Avrupa
Dijital avro, AB hükümetleri ile ECB arasında “egemenlik” tartışmasını alevlendirdi

Avrupa’nın en güçlü ülkeleri ile Avrupa Merkez Bankası (ECB) arasında, her iki tarafın da yanlış yönetilmesi halinde kıtanın bankacılık sistemini istikrarsızlaştırabileceğinden korktuğu yeni bir parasal aracın kontrolü konusunda bir savaş yaşanıyor.
POLITICO’da yer alan habere göre, anlaşmazlığın merkezinde, avro madeni para ve banknotların sanal karşılığı olan dijital avro yatıyor. ECB yıllardır bu aracı geliştiriyor ve Visa ve Mastercard gibi ABD’nin ağır toplarına rakip olabilecek bir pan-Avrupa ödeme aracı öngörüyor.
Fakat proje uygulamaya yaklaştıkça tartışma patlak verdi. Aralarında Fransa ve Almanya’nın da bulunduğu bazı Avrupa Birliği hükümetleri, ECB’nin çok önemli bir konuda çok fazla kontrol sahibi olduğunu savunuyor. Mesele, vatandaşların merkez bankası tarafından desteklenen “cüzdanlarda” ne kadar dijital para bulundurmalarına izin verileceği.
Bu teknik bir mesele gibi görünse de, riskler çok büyük. Politikacılar ve teknokratlar, sınırın çok yüksek belirlenmesi halinde vatandaşların bir kriz sırasında geleneksel bankalardan büyük meblağlar çekerek tüm bankacılık sisteminin istikrarını tehlikeye atabileceğinden endişe ediyor.
POLITICO’ya konuşan bir diplomata göre, bazıları da herhangi bir sınırın kişisel finansal özgürlüğü ihlal ederek “Büyük Birader” devleti korkularını körükleyebileceğinden endişe ediyor.
Bu mücadele temel bir soruyu gündeme getiriyor: Merkez Bankası’nın yetkisi nerede bitiyor ve AB üyesi ülkelerin yetkisi nerede başlıyor? ECB’nin bloğun baş parasal koruyucusu olmasından otuz yıl sonra yaşanan bu çatışma, siyaset ve merkez bankacılığı arasındaki hassas dengenin yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.
Bazıları için bu, ECB’nin aşırıya kaçmasına karşı gerekli bir geri adım. Fakat Frankfurt’ta yetkililer bunu, siyasetin karışmaması gereken bir alana karışması olarak görüyor. Bir diplomatın ifade ettiği gibi, anlaşmazlığın özünde teknik konulardan ziyade bir “güç savaşı” yatıyor.
“Teknokrasi demokrasiye karşı”
Facebook’un 2019 yılında küresel bir kripto para birimi olan Libra’yı piyasaya sürme girişiminin finans dünyasında şok etkisi yaratmasının ardından harekete geçen 100’den fazla merkez bankası ulusal bir dijital para birimi yaratma fikrini araştırdı.
Bu çabaların birçoğu o zamandan beri başarısızlığa uğramış olsa da, ECB kararlılığını sürdürdü ve dijital avroyu mevcut ödeme sistemlerine oyunun kurallarını değiştirecek bir alternatif olarak savunarak, Avrupa’nın şu anda AB ödemelerinin yaklaşık yüzde 70’ini gerçekleştiren baskın ABD ve AB dışı ödeme hizmetlerine olan bağımlılığını azaltacağını umuyor.
Fakat merkez bankasının ilerleyişi, projeyi tehlikeli derecede “teknokratik” olarak gören kilit üye ülkeleri de ürküttü. Brüksel’de, dijital avronun tasarımının önemli yönleri üzerinde devam eden müzakerelerde ECB’nin gücünü sınırlamak amacıyla siyasi nüfuzlarını kullanıyorlar.
Milletvekilleri ve hükümetler tarafından üzerinde çalışılan taslak yönetmeliğe göre, vatandaşların cüzdanlarında ne kadar dijital para bulundurabileceklerine yalnızca ECB karar verecek.
Frankfurt bunu Avrupa’nın parasal egemenliğinin bir ifadesi olarak dijital avro vizyonuyla tutarlı görüyor. Dahası, tartışmalara aşina olan yetkililer, merkez bankasının para arzını ayarlamasına izin verilen tek otorite olduğuna işaret ediyor.
