Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Suudilerin liderliğinde bir Orta Doğu mu?

Yayınlanma

Çevirmenin notu: 2011’de ABD ile beraber Suriye’ye savaş açan Körfez ülkeleri başta olmak üzere Arap ülkeleri teker teker Şam’la arasını düzeltiyor. Ve nihayet geçen günlerde Suriye’nin Arap Birliği’ne resmen dönüşü sağlandı. Fakat bundan çok daha majör gelişmeler de mevcut. Yıllar sonra Suudiler ve İran, Çin’in arabuluculuğuyla aralarındaki minyatür Soğuk Savaş’a son verdiler. Bunun tarihi bir hadise olduğuna şüphe yok. Nitekim bu gelişmenin başta Suriye ve Yemen olmak üzere vekalet savaşlarının yaşandığı coğrafyalarda uzun vadeli etkileri olacak. Söz konusu gelişmelerin, belki de Biden’ın deyimiyle “ABD’nin en büyük yatırımı” olan İsrail’in saldırganlığının sona ereceğini sağlayacağını düşünmek hüsnükuruntu mudur bilemiyorum ama koşullar olgunlaşmaya başlıyor gibi görünüyor. Aşağıda tercümesi yer alan değerlendirmede, Mısırlı emekli diplomat ve eski Kıdemli Birleşmiş Milletler yetkilisi Ramzy Ezzeldin Ramzy, Suudi Arabistan’ın bölgedeki üstünlüğünü tesis etme çabasında ABD ve İsrail’e olan yaklaşımının nasıl gelişebileceğini ele alıyor.

Washington’un Suudilere karşı hamlesi

Ramzy Ezzeldin Ramzy

The Cairo Review of Global Affairs

Suudi Arabistan kayda değer bir uluslararası aktör olma konumunda ama bu türden bir görev ifa edebilmesi için Orta Doğu’daki liderliğini pekiştirmesi gerekiyor.

Geçtiğimiz hafta sonu Cidde’de sona eren Arap Birliği Zirvesi, krallığın Arap dünyasındaki liderliğini teyit etmiş olabilir. Ancak şimdi Riyad’ın bunu bölgesel liderlik rolüne dönüştürmesi gerekiyor.

Bölgesel anlamda bu türden girişim, bölgeyi huzursuz eden çeşitli krizlerin siyasi çözümüne öncülük etmenin yanı sıra hem ABD hem de İsrail ile ilişkilerin akıllıca yönetilmesini gerektiriyor.

Bu nedenle krallığın dış politikasının son zamanlarda, özellikle de ABD’nin Orta Doğu’daki varlığını azaltmak istediği yönündeki spekülasyonların artmasıyla beraber büyük ilgi görmesi şaşırtıcı değil.

Amerika Birleşik Devletleri Orta Doğu’dan tümüyle çekilemez, fakat yüksek ihtimalle askeri taahhütlerini azaltmaya çalışacaktır. Bu da askeri pozisyonunu hava kuvvetleri ve donanması aracılığıyla “ufuk ötesi” bir hale dönüştürerek mümkün olabilir ki bu da nihayetinde bölgesel müttefiklerinin işbirliğini gerekli kılacaktır.

Washington, başlangıç noktası olarak bölgesel bir hava savunma işbirliği düzenlemesi olan bölgesel çapta bir güvenlik sisteminin kurulmasını teşvik ederek tam da bunu yapmaya çalışıyor. İsrail’in 2022’nin mart ayında ABD’nin güçlü desteğiyle İran’a karşı siyasi-askeri bir platform olarak (İsrail, ABD, Bahreyn, Mısır, Fas ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden oluşan) Negev Forumu’nu kurma teşebbüsünün ardındaki mantık bu.

Forum birkaç toplantı gerçekleştirmiş olmasına rağmen kayda değer bir ilerleme elde edilemedi. Dahası Fas, yeni İsrail hükümetinin Filistinlilere yönelik ağırlaşan baskıcı politikalarına tepki olarak Forum’un bir sonraki toplantısını süresiz olarak erteledi. Daha da önemlisi, Suudi Arabistan üye değil ve katılımı olmadan forum belirsiz bir akıbetle karşı karşıya.

