Avrupa
Erich Vad, Ukrayna savaşını Verdun Muharebesi’ne benzetti

Almanya eski Başbakanı Angela Merkel’in askeri danışmanlığını yapan emekli Tuğgeneral Erich Vad, Ukrayna’daki askeri durumun çıkmaza girdiğini belirtti. Berliner Zeitung gazetesine konuşan Vad, tarafların yıpratma stratejisinin büyük can kayıplarına yol açtığını vurgulayarak acil diplomatik çözüm çağrısında bulundu.
Almanya Federal Cumhuriyeti’nde askeri ve stratejik analizleriyle tanınan, eski Başbakan Angela Merkel’in askeri politikalar konusundaki eski danışmanı emekli Tuğgeneral Erich Vad, Rusya ve Ukrayna arasında devam eden savaşa ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Berliner Zeitung gazetesine geniş bir mülakat veren Vad, Klaus von Dohnanyi ile birlikte kaleme aldığı Barış – Nasıl Olur? (Frieden – Wie geht das?) adlı kitabının yayımlanması vesilesiyle gerçekleştirdiği söyleşide, mevcut askeri stratejilerin sonuçsuzluğuna dikkat çekti ve uluslararası toplumu diplomasi kanallarını tamamen kapatmakla eleştirdi.
Tarihçi kimliğiyle de bilinen ve 2006-2013 yılları arasında Federal Başbakanlık bünyesinde grup başkanlığı, Federal Güvenlik Konseyi sekreterliği ile askeri danışmanlık görevlerini yürüten Vad, günümüzde yaşanan jeopolitik gerilimlerin sadece askeri yöntemlerle çözülemeyeceğini belirtti.
“Mevcut yıpratma stratejisi Verdun gibi bir kan değirmenidir”
Erich Vad, Ukrayna sahasındaki mevcut durumu askeri tarihin en kanlı çarpışmalarından birine benzeterek şu ifadeleri kullandı:
“Ukrayna’da askeri bir çözümün Ukrayna lehine gerçekleşmesi yakın gelecekte mümkün görünmüyor. Şu anda uygulanan yöntem, tarafların birbirlerinin geri hatlarını hedef aldığı ve karşı tarafın ne zaman pes edeceğini ya da müzakere masasına oturacağını beklediği bir yıpratma stratejisidir. Bu yıpratma stratejisi, 1916 yılındaki Verdun Muharebesi gibi adeta bir kan değirmenidir. Yüz binlerce genç Ukraynalı ve Rus hayatını kaybetti, koca bir ülke harabeye döndü.”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’nin Rusya’nın Donbass ve Kırım’dan tamamen çekilmesini öngören maksimalist taleplerinin gerçekçi olmadığını kaydeden Vad, “Rusların bu bölgelerden çekilip barış yapacağını varsaymak bir illüzyondan ibarettir. Bu durum, Rusya’nın bölgedeki hayati stratejik çıkarlarına tamamen aykırıdır. Tarafların bu pozisyonlarından geri adım atamaması nedeniyle silahlar konuşmaya devam ediyor. Ancak bu savaşın topyekun bir Avrupa savaşına evrilme riski son derece yüksek ve işler bu şekilde gitmeye devam ederse gidişatın o yönde olduğu izlenimini taşıyorum” dedi.
Vad, askeri çözümlerin sınırlarına değinirken sadece Ukrayna’da değil, İran gibi diğer kriz bölgelerinde de benzer bir tablonun geçerli olduğunu kaydetti.
İran’a yönelik hava harekatlarının bir rejim değişikliği yaratamayacağını, 1500 kilometreyi aşan sahil şeridini ve Hürmüz Boğazı’nı kontrol etmek için karadan müdahale etmenin ise bugün ABD ordusunun bile üstlenemeyeceği bir askeri maliyet gerektirdiğini ifade etti.