Almanya, Fransa ve Hollanda girişime karşı
Fakat en az dokuz ülke bu görüşe katılmıyor. POLITICO ile paylaşılan bir toplantı notlarına göre, yaz öncesinde Almanya, Fransa ve Hollanda’nın da aralarında bulunduğu bir grup, Frankfurt’un münhasır parasal yetkisinin “karar alma güçlerini sınırlamak” için bir bahane olarak kullanılmaması gerektiğini savundu.
Diplomatlar dijital avronun sadece parasal bir araç olmadığını, Avrupalıların günlük ödemelerini nasıl yapacaklarını yeniden şekillendirebilecek daha geniş bir finansal hizmetler meselesi olduğunu açıklayarak konu üzerindeki “siyasi üstünlüğü” daha da ileri götürdüler.
AB anlaşması ECB’ye para arzını düzenleme konusunda çok güçlü yasal ayrıcalıklar verirken, bankacılık denetimi ve ödemeler konusunda sadece “nitelikli ayrıcalıklar” tanıyor.
AB ayrıca, Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu’nun “Avrupa Merkez Bankasının yetkilerine halel getirmeksizin” “avronun tek para birimi olarak kullanılması için gerekli tedbirleri almasına” açıkça izin veriyor.
ECB “harcama limitini” neye göre belirleyecek?
Bazı üye ülkeler de kendi vatandaşlarının teknokratlar tarafından tasarlanan bir projeyi nasıl karşılayacakları konusunda derin endişeler taşıyor.
Tartışmalara aşina olan Brüksel merkezli bir yönetici, “Fildişi kulede bir şey yaratabilirsiniz. Ama bu gerçekten piyasada kullanılabilecek mi?” diye sordu.
Bir başka endişe konusu da, ECB’nin limiti belirlemesine izin verilmesinin, kurumu bankacılık istikrarı üzerinde çok büyük etkileri olabilecek yeni bir araç üzerinde münhasır etkiye sahip bırakacak olması.
ECB, bankaların sağlamlığını sağlamanın, bu tür kurumların para politikasını yürüttüğü ana kanal olduğu göz önüne alındığında, denetim sorumluluklarının temel bir parçası olduğunu savunuyor.
Fakat birçok üye ülke bu konuda ikna olmuş değil. Bu denetim sorumluluklarının çoğunun yasama organı tarafından belirlendiğini savunuyorlar. Ayrıca ECB’nin, korumanın “vatani görevleri” olduğunu düşündükleri bankalara karşı gevşek davranacağına da güvenmiyorlar.
Ekonomiye “siyasi baskı” endişesi
Tartışmaları bilen iki kişiye göre Frankfurt, Avrupa Komisyonu ile birlikte, hükümetlerin limiti belirlemesine izin vermenin, “bağımsız” merkez bankasını siyasi baskıya maruz bırakabileceği konusunda uyardı.
Bir başka Avrupalı yetkili ise politikacıların limiti yükseltme yönündeki popüler taleplere boyun eğerek bankalara zarar verebileceğinden endişe ediyor.
İronik bir şekilde, birçok bankacı da işlerine yönelik tehdidi azaltmak için tasarlanan bir dizi özelliği uygulamaya koymasının ardından artık ECB’nin yanında yer alıyor.
Ne var ki üye ülkeler pes etmiş değil. Olası bir uzlaşma, yasa koyucuların ECB’nin faaliyet göstereceği parametreleri belirlemelerine izin vermek fakat son sözü Bankaya bırakmak.
Öyle olsa bile, bu daha geniş kapsamlı endişeyi, yani Avrupa’yı ABD teknolojisinin “kapsayıcı ekonomik hakimiyetinden” kurtarmayı amaçlayan projenin başarısı için fazla bir şey yapmayabilir.
Bu proje, ECB’nin yeterli “demokratik destek” olmadan ilerlemesi halinde şimdi kendi başına bir risk haline gelme tehdidinde bulunuyor.
Avrupa
Avrupa içindeki “E5” grubu konsolide oluyor

Bugün Berlin’de yapılacak “E5” toplantısı, AB içerisinde çok daha küçük bir çekirdeğin Kıta’daki karar alma mekanizmalarını üzerine alma konusunda bir test olacak.
