parti’nin de farksız bir çizgide yer aldığını belirten Wolff, tanınmış bir Demokrat siyasetçinin ara seçimleri kazanmaları halinde Trump’ın “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” sloganını sahiplenmeleri gerektiğini savunduğunu anlattı.
Demokrat Parti yönetiminin Rusya konusunda en az Avrupalı liderler kadar şahinleştiğini belirten Wolff, Joe Biden’ın Putin karşıtlığı üzerinden itibar devşirmeye çalıştığını söyledi. Hillary Clinton’ın yakın zamanda Trump’ı İran’a askeri müdahalede bulunup işi bitirmemekle eleştirdiğini hatırlatan Wolff, partinin asıl önceliğinin Cumhuriyetçilerle mücadele etmek değil, parti içindeki sol kanadı bastırmak olduğunu dile getirdi.
Soğuk Savaş dönemine ilişkin yerleşik kabulleri de sorgulayan Wolff, o dönemin yalnızca Washington ile Moskova arasındaki bir dış rekabet olmadığını ifade etti. Soğuk Savaş’ın asıl olarak ABD içinde iş dünyası ve Cumhuriyetçi Parti tarafından Franklin D. Roosevelt’in Yeni Düzen programını ortadan kaldırmak için yürütülen bir iç savaş olduğunu anlattı.
Büyük Buhran döneminde iki sosyalist ve bir komünist partinin desteklediği güçlü sendikal hareket sayesinde iş dünyasının ağır şekilde vergilendirildiğini belirten Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında sermayenin intikam aldığını kaydetti. Sovyetler Birliği’ni nihai kötülük ilan eden iş çevrelerinin, ülkedeki tüm sosyal reform savunucularını ajan, vatan haini ve Sovyet yanlısı olarak yaftaladığını bildirdi.
Julius ve Ethel Rosenberg’in idam edilmesinin bu iç tasfiyeyi dini bir haçlı seferine dönüştürmek için kullanıldığını hatırlatan Wolff, Amerikan toplumunun zihninde sol kavramların kasıtlı biçimde çarpıtıldığını söyledi. Üniversitede ders verirken öğrencilerinin komünist, sosyalist, Marksist, anarşist ve terörist kelimelerini eşanlamlı gördüklerine tanık olduğunu ifade etti.
Eğitim müfredatına yedirilen yoğun antikomünist propagandaya rağmen genç kuşaklarda muazzam bir zihniyet kırılması yaşandığını belirten Wolff, kamuoyu araştırmalarına dikkat çekti. Gallup tarafından yapılan anketlerde 34 yaş ve altı nüfusun çoğunluğunun kapitalizm yerine sosyalizmi tercih ettiğini beyan etmesinin olağanüstü bir gelişme olduğunu aktardı.
Gençlerin sosyalizmin kuramsal ayrıntılarını bilmediğini kabul eden Wolff, “Mevcut durumdan duyulan derin hoşnutsuzluk, kapitalizmin berbat olduğu söylemiyle ifade ediliyor. Beş on yıl öncesine kadar solcular dışında kimsenin ağzına almadığı kapitalizm sözcüğü, artık her çevre tarafından açıktan ve olumsuz bir tonda rahatça telaffuz ediliyor” dedi.
“Makiniste duvara doğru gittiğini haykırıyorsunuz ama gürültüden kimse sizi duymuyor”
Küresel krizlerin dış siyasete yansımalarını değerlendiren Wolff, ABD ve İsrail’in tutumunu uçuruma sürüklenen bir trene benzetti. Batı’nın çöküş sürecindeki sömürgeci reflekslerinin dünyayı büyük bir yıkıma doğru ittiğini vurguladı.
İçerideki tıkanıklık büyüdükçe liderlerin gözlerini dışarıdaki düşmanlara çevirdiğini belirten Wolff, “Bir çayırda oturmuşsunuz ve karşınızdaki raylarda taş bir duvara doğru hızla ilerleyen bir lokomotif görüyorsunuz. Makiniste duvara doğru gittiğini haykırıyorsunuz ama lokomotifin gürültüsünden kimse sesinizi duymuyor; insanların taş duvara çarpışını çaresizce izlemek gibi bir durum bu” ifadelerini kullandı.