“Ukrayna’nın NATO hedefi Rusya için kırmızı çizgiydi”
NATO’nun doğuya doğru genişleme sürecini değerlendiren Vad, bu hamlenin Rusya tarafından batı etki alanlarının sınırlarını doğuya kaydırma girişimi olarak algılandığını belirtti.
Başlangıçta Polonya ve Baltık ülkelerinin Rus egemenliğinden çıkma taleplerinin anlaşılır olduğunu ve bu sürecin NATO-Rusya Kurucu Senedi ile NATO-Rusya Konseyi gibi diplomatik mekanizmalarla dengelendiğini hatırlatan eski askeri danışman, daha sonra Batı’nın bu dengeli yolu terk ettiğini vurguladı.
Vad, mülakatında şu analizi paylaştı:
“Batı daha sonra bu dengeli çizgiden saptı ve süreç tamamen Amerikan etki alanının doğuya doğru genişletilmesine dönüştü. Oysa Amerikalılar kendi etki alanlarında benzer bir durumu asla kabul etmezlerdi. Eğer Meksika yarın Rio Grande sınırında Rusya ve Çin ile ortak askeri tatbikat yapmaya kalkışsa, Amerikalılar soğukkanlılıkla ülkeyi işgal ederlerdi. Rusya küresel bir güç ve dünyanın en büyük nükleer gücüdür. Rusların dayanma gücünü ne hafife almak ne de gözümüzde büyütmek gerekir. Aynı durum Çin için de geçerlidir. Eğer Amerikalılar Tayvan’da bir hava üssü kurmaya kalkışsaydı, ertesi gün Üçüncü Dünya Savaşı çıkardı. Almanya’daki en büyük sorun, Rusya’nın bakış açısını anlama yönündeki çabanın tamamen ortadan kalkmış olmasıdır. Onları anlamaya çalışmak, yaptıklarını onaylamak anlamına gelmez; bu sadece durum analizinin bir gereğidir.”
2008 yılındaki Bükreş NATO Zirvesi’nde Ukrayna’ya verilen üyelik perspektifini ve o dönemki tartışmaları da aktaran Vad, o dönem Başbakan Merkel’in heyetinde bizzat yer aldığını belirterek şunları kaydetti:
“O dönemki genel değerlendirme, Ukrayna kamuoyunun NATO üyeliği konusunda derin bir bölünme içinde olduğu ve çoğunluğun aslında üyeliğe karşı çıktığı yönündeydi. Dönemin ABD Moskova Büyükelçisi William Burns, bu adımın Rusya için koyu kırmızı bir çizgi olduğunu ve savaşa yol açacağını net bir şekilde rapor etmişti. Konuyu bilen herkes durumun farkındaydı. Bu nedenle o dönem Ukrayna’ya Üyelik Eylem Planı verilmemesi doğru bir karardı. Ancak yapılan büyük hata, bu üyelik hedefinin tamamen iptal edilmeyerek askıda tutulması oldu. Trump öncesi ABD yönetimleri Ukrayna’yı bu yöne çekmek için yoğun silah teslimatları, askeri danışmanlar, istihbarat faaliyetleri ve batı yanlısı sivil toplum kuruluşlarına yönelik büyük finansal destekler dahil her yolu denedi. Bu süreç Maydan protestolarıyla zirveye ulaştı. 2019 yılında NATO üyeliğinin Ukrayna anayasasına girmesi ise Rusya açısından bardağı taşıran son damla oldu.”
Sürecin gelişiminde ABD’nin küresel rekabet stratejisinin payı olduğunu savunan Vad, “Ukrayna meşru olarak kendi egemenliğini savunuyor ve Rus saldırısı şüphesiz bir devletler hukuku ihlalidir. Ancak küresel güçlerin uluslararası hukuku genel olarak nasıl kullandığına baktığımızda, bu durum maalesef istisnai bir örnek teşkil etmiyor. ABD, Rusya ile olan rekabeti çerçevesinde bu savaşa zemin hazırladı; bu nedenle en başından beri buna bir vekalet savaşı dedim” ifadelerini kullandı.
