Amerika
Epstein e-postalarına kenar notları

ABD Adalet Bakanlığının yayınladığı yeni Jeffrey Epstein dosyaları, önceki partilere göre çok daha fazla ses getirmiş gibi görünüyor.
Trump yönetiminin önce kulağının üstüne yattığı, sonra peyderpey açıklamaya başladığı bu belgelerde hakikat, dedikodu, komplo, yalan, vahşet iç içe geçiyor.
Yahudilik, ezoterizm, çocuk kurban etme, okült arayışlarla finansal kapitalizm ve emperyalist işgal iç içe geçiyor. Epstein ve çetesi o kadar çok kişiyle temas halindeki, bu karmaşık bilgi ve belge yığını insanı büyülüyor, afallatıyor, dermansızlaştırıyor. İnsan, belgelerin bu şekilde yayınlanmasının tam da bunu amaçladığını düşünmeden edemiyor.
Bu nedenle, kısmen sadeleşmeye, kısmen kimi soru işaretlerini koyarak cevap aramaya yeltenerek bazı eğilimleri ortaya sermeye çalışacağım.
- Sosyal medya tuzağı: Cui bono?
Sosyal medyada parça parça paylaşılan bazı e-postalar, Epstein’in ilişkilerine dair fikir verse de bunun politik sonuçlarına dair kafa karıştırmaktan başka bir işe yaramıyor.(1)
Nasıl yarasın ki? Epstein ve çetesi, hem Demokratik müesses nizamla ele ele vermiş, hem de “MAGA” Cumhuriyetçileri ve Amerikan milliyetçileri ile kol kola girmiş. Adam bir yandan Steve Bannon ve Peter Thiel ile takkeler alıp külahlar vermiş, diğer yandan Ehud Barak ve Lord Mandelson’a akıl dağıtmış. JPMorgan gibi “geleneksel” Wall Street devlerine de danışmanlık yapmış, Apollo gibi nevzuhur varlık yönetim şirketlerine de. Trans ideolojisini de benimsemiş, “woke” karşıtı X hesaplarını ve 4Chan ekibini de fonlamış. “Küreselciler” de orada, “milliyetçiler” de.(2)
Bu noktada Epstein için, kapitalizmin aşırı finansallaştığı dönemin en para getiren mesleklerinden biri olan “broker” veya “fixer” demek daha akla yatkın görünüyor: Paraya, nakde, finansmana, küresel finansın kumanda tepelerinde yer alan Amerikan dünyasına, City of London’a ve İsrail’e ulaşmak isteyen herkesin bir noktada Epstein veya çevresindeki herhangi biri ile temasa geçtiğini, aksi ispat edilmediği sürece, önden varsaymak durumundayız. Bu komisyonculuk ve iş bitiricilik mesleğinin “fiktif” sermayenin tüm kolları ile (gayrimenkul, kripto para, spekülasyon, kredi kurumları, varlık yönetimi, vs) iç içe geçmesi ve kişiler, kurumlar, devletlerle aracılık işine girmesi, 50 yıl önce kapitalist dünyanın krize verdiği yanıtla uyumludur.
Bu noktayı daha sonra etraflıca ele almayı umuyorum ama geçerken şunu hatırlatmam gerekiyor: Epstein’in suç ortağı Ghislaine Maxwell’in babası Robert Maxwell ile Adnan Kaşıkçı’nın ilişkisi; Kaşıkçı’nın ve BCCI’nın Afganistan cihadının örgütlenmesindeki kritik rolü bugün iyi biliniyor. Vergi cennetleri, offshore finans merkezleri 1970’lerdeki krize verilen yanıt olmuştu. Kaşıkçı-Maxwell-Epstein çizgisi, bu çatlaklarda, karanlık kovuklarda iş gören parazitlerdi. Bir kere işe koyulduktan sonra hem neden, hem sonuç haline geldiler.
- Sessizlikle geçiştirilenler
Belgelere üstünkörü de olsa göz atan herkes, Epstein ve çevresinin Yahudi karakterinin belirgin olmasına, kendilerini Yahudi olmayanlardan (“goyim”) üstün görmelerine, yine de herkesle sofraya oturmalarına rağmen, bir kişi ve çevresinin ortalıkta görünmediğini fark etmiştir: Binyamin Netanyahu ve Likud.
Mümkün mü? Hiç zannetmiyorum. Zaten bu nokta, belgelere ve yayınlanış biçimine şüpheyle yaklaşmak için bir başka neden daha sunuyor. Ayrıca, “Kime yarar?” sorusuna dair ipuçları da sunuyor. İsrail’in kurucu politik hattı İşçi Partisi ve öncülleri, o hattın liderlerinden Ehud Barak’ın Epstein ile ilişkileri gözümüze sokularak daha da gayrimeşru hale getiriliyor. Tekrar olacak ama, doğrularla yanlışlar, abartıyla hakikat iç içe geçtiğinde herkesin suçlu olduğu fikri, aslında “her şeyin aynı kalması için bazı şeyleri değiştirmemiz gerekiyor” düsturunu akla getiriyor.
Nitekim daha önce, gözden düşen Barak’ın Netanyahu’nun karşısına tekrar çıkarılmasında Epstein’in rol oynadığı iddia edilmiş, dahası Netanyahu, Epstein’in Mossad ajanı olduğunu yazan bir Jacobin makalesini paylaşmıştı.
- Bir oksimoron olarak siyonizmin evrenselleşmesi
Yukarıdaki noktayla bağlantılı olarak, Judaizmin tam anlamıyla siyonistleştirilmesi meselesi önem kazanıyor.
Ehud Barak ile Jeffrey Epstein arasındaki bir ses kaydında Barak’ın Yahudiliğin tanımının gevşetilmesini, kan bağı koşulunun ortadan kaldırılmasını, bu sayede devletin Yahudiliğe ihtida eden kitleyi “seçme” şansına sahip olarak, örneğin İsrail’in kurucularının yapmak zorunda kaldığı gibi Afrika ya da Arap dünyasından hiç kimseyi Yahudi saymayabileceği önerisi kayda değer. Bunun için ortodoks hahambaşılığın evlilik ve cenaze işleri gibi alanlardaki tekelinin kırılması gerekiyor.
Burada oksimoron iki şekilde ortaya çıkıyor: Sömürgeci/partikülarist bir proje olarak siyonizmin Judaizmin sınırlarını belirsizleştirmesi; ve Judaizmin evrenselleştirildiği oranda nativistleşmesi, kendi içine kapanması, ırkçı bir ideoloji olarak en yüksek seviyeye çıkarılması.
Epstein’in Thiel’e bir e-postasında Brexit’i “kabileciliğe” (tribalism) dönüş, küreselleşme karşıtlığının başlangıcı olarak müjdelemesi ve savunmasının esbab-ı mucibesi de burada aranmalı.
Bu noktada İsrail’in kuruluşunun sorgulanması ve siyonizmin temellerinin sarsılması kimseyi şaşırtmamalı. Hatta daha da ileri gidip siyonizmin evrenselleşmesi ile İsrail’in gereksizleşmesinin aynı sürecin farklı momentleri olabileceğini öne süreceğim.
Dijital olarak birbirine bağlanmış küresel bir ağ devleti fantezisinde, nativist eğilimlerin kendisine yer bulması, hatta desteklenmesi ilk bakışta göründüğü kadar tuhaf değil. İktisadi öznenin sözümona anonimleştiği/dijitalleştiği bir evrende, modernliğin çağrıldığı bir kültürel homojenleşmeden ziyade etno-milliyetçi akımların evrensel bir model haline geldiğini görmek daha olası.