İsrail ve ABD’nin sömürgeciliğin yaşayan son iki fiili aktörü ve simgesi olduğunu kaydeden Wolff, İsrail’in Gazze, Batı Şeria ve Güney Lübnan’ı içine alan bir “Büyük İsrail” projesi peşinde koşmasını akıl dışı bulduğunu belirtti. Yedi milyonluk bir nüfusun kendisini tüm Arap ve İslam coğrafyasının askeri öncüsü sanmasının imkansız bir senaryo olduğunu ekledi.
Washington’ın ise aynı anda üç farklı savaşın içine çekildiğini vurgulayan Wolff; Ukrayna, İran ve İsrail’e verilen sınırsız desteğin Amerikan kaynaklarını tükettiğini aktardı. İngiltere’nin Suudi Arabistan’ı Husilere karşı desteklemek için savaş uçaklarını devreye soktuğu yönündeki haberleri hatırlatarak, eski ve yeni imparatorlukların artık oynayamayacakları rollere soyunduklarını kaydetti.
İran’ın tarihsel olarak sömürgecilik karşıtı direnişin en somut örneği olduğunu savunan Wolff, İngiliz emperyalizminin bölgede bıraktığı mezhepsel ve dinsel bölünmelerin bugün BRICS gibi yapılar içinde aşıldığını anlattı. Farklı inanç ve kültürlerden gelen halkların bir araya geldiği bu yeni birliğin Batılı liderlerin kabusu olduğunu belirtti.
Avrupa’nın Rusya’ya dönük öfkesinin arkasında da bu dönüşümün yattığını söyleyen Wolff, Vladimir Putin’in artık kendisini Avrupalı saymadığını ve yönünü Doğu’ya çevirdiğini ilan etmesiyle Batı tarafından bir dönek olarak görüldüğünü dile getirdi. Çin’in yıllar önce Yunanistan’ın Pire Limanı’nı devralmasını örnek göstererek, Batı’nın yasaklama ve kısıtlama çabalarına karşın Çin’in dünya çoğunluğunun desteğini arkasına alıp yoluna devam ettiğini ifade etti.
Batı’nın karşı karşıya olduğu cephenin büyüklüğünü kavrayamadığını belirten Wolff, “Yalnızca İran’la değil, arkasındaki Rusya ve Çin ittifakıyla savaşıyorsunuz. İran’ı askeri yoldan mağlup etmeniz imkansız, çünkü bunu başarmak için Rusya ve Çin’i yenmeniz gerekir; bu da ya nükleer kıyametle sonuçlanır ya da asla gerçekleşmez” değerlendirmesini yaptı.
Avrupalı liderlerin tarihsel kibir içinde yaşadıklarını belirten Wolff, Karl Marx’ın Hegelci diyalektiğine işaret etti. Her tezin kendi antitezini doğurduğunu ve yeni bir sentezin ortaya çıktığını hatırlatan ekonomist, Batı hegemonyasının ürettiği antitezin son üç yüz yıl boyunca olgunlaştığını ve artık olayları bizzat yönettiğini vurguladı.
Çin’in hiçbir savaşa doğrudan dahil olmadan, Afrika’daki Cibuti üssü dışında askeri yayılmacılığa girişmeden küresel krizin tüm getirilerini topladığını söyleyen Wolff, bölgedeki çatışmalarda her iki tarafın da Çin üretimi insansız hava araçlarını kullandığını hatırlattı. Pekin yönetiminin hiçbir maliyet ödemeden teknolojisini savaş ortamında test etme fırsatı bulduğunu ekledi.
Eski Batı dünyasının gerçeklikle olan bağını tamamen kopardığını belirten Wolff, geçmiş askeri başarısızlıklara rağmen aynı hedeflere yönelmenin anlamsızlığını vurguladı. Yeterli mühimmatı dahi kalmayan yönetimlerin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu memnun etmek uğruna savaşı tırmandırdığını belirten ekonomist, tükenmiş atlara bahis oynamanın hiçbir mantığı olmadığını dile getirdi.
Wolff, Batı yönetici sınıfı içinden bu gidişata açıkça dur diyecek aklı başında liderlerin çıkmamasını büyük bir trajedi olarak niteleyerek konuşmasını tamamladı.