Suudi Arabistan’ın geçtiğimiz ocak ayında İsrail ile ilişkilerini normalleştirme konusunda Washington’a ilettiği belirtilen koşulları bu bağlamda değerlendirmeliyiz.

Wall Street Journal ve New York Times‘ta yer alan haberlere göre koşullar şu şekilde özetleniyor: ABD’nin Suudi Arabistan’ın barışçıl nükleer programına desteği, ABD’nin güvenlik garantileri ve Riyad’ın Amerikan silahlarına imtiyazlı bir şekilde ulaşması.

Oldukça dikkat çekici bir şekilde her iki gazete de Filistin sorunundan hiç söz edilmediğinin altını çizdi. Suudi Arabistan konuyla ilgili yorum yapmamış olsa da bu koşullar muhtemelen, Suudi Dışişleri Bakanı’nın geçtiğimiz ocak ayında Davos’taki zirvede “Gerçek normalleşme (İsrail ile) ve gerçek istikrar ancak… Filistinlilere bir devlet verilmesiyle sağlanacaktır,” şeklindeki açıklamasıyla teyit ettiği üzere, Filistinlilerin haklarının muhafaza edilmesinin temel unsurlar arasında yer aldığı daha geniş bir paketin parçası.

Ayrıca, Arap Birliği Zirvesi tarafından kabul edilen Cidde Bildirisi, Filistin meselesinin tüm Araplar nezdinde merkezi bir öneme sahip olduğunu teyit etti ve Arap Barış Girişiminin uygulanması zaruretinin altını çizdi.

Bu koşulları ortaya koymayı tercih eden Riyad, Washington’a Suudi Arabistan’ın İsrail’le normalleşmesinin bir bedeli olacağını, yani krallığın bölgede İsrail’le eşit düzeyde özel bir statüye sahip olacağını belirtiyor.

Suudi Arabistan son zamanlarda liderlik kabiliyetlerini pek çok platformda ve geniş bir yelpazede ortaya koydu. İster enerji piyasasında ister G20’de olsun; Çin, Rusya ve ABD ile ilişkilerini de ustalıkla yönetti. Son olarak Sudan’daki kriz, Riyad’a insan hakları konusundaki siciliyle ilgili olarak maruz kaldığı eleştirileri telafi etme fırsatı tanıdı. Riyad’ın insani yardım sağlayarak, özellikle de Sudan’dan çok sayıda yurttaşını tahliye ederek uluslararası sahnedeki imajını iyileştirdiğine şüphe yok.

Suudilerin liderliğinde bir Orta Doğu mu?

Ancak bu tür bir politikanın sürdürülebilmesi için Suudi Arabistan’ın Orta Doğu’da liderlik sergilemesi gerekiyor. Bu da başta Yemen, Suriye, Libya ve Sudan’daki krizlerin çözümü ve Lübnan’daki siyasi açmazın sona erdirilmesi olmak üzere bir dizi meselede inisiyatif almayı gerektiriyor. Bunun yanı sıra ülkenin, Filistin cephesinde de aktif olması gerekiyor. Suudi Arabistan, ayrıca Arap ülkelerinin bölgesel bir güvenlik sistemine dair vizyon geliştirmelerine yardımcı olmalı.

Halihazırda Riyad, Yemen’de anlaşmazlığı giderme yönündeki çabalarını yoğunlaştırdı ve Suriye’de de bunu yapmaya hazır olduğunu belirtti. Suriye’nin Arap Birliği üyeliğinin askıya alınmasının sonlandırılması ve zirvedeki Suriye’ye ilişkin kararlarla birlikte Cumhurbaşkanı Esad’ın Riyad’daki Arap Zirvesi’nde kabul edilmesi, Suudi Arabistan’ın Suriye’de siyasi bir çözüme katkıda bulunmaya istekli olduğunun göstergesi. Riyad ayrıca Filistinlilerin yakınlaşmasına da ilgi gösterdiğini kısa bir süre önce hem Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı hem de Hamas’tan bir heyeti Riyad’da kabul ederek gösterdi.