“Kendi altyapımıza yönelik terör saldırısına karşı sessiziz”
Almanya’nın mevcut güvenlik ve dış politika kararlarını eleştiren Vad, Berlin’in stratejik özerkliğini yitirdiğini ve ulusal çıkarlarını korumakta yetersiz kaldığını dile getirdi.
Federal hükümetin güvenlik politikalarında sorumluluğu tamamen Washington’a devretme refleksine geri döndüğünü belirten emekli general, geçmiş dönemlerdeki Alman başbakanlarının savunma yatırımlarını her zaman silah kontrolü ve yumuşama diplomasisiyle dengelemeye çalıştıklarını hatırlattı.
Vad, Almanya’nın kritik enerji altyapısına yönelik saldırıya da değinerek şu çarpıcı değerlendirmeyi yaptı:
“Almanya şu anda Ukrayna’nın en büyük destekçisi konumundadır. Ancak aynı zamanda, mevcut verilere göre kendi ulusal altyapısına yönelik, devlet destekli en büyük terör saldırısını da yine Ukrayna’dan almıştır. Kuzey Akım doğalgaz boru hattının sabotajla havaya uçurulması karşısında Alman siyasetinin ve medyasının sergilediği derin sessizlik son derece düşündürücü ve rahatsız edicidir. Kendi topraklarımızda cereyan edecek olası bir Avrupa savaşı Almanya için rasyonel bir seçenek olamaz. Bu nedenle Alman siyasetçilerden daha fazla ulusal çıkar odaklı bir politika izlemelerini bekliyorum. Mevcut siyaset tamamen Ukrayna odaklı hale geldi ve bu büyük bir hatadır.”
Avrupa ülkelerindeki iktidarların iç politikada yaşadığı zayıflıkların dış politikadaki saldırgan tutumu körüklediğini iddia eden Vad, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi olarak zayıflamasını, İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ın düşük halk desteğini ve Almanya’daki koalisyon hükümetinin üzerindeki iç siyasi baskıları bu durumun nedenleri arasında gösterdi.
Vad’a göre, dış tehdit algısının canlı tutulması iç politikadaki başarısızlıkları örtbas etmek ve büyük bütçeli savunma harcamalarını gerekçelendirmek için elverişli bir zemin sunuyor.
“Savaşın sürmesi için toplumsal nefret üretiliyor”
Askeri teorisyen Carl von Clausewitz’in savaşı tanımlarken kullandığı “üçlü yapı” kavramına atıfta bulunan Erich Vad, savaşların sadece askeri kararlarla değil, toplumsal psikolojinin yönetilmesiyle sürdürülebildiğini açıkladı.
Siyaset, askeri-endüstriyel yapı ve toplum arasındaki ilişkinin önemini vurgulayan Vad, savaş dönemlerinde medyanın ve siyasi elitlerin üstlendiği rolü şu sözlerle eleştirdi:
“Savaşlar her zaman duygusal olarak beslenmek zorundadır; savaş nefret gerektirir. Bugün hem Batı’da hem de Rusya’da yürütülen yoğun bir bilgi savaşına tanıklık ediyoruz. Karşılıklı olarak yürütülen bu süreçte düşman şeytanlaştırılıyor, suçlu ilan ediliyor ve ahlaken değersizleştiriliyor. İnsanların zihninde bu nefret kökleşmeden, toplumların uzun süreli bir savaşı desteklemesi, kayıpları sineye çekmesi ve başka insanları öldürmeyi göze alması mümkün değildir. Siyasetin sadece askeri kategorilerle düşünmesi ve diplomasiyi tamamen dışlaması ülkemizi büyük bir felakete sürüklüyor. Kendi ülkemizin yıkımına yol açabilecek bu topyekun askeri destek anlayışı, geçmişte bizi felakete götüren gerçeklikten kopuk, siyah-beyaz Alman yaklaşımının bir tezahürüdür.”