Bu kapsamda evanjelizm, Hindutva ve siyonizmin heyecan uyandırması kaçınılmaz. Siyonistleştirilmiş Yahudilik ise tarihteki en “başarılı” örneklerden biri, belki de en başarılısı olduğu için, doğal olarak “birleştirici” bir rol oynuyor. “Batının/Batı değerlerinin yıkılışı” paniği ise yeni ve yer yer “Doğulu” kölelik biçimlerinin egemen sınıflarının repertuvarlarına dahil edilmesine yarıyor.
- İdeoloji: Yıkımın normalleştirilmesi ve iktidar
Peter Thiel ve çevresinin Amerikan “sınır zihniyeti” hakkında daha önce yazmıştım (bakınız ve bakınız). Ama bu Amerikan Yeni Sağ hareketlerinin siyonizme intisap etmelerinde siyonizmin sınırda yaşam alanı bulmasının önemine işaret etmek durumundayım.
Sınır zihniyeti kuralın, kanunun, durağanlığın olmadığı; orman kanunlarının, kaçak yaşamanın, yok etmenin ve yıkımın, inovasyonun kucaklandığı bir esriklik haline tekabül ediyor. Amerikan Kızılderililerin soyunun nasıl kırıldığını anlatan vahşet hikayeleri ile Epstein adasında yapılan karanlık ritüellerin birleştiği yer de burası. Kanlı-canlı insanın maddi varlığının ötesine geçme eğilimini yansıtan kadim ve karanlık öğretilerle, kapitalistin kanlı-canlı emekten kurtulma isteği ve sömürgecinin yerliyi ortadan kaldırma iştahı burada ortak. Sınırlar, mecazi ve gerçek anlamıyla ortadan kalkıyor.
Epstein burada “gerici modernizm”, karşı-Aydınlanma, Nietzsche’ci aristokratik isyan gibi temaların vücut bulmuş hali gibi görünüyor. Örnek: Bill Gates, Afrika’daki “hayırseverlik” işlerine Epstein’i de dahil etmek istiyor. Epstein, bundan çok rahatsız görünüyor. Gates’in, kendisini bu işe bulaştırmamasını istiyor. Tüm hayatların eşit olduğunu fikrini “gülünç” buluyor. Yapılan işi, “en kötü haliyle Katoliklik” olarak görüyor. İnsan, Nietzsche egemen sınıfların doğal filozofudur, diyesi geliyor. Merhamet, iyilik, sevgi gibi değerler “köle ideolojisi” sayılıyor, fıtrat değişiyor ama kan aynı kalıyor.
Başka bir örnek: Epstein, Steve Bannon’a verdiği önceden yayınlanmamış bir mülakatında, Newtoncu evrenin her şeyi ölçme eğiliminin başarısızlığından bahsediyor. Ona göre Newtoncu bilimler, öznel meseleleri, örneğin bilinç denen “tuhaf fenomeni” açıklayamıyor. Bu nedenle, maddeden ayrı bir ruh olması gerektiğine inanıyor.(3) Mucizelerden bahsediyor. Kadınların, kendi gibi erkeklerden farklı olarak, akılla açıklanamayacak bir sezgi gücüne sahip olduğunu ileri sürüyor. Ama tabii ki burada bitmiyor: Elbette rasyonel dünyanın dışına atılan kadınlar (ve azınlıklar), bir başka e-postada, “türünün son örneklerinden” sayılan “Zodiac” isimli gizli bir cemiyete üye olabilecek kapasitede değiller!
Ama bu sözümona “karmaşıklık” ve “öngörülemezlik” vehmi, finansal piyasaların krize eğilimli oluşu bahsinde de ortaya çıkıyor. Burada, kelimenin en kötü anlamıyla “ideoloji” sırıtıyor: Epstein, organik dünyadaki, örneğin vücudumuzdaki öngörülemezliği örnek göstererek, finansal dünyanın da böyle olduğunu savunuyor. Matematik, önceden tahmin, planlama… bunlar boş işler. Kimse sistemin nasıl çalıştığını anlamıyor; sistem, bir mucize. Mistikleştirme ve mitleştirme, yıkım ve güç istenci ile birleşiyor. Belki de bu eğilim, günümüzün her soy ve boydan “filozofunu” birleştiriyor: Bir arkadaşı Epstein’e, Aleksandr Dugin’i okumasını tavsiye ediyor. Görüşlerini ilgi çekici ve “belki de faydalı” buluyor.
Son örnek çok yaygınlaşan bir e-postadan: Thiel ile birlikte Libya’nın, Irak’ın, Suriye’nin yıkılmasından özel zevk alıyorlar. Thiel’e göre Orta Doğu’daki ülkeler ne kadar fazla karışır ve ne kadar fazla “kötü adam” birbirini yemeye başlarsa, ABD bu ülkelere o kadar az karışmak/müdahale etmek durumunda kalır. Epstein ise tüm bunları Obama’nın stratejisi olarak görüyor ve “zekice uygulandığını” savunuyor.
- Geç kalmış komplocular
Belgeler ortaya saçılınca, Fredric Jameson’ın bir tespiti tekrar yayıldı: Komplo teorileri, yoksul insanın postmodern dönemdeki “bilişsel haritalama” sisteminin bir parçasıydı.
Burada anlaşıl(a)mayan bir dünyayı anlamlandırmadan bahsediyoruz. Oysa Jameson, 20. yüzyılda Amerikan büyük şehirlerinin dönüşümünü takip ederken, hakiki bir komploya işaret eder: Finansal sermaye ve arazi spekülasyonu.
Robert Fitch’in The Assassination of New York [New York’a Suikast] kitabından bahseden Jameson, üretimin kentten (bilinçli olarak) uzaklaştırılıp finansal spekülasyonun galebe çalması çerçevesinde neyin bilinçli bir komplo, neyin sermaye mantığının doğal sonucu olduğunu ayırt etmeye çalışır.
1920’lerde hazırlanan bir kent planı, açıkça küçük işletmelerin ve emekçilerin oturduğu arazilere çökmeyi ve onları kenti dışına sürmeyi tartışıyor örneğin. Ortada bir “komplo” olduğu açık: Egemen sınıflar, büyük kentlerdeki işçi-göçmen-küçük burjuva hercümerci ile uğraşmak istemez, onların şerrinden korkarken, bir yandan da 1920’lerde tıkanan sermaye birikimini daha kârlı sektörlere, örneğin emlak ve sigorta gibi işlere kaydırmanın hesabını yapıyorlardı. “Eşitsiz yatırım fırsatları”, kapitalist üretimin krizinin hem sonucu hem nedeni haline geliyordu.
Burada, zenginliğin gitgide özel ellerde birikirken emekçi sınıfların yarattığı genel korkunun kendisinin komplo ürettiğini hatırlatmak istiyorum: Sayıca bir avuç diyebileceğimiz mülk sahiplerinin, mülksüzler kalabalığı karşısında direnmek, düzenini sürdürmek için dalavereye başvurmasından daha doğal ne olabilir? Kan ve irinle dünyaya geldiği andan itibaren üretimi insansızlaştırmayı hedefleyen, sürekli daha fazlasını biriktirmek için nüfusu “artıklaştıran”, kendi zenginliğini mülksüzlerden kaçırmak için uzayı bile fethetmeyi planlayan bir sınıfın bir zamanlar “ahlaklı” olduğu fikri nereden geliyor?