Dünya Basını
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Alman siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Dr. Alexander S. Neu, Avrupa’da tırmanan savaş atmosferine rağmen halkın barış ve müzakere arayışının dış politika karar süreçlerine yansımadığını vurguluyor. Temsili demokrasinin pratikte yürütmeyi meclisin önüne geçirdiğini, NATO gibi uluslararası yapıların ise seçilmiş hükümetleri dahi bağlayarak halk iradesini devre dışı bıraktığını kaydeden Neu, savaş ve barış gibi varoluşsal kararların sadece siyasi ve askeri seçkinlere bırakılamayacağını belirterek, anayasal zemini olan doğrudan halk oylamalarının devreye sokulmasıyla demokrasinin demokratikleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor.
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?
Alexander Neu
NachDenkSeiten
20 Ekim 2026
Dünya çalkantı içinde; Avrupa’da Ukrayna savaşının kontrolden çıkma ihtimali beliriyor. İnsanlar, Rusya ile sınırları belirsizleşen bir savaşın getireceği tehlikelerin az çok farkında; bunu derinden hissediyor. Doğal hayatta kalma güdüsüyle hareket eden Avrupalıların çoğunluğu, sonunun Avrupa için iyi bitmeyeceğini sezerek bu çatışmacı çizgiyi reddetme eğilimi taşıyor. Buna karşılık, birçok Avrupa hükümetinden ve Almanya’dan ciddi müzakere sinyalleri gelmek yerine sadece dayanma çağrıları yükseliyor. Hepimizin ezberlediği o anlatı, yani Rus emperyalizminin sınırlandırılması gerektiği nakaratı durmaksızın yineleniyor. İlk kez Saksonya-Anhalt eyaletinden farklı bir ses yükseldi; oradaki meclis çoğunluğu, AfD ve BSW oylarıyla barışa dönük bir önerge sundu. Asıl soru şu: Dış ve güvenlik politikası ne kadar demokrasiye müsamaha gösterir? Yurttaş gerçekten çaresiz mi; nihayetinde kaderini salt bir oy sayısından ibaret görerek kabullenmek zorunda mı? Peki, demokrasinin demokratikleştirilmesi adımını artık nihayet atamaz mıyız?
NATO Genel Sekreteri konuyu şöyle dile getirdi:
“Ne olacağını ve nasıl bir sonucun çıkacağını hep birlikte göreceğiz. Şu an eylül ayındayız, Fransa’daki seçimler gelecek yıl mayısta yapılacak. Sonuç her ne olursa olsun NATO buradadır, birlikteliğini koruyacak ve güçlü kalacaktır. Hangi seçimde kim seçilirse seçilsin, temel unsurlar söz konusu olduğunda aynı rotayı sürdüreceğine yürekten inanıyorum: Savunmaya yatırım yapmak, Ukrayna’nın bu savaşı kaybetmemesini güvenceye almak ve Putin müzakere masasına oturmaya her ne zaman hazır olursa savaşı bir sonuca ulaştırmak adına Ukrayna’yı mümkün olan en güçlü konuma getirmek. Başka ülkelerde hükümet değişiklikleri gördüğümüz geçmiş dönemlerde de bu tartışmaları yaşadık. Nihayetinde son beş ila on yılda NATO’nun daha da güçlendiğini, birliğini muhafaza ettiğini ve diyaloğu sürdürdüğünü gördük. Bir kez daha vurgulayayım: Tartışma sorun teşkil etmez, muhalefet sorun değildir. (…) Muhalefet demokrasinin bir parçasıdır. (…)”
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu ifadelerle, egemen olan halkın ne düşündüğünün, ne arzuladığının, neden korktuğunun veya kime oy verdiğinin egemen sınıfları pek de ilgilendirmediğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. İktidar mekanizmaları değişime öylesine dirençli kurgulandı ki; demokrasi ve muhalefet alanı görünürde var olsa da, bu yapılar mevcut iktidar düzenine boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Bütün mesele şu şiar üzerinden işliyor: Seçimler ve hükümetler gelip geçer, NATO bizim istediğimiz gibi kalır.
Almanya Federal Cumhuriyeti’nde demokratik irade oluşumunun fiili hali
Federal Almanya’da uygulanan demokratik irade süreci, yurttaşın yalnızca dört yılda bir, yani yasama döneminin nihayetinde egemenliğini hatırlamasına izin verilmesi anlamına geliyor. Yurttaşın egemenlik konumu, gerçekte o tek seçim gününe hapsoluyor; oy pusulasında bir partiye (ikinci oy) ve bir doğrudan adaya (birinci oy) oy verme hakkından öteye gitmiyor. Yurttaş, sandıkta gelecek dönemin politikalarına açık çek kestikten sonra yeniden dört yıllık bir “egemen kış uykusu”na çekiliyor. Parti teşkilatlarının dışındaki siyasal katılım ise fiilen istenmiyor, uygulanamaz gösteriliyor.