Geleceğe yönelik riskler konusunda uyarılarda bulunan emekli Tuğgeneral, özellikle Ukrayna ordusuna sağlanan ve Rusya’nın derinliklerindeki askeri hedefleri vurabilen uzun menzilli insansız hava araçları ile füze sistemlerinin kontrolsüz bir tırmanmaya yol açabileceğini belirtti.
İngiltere’nin Ukrayna’ya sağladığı uzun menzilli muharip dronların üretim süreçlerine Avrupalı ve Alman şirketlerin de dahil olduğunu hatırlatan Vad, bu “derin saldırı” stratejisinin bölgesel çatışmayı her an küresel bir savaşa dönüştürebileceğini ifade etti.
Son olarak barışın ancak düşmanla konuşarak inşa edilebileceğini belirten Vad, İsrail’in eski yetkililerinden Moşe Dayan ve İzak Rabin’in geçmişte Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat ile yürüttüğü müzakereleri örnek gösterdi.
Avrupa’da bugün bu düzeyde cesaret gösterebilecek siyasi liderlerin bulunmadığını savunan Vad, “Eğer bu şekilde devam edersek, bir gün kendimizi Ukrayna’nın arkasında Rusya ile doğrudan savaşırken bulacağız. Almanya’nın acilen radikal bir dış politika değişimine giderek askeri yardımları yapıcı diplomatik arabuluculuk girişimleriyle birleştirmesi gerekiyor” diyerek sözlerini tamamladı.
Avrupa
Saksonya-Anhalt’te AfD ve BSW’den Ukrayna kararı

AfD ve BSW’nin oylarıyla, Saksonya-Anhalt eyaletinin yeni eyalet parlamentosu, Ukrayna’ya sağlanan tüm yardımların derhal sonlandırılmasını ve Rusya’ya yönelik yaptırımların kaldırılmasını talep etti.
İki parlamento grubu tarafından sunulan ve “Ukrayna’da Savaşın Tırmanması Yerine Barış Görüşmeleri” başlığını taşıyan bu önerge, Magdeburg’da düzenlenen olağanüstü oturumda çoğunluk oyuyla kabul edildi.
AfD ve BSW, yeni eyalet parlamentosundaki 83 sandalyenin 44’ünü elinde bulunduruyor.
Tartışma, yüksek sesli yuhalamalarla geçti. Eyalet Başbakan Vekili Sven Schulze (CDU) ile CDU, SPD, Yeşiller ve Sol Parti’den konuşmacılar, önergeyi şiddetle kınadılar.
Konuşma süreleri konusunda başlangıçta bir uzlaşmaya varılamaması nedeniyle, oturum gündeme geçilmeden önce bir saat süreyle askıya alındı.
Önerge, vekaleten görev yapan eyalet hükümetinden “Ukrayna’da durumun daha da tırmanmasını önlemek ve barışı tesis etmeyi amaçlayan bir politika izlemek için, özellikle Bundesrat’ta ilgili bir girişim yoluyla, elindeki tüm imkânları kullanmasını” talep ediyor.
Önergede ayrıca şunlar belirtiliyor: “Rusya’ya yönelik iktisadi yaptırımlar derhal kaldırılmalıdır.”
Ukrayna’ya yönelik mali desteğin, insani yardımın ötesine geçtiği ölçüde derhal durdurulmasını isteyen önerge, silah sevkiyatlarının da askıya alınmasını talep ediyor.
SPD milletvekili grubu başkanı Katja Pähle bunu “ucuz bir numara” olarak nitelendirdi. Yeşiller Partisi milletvekili grubu sekreteri Olaf Meister, eyalet parlamentosunun bu konuyu ele almak için tamamen yanlış bir yer olduğunu vurguladı.