Adam Smith dahi, gizli anlaşmaların sosyal yaşamdaki (olumsuz) rolünü en kötü sözcüklerle dile getiriyor. Benzer zanaate mensup insanların, diyor Milletlerin Zenginliği’nde, eğlenmek veya oyalanmak için nadiren bir araya geldiği durumlarda bile, sohbetleri eninde sonunda gelip kamuya karşı bir komploya (tam olarak bu sözcüğü kullanıyor) ya da fiyatları yükseltmenin bir yolunu bulmaya gelir dayanır. Bunun “lonca” usulü örgütlenmenin rekabeti baskılama aracı olarak kullanılmasına karşı itiraz olduğunu söyleyenler çıkabilir; ama Smith’in aynı “kamuya karşı komplo” fikrini tacirler, koloni şirketleri, hatta soylular için de kullandığını hatırlatmak isterim. Sayıca az zenginler, sayıca çok mülksüzleri yönetmek için fesat ve komploya ihtiyaç duyarlar.
Jameson’a dönelim. New York kent planını hazırlayanlar, aynı zamanda o kentin iş dünyasına mensup kimselerdi. Mülk sahipleri, bir büyük altüst oluşu sermaye-planlama-bilimsel üretim ortaklığında bir komplo ile örgütlemişlerdi. Sınıf mücadelesi başka türlü yürütülemezdi.
- Eğilimler: Neyin şafağındayız?
Altını çizmemizin gerektiği tek yer şu: Yine Lukacs, proleter olmayan kitlelerin kendilerinin doğrudan sömürüldüklerinin farkına vardıkları yerin, parasal ve ticari sermaye olduğunu öne sürer. Faşizm, “gaspçı” sermaye ile “üretken” sermaye arasında ayrım yaparak, bunu ırkçı bir demagojiye dönüştürür.
Zannediyorum, Epstein belgelerinin bize geleceğe ilişkin belli belirsiz sunduğu eğilim, “eski tip” finansal rejimin geride bırakılacağına ilişkin bir anlatıdan oluşuyor. 2008 krizi ile sarsılan Wall Street elitlerine karşı, Trump ve arkasındaki sermaye grubunun “Main Street”e, üretime, yeniden sanayileşmeye yaptığı yer yer demagojik, yer yer sahici vurgu, belgelerin arka planını oluşturuyor olabilir.(4) Netanyahu bağlantısızlığı ve tekno-sermayenin siyonizm merakı da bu kanıyı güçlendiriyor. Proleterlerin temsilcilerinin pek nadir görüldüğü bir dünyada, proleter olmayan kitlelerin sömürünün kaynağı zannettiği zeminde taraf olması pek de şaşırtıcı değil.
Nitekim pislikler ortaya saçılırken bundan hiçbir adli sonuç çıkmaması da tasfiye edilmesi muhtemel bazı kişilerin, aslında temsil ettikleri çizgiyi sivriltmek için ayak altından temizlendiği anlamına gelir. Bu bakımdan, Clintonların ABD Kongresinde verecekleri ifadelerin içindekilere değil de dışarıda bırakılanlara bakmak daha iyi fikir sahibi olmamızı sağlayacak.
(1) Deli saçması fikirler veya sayıklamalar da mevcut: Örneğin eski Norveç Başbakanı Thorbjørn Jagland bir e-postada yeni dünya parasının renminbi değil ruble olmasını istiyor. Kimsenin ağzı torba değil ki büzesin!
(2) Çok çarpıcı bir örnek: Epstein, 2017’de o dönem New York Times muhabiri olan Landon Thomas’a gönderdiği bir e-postada, Katar-Deutsche Bank-Donald Trump ilişkisine dair önemli ipuçları sunuyor. Epstein’e göre Katar, Deutsche Bank’ın en büyük finansörü (piyasa verilerine göre BlackRock ile birlikte); Deutsche Bank ise Trump’ı finanse ediyor.
(3) György Lukacs, Aklın Yıkımı’nda, felsefi irrasyonalizmin ayırıcı özellikleri arasında, sezgi gibi “rasyonalite ötesi” (supra-rationality) kavramların devreye sokulmasını da sayar. Mekanik felsefi görüşün başarısızlığı ve yarattığı yeni sorunlar, böylece doğal fenomenlerde de “rasyonalite ötesi”nin kanıtı olarak görülür: “Bu, tüm toplumsal ilerlemenin sorgulanabileceği, Şeytan’ın ‘ilk devrimci’ olarak sunulabileceği ve özgürlük ve eşitlik yönündeki her türlü çabanın karalanabileceği temeldir.”
(4) Burada “Trumpist” kampta da anlaşmazlık olduğu bariz. Örneğin 2014 yılında Vatikan’da bir toplantıda konuşan Steve Bannon, “devletçi” kapitalizmin yanı sıra, “Ayn Rand kapitalizmi” olarak adlandırdığı liberteryen kapitalizme de karşı olduğunu söylemiş. Bannon, ikinci Trump döneminde tekno-liberter kampın önderlerinden Elon Musk ile girdiği ağız dalaşıyla da biliniyor.
Amerika
Florida Valisi DeSantis ara seçim kaybı sonrası Vance ve Trump’ı hedef aldı

ABD’de ara seçimlerin ardından Cumhuriyetçi Parti İran savaşı kaynaklı oy kaybıyla yüzleşirken Florida Valisi Ron DeSantis 2028 başkan adaylığı yarışında öne çıkmaya çalışıyor. DeSantis’in Polymarket üzerindeki adaylık ihtimali yüzde 4’ten yüzde 12,7’ye yükselirken Başkan Yardımcısı JD Vance yönetim sicilini savunma baskısıyla karşı karşıya kaldı.
ABD’de salı günü yapılan ara seçimlerin ardından Washington’daki Cumhuriyetçiler ağır bir yenilginin faturasıyla yüzleşirken, Florida Valisi Ron DeSantis ortaya çıkan tabloyu avantaja dönüştürüyor.
Cumhuriyetçi seçmenin yüksek benzin, dizel ve gıda fiyatlarından sorumlu tuttuğu İran savaşının damga vurduğu seçim sonuçları, Başkan Yardımcısı JD Vance gibi 2028 başkanlık yarışındaki olası rakipleri zora sokarken, görev süresi kısıtlaması nedeniyle son dönemini geçiren DeSantis ise oluşan bu alanı kendi hanesine yazmaya odaklanıyor.
DeSantis, seçim sonrasında Polymarket platformundaki 2028 Cumhuriyetçi Parti başkan adaylığı ihtimallerinde de yukarı yönlü bir ivme yakaladı.
Sonuçlar açıklanmadan önce yaklaşık yüzde 4 seviyesinde seyreden kazanma şansı, perşembe akşamı itibarıyla yüzde 12,7’ye çıktı.
Seçim gecesi oranı kısa süreliğine yüzde 30’un altına gerileyen Vance ise perşembe günü yüzde 37,8 seviyesine toparlanarak seçim öncesindeki oranının bir yüzde puan gerisinde kaldı.
Söz konusu boşluğu kendi icraatlarını savunmak için bir fırsata çeviren DeSantis, eyaletinin göç konusundaki uygulamalarını öne çıkarırken Florida’nın seçim gecesinde Cumhuriyetçilerin mevzilerini koruduğu tek yer olduğuna işaret etti.
Çarşamba günü düzenlenen basın toplantısında açıklamalarda bulunan DeSantis, “Bunu bir ‘dalga’ olarak nitelendirmenin tam olarak doğru olacağını düşünmüyorum. Bu, ABD genelinde mavi eyaletler, kırmızı eyaletler ve aradaki her yeri kapsayacak şekilde meydana gelmiş bir meteor çarpmasının siyasi karşılığıdır” dedi.
Florida Valisi, partisinin eyalette “mevzileri korumayı” başardığını ve Cumhuriyetçi Parti denetimini sürdürdüğünü iddia etti.