Fakat Suudilerin bölgedeki ana aktörlerle ilişkilerini de yönetmeleri gerekiyor. Krallık halihazırda Türkiye ile ilişkilerini normalleştirdi ve İran ile de normalleştirmeyi kabul etti. Şimdi ise İsrail ile ilişkilerini yönetmesi gerekiyor ki bu da Filistin sorununun çözümü ve bölgesel güvenlik sisteminin geleceği açısından bilhassa önemli.

Suudi Arabistan’ın artan özgüveni ve hırsı göz önüne alındığında, Riyad’ın İsrail’in bölgedeki baskın iktisadi ve askeri güç olmasını kabul etmesi pek mümkün değil. Mevcut koşullar altında İsrail ile normalleşmek, Tel Aviv’in bölgedeki avantajlarını devam ettirmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Bu da İsrail ile normalleşme koşullarına özel bir önem atfediyor.

Suudi nükleer programı

Barışçıl bir nükleer program için ABD’den yardım talep etmenin artık pratikte bir kıymeti olmayabilir, zira Amerikalılar artık bu teknolojinin ana kaynağı değil. Aslında Rusya son birkaç yıldır nükleer teknolojilerin ihracatında önemli bir uluslararası aktör haline geldi. Bu arada Çin de özellikle uranyum madenciliği ve nükleer yakıt üretiminde ciddi bir faktör olan sarı kek üretimi alanında önemli hizmetler sağlıyor.

Suudilerin ABD’den istediği muhtemelen hem siyasi hem de teknik destek. Daha doğrusu bu destek, Washington’un Riyad’ın nükleer yakıt döngüsünün tam kontrolü konusundaki ısrarını kabul etmesi anlamına geliyor.

Suudi Petrol Bakanı, geçtiğimiz ocak ayında Riyad’da düzenlenen madencilik endüstrisi konferansında Suudi Arabistan’ın “sarı kek, düşük düzeyde zenginleştirilmiş uranyum ve nükleer yakıt üretimini içeren tüm nükleer yakıt döngüsüne” sahip olmayı hedeflediğini açıklamıştı.

Bazıları Suudi Arabistan’ın bu şartta ısrarcı olmasının nükleer silahların yayılması açısından risk oluşturacağını iddia edebilir. Ama Suudi Arabistan neden halihazırda zenginleştirme faaliyetlerine sahip Arjantin, Brezilya, İran, Japonya ve Hollanda’dan farklı muamele görsün?

Dahası Suudilerin şartları kullanılmış yakıtın yeniden işlenmesine kadar uzanabilir. Yine Belçika, İtalya, Almanya ve Japonya gibi nükleer silah sahibi olmayan ülkeler de bu kapasiteye sahip. Bu ülkeler gibi Suudi Arabistan da Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşmasına taraf ve benzer şekilde Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK) ile Tam Kapsamlı Koruma Anlaşması imzalayabilir. Peki, Suudi Arabistan’a neden farklı muamele yapılsın?

En büyük alıcı

Silahlara ulaşma hususunda ise Suudi Arabistan halihazırda Amerikan silahlarının en büyük alıcısı konumunda, dolayısıyla mesele silahların niceliğinden ziyade niteliği. Riyad, muhtemelen aynı İsrail’in sahip olduğu türden sofistike silahlara ulaşmak için teminat talep edecektir. İsrail’in ABD tarafından teminat altına alınan askeri üstünlüğüne razı olmak Suudi Arabistan’ı daimî olarak dezavantajlı duruma düşürecektir.

Son olarak, güvenlik garantileri konusunda da mesele bir o kadar karmaşık. ABD, bölgedeki güvenlik garantilerini azaltmaya çalıştığı için Washington’un yasal olarak bağlayıcı güvenlik garantileri sağlamaya hazır olması pek mümkün değil.

Fakat Riyad’a 2016’da Hindistan’a tanınana benzer şekilde hem NATO Dışı Büyük Müttefik (MNNA) hem de Büyük Savunma Ortağı (MDP) statüsü teklif etmek -nükleer program ve gelişmiş silahlara ulaşma koşullarının kabul edilmesiyle birlikte- tatmin edici olabilir.