Britanya, Fransa, İtalya ve Polonya’nın liderleri, bugün Berlin’de Friedrich Merz’in ev sahipliğinde bir araya gelecek.
Euractiv’e göre E5 zirvesi, önümüzdeki ay Türkiye’de Donald Trump’ın da katılacağı NATO zirvesi öncesinde ve diplomatlar ile yetkililere göre Ukrayna ile Rusya arasındaki ateşkes görüşmelerinin birkaç hafta içinde başlayabileceği beklentileri karşısında kritik bir dönüm noktası olarak görülüyor.
Avrupalı müttefiklerden oluşan grup, Patriot PAC-2 önleme füzeleri dahil olmak üzere Ukrayna’nın hava savunmasını güçlendirmeye yönelik adımları ve Varşova ile Kiev arasındaki sürtüşmeleri gidermeye yönelik çabaları da duyuracak.
Geçen hafta Brüksel’de düzenlenen zirvede Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’dan iyi haberler gelmişti.
Macron, AB liderlerine Ukrayna barış görüşmelerinde yeni bir ivme olduğunu ve Avrupa’nın müzakere masasında yer alacağını söylemişti.
Onun bu iyimserliği kısa sürede tartışmalara yol açtı. Fransa’da düzenlenen G7 zirvesinde Macron’un başkanlığında Donald Trump ile yapılan yoğun görüşmelerin ardından, Avrupa Konseyi Başkanı António Costa’nın Kremlin ile gizli bir iletişim kanalı açtığına dair haberler çıktı ve bu durum bazı AB liderlerinin eleştirilerine yol açtı.
Henüz bir müzakere masası kurulmamış olsa da, Euractiv’e göre Avrupa devlet ve hükümet başkanlarının ilgilendiği tek bir soru vardı: “Bu koltuğu E3 mü, E5 mi yoksa AB mi alacaktı?”
Diplomatların ve yetkililerin aktardıklarına göre Macron, öncelik sırasının, özellikle Fransa’nın Britanya ile birlikte liderlik ettiği “İstekli Koalisyon” aracılığıyla Ukrayna’ya yönelik askeri taahhütler de dahil olmak üzere, gelecekteki güvenlik garantilerinin sağlanmasında rol alan ülkelere ait olduğunu vurguladı.
Macron, İngilizlerin AB üyesi olmadığını ama bu ayın başlarında Başbakan Keir Starmer’ın başkanlığında Londra’da yapılan görüşmelerin zaten gösterdiği gibi masada bir koltukları olacağını belirtti.
Merz söz alarak, “E3” formatının –Britanya, Fransa ve Almanya– Ukrayna’nın tercih ettiği grup olduğunu ve ateşkes ile çözümün temelleri üzerinde müzakereler sürerken doğal olarak öncü bir rol oynayacağını belirtti.
Hem yakın tarihe hem de savaş dönemine duyarlı olan Merz, Doğu Avrupa ülkelerini –özellikle Polonya ve Baltık devletlerini– sürekli bilgilendireceğini vurguladı.
Polonya Başbakanı Donald Tusk, zirvedeki “oldukça uzun tartışmadan” pek etkilenmemiş görünüyordu.
Tusk şunları söyledi:
“E3 var ve yakında Polonya ile İtalya’nın Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık’a katılmasıyla bir E5 oluşacak. Peki; bir araya gelip birlikte neler yapabileceğimizi tartışacağız. Polonya –bunu tekrar edeyim– kendi katılımı olmadan yapılan hiçbir düzenlemeye saygı göstermeyecektir. Meslektaşlarımın ifadeleri ve tepkilerinden, bazılarının belki de tam olarak memnun olmadığını görebildim, fakat herkes ne demek istediğimi anladı ve herhangi bir hoş olmayan sürpriz beklemiyorum.”
İtalya’dan Giorgia Meloni tarafından “kesin bir şekilde” desteklenen Tusk’un yorumları, gelecekteki tüm müzakerelerde Avrupa’nın pozisyonunu temsil etmesi için E5 formatının öne çıkmasını sağladı.