Öte yandan eyaletin yeni seçilen valisi olan Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Byron Donalds, DeSantis’in 2022 yılındaki 19,4 puanlık farkının oldukça gerisinde kalarak yarışı yalnızca 1,3 yüzde puan farkla önde tamamladı.
Bunun yanı sıra Cumhuriyetçilerin lehine olacak şekilde yeniden çizilen seçim bölgelerine rağmen Demokratlar Florida’da Temsilciler Meclisindeki birkaç sandalyeyi kazandı.
DeSantis değerlendirmelerine, “Bu Birliğin en büyük 10 eyaleti arasında yalnızca bir tanesinde yönetim Cumhuriyetçilerin elinde olacak, o da Florida eyaletidir” sözleriyle devam etti.
DeSantis, 2024 yılındaki Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçimindeki eski rakibi ve Vance’in müttefiki olan Vivek Ramaswamy’yi de hedef aldı.
Salı günü Ohio Valiliği yarışında Demokrat Amy Acton’ın “Vivek’i bozguna uğrattığını” savunan DeSantis, Trump’ın ekibinin Ramaswamy’yi neden yarışa soktuğunu sorguladı.
Çarşamba günü Sage Steele’in podcast programına katılan DeSantis, “Bilirsiniz, Vivek teknoloji dünyasından bir isim gibi; şu Alzheimer ilacını yaptı ve ülkeye vizeli yabancı işçiler getirmek istiyor. Bu, seçmene karşılık bulacak bir profil türü değil” diye konuştu.
DeSantis, salı günü sandıklar kapanmadan önce de İran savaşının Cumhuriyetçilere zarar verdiğine dair uyarılarda bulunmuş ve çatışmanın, Başkan Donald Trump’ın yeni savaşlardan uzak durma vaadiyle çeliştiğini dile getirmişti.
Bu hafta CNN televizyonuna verdiği mülakatta DeSantis, “Trump sahneye çıktığından bu yana Cumhuriyetçilerin benimsediği temel ilke, bu tür ucu açık çatışmalara girmemekti ve gelinen nokta tam da bu oldu. Kuşkusuz Irak’tan biraz farklı ama insanların cüzdanlarını doğrudan etkilediği için çok önemliydi” ifadelerini kullandı.
Cumhuriyetçilerin yüksek fiyatların faturasını savaşa değil de eski Başkan Joe Biden’a kesme çabalarını da eleştiren DeSantis, “İnsanları gerçekleri çarpıtarak yanılttığınızda, diğer hiçbir konuda size güven duymazlar” dedi.
2024 yılındaki çekişmeli ön seçimde Trump’a rakip olan DeSantis, Washington’da alınan ve kamuoyunda tepki çeken kararlardan uzakta kalarak Florida’yı Trump’ın ikinci döneminin neredeyse iki yılı boyunca yönettiği için yönetimi eleştirme konusunda 2028 için adı geçen diğer başkan adaylarına kıyasla daha geniş bir hareket alanına sahip.
Buna karşın Başkan Yardımcısı Vance çok daha zorlu bir denge arayışıyla karşı karşıya bulunuyor.
Vance, Cumhuriyetçi Parti’nin seçim kayıplarını İran savaşına bağlayıp harcamaların maliyetini sorgulasa da doğrudan savaşa girme kararını eleştirmekten kaçındı.
Vance, 2028’de başkanlığa aday olma kararı verirse, 2024’te Trump’ı iktidara taşıyan koalisyonu bir arada tutmaya çabalarken aynı zamanda mevcut yönetimin sicilinin hesabını vermek durumunda kalacak ve bu denklem her zamankinden daha güç görünüyor.
The Hill gazetesinden Amie Parnes’ın analizine göre, 2028 Cumhuriyetçi Parti ön seçim yarışı yeni bir şekil alıyor.
Trump’ın halefi olma yarışında uzun süredir önde giden Vance’i Dışişleri Bakanı Marco Rubio hemen arkasından takip ederken, Parnes’ın aktardığına göre Cumhuriyetçiler artık doğrudan mevcut yönetimle bağı bulunmayan bir adayın daha güçlü bir seçenek olup olmayacağını tartışıyor.
Amerika
Mavi dalga, Demokratik Sosyalizm veya laciverdin tonları

Grup [Amerikan Demokratik Sosyalistleri -eç] onu desteklemiş olsa da, 2018’deki ön seçim başarısında ikincil bir rol oynadığı düşünülüyordu. O dönem verdiği mülakatlarda Ocasio-Cortez, kendini bir kalıba sokmaktan kaçınıyordu. Demokratik sosyalizmi [bir yandan] ‘kimliğimin bir parçası’ olarak nitelendirirken [diğer yandan] ‘kimliğimin tamamı değil’ diyor ve (geleceği öngörürcesine) ‘pek çok sosyalist benim sosyalist olmadığımı söylerdi’ diye ekliyordu.
O Temmuz ayında Hot 97’ye verdiği mülakatta ‘Bir kitap okuyup sonra ne olduğuma karar vermiyorum’ diyen Ocasio-Cortez, siyasi etiketlerden çok ‘Herkes için Medicare’ ve ücretsiz üniversite eğitimi gibi politikaları önemsediğini ifade etmişti: ‘Eğer bu beni bir sosyalist yapıyorsa, peki, o zaman sanırım ben bir sosyalistim. Sanırım ben bir demokratik sosyalistim.’”
“Woke 1.0”ın poster çocuğu, Amerikan solunun Rüstem Batum’u Hasan Piker’in 2028 seçimlerindeki Demokrat başkan adayı Alexandria Ocasio-Cortez (AOC) üzerine yazılmış sitayiş dolu New York Times haberinden aktardım. Ara seçimlerden hemen önce yayınlanan bu habere geri döneceğiz; fakat “ABD’de bu kadarı bile solculuk sayılır”dan “Senato’da sosyalist inkılap yaşandı” sayıklamalarına kadar uzanan yorumlar yayılırken, Amerikan siyasetindeki zarfın mazruftan daha önemli oluşu ile popülizmin tipik “kitapsızlık” vaazının nasıl iç içe geçebildiğine dikkat çekmek istiyorum. Türkiye’nin yeni, kolejli ve her nasılsa kamuoyuna “yurtdışılı sosyalist” satmaya başlayan Yunus Emre Erdölen gibi cep yakan temiz yüzlü Amerikan siyaseti yorumcularının pek grift olduğuna inandıkları bu siyaset yapma biçimi, AOC tipi “ilericilerin” alamet-i farikası. Tezgahta her meşrebe göre malın bulunması karmaşıklık işareti sayılıyor.
Bu bakımdan, mavi dalgaya tutunarak Kongre’ye kapağı atan Demokratların önemli bir kısmının yalan söylediğini, “samimi” olanların da vaatlerinin tam tersini yapmak zorunda kalacağını şimdiden söyleyebiliriz. Teksas’ın yeni “solcu vaizi” James Talarico, gümrük vergilerini düşürerek ve rekabeti artırarak market fiyatlarını düşürmeyi vaat ediyormuş; Kuzey Carolina’dan Roy Cooper, “ürünlerin fiyatlarını düşürmeyi” taahhüt ederken, Güney Carolina’da göreve başlayacak olan Annie Andrews ise federal benzin vergisinin askıya alınmasını öneriyormuş… Hem federal düzeyde, hem eyalet düzeyinde borç meselesi en önemli gündemken, üstelik iktisadi büyüme neredeyse tamamen AI balonuna yaslanıyorken, en hafif tabirle olmayacak duaya amin demekten, daha ağırından ise hayal satıcılığından bahsediyoruz.