Dahası var: Federal Meclis (Bundestag) milletvekilleri seçim vaatlerine uymak zorunda değil; zira Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “hiçbir emir ve talimatla bağlı olmayıp yalnızca vicdanlarına karşı sorumludurlar.” Vicdan özgürlüğü, gerçekte en öznel özgürlük alanlarından biridir. Bir milletvekili vicdanına neyi sığdırabilir? Bir sonraki maaş artışını onaylamayı mı, yoksa Federal Ordu’nun yurt dışındaki silahlı harekâtına el kaldırmayı mı? Vicdan özgürlüğü ayrıcalığıyla birlikte, asıl egemen olan yurttaş ile bağımsız vekil arasındaki bağ fiilen kopuyor. Böylece vekil, yurttaşların çıkarlarına açıkça taban tabana zıt kararlar alma kudretine kavuşuyor ve bunu sıkça sergiliyor; elbette her defasında “memleketin ali menfaatleri” kılıfıyla. Zira yurttaşın aksine, neyin iyi ve doğru olduğunu yalnızca vekilin bildiği varsayılıyor (“varsayımsal halk iradesi”).
Böylelikle Federal Almanya’nın alışılagelmiş dolaylı demokratik irade süreci işlemeye başlıyor: Yüzde beşlik seçim barajını aşan partiler, kısa süre sonra kurucu oturum için Federal Meclis’te yerini alıyor. Mecliste temsil edilen fraksiyonlar arasında hükümet kurma pazarlıkları yürütülüyor. Genellikle iki veya üç parti bir koalisyon kuruyor, geri kalanlar ise muhalefet rolüne itiliyor. Hükümeti destekleyen meclis grupları fiilen yürütmenin emrine giriyor: “Kendi” federal hükümetleriyle önceden mutabakata vardıkları önergeleri veya yasa tasarılarını meclise taşıyorlar.
Zaman zaman da hükümet bizzat önergeler (örneğin Federal Ordu’nun yurt dışı görevleri) veya yasa tasarıları (örneğin federal bütçe tasarısı) hazırlıyor; iktidar fraksiyonları ise birkaç biçimsel düzeltmeyle bu metinleri genel kurulda oylamaya sunuyor. Yapılan bu biçimsel rötuşlar, iktidar milletvekillerinin salt hükümet politikalarına körü körüne el kaldıran bir çoğunluk aygıtı gibi görünmesini engelleme amacına hizmet ediyor. Federal Meclis’teki 16 yıllık deneyimime (sekiz yılı milletvekili, sekiz yılı Sol Parti meclis grubu danışmanı) dayanarak şunu söyleyebilirim: Bu algı bütünüyle gerçeği yansıtıyor; iktidar grupları, esasında hükümetin alabildiğine serbest hareket edebilmesi için parlamenter zemini düzlüyor.
Buradan çıkan sonuç şudur: Federal Almanya’nın siyaset pratiğinde kuvvetler ayrılığı, ders kitaplarında anlatıldığı gibi işlemiyor. Yasama (parlamento), yargı (mahkemeler) ve yürütme (hükümet) üçgen bir dengede karşılıklı durup birbirini denetlemiyor. Aksine yasama organı, yani meclis, en iyi ihtimalle hükümet yandaşı ve muhalif olmak üzere iki kampa bölünüyor. Muhalefet kanadı hükümeti denetliyor ya da denetlemeye çalışıyor yahut denetliyormuş gibi yapıyor. İktidar kanadı ise yukarıda değindiğim üzere, esasen hükümetin serbestçe eylemde bulunmasının önünü açıyor. İktidar fraksiyonlarının somut bir meselede “kendi” hükümetlerine bayrak açtığına son derece nadir rastlanır. Bir görüş ayrılığı doğarsa, mesele parlamentoda değil kapalı kapılar ardında hallediliyor. Hükümetin “kendi” meclis grubundan tokat yemesi neredeyse imkânsızdır. Meclis grup başkanı ve yönetimi, hükümet temsilcileriyle kusursuz bir uyum sağlayacak kişilerden seçilir. Başbakanına veya hükümetine diş gösterecek hiç kimse grup yönetiminde yer alamaz ya da grup başkanı seçilemez. Dolayısıyla yüce meclis (Deutscher Bundestag), gerçekte büründüğü bu farklı rol ve işlev dağılımı nedeniyle öyle sanıldığı kadar yüce bir makamda durmuyor. Siyasi iktidar fiilen mecliste değil, başbakanlıkta toplanıyor.