Sol Parti milletvekili grubu başkanı Eva von Angern ise önergeyi “sahte” ve “bir komedi” olarak nitelendirdi.
Aralık ayında eyalet başbakanlığına aday olmayı planlayan AfD milletvekili grubu başkanı Ulrich Siegmund ise bunun iyi bir gün olduğunu söyledi.
Savaşın dört buçuk yıl önce başlamasından bu yana ilk kez, bir Alman parlamentosundan bir barış girişimi geldiğini belirtti.
Ukrayna’ya yardım için toplam 125 milyar avro harcandığını ve “bu paranın kendi ülkemizden esirgendiğini” ifade eden Siegmund, “Paramız ülkemiz için,” dedi ve diğer parlamento gruplarını, ülkenin çıkarlarına aykırı politikalar izlemekle suçladı.
BSW’nin baş adayı Claudia Wittig, Ukrayna’yı küresel jeopolitik çıkarların bir piyonu olarak nitelendirdi. Wittig, “BSW, barış isteyenlere ses veriyor,” dedi ve artık müzakere zamanı geldiğini savundu.
Oturumdan önce Ukrayna Büyükelçisi Oleksij Makeiev, bu oturumu “saçmalık zirvesi” olarak nitelendirmişti.
Ukrayna’ya silah sevkiyatının durdurulması talebiyle ilgili olarak diplomat, Funke Media’ya, “Kendilerini savunanların elinden silahları alıyorsunuz ve bunu yaparak katile yardım ediyorsunuz,” dedi.
Avrupa
Almanya’da “Avrupalı nükleer silah” tartışmaları

Alman Dış İlişkiler Konseyi (DGAP) üyesi Joachim Krause, “Alman veya Avrupalı nükleer silah” çağrısı yaparken, Berlin’in NATO düzeyindeki nükleer angajmanı derinleşiyor.
German Foreign Policy’bnin aktardığına göre, Alman Silahlı Kuvvetleri şu anda NATO’nun yıllık nükleer savaş tatbikatına katılıyor.
NATO, yıllık nükleer savaş tatbikatı Steadfast Noon’a salı günü başladı. Bu kez tatbikat İtalya’da gerçekleştiriliyor.
Odak noktası, her ikisinde de ABD nükleer bombalarının depolandığı Udine yakınlarındaki Aviano Hava Üssü ve Brescia yakınlarındaki Ghedi Hava Üssü.
Bu yıl neredeyse hiçbir ayrıntı açıklanmadı. Genellikle Steadfast Noon tatbikatı, “nükleer paylaşım” anlaşması kapsamında Avrupa hava kuvvetleri tarafından konuşlandırma bölgesine uçurulan ABD bombalarının sığınaklardan çıkarılması, Avrupa savaş uçaklarına yüklenmesi ve ardından savaş görevleri ile askeri eskortunun simülasyonunu içerir.
Bu yıl, 17 NATO ülkesinin silahlı kuvvetleri tatbikata katılıyor.
Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr), Almanya’nın nükleer paylaşımından sorumlu olan Eifel bölgesindeki Büchel’deki 33. Taktik Hava Kuvvetleri Filosu’na ait üç adet Tornado avcı uçağıyla tatbikata katılıyor.
Türkiye ve Romanya da tatbikata katılıyor; Romanya üç adet F-16 avcı uçağı görevlendiriyor.
İsveç ise sayısı açıklanmayan sayıda Gripen avcı uçağı sağlarken, Finlandiya tatbikata kurmay subayları gönderiyor.
Tatbikin yaklaşık on gün sürmesi ve geçen yılki ile aynı ölçekte olması bekleniyor. Geçen yılki tatbikata 2.000’den fazla asker ve yaklaşık 70 uçak katılmıştı.
Kitle imha silahlarına açılan kapı
NATO’nun nükleer savaş tatbikatı, askeri ittifakın diğer Avrupa ülkelerinde nükleer silah konuşlandırılmasını tartıştığı bir dönemde gerçekleşiyor.