Bu gelişmelerin dışında kalmamak için Costa ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de AB’nin sürece dahil edilmesi konusunda baskı yaptılar.
Bu durum, Brüksel’de her an su yüzüne çıkabilecek bürokratik yetki savaşlarını gözler önüne serdi.
Macron, bir noktada AB’nin temsil edilmesi gerekeceğini kabul etti; bu görev kapsamında Costa’ya, Rusya’ya yönelik yaptırımlar veya dondurulmuş Rus varlıklarına ilişkin kararlar gibi konuların verilmesi söz konusu olabilir.
Durumu daha da karmaşık hale getiren ise Tusk’un Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy ile olan ilişkileri.
Bu ilişkiler, Ukraynalı milliyetçiler tarafından II. Dünya Savaşı sırasında işlenen suçlara ilişkin anlaşmazlık nedeniyle en düşük seviyeye inmiş durumda.
Zelenskiy, Rusya ile yapılacak herhangi bir müzakerede Avrupa’nın rolü konusunda son sözün Ukrayna’ya ait olacağı konusunda ısrarcı.
Ukraynalı lider, “Avrupa, müzakere formatını değerlendirecek ve çeşitli seçenekler sunacak, fakat müzakerelerde Avrupa’yı kimin temsil edeceğine Ukrayna karar verecek. Bu adil bir yaklaşım,” dedi.
Üst düzey bir AB diplomatı, çoğu Avrupa ve AB müttefikinin de kabul ettiği gibi, E3’ün doğal lider grup olacağını belirtti.
“Temel güvenlik çıkarları söz konusu olduğunda, ilgili aktörler bu garantileri sağlayabilecek devletler. E3, diğerlerine göre daha fazla yeteneğe sahip,” diyen diplomat, İngiliz ve Fransız nükleer caydırıcılığı da dahil olmak üzere askeri yeteneklere atıfta bulundu:
“İstihbarat, uzun menzilli saldırı yetenekleri: bunları herkes sağlayamaz. İtalya ve Polonya, bunun kendi başlarının üstünde gerçekleşmemesi gerektiğini söylemekte haklılar. Dolayısıyla, daha geniş çaplı güvence ve güvenlik sağlamak için E5 formatı fikri ortaya çıktı.”
Avrupa
Finlandiya savaşa karşı elitlerini askeri kampta eğitiyor

Finlandiya, aralarında üst düzey bürokratlar, akademisyenler ve iş dünyası temsilcilerinin de bulunduğu sivil elitleri, Rusya ile olası bir çatışma senaryosuna karşı askeri kamplarda eğitiyor. Üç ila dört hafta süren eğitimler kapsamında katılımcılar, normal şartlarda halka kapalı tutulan stratejik tesisleri, hükümet binalarını ziyaret ediyor ve gizli brifinglere katılıyor.
Finlandiya, bürokratlar, akademisyenler, müze müdürleri ve askeri komutanlara yönelik ulusal savunma kurslarıyla sivil ve askeri kanat arasında güçlü bağlar kuruyor.
Bloomberg’in mercek altına aldığı program, 65 yıldır yürürlükte olmasına rağmen mevcut güvenlik ortamında her zamankinden daha güncel ve hayati kabul ediliyor.
Ajansa değerlendirmelerde bulunan emekli Finlandiyalı General Arto Raty, Ukrayna’daki çatışmaların bu tür eğitimlerin önemini bir kez daha ortaya koyduğunu belirtti.
Raty, bir ülkenin ısınma, elektrik, su ve lojistik altyapısını koruyamaması halinde cephe hattının da ayakta kalamayacağını vurgulayarak, “Sorumluluk tek bir sektörün üzerinde toplanamaz” ifadesini kullandı.
Üç ila dört hafta süren eğitimler kapsamında katılımcılar, normal şartlarda halka kapalı tutulan stratejik tesisleri, hükümet binalarını ziyaret ediyor ve gizli brifinglere katılıyor.
Eğitim süresince askeri üniforma giyen, kışlalarda uyuyan ve kumanyalarla beslenen sivil yetkililer, savaş uçaklarıyla uçuşlar da dahil olmak üzere doğrudan ordu tatbikatlarında görev alıyor.