Federal Alman siyasetindeki bu özgül yapı, devlet teorisindeki kuvvetler ayrılığı yaklaşımından ciddi ölçüde sapıyor. Ancak öylesine kanıksandı, öylesine kökleşti ve o denli olağan görüldü ki, bu düzeneği neredeyse kimse sorgulamıyor. Sorgulasınlar ki zaten; ne de olsa bugüne kadar işler bir şekilde yürüdü…
İrade oluşumu sürecinin anayasal seçenekleri
Anayasa, oy kullanan yurttaşın, yani egemenin siyasal katılımı konusunda çok daha halkçı bir çerçeve çizer. Nitekim 20. maddenin 2. fıkrası, ilk olarak yurttaşı egemenlik makamına yerleştirir; bu ilke demokrasinin kurucu özüdür, zira halk egemenliği olmaksızın demokrasiden söz edilemez:
“Bütün devlet yetkisi halktan doğar.”
Hemen ardından gelen cümlede şu hüküm yer alır:
“Bu yetki halk tarafından seçimler ve halk oylamaları yoluyla, ayrıca yasama, yürütme ve yargının yetkili organları aracılığıyla kullanılır.”
Burada geçen iki kavram belirleyicidir: “Seçimler” ve “halk oylamaları”. Seçimlerden kasıt şüphesiz parlamento seçimleridir. “Halk oylamaları” ise egemenin doğrudan siyasi iradesini, yani doğrudan halk kararını (referandumu) imler. Bu yaklaşım, Anayasa’nın bir diğer maddesi olan 21. madde ile perçinlenir:
“Partiler, halkın siyasal iradesinin oluşumuna katkıda bulunur.”
“Katkıda bulunma” ifadesi, partilere bu irade üzerinde bir tekel tanımaz. Dolayısıyla doğrudan halk oylamalarının yolu burada da örtük biçimde açılır. Bunun yanında doğrudan karar ilkesi, 29. maddede (“Federal Toprakların Yeniden Düzenlenmesi”) açıkça, 146. maddede (“Anayasanın Yürürlük Süresi”) ise örtük biçimde zemin bulur.
Görüldüğü üzere Anayasa, en azından bu iki özel durumda (Madde 29 ve 146) ve 20. (“halk oylamaları”) ile 21. maddelerin (“katkıda bulunma”) getirdiği esnek tanımlarla doğrudan halk kararlarına kapı aralar. Anayasal pratiğin bir parti demokrasisine ya da parti devletine sıkışmış olması, anayasa teorisinin farklı seçenekler barındırmadığı anlamına gelmez.
Alman dış ve güvenlik politikasında demokratik irade süreci
NATO Genel Sekreteri Rutte’nin başta aktarılan sözleri, her dürüst demokratın yüzüne inen bir tokat gibi yankılanmalıdır: Kime oy verirseniz verin, NATO varlığını sürdürür. Demokratik irade, halkın istenci NATO’ya boyun eğmek zorundadır.
Rutte’nin mesajına bakılırsa; yurttaşın siyasi iradesi dış ve güvenlik politikasının haricinde bile sırf sandığa atılan oya indirgenmişken, iş dış ve güvenlik politikasına geldiğinde demokratik irade süreci tamamen askıya alınıyor.
Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2001 yılında, “NATO Stratejik Konseptinin Geliştirilmesinde Federal Meclisin Katılım Hakları” uyuşmazlığına dair verdiği bir karar da dış politikada federal hükümete, meclisin onayını alma zorunluluğu getirmeksizin geniş bir hareket alanı tanıyor:
“Almanya’nın karşılıklı kolektif güvenlik sistemine dahil olması, Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası ile 59. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesi uyarınca yasa koyucunun onayını gerektirir.
Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası anlamında karşılıklı kolektif güvenlik sisteminin geliştirilmesi, bir antlaşma değişikliği niteliği taşımıyorsa, Federal Meclisin ayrıca onayını gerektirmez.
(…)
NATO’nun 1999 tarihli yeni Stratejik Konsepti, ne şekli bakımdan ne de zımnen tesis edilmiş bir antlaşmadır.”