Yukarıdaki tüm şartlar, askeri işbirliğini aşarak iktisadi, siyasi ve insani boyutları da içerecek şekilde kapsamlı bir bölgesel güvenlik sistemi vizyonuyla birleştirilirse daha iyi yerine getirilebilir.

Kapsayıcılık herhangi bir tarafa karşı değil, bölgedeki tüm ülkeleri kapsayacak şekilde olacaktır.

Suudiler, bu şartların Washington tarafından kabul edilmesinin zor olacağını ve İsrail’in direnciyle karşılanacağını bariz biçimde anlamış durumdalar. Nitekim 15 Mart’ta Suudi Arabistan ile İran arasındaki anlaşmanın açıklanmasından sadece birkaç gün sonra ABD Kongresi’nde, senatörler Chris Murphy (Demokrat) ve Mike Lee (Cumhuriyetçi) tarafından hazırlanan ve Suudi Arabistan’a yaptırım uygulanmasına kapı aralayan bir yasa taslağı dolaşmaya başlamıştı.

İsrail’i idare etmek

Bu arada İsrail ile ilişkileri yönetmek Suudiler açısından çeşitli bir dizi zorluk barındırıyor. Riyad’ın Tel Aviv ile resmi ilişkileri olmasa da İsrail uçaklarının Suudi hava sahasını kullanmalarına izin verilmesi gibi normalleşme yönünde geçici adımlar atıldı. Ayrıca güvenlik kurumları arasında bir süredir temaslar olduğu da söyleniyor.

Ancak Riyad’ın son dönemde Tahran ile yakınlaşması -İran’la çatışmak yerine normalleşmeye öncelik vermesi- göz önüne alındığında İsrail’le normalleşme süreci, özellikle de Netanyahu liderliğindeki mevcut aşırılıkçı hükümet görevdeyken, muhtemelen daha da belirsiz bir şekilde ilerleyecektir.

Her halükârda Riyad, Tel Aviv ile ilişkilerini Washington ile ilişkilerinin yeniden düzelmesi için sıçrama tahtası olarak ve aynı zamanda kapsamlı ve kapsayıcı bir bölgesel güvenlik sisteminin kurulması şeklinde daha geniş bir bağlamda yönetmeyi daha avantajlı bulabilir.

Riyad, şartlarını erkenden masaya koyarak Washington’a bir alternatif sunuyor: Her zamanki İsrail’in imtiyazlarını koruma ve böylece ABD’nin bölgedeki varlığını azaltma hedefini zorlaştırma politikalarınızı sürdürebilirsiniz ya da politikalarınızı, bölgedeki oyun alanının, tüm ülkelerin çıkarlarının dengelendiği kapsayıcı ve kapsamlı bir bölgesel güvenlik sistemine imkân tanıyacak şekilde kademeli olarak düzleştirilmesini kolaylaştırmak üzere değiştirebilirsiniz.

Suudi Arabistan’ın yeni yaklaşımının bir emsali olarak İsrail basını, -Washington’un da desteklediği bildirilen- Riyad’ın İsrailli hacıları Hacca götürecek doğrudan uçuşlara izin vermek için ağır şartlar koyduğunu bildiriyor. Bu şartlar arasında Batı Şeria’daki bazı yetkilerin İsrail ordusundan Filistin Yönetimi güçlerine devredilmesi ve Filistin Yönetimi güçlerine Mescid-i Aksa ve eski Kudüs’teki Kutsal Kabir Kilisesi’nde güvenlikle ilgili yetki verilmesi de yer alıyor.

Washington için mevcut politikayı sürdürmek daha güvenli bir alternatif ama Riyad için artık kabul edilebilir olmayabilir.

Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın son ziyareti de dahil, Biden yönetiminin üst düzey yetkililerinin Suudi Arabistan’a sık sık gerçekleştirdiği ziyaretler, Washington’un Riyad ile ilişkilerini daha iyi yönetmesinin artık elzem olduğu yönündeki anlayışını yansıtıyor.

Cidde Zirvesi’nde alınan kararlarla güçlenen Riyad hem Washington hem de Tel Aviv ile ilişkilerini yönetmek konusunda daha iyi bir konuma sahip.

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English