Odak noktası öncelikle nükleer paylaşım düzenlemesi kapsamında ABD nükleer bombalarının depolanması seçeneği üzerinde.
Finlandiya’da parlamento, 17 Haziran’da nükleer silahların ülkede barındırılmasını ve hatta Finlandiya topraklarından nakledilmesini yasaklayan 1980 tarihli yasağı kaldırmak için oylama yaptı.
Bu karar, nükleer bombaların olası konuşlandırılması için temel bir ön koşulu yerine getiriyor.
Litvanya’da ise parlamento geçen hafta, Litvanya topraklarında kitle imha silahlarının depolanmasını yasaklayan anayasa hükmünü yürürlükten kaldırmak üzere oy kullandı.
Fakat anayasa değişikliğinin kesinleşmesi için parlamentoda ikinci bir oylama yapılması gerekiyor.
Bu arada Polonya’da, ABD nükleer bombalarının konuşlandırılması olasılığı hararetli bir tartışma konusu.
Başbakan Donald Tusk liderliğindeki hükümet açıkça karşı bir tutum sergilese de Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki ve Jarosław Kaczyński’nin partisi PiS (Hukuk ve Adalet), prensip olarak bu fikre açık.
Fransa da nükleerde gaza basıyor
Avrupa’da ek ABD nükleer silahlarının konuşlandırılmasına ilişkin tartışmalara paralel olarak, Fransa da nükleer planlarını ilerletiyor.
Bunun temelini, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 2 Mart’ta sunduğu “gelişmiş caydırıcılık” (“dissuasion avancée”) adlı yeni konsept oluşturuyor.
O dönemde Macron, yeni bir “nükleer silahlar çağının” başladığından açıkça söz etmişti.
Yeni konsept, diğer hususların yanı sıra, nükleer silahlarla donatılabilen Fransız nükleer kuvvetlerine ait Rafale avcı uçaklarının, örneğin kriz durumlarında, diğer Avrupa ülkelerindeki üslere geçici olarak konuşlandırılabilmesini öngörüyor.
Amaç, nükleer silah taşıma kapasitesine sahip avcı uçaklarının gerçekten nükleer silahlarla birlikte konuşlandırılıp konuşlandırılmadığının belirsizliğinden kaynaklanan bir tereddüt yaratarak potansiyel bir düşmana karşı belirsizlik yaratmak.
Macron, bunun amacının “düşmanlarımızın hesaplamalarını zorlaştırmak” olduğunu açıkladı.
Şu anda on Avrupa ülkesi bu çerçeve içinde Fransa ile işbirliği yapmayı kabul etti.
Bunlar arasında nükleer güce sahip Büyük Britanya’nın yanı sıra Almanya, Belçika, Hollanda, Yunanistan, Polonya ve geleneksel olarak ABD ile ittifak halinde olan dört Kuzey Avrupa ülkesi (Danimarka, Finlandiya, İsveç ve Norveç) yer alıyor.
Alman Silahlı Kuvvetleri Fransız nükleer tatbikatına ilk kez katılıyor
Alman Silahlı Kuvvetleri, bu yıl ilk kez sadece NATO’nun Steadfast Noon adlı nükleer savaş tatbikatına değil, aynı zamanda Fransa’nın nükleer silah tatbikatı olan Operasyon Poker’e de katılıyor.
Bu gelişme, Temmuz ortasında Macron ile Almanya Başbakanı Friedrich Merz arasında yapılan bir görüşme sırasında duyuruldu.
O sırada, sembolik bir hareket olarak, nükleer silah taşıma kapasitesine sahip iki Fransız Rafale uçağı ve onlara eşlik eden iki Alman Eurofighter uçağı, bir Fransız MRTT Phenix tanker uçağından ortak havada yakıt ikmali tatbikatı gerçekleştirdi.