Ama belki de bu sol gösterip sağ vurma konusundaki en bariz örneği, Electronic Intifada’nın emektarlarından Ali Abunimah verdi: Bir yandan Gazze’de yaşananları “soykırım” olarak nitelendiren El-Sayed, diğer yandan Amerikan emperyalizminin en sinsi katillerinden Barack Obama¹ ile çok tarihin çöplüğüne gitmesi gereken Kamala Harris’in şefaatçiliğine soyunabiliyordu. “Bu sözde ilerici adayların, bu savaş suçlusu canavarları aklamaya çalıştığını görüyoruz,” diyordu Abunimah: “Buna ilerleme demek ya da bunu olumlu karşılamak benim için çok zor.”
Yahut, DSA üyesi Zohran Mamdani’nin “en önemli Yahudi müttefiklerinden” biri olarak gösterilen Brad Lander’ı ele alalım. Cumhuriyetçi rakibini rahatça yenerek Temsilci seçilen Lander da Gazze’de bir soykırım olduğunu söylüyor ve Batı Şeria’da İsrail’in etnik temizlik yaptığını düşünüyor. Hatta geçen ay, Batı Şeria’da Filistinli çiftçiler ve “İnsan Hakları için Hahamlar” adlı insan hakları örgütüyle birlikte zeytin hasadına katılırken işgal güçleri tarafından kısa süreliğine gözaltına alındı. Üstelik Yair Lapid ile X’te tartışmaya girecek kadar da ilkeli görünüyor. Fakat o da nesi? Lander kendisini liberal siyonist olarak tanımlıyor. İsrail soykırım yapıyor ama bu devlet bir şekilde “demokratik” ve “insan haklarına saygılı” olabilir! Aynı Lander, Demokratların çoğunluğu ele aldığı Temsilciler Meclisi başkanlığı yarışında, pankart taşıyan cinsten İsrail yanlısı Hakeem Jeffries’i destekleyeceğini de söyledi.
Şu İsrail meselesi: Soykırım demesi bedava
ABD’de her iki partide de İsrail konusunda yeni bir arayış olduğuna şüphe yok. Ama bu arayışın, Leopar’daki ünlü replikte olduğu gibi, “Eğer her şeyin olduğu gibi kalmasını istiyorsak, bazı şeylerin değişmesi gerekecek” düşüncesi ile ilgisi var.
Hillary Clinton bile Netanyahu’dan nefret ediyor. Obama döneminde Beyaz Saray Özel Kalem Müdürü olarak görev yapmış azılı siyonist Rahm Emanuel, Tel Aviv’de İsraillilerin yüzüne baka baka değişmeleri gerektiğini söylüyor. Daha acayibi de var: Britanya’dan yayın yapan solcu ve Filistin dostu bir yayınevi, Sabri Jiryis’in siyonizmin kökeni hakkında mitleri parçaladığı Foundations of Zionism [Siyonizmin Temelleri] kitabını basıyor. Yazarın kızı da olan ve kitabı Arapçadan İngilizceye çeviren Fida Jiryis, “Çevirmenin notu”nda çeviri projesinin Açık Toplum Vakfı ve Rockefeller Brothers Fund’dan fonlandığını yazabiliyor!
Bu nasıl olabiliyor? İsrail’de, özellikle kurucu önderlerin bağlı bulunduğu İşçi Siyonizmi’nin böyle bir “güleryüzlü” tarafı hep vardır. Bugün de, Netanyahu hükümetini Amerikan ve Avrupa kamuoyu ile İsrail’in arasını bozduğu için eleştirenler bolca mevcut. Batı Şeria’daki yerleşimci terörünü durdurmak, Gazze’den mümkünse çekilmek, Suriye’nin yeni kayyumu ile “güvenlik” anlaşmasına varmak bu programın bazı unsurları arasında. Lander’ın bağlı bulunduğu liberal siyonist akım da bunun içine yerleşiyor. Likud ve etrafındaki çerçöp onlar için Trump ve Avrupa sağı ile eşit. Üstelik tersten bakınca da öyle: Netanyahu çetesi, Batıdaki kendilerine karşı çıkanları Demokrat Parti çevresi ile, Soros ile, “Batı medeniyetini çökertmek isteyen woke-solcu-islamcı” ittifakı ile eşitliyor. ABD’nin bölgeden çekilme ihtimali bir kez daha gündemdeyken, boşluğun Likudlaşmış İsrail tarafından mı, yoksa Demokratların (ve Katar parasının) on yıllardır yatırım yaptığı “ılımlılaştırılmış Sünni ekseni” tarafından mı yönetileceğine dair bir kavga bu. Yeni “Demokratik Sosyalistlere” Suriye’nin yeni hükümeti veya Katar hakkında ne düşündüklerini bir sorun bakalım!
Burada Britanya’dan Vatikan’a kadar uzanan bir ittifaktan bahsediyorum. İngilizlerin, Trump yönetiminin gözaltına alması üzerine “Yahu bu bizim adamımız!” diye feryat ettiği “Filistin dostu, Esad düşmanı” Mahmud Halil, Haaretz gazetesine yaptığı açıklamada “İsrail’in var olma hakkını” teyit edebiliyordu mesela. Aynı Halil, “ilerici” Demokratların da gözdelerinden. Öyle ki, Hasan Piker, Mahmud Halil ve Mehdi Hasan’ı Mamdani’nin zafer partisinde yan yana görebilirdiniz. Papa Leo da JD Vance ve Donald Trump’a karşı ilan ettiği seferde başarılı olmuş görünüyor. Papa’nın medyadaki “ilerici” yüzü Christian hale, seçimlerden sonra manidar başlık attığı bir haberinde (“Trump ve Vance, Papa XIV. Leo’ya saldırdı. Seçmenler yanıt verdi”) açıkça yazıyordu: “Bir Metodist papaz, bir Presbiteryen ilahiyat öğrencisi, bir Müslüman doktor ve Katolik bir Ojibwe kadını Senato’ya giriyor. Demokratlar artık alçakgönüllülükle yönetmek zorundalar ve biz de onların bu ilkeye sadık kalmalarını sağlamalıyız.”
Zaten burada İran öcüsü partiler üstü konumda. El-Sayed’in, Ali Hamaney’in katli hakkında söyledikleri buna işaret ediyor. Önce, sızan bir ses kaydında, Michigan’daki seçmenlerin “üzgün” olduğu için bu meseleye değinmeyeceğini, hatta bunun konuşmaya değer bir mesele bile olmadığını söyleyen yeni senatör, daha sonra Hamaney’in “kötü bir adam” olduğunu ve “İran rejimini savunmayacağını” söyleyecek ama elbette bunun “uluslararası hukuku delmeye neden olmadığı” kaydını da ekleyecekti.
İsrail’in Likudlaşıp nativistleşmesi ile evrenselleşmesinin paralel ilerlediğini, bunun çelişki gibi görünse de günümüzde etno-milliyetçiliğinin evrenselleşmesinin maddi zemininin bulunduğuna daha önce işaret etmiştim. Madalyonun diğer yüzünde ise, İsrail’in varlığının sorgulanması ile siyonizmin normalleşmesi yer alıyor.
Dahası, bu anti-İsrail tutum, özellikle New York gibi şehirlerde ne yazık ki gitgide orta-üst sınıfın sinyallemesi haline geliyor. Örneğin Mamdani’nin desteklediği ve “en radikal” solcu olarak görülen yeni temsilci Darializa Avila Chevalier, Manhattan-Bronx’ta en yüksek desteği elde ederken, düşük gelirlilerinin yaşadığı bölgelerde aynı başarıyı gösteremedi. Bu da bizi diğer meseleye getiriyor.