Eğitimin detaylarını paylaşması yasak olan mezunlar, özel bir derneğe üye olarak gümüş bir rozet satın alabiliyor. Defne yaprağı ve iki kılıç tasviri içeren bu rozet, ülkede bir statü sembolü olarak kabul ediliyor ve katılımcıların birbirini tanımasını sağlıyor.
Adaylar çok aşamalı seçim sürecinden geçiyor
Yılda dört kez düzenlenen bu programa davetiyeler, ülkenin en nüfuzlu isimlerine gönderiliyor. Kurumlar tarafından önerilen adaylar, çok aşamalı bir elemeye tabi tutuluyor.
Bloomberg, son dönemde sosyal medya fenomenlerinin ve blog yazarlarının da bu eğitimlere davet edilmeye başlandığını aktardı.
Programın mezunları arasında Finlandiya Başbakanı Petteri Orpo da yer alıyor. Kursu tamamladığını gösteren rozeti 2020 yılından bu yana vatanseverlik etkinliklerinde ve savunma toplantılarında takan Orpo, bu simgenin “dış politika ve güvenlik politikasındaki değişimlerin, karar alıcıları her gün nasıl sınadığını hatırlatan bir unsur” olduğunu ifade etti.
Sınır hattında artan askeri hareketlilik
Finlandiya, mayıs ayında Finlandiya Körfezi’nde “Narrow Waters 26-1” deniz tatbikatını ve ABD ile İngiltere kuvvetlerinin de katıldığı “Karelian Sword 26” (Karelian Kılıcı-26) kara tatbikatını düzenledi. Ülkede ayrıca “Northern Strike 26” adlı bir topçu tatbikatı da gerçekleştirildi.
Rusya Güvenlik Konseyi ise mayıs ayında yaptığı açıklamada, Finlandiya’nın NATO’ya üye olmasının ardından, özellikle Rusya sınırına yakın bölgelerde yürütülen askeri tatbikatların ölçeğinin ciddi biçimde genişlediğine dikkat çekmişti.
Avrupa
Alman drone girişimi Stark, Thiel’in desteklediği şirketten yeni bir yatırım aldı

ABD’li milyarder Peter Thiel tarafından kurulan bir risk sermayesi şirketi, Alman drone girişimi Stark’ın kısa süre önce tamamlanan 500 milyon avroluk finansman turunda başlıca yatırımcılar arasında yer aldı.
Bu durum, şirketin söz konusu finansçı ile olan bağlantıları nedeniyle daha önce eleştirilere maruz kalmasına rağmen gerçekleşti.
Salı günü duyurulan yeni finansman turunun destekçilerinden biri de Thiel’in Founders Fund şirketiydi.
Anlaşmaya yakın kaynaklara göre, fon bu finansman turunda önemli bir rol oynarken, Kaliforniya merkezli Sequoia Capital de önemli bir yatırımcı oldu.
Yeni anlaşma ile şirketin değeri 3,5 milyar avro olarak belirlendi.
Hem Sequoia hem de Thiel’in kurucu ortağı olduğu Founders Fund, daha önce Stark’a yatırım yapmıştı.
Thiel, Alman savunma startup’ı Stark’a yaptığı yatırım nedeniyle gündemde
Stark, bu yıl Alman silahlı kuvvetlerine “kamikaze” saldırı drone’ları tedarik etmek üzere bir anlaşma imzalamıştı.
Stark, pazartesi günü FT’nin elde ettiği bir mektupta Alman Federal Meclisi (Bundestag) üyelerine, “Peter Thiel’in kendisinin” Stark hisselerinin “yüzde 10’undan önemli ölçüde daha azına” sahip olmaya devam ettiğini bildirdi.
Şirket, Thiel’in hisselerinin “bu tur sonucunda önemli ölçüde daha da azaldığını” belirterek, Thiel’in hiçbir özel hakka, denetim kurulu görevine, özel oy hakkına sahip olmadığını ve güvenlik açısından kritik teknik bilgilere ya da fikri mülkiyete erişimi bulunmadığını ekledi.
Stark, FT’ye yaptığı açıklamada, Thiel’in şirketteki toplam hisse oranının, tüm doğrudan ve dolaylı yatırımlar dahil, bu finansman turu sonucunda azalacağını belirtti.