Eylül ayı sonlarında, Fransız nükleer kuvvetleri “Operation Poker” adlı en son nükleer savaş tatbikatını gerçekleştirdi.
Alman askerlerinin bu tatbikata katılıp katılmadıkları henüz net değil; daha önce gözlemcilerin ve hatta muhtemelen avcı jetlerinin gönderileceğinden söz ediliyordu.
Tatbikatın gidişatına ilişkin olarak, Rafale jetlerinin mürettebatına “füzelerini tam olarak belirlenen bir yere ve tam olarak belirlenen bir zamanda ateşlemek” amacıyla “düşman hatlarını aşma” görevi verildiği bildirildi.
Bir katılımcının şu sözleri aktarıldı: “Ne pahasına olursa olsun geçmek zorundasınız ve her seferinde ağır kayıplar yaşanıyor.”
“Alman bombası” için hararetli çağrılar
Siyaset bilimci Joachim Krause, geçtiğimiz günlerde hem ABD bombalarıyla nükleer paylaşım hem de Fransa’nın “dissuasion avancée” (gelişmiş caydırıcılık) politikasına alternatif olabilecek nükleer seçenekler hakkında yorumda bulundu.
Kiel Üniversitesi Güvenlik Politikası Enstitüsü’nün eski direktörü ve Alman Dış İlişkiler Konseyi’nin (DGAP) uzun süredir üyesi olan Krause, Ocak ayında şunu belirtmişti:
“Almanya’yı kendi nükleer silahlarımızla ya da Avrupa nükleer silahlarıyla korumayı acilen tartışmamız gerekiyor.”
Krause Ağustos sonunda ise, bir yandan Başkan Donald Trump yönetimindeki ABD’ye “güvenilemeyeceğini” belirtti; öte yandan, “dissuasion avancée” konusunda “beklentileri çok yüksek tutmamak” gerektiğini söyledi.
Krause’nin “Almanya’nın atom bombasına sahip olması bir güvenlik unsuru olurdu” dediği aktarıldı fakat daha sonra Almanya’nın sivil nükleer enerjiden kademeli olarak vazgeçmesi ve federal hükümetin zayıflığı nedeniyle bunun bugün “tamamen gerçek dışı” olduğu sonucuna vardı.
Fakat Krause’ye göre şu anda başka seçenekler de tartışılıyor:
“Zaman zaman İskandinav ülkelerinin, Baltık devletleri, Almanya ve Polonya ile birlikte bir Avrupa nükleer silah programı başlatabileceğini duyuyorum.”
Krause’ye göre, şu anda “gerekli uzmanlık” eksik. Fakat bu, aşılmaz bir engel değil; bu eksiklik giderilebilir.
Avrupa
Mélenchon, kamu maliyesi programını açıkladı

Jean-Luc Mélenchon, sermaye ve varlıklı hanehalklarına uygulanan vergileri artırarak Fransa’nın kamu maliyesini düzeltmeye yönelik bir plan açıkladı.
Gelecek yıl seçilmesi halinde 2027’de bütçe açığını 25 milyar avro azaltmayı hedefleyen 75 yaşındaki siyasetçi, tasarrufların daha fazla Fransa’ya aktarılacağına söz verdi ve Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) elinde bulunan devlet borcunun bir kısmının iptal edilmesi talebini yineledi.
Mélenchon çarşamba günü düzenlediği basın toplantısında, “Finansal sermayenin katkıda bulunmasını sağlamak gerekiyor, çünkü bugüne kadar düşük ücretlerden ve azalan gelirlerden her türlü vergi indirimine kadar her şekilde ve her yönüyle tam anlamıyla fayda sağlayan finansal sermayedir,” dedi.
Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) lideri şöyle devam etti:
“Neden mi? Çünkü bu, resesyonist etkileri olmayan tek seçenek. Bir emeklilik fonuna ya da bu tür herhangi bir finans kurumuna vergi uyguladığınızda, bu iktisadi faaliyette bir düşüşe yol açmaz.”