Sınıfın zengin çocukları
Avila Chevalier ile Haziran ayında yapılan Demokratik ön seçimlerde yendiği Adriano Espaillat arasındaki fark bize çok şey anlatıyor. Her ikisi de kentteki Dominik göçmenlerini temsil ediyor. Espaillat, daha çocukken bu kente gelen ve uzun yıllar yasal bir statüsü bile olmadan yaşayan tipik bir göçmen evladıydı. Onun Kongre’ye kadar yükselişi, Amerikan rüyasının hâlâ işler göründüğü bir döneme işaret ediyor: Sıfırdan en tepeye kadar çıkan bir yabancının öyküsü bu. Nitekim ön seçimlerde Espaillat, düşük gelirli mahallelerde yüzde 40 oyla rakibini epey geride bırakıyordu.
Chevalier ise Espaillat’nın temsil ettiği değerlerin tam zıddı gibi görünüyor. Dominikli bir ailenin çocuğu olarak Florida’da doğup büyüyen bu genç, daha sonra Columbia Üniversitesi’nde okumak üzere Upper Manhattan’a taşındı ve orada kaldı.
2010 ile 2020 yılları arasında bu bölge, şehirde nüfus kaybı yaşayan sadece iki mahalleden biriydi. 17.000’den fazla Hispanik sakin bölgeyi terk etti ve bunların yerini çoğunluğu beyaz olan birkaç bin yeni gelen aldı. 2010’ların ortasına gelindiğinde, CUNY’nin yaptığı bir araştırmaya göre, bölgedeki beyaz hane halklarının medyan geliri yıllık 80.000 dolara yaklaşırken, Dominikli hane halklarının medyan geliri ise yaklaşık 31.000 dolardı. İşçi sınıfından birçok Dominikli, soylulaştırılan bu bölgedeki yüksek konut fiyatları nedeniyle ayrılmak zorunda kaldı.
The Free Press için manidar bir yazı yazan (“Sosyalizmi yoksullar değil, zenginler alevlendiriyor”) ve kendisi de Dominik kökenli olan Rafael A. Mangual bu konuda şunları söylüyor:
“Bu durum bana tamamen yabancı değil. Dominikli bir göçmenin oğlu olarak, Chicago’daki hukuk fakültesinden mezun olduktan sonra eşimle birlikte East Harlem’deki bir daireye taşındım. Ben bu şehirde doğup büyüdüm; hem ben hem de eşim Latin Amerika’dan gelen göçmenlerin çocuklarıyız; fakat her ikimiz de yüksek lisans derecesine sahip, gelecek vaat eden profesyoneller olarak, birçok açıdan bu mahalleyi on yıllardır evleri olarak gören sakinlerden çok, mahalleyi soylulaştıranlara benziyorduk. Ve bu konuda yalnız değildik.”
Yazara göre, DSA’de bile “radikal” bulunan Chevalier’nin “anti-Amerikan” politikası, uzun süredir bu bölgenin sakinleri olan göçmenlerden ziyade, üniversite eğitimi almış ve “soylulaştırıcı” beyaz yeni sakinler arasında daha fazla yankı buldu.
Benzer bir eğilimin Zohran Mamdani için de geçerli olduğunu daha önce yazmıştım (bakınız ve bakınız). AOC de “solculuğu” paraya dönüştürme yeteneği gösterdiği için önemli: babası memur, annesi öğretmen, kendisi garsonluktan tuvalet temizlemeye kadar çeşitli işler yaptığını söyleyen genç temsilci, zamanla yorumculuk, konuşmacılık ve yazarlık dünyasında “ilerici” değerlerin satışını yapmayı öğrendi. Seçim kampanyasından daha sonra kovduğu Silikon Vadisi’nin “ilerici Demokrat” çocuğu Saikat Chakrabarti’nin şirketlerine aktarılan paralar şimdi unutulmuş durumda. 2021’de, “ilerici” örgüt (onun da kurucusu Chakrabarti) Brand New Congress’ten aldığı yüklü paralar gündem olmuştu.
El-Sayed: Arap Obama ve çoban köpekleri
Yakıştırma bana ait değil. Black Agenda Report’tan Margaret Kimberley, El-Sayed geçen yaz Demokratik rakibini ön seçimlerde yendikten sonra “El-Sayed, Arap Obama’dır” başlıklı bir yazı yazmıştı.
Kimberley önemli bir şey söylüyor: “Bu ülkede siyaset son 50 yıldır sağa doğru kayıyor ve söylem o kadar daralmış durumda ki, şüphe duyulması gereken durumlarda haksız bir mutluluk yaşanıyor.”
Bunu, El-Sayed’in dikkatle tartarak yaptığı İsrail karşıtı açıklamaları istinaden söylüyor. Türkiye’deki Amerikan solcularından sık sık duyduğumuz “Hiç mi sevinmeyelim?” serzenişine cevap veriyor sanki. Şüphe duymaya hakkımız vardır diyor, üstelik “Demokratik Sosyalist dalga” ezip geçmeye başlamışken.
Kimberley, yazının başında Amerikan siyasetinde görünen ile altta yatan arasındaki farka değindiğimiz bölümle uyumlu bir şekilde yazıyor:
“Bu sözleriyle [Filistin’i kastediyor – eç] seçmenlerin duygularını tam isabetle ölçmüştü; fakat daha yakından bakıldığında, El-Sayed’in seçim kampanyasında tanıtıldığı gibi ilerici bir savaşçı olmadığı ortaya çıkıyor. El-Sayed, diğer dış politika konularında Demokrat Parti oligarşisiyle tam bir uyum içindedir. Şu anda 195 milyar dolar tutarındaki Ukrayna’ya, daha doğrusu askeri-sanayi kompleksine yönelik yardımın sürdürülmesinden yanadır. Bu konuda diğer diğer tüm müesses nizam Demokratları gibi konuşuyor.”
Kimberley, ironik bir şekilde, “Rusya’ya karşı yürütülen tehlikeli bir vekalet savaşı için harcanan kamu kaynaklarının dipsiz kuyusu”nun, El-Sayed’in desteklediğini söylediği “Herkes İçin Medicare” programının masraflarını karşılayabileceğine işaret ediyor.
Amerikan ordusunun kaçırdığı Nicolas Maduro için de, “uluslararası hukuka aykırılık” türü beylik lafları ettikten sonra, “halkını ezip geçen korkunç bir diktatör” demekten sıkılmıyordu.
Kimberley, kendisini sosyalist değil, kapitalist olarak nitelendiren El-Sayed’in Kamala Harris’e destek verdiğini, hatta onun İsrail politşkası hakkında da alenen yalan söylediğini hatırlatıyor: El-Sayed’e göre Joe Biden Netanyahu’yu kucaklarken, Harris boykot etmişti! Yalan ve El-Sayed’in büyük bir mutlulukla sahip çıktığı Amerikan tipi ikili siyaset yapma biçimi şuydu: Harris, Netanyahu’nun Kongre’de yaptığı konuşmaya gerçekten katılmamıştı; fakat konuşmasından sonra Beyaz Saray’da onunla gizli bir görüşme yapmıştı!
Obama ve diğer Demokratik müesses nizamın desteğini saymıyorum bile. Kimberley partideki durumu özetliyor:
“Demokratlar ve onların oligarkları aptal değiller. Mesajlarını yeniden ayarlamaları gerektiğini biliyorlar. Hâlâ neoliberal ve hâlâ emperyalistler; fakat seçmenlerinin öyle olmadığını da biliyorlar. El-Sayed, farklı bir siyaset değil, anlatıdaki bir rota değişikliğini zorluyor.”