Drone üreticisi yaptığı açıklamada, “Avrupa’da kurulmuş ve genel merkezi Avrupa’da bulunan, denetim kurulu tamamen Avrupalılardan oluşan bir Avrupa şirketi” olduğunu belirtti ve “Şirketin tüm liderlik, operasyon ve karar alma süreçleri Avrupa’da yürütülmektedir,” dedi.
Açıklamada ayrıca şunlar yer aldı:
“Peter Thiel, yatırımıyla tek haneli bir hisseye sahiptir. Kendisi denetim kurulu üyesi değildir ve hiçbir özel hakka sahip değildir. Hiçbir bireysel hissedarın hassas bilgilere erişimi yoktur . . . bu bilgiler, yürürlükteki yasal ve düzenleyici gerekliliklere sıkı sıkıya tabidir.”
Berlin merkezli Stark’ın, Thiel’in fonlarından birinden daha fazla fon alma kararı, bu yıl ABD Başkanı Donald Trump ile yakın bağları olan liberter milyarderin rolü konusunda bir siyasi tepkiyle karşı karşıya kalmasının ardından geldi.
Thiel destekli drone startup’ı Stark, testlerde başarısız oldu
Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius daha önce Thiel’in katılımından endişe duyduğunu belirtmiş ve şubat ayında “Bay Thiel’in gerçekte ne kadar etkisi olduğunu netleştirmemiz gerekiyor,” demişti.
Daha önce Thiel’in Stark ile olan bağlantılarını eleştiren Yeşiller milletvekili Sebastian Schäfer, Founders Fund’ın son yatırım turundaki rolünden endişe duyduğunu belirtmişti:
“Stark gibi şirketlerden duyduğum kadarıyla, Avrupa’da finansman bulmak hâlâ çok zor. Ama alternatifler var. Büyümek ve başarılı olmak için onun parasına ihtiyaç duymayan başka şirketler de görüyoruz.”
Stark, çarpma anında hedefi havaya uçurmak üzere tasarlanmış silahlı insansız hava araçları üretiyor ve şubat ayında, Almanya silahlı kuvvetlerine bu ölümcül silahları tedarik etmek üzere her biri yaklaşık 300 milyon avro değerinde bir anlaşma kazanan üç şirketten biri oldu.
Şirket, geçen yıl İngiltere’nin Swindon kasabasında bir fabrika açtı.
FT’nin yorum almak üzere kendileriyle iletişime geçmesinin ardından fon toplama turunu duyuran ve milletvekillerine bildirimde bulunan Stark, kıtadaki hükümetlerin ordularına yönelik harcamalarını artırdığı bir dönemde, Avrupa’nın savunma teknolojisi sektörünün en öne çıkan oyuncularından biri haline geldi.
Almanya’nın Helsing ve Quantum Systems gibi diğer tanınmış gruplar da, değerlemelerin artırılmasını da içeren büyük çaplı fon toplama girişimleri hakkında görüşüyor.
Bu anlaşmalar, halka açık savunma şirketlerinin hisse fiyatlarının düşüş eğiliminde olduğu bir ortamda müzakere ediliyor; zira risk sermayedarları, yeni nesil savunma teknolojisi şirketlerinin hızla büyüyeceği ve gelecekteki sözleşmeleri garantileyeceği yönünde bahis oynuyor.
ABD’li yatırımcılar, savunma teknolojisi şirketlerinin en hevesli destekçileri arasında yer alıyor.
Founders Fund, 61 milyar dolar değerindeki savunma teknolojisi girişimi Anduril Industries’in de kilit yatırımcılarından biri.
Stark’ın son fon toplama turuna katılan diğer yatırımcılar arasında NATO İnovasyon Fonu, Project A ve Axel Springer CEO’su Mathias Döpfner’in oğlu tarafından yönetilen risk sermayesi şirketi Döpfner Capital de yer aldı.
Stark’ın kurucusu ve CEO’su Uwe Horstmann, “Bu finansman, Avrupa’nın savunma sanayi tabanına yönelik 500 milyon avroluk bir taahhüttür — Avrupa’nın şu anda ihtiyaç duyduğu mühendislere, fabrikalara ve teknolojilere fon sağlıyor” dedi.
Amerika1 hafta öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4