Derin bölünmelerin yaşandığı Ulusal Meclis’te 2027 bütçesinin kabulüne yönelik müzakereler başlarken, Mélenchon harcama kesintilerini reddetti ve vergiler ile yatırımlardan elde edilecek ek gelirler sayesinde 2027’de bütçe açığını azaltabileceğini belirtti.
LFI tarafından sunulan 20 sayfalık belgeye göre, bu adım Fransa’nın önümüzdeki beş yıl içinde borç-GSYİH oranını istikrara kavuşturmasını sağlayacak.
Belgede, gelecek yıl için 106,6 milyar avro gelir ve 81,7 milyar avro harcama öngörülüyor.
Geçen hafta, Fransa’nın 10 yıllık tahvillerindeki risk primi, İtalya’ya kıyasla rekor seviyeye ulaştı.
Finansal işlemler ve kripto para birimlerine vergi uygulanmasını da öneren LFI’nın kurucusu, Marine Le Pen’in bütçe açığını azaltmaya yönelik kendi planını sunmasından bir hafta sonra konuştu.
Le Pen’in önlemleri arasında emeklilik yaşının düşürülmesi, hisse geri alımlarına vergi uygulanması ve çok uluslu şirketlere yönelik vergilerin artırılması yer alıyordu.
Le Pen, AB liderlerinin toplantısı öncesinde, Fransa’nın AB bütçesine yaptığı katkıya yönelik büyük kesintileri de içeren planını savunmak üzere Brüksel’e gitti.
Mélenchon da belirli koşullar altında AB katkısını azaltacağını belirtti ama ayrıntılara girmedi.
Yakın zamanda yapılan bir ankete göre, her iki adayın da Mayıs 2027’deki ikinci tura kalma şansı bulunuyor.
Ankete göre Le Pen ilk turda yaklaşık %36 ile birinci, Mélenchon ise yaklaşık %18 ile ikinci sırada yer alıyor.
Fransız ekonomist Gabriel Zucman’dan esinlenerek 100 milyon avronun üzerindeki varlıklara uygulanan servet vergisi de dahil olmak üzere bir dizi vergi artışı planının yanı sıra, Mélenchon ayrıca Caisse des Dépôts, Bpifrance ve Banque Postale gibi kurumları tek bir kamu bankacılık grubu altında birleştirmeyi önerdi.
Ayrıca, Fransız hanehalkı tasarruflarının daha büyük bir kısmını yurt içi yatırımlara yönlendirecek ve konut, ulaşım, yeşil sanayileşme, dijital egemenlik ve diğer kilit stratejik sektörlerde yıllık 100 milyar avroluk bir hedef belirleyecek.
Basın toplantısında Mélenchon, “kapitalist düşmanlarını” da sert bir dille eleştirdi. Fransa Merkez Bankası Başkanı Emmanuel Moulin’i “cahil”, Euronext NV ticaret platformu Başkanı Stéphane Boujnah’ı ise “spekülatör, krizden çıkar sağlayan ve halkı sömüren biri” olarak nitelendirdi.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Richard Wolff: ABD’de oligarklar devleti rehin alarak piyasayı yönetiyor
Görüş2 hafta önceOrtadoğu’da Koridor İttifakları Devri
Asya2 hafta önceÇin’de bankacılık reformu: 2025’te 670’ten fazla banka kapatıldı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da başkanlık seçimleri ikinci tura kaldı
Asya2 hafta önceAvustralya muhalefeti, ülke tarihindeki “en büyük göçmenlik kesintisini” vaat etti
Asya2 hafta önceJaponya Başbakanı Takaichi piyasaları harcama gündemi konusunda yatıştırmaya çalışıyor
Asya2 hafta önceİmran Han’ın binlerce destekçisi Pakistan’ın başkentine yürüyüşe başladı