Bir başka Black Agenda Report yazarı Bruce Dixon, El-Sayed’i destekleyen Bernie Sanders için “çoban köpeği” diyor. Neden? Cevabı alıntılıyorum:
“Çoban köpekleri sürüyü güder; çoban köpeği adayı ise, aksi takdirde sola kayarak Demokrat Parti’nin dışına çıkabilecek, ya oy kullanmayabilecek ya da iki partili sistemin dışında bir şey inşa etmeye çalışabilecek aktivistleri ve seçmenleri yeniden Demokrat Parti’nin çatısı altına toplamakla görevlidir.”
Çoban köpeklerinin önde gelen adayı AOC, geçen ay Detroit’te El-Sayed’in destekçilerine, “Bu ülkede milyarderlerden daha fazla çalışan insan var,” derken de sürüsünü gütmek için kolları sıvamıştı. Florida’da, taze DSA’li Angie Nixon ile birlikte yaptığı mitingde, “İyi okullar komünizm değildir. Devlet tarafından finanse edilen hastaneler komünizm değildir,” deyip
“halkın taleplerine duyarlı” bir hükümetin “ne aşırı, ne tuhaf, ne de aşırı sol” olduğunu sözlerine eklerken de aynı bilinçle hareket ediyordu.
Sosyalizmin başı bir kez daha dertte
Nitekim DSA ile AOC arasındaki gönüllü ittifakın işe yaradığı görülüyor. Senato’ya bu kış komünizmin geldiği masalını sıkılmadan okuyan Cihan Tuğal gibi ayran gönüllülerin sandığının aksine “radikal” isim sayısı “ılımlılardan” hayli az olsa da, bir “demokratik sosyalizm” rüzgarı estiği kesin.
En baştaki New York Times haberine bakacak olursak AOC, özel görüşmelerde, “Gazze’deki savaş gibi konularda kendisinin bile bazen onların saflık odaklı turnusol testlerini geçemediğinin farkında olarak”, demokratik sosyalist arkadaşlarını “kucaklayıcı bir kültür” oluşturmaya çağırıyormuş. Hem Bernie Sanders tipi bir “popülizm”e, hem de Barack Obama tipi bir birleştiriciliğe oynuyormuş.
DSA’de karşılık bulduğu anlaşılıyor. Bu “solcu” gevşek koalisyonun küresel beyin öğütücü yayınlarından Jacobin için podcast yapan Daniel Denvir, “AOC’nin önündeki imkânların ve zorlukların”, daha geniş kapsamlı sosyalist hareketin durumunu “gerçekten de somut bir şekilde yansıttığını” savunuyor. Ona göre AOC’nin hem “sosyalist soldaki” desteğini canlandırıp pekiştirmesi, hem de daha geniş bir “liberal” seçmen kitlesine hitap etmesi gerekiyordu. Denvir, solda “hiçbir gerekçe olmaksızın” AOC’yi “satılmış” ilan edenlere de çatıyordu.
Ocasio-Cortez’in hâlâ yakın ilişkide olduğu, NYT’nin “Washington’daki ilk akıl hocalarından biri” saydığı New York’lu temsilci Nydia Velázquez, “O artık olgunlaştı. DSA’in de ondan bir şeyler öğrenmesi gerekiyor,” diyor. “Woke 1.0 çılgınlıktı” diyerek olgunlaşan AOC, DSA’i de kanatları altına alıyorsa, DSA neden karşılık vermesin?
AOC’nin Biden ve Harris’e desteği DSA’de kaşların kalkmasını sebep olabilir. Harris’in Gazze konusundaki tutumunu tıpkı El-Sayed gibi yalanlarla örtüyor olabilir. DSA’in “çelik çekirdek” federal merkezi AOC’den memnuniyetsizlik duyuyor olabilir. Ama New York’ta, çevrimiçi bir destek toplantısında, Filistin bayraklı emojiler eşliğinde, gevşek örgütün aynı gevşeklikteki üyelerinden “kendisine güvenmelerini ve yoldaşları gibi görmelerini” istemesine engel değil. Esnek ile geniş, demokratik sosyalizmi iktidara taşıyacak!
El-Sayed DSA’li değil, Mamdani DSA’li, AOC ise yıllardır aidatlarını ödemiyor. Ama NYT’ye göre AOC’den daha solcu olan Mamdani, Michael Bloomberg gibi zenginlerle al takke ver külah görüşebiliyor.
Bu yaz, kendisini “Marksist-Leninist-Maoist” olarak tanımlayan bir DSA grubu, Ocasio-Cortez’in bir sosyalist değil, “herhangi bir ilkeye sahip olmayan oportünist bir amatör” olduğunu söylemişti. DSA sözcüsü Cara Tobe hemen devreye girdi ve “Onlar örgüt içinde çok küçük bir grup ve ulusal ve yerel liderlik adına karar alma yetkisi neredeyse hiç yok,” dedi.
Dahası, bu pek demokratik sosyalizmde, yukarıda El-Sayed örneğinde gördüğümüz gibi, Ukrayna gevşekliği de demokrasinin gereği. Koalisyonun 2022’de savaş başladıktan sonraki açıklamalarını biraz arkeolojiyle ancak bulabilirsiniz. Rusya’yı da ABD’nin NATO genişlemesini de kınayan beylik bir açıklama. Sonra derin bir sessizlik. Üstelik, gevşek koalisyonun içinde bazı “sert” troçkistlerden “Rusya’yı az kınadık” yollu itirazlar bile görebilirsiniz. Örneğin Netanyahu’yu tutuklayamayan Mamdani, Putin’i de UCM kararları doğrultusunda tutuklayacağını söylüyordu.
Geçim sıkıntısına çözüm: Para dağıtmak
ABD’de “sanayi politikaları”nın devlet düzeyinde dönüşü Obama döneminde oldu. Bugün unutuluyor ama “jeopolitik” mülahazaların iktisadi bağlama oturması da aynı dönemde Çin’e karşı yeni arayışlarla birlikte gündeme geldi. “Yeşil Mutabakat” ve temiz enerji dönüşümü de bunun ürünüdür. AOC, DSA ve Chakrabarti, hatta Elon Musk gibi kurumlar ve figürler, açılan bu kapıdan girdiler.
Dolayısıyla bu endişeden geri dönüş mümkün değil. Joe Biden’ın, kendinden önceki Trump döneminde atılan Çin karşıtı adımları aynen devam ettirmesi bu yüzdendi. Çin’e karşı rekabet edemedikçe esnek çalışma modellerinin, “gig” ekonomisinin, otomasyonun yaygınlaşmasında da Obama-Biden döneminin damgası var. Öyle ki, “barışın başkanı” Obama, askeri faaliyetleri hızlı insansızlaştırmış ve kendi dönemini İHA-SİHA’ların en çok insan öldürdüğü yıllar olarak bitirmişti.
Her neyse… Artık nüfusa ne yapılacağı meselesi, yapay zeka ve veri merkezleri üzerinden dönen kavganın da temellerinden biri. Buradan da geri dönüş yok. Silikon Vadisi peygamberleri, yeni otomasyon tekniklerinin artık nüfusu gereksizleştireceğini ileri sürerken, istihdam korkusu yaşayan ve Demokratların kitlesini kemikleştirenler “temel vatandaşlık geliri”ne daha yatkın görünüyor.