Özetle: NATO’ya katılmak Federal Meclis’in onayını gerektirir; çünkü uluslararası bir antlaşmayı onaylama yetkisi yalnızca meclise aittir. Fakat ittifakın “geliştirilmesi” meclisin karar alanı dışına çıkarılıp bütünüyle federal hükümetin uhdesine (yürütmenin önceliği alanına) bırakılıyor.
Bu düzenlemeyle federal hükümete dış ve güvenlik politikasında belirli bir hareket serbestisi tanınması amaçlanıyor. Bu yaklaşım belki anlaşılabilir; ancak kesinlikle bu boyutta uygulanmak zorunda değildir. Nitekim NATO’nun o dönem benimsediği “Yeni Stratejik Konsept”, ittifakı belirli bir coğrafyayı savunan bir paktan, küresel müdahale yetkisi vehmeden askeri bir birliğe dönüştürerek niteliksel bir kırılmaya yol açmıştı; üstelik Federal Meclis onay veya ret yönünde irade gösteremeden. Bu dönüşüm köklü ve niteliksel bir değişim sayılmayacaksa, neyin öyle sayılacağı haklı bir sorudur.
Fakat Rutte’nin söyledikleri çok daha derinlere uzanıyor: Meclislerin ötesinde, NATO üyesi ülkelerin seçilmiş hükümetlerinin dahi ittifak üzerinde gerçek bir etkisi bulunmadığını, alınan kararları geri çeviremeyeceğini ortaya koyuyor. Tam bu noktada, bir Federal Ordu generaliyle yaptığım görüşmeyi anımsatmak isterim. Söz konusu generali vaktiyle Sol Parti’nin güvenlik çalışma grubuna davet etmiştim. Orada bize, askeri ve savunma sanayisine dair kararların, göreve gelecek yeni bir hükümet tarafından sorgulanamaması adına mümkün mertebe uzun vadeli ve bağlayıcı biçimde alındığını dobra dobra anlattı. Generalin “uzun vadeli öngörülebilirlik” dediği şey, esasen demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin alabileceği kararlara karşı bir korunma tedbiri olarak da okunabilir. Başka bir deyişle: Egemen yurttaş günün birinde silahsızlanmayı ya da barış odaklı adımları önceleyen bir hükümeti iktidara getirse bile, silah tekelleriyle önceden imzalanmış sayısız sözleşme veya NATO bünyesinde alınmış bağlayıcı kararlar bu iradenin önüne set çekecektir.
Savaş ve barışa ya da askeri yapıların niteliğine dair hayati kararların, olası bir felakette bedeli bizzat ödeyecek olan yurttaştan, asıl egemenden bu denli kopuk alınabilmesi tam da burada sorgulanmalıdır. Temsili demokratik sistemin temel varsayımı olan yönetenlerle yönetilenler arasındaki o sözde özdeşlik, gerçekte çoktan yok olmuştur.
Dış ve güvenlik politikası: Demokrasinin demokratikleştirilmesi
Küresel ve iç siyasetteki sarsıntılar mevcut statükoyu kırıyor; bu kırılmalar, dış ve güvenlik politikası sahası da dahil olmak üzere demokrasiyi demokratikleştirmek için bir fırsata dönüştürülmelidir. Anayasa artık tüm boyutlarıyla hayata geçirilmelidir. Bunun yolu, temsili sistemin yerine değil, onu dengeleyecek bir supap olarak doğrudan demokrasinin işletilmesinden geçer. Silahlanma yarışı, bütçe kaynaklarının sosyal devletten alınıp silahlanmaya ve Ukrayna’ya aktarılması ve Ukrayna krizinde müzakere masasına oturma konusundaki isteksizlik artık sadece NATO’nun ve hükümetlerin tekeline terk edilemez. Söz konusu olan, insanların en temel hakkı olan hayatta kalma meselesidir. Böylesi bir varoluşsal çıkar, yalnızca karar verici bir seçkinler zümresinin inisiyatifine bırakılamaz. Gerçek, yani doğrudan demokrasi tam da burada başlar; kağıt üstündeki egemen, ancak bu yolla gerçek bir egemene dönüşür.
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBerlin’de Sol Parti, SPD-Yeşiller koalisyonu için “İsrail’in var olma hakkı”nın altını çizdi