Mesela Teksas’a vali seçilen Demokrat Gina Hinojosa, Teksaslılara tek seferlik olmak üzere 1.500 dolarlık bir geri ödeme çeki göndermek istediğini söylüyor (Aynı Hinojosa, 2023’te veri merkezlerine vergi istisnası tanımayı desteklerken, şimdi tam tersi bir pozisyonda!). Üstelik her nasıl oluyosa, federal düzeyde emek üretkenliğinin arttığı ve bunun yapay zeka uygulamaları ile ilgisinin de pek az olduğu bir dönemde bunlar öneriliyor. Bu üretkenlik trendinde sıfır noktasının pandemi dönemi olduğunu da hatırlatalım. Sert kapanmaları ve hanelere para dağıtımını hararetle savunan Demokratlar, emeğin ulusal gelirden aldığı payı, üretkenlik artarken azaltmaya katkıda bulunmuş gibi görünüyor. Hanelere çek dağıtmak da aynı siyasetin bir uzantısı.
Michael Roberts aktarıyor: Biden ve Trump dönemlerinde, en zengin %10’luk hane halkı grubunun medyan net serveti, 2022’den 2025’e kadar 2,8 milyon dolardan 3,67 milyon dolara sıçradı; bu, yaklaşık 872 bin dolarlık ya da %30’luk bir artışa tekabül ediyor. Gelir açısından en alt %40’lık kesim ise geriledi.
Nitekim hiçbir Demokrat, “odadaki fil”i, yani AI balonu dışında büyüyemeyen Amerikan ekonomisini açıklamaya çalışmıyor. Bu, “sıfır toplamlı oyun” anlamına geliyor. Bu durumda Demokratik ve Cumhuriyetçi ittifaklar, seçimden seçime salıncak gibi sallanacak ara katmanların, büyümeyen pastadan pay kapmaya çalışırken sergiledikleri kaprislerle belirlenecek. Dolayısıyla, “Woke 1.0 çılgınlıktı” diyen AOC’yi de, bir anda “kimlik-kültür-cinsiyet siyaseti”nin kötülüğü ile “sınıf siyaseti”nin iyiliğini keşfeden kimi solcuları da ciddiye almak mümkün değil.
Zaten yine Roberts, Demokratların korkunç “savunma” harcamalarını kısmaya yönelik hiçbir önerisinin olmadığına işaret ederken, “Görünüşe göre Demokratlar, hızlanan enflasyonu nasıl kontrol edecekleri konusunda hiçbir fikir sahibi değiller; tek çare olarak Federal Rezerv’in faiz oranlarını yükseltmesine güvenmekten başka bir yol bulamıyorlar ki bu politika, resesyon olasılığını yalnızca artıracaktır. Ayrıca, hızlanan eşitsizliği tersine çevirecek hiçbir öneri de bulunmuyor,” deme ihtiyacı hissediyor.
Görünen o ki, yapay zeka balonu patlayana kadar, Demokratlar gemiyi yüzdürmek istiyor. İşin ironik yanı, balonu patlatacak olan da aynı Demokrat politikalar olabilir. Kapitalist “yarıtıcı yıkım”dan kaçarken yıkılan yapı: Tam da Janus yüzlü Amerikan siyasetine uygun bir Demokrat son değil mi?
¹ Black Agenda Report‘tan Ajamu Baraka önemli bir noktayı hatırlatıyor:
“Yurt içinde Obama, rekor düzeyde sınır dışı işlemlerine öncülük etti ve ulusal güvenlik devletinin siyasi muhalifleri gözetleme, yargılama ve cezalandırma kapasitesini genişletti. Yönetimi, modern ABD tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir sıklıkta, Casusluk Yasası kapsamında ihbarcıları yargıladı. Ayrıca, insansız hava aracı savaşları yoluyla hedefli suikastları kurumsallaştırdı; buna, 2011 yılında Yemen’de en az üç ABD vatandaşının yargısız infaz edilmesi de dahil.”
Obama’nın siciline, Minnesota ve New York’ta ICE eliyle yapan barbarlıklara “ilerici” Demokratların ne kadar karşı koyduğu eklenince gelecek için pek de umutlu olmaya hacet yok.
Amerika
Tesla, Teksas’ta Cybertruck üretimini 2027 ortasında sonlandıracak

Tesla, Teksas fabrikasındaki Cybertruck üretimini robotaksi modeli Cybercab’e kapasite açmak amacıyla 2027 yılı ortasında sonlandırma kararı aldı. Şirketin “Diğer modeller” kategorisindeki teslimatları 2026’nın üçüncü çeyreğinde 8 bin 295 adede geriledi.
Elektrikli araç üreticisi Tesla, Teksas’taki Gigafactory fabrikasında Cybertruck model pikapların üretimini 2027 yılının ortalarında sonlandırmayı planlıyor.
Reuters’ın aktardığına göre şirketin CEO’su Elon Musk, üretim bantlarının kapatılma kararını, robotaksi ve otonom ulaşım ağı planlarının kilit modeli olarak konumlandırılan insansız Cybercab üretimini artırma gereksinimiyle açıkladı.
Modelin üretiminin başka bir tesise taşınıp taşınmayacağı yoksa tamamen mi durdurulacağı henüz bilinmiyor.
Teksas’taki fabrika, Cybertruck parçalarını üretmeye yarayan donanıma sahip olduğu bilinen tek Tesla tesisi olma özelliğini koruyor.
Musk, Cybertruck üretiminin durmasıyla boşa çıkacak kapasitenin, yakın zamanda tanıtılan sürücüsüz Cybercab modelinin üretimine aktarılacağını ifade etti.
Pikap modelinin başmühendisi Wes Morrill, X platformunda paylaştığı mesajda, “Cybertruck teknolojilerin geliştirilmesi için inanılmaz bir platformdu ve varlığını Cybercab sayesinde sürdürüyor” değerlendirmesini yaptı.
Tesla’nın geleneksel General Motors ve Ford pikaplarına fütüristik bir alternatif iddiasıyla 2023 yılında piyasaya sürdüğü Cybertruck, beklenen satış başarısını yakalayamadı.
Aracın paslanmaz çelikten üretilen köşeli gövdesi, modelin ABD dışındaki pazar potansiyelini kısıtladı.
Bazı Avrupa ülkelerinde aracın satışı için resmi izinlerin alınması zorlu bir sürece dönüştü.
Model çok sayıda geri çağırma kararıyla gündeme gelirken şirket de kalite kontrol sorunlarıyla karşılaştı ve fiyatları defalarca revize etti.
Cybertruck satışlarını bilançoda bağımsız bir kalem olarak paylaşmayan Tesla, bu teslimatları “Diğer modeller” kategorisi altında raporluyor.
Şirket verilerine göre “Diğer modeller” sınıfında 2026’nın ikinci çeyreğinde 12 bin 364 olan teslimat sayısı, üçüncü çeyrekte 8 bin 295 seviyesine geriledi.
Tesla, daha önce uçma kabiliyetine sahip yeni Roadster modelini de tanıtmıştı.
Diplomasi2 hafta önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Söyleşi2 hafta önce“AfD, Alman büyük sermayesindeki iç çelişkinin bir ifadesi”
Asya1 hafta önceMao gafı krize yol açtı: Mbappe özür diledi, Çin’de boykot başladı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Hudson: ABD’nin Körfez’deki seksen yıllık himaye devri resmen bitti
Dünya Basını1 hafta önceGünah keçisi olarak Netanyahu
Ortadoğu2 hafta önceYBŞ, Irak ordusuna katılacak
Avrupa2 hafta önceSırbistan seçimleri: Dört sütunlu illüzyonun dağılışı
Asya2 hafta önceÇin, ticari sırlarını ‘yabancı kuruluşlara’ karşı korumak için yeni kurallar hazırladı